Sesin geldiği yöne kafamı çevirdim. Babamdı seslenen.
İçim kıpır kıpır olurken bir anda kafamı karşıya çevirdim.
Yoktu, saniyeler içinde motoru kapının önüne koyup içeri girmişti.
Kapının önündeki motora dikkatlice bakınca, ışıkların orada gördüğümle aynı olduğunu fark ettim.
"Bitirdiyseniz dışarıdaki işleri, eve çıkalım artık hanımlar."
Babam poşetlerimizi alıp asansöre yerleştirdi. Asansör küçük, iki kişilikti.
"Ben merdivenlerden çıkarım, siz gidin," deyip merdivenleri işaret ettim.
Yavaş yavaş çıkıyordum merdivenleri. Karşı binamda mı oturuyordu bu çocuk? Hem o mu, değil mi nereden bileceğim, kaç kişi var koca memlekette; karıştırdım sanırım.
Kapının önüne geldiğimde kapı açıktı, bizimkiler içeri girmişti. İçeri girip kapıyı kapattım.
"Ben odamdayım," diye seslendim.
"Eylül," diye seslendi içeriden babam.
"Efendim baba?"
"Yarın ilk günün, ben bırakacağım seni okula. Hem nasıl gideceğini de görmüş olursun."
"Çok iyi olur baba, ben de sana tam da bunu söyleyecektim."
"Diğer günler otobüsle gidersin. Akbil lazım ama sana."
"Var mı bizde baba, yoksa çıkartmam mı gerekiyor?"
"Yarın hallederiz, üniversite kartını da çıkarırsın zaten."
"Tamam baba, iyi olur. İstanbul’da her şey kartla zaten."
"Aynen, alışınca çok rahat. Merak etme."
"Senin nasıl geçti günün, tanıştın mı ekip arkadaşlarınla?"
"İyi geçti kızım. Yeni görev yerine gittim, kıyafetleri aldım."
"Zor muydu ortam?"
"Yok, ekip iyi görünüyor. Zaten polis okulundan tanıdık birine de denk geldim."
"Aa, kim çıktı?"
"Ali. Aynı devredeydik, yıllar oldu ama hemen tanıdık birbirimizi."
"Ne güzel baba, insan kendini daha rahat hisseder."
"Aynen öyle kızım. Tanıdık olunca iş de ortam da daha kolay oluyor."
Annem içeriden "yemek hazır" diye seslendi. Babamla mutfağa doğru geçtik.
"Harika görünüyor yemekler anne."
"Soğumadan yiyin bakalım."
"Duydum konuşmalarınızı da, Ali'yle aynı ekiptesiniz demek."
"Evet, hiç değişmemiş, hâlâ ilk günkü gördüğüm genç delikanlı gibi."
"Sen nereden tanıyorsun anne?"
"Baban bana kendi yazdığı mektupları veremeyince, Ali'den gönderirdi," diye tatlı tatlı gülerek.
Babam utanmış olacak ki gıcık tutar gibi öksürmeye başladı, yüzü kızardı.
"Postacı güvercine dönmüştü, arkadaşlar arasında adı hatta," diye gülümsedi babam.
"Babamın o zaman bile hiç değişmeyen o sert ve stabil yüz ifadeleri var mıydı peki?"
"Suskundu, içine kapanıktı. Yüzü gülerdi her gördüğümde, sonradan sonradan böyle oldu. Sanki yıllar geçtikçe daha da suskun oluyor."
"On beş yıldır polislik yapıyorum kızım. O sürede kaç arkadaşımı toprağa verdim, saymayı bıraktım." Gözleri kızarır, dokunsan ağlayacak gibiydi.
"İnsan buna nasıl dayanır?"
"Dayanmıyorsun aslında. Sadece devam ediyorsun. İçinden 'devam et' diyorsun kendine, her sabah aynı üniformayı giyiyorsun."
"Yüzündeki o ifade..."
"Hepsi ondan. Bir gün birlikte güldüğün adamı, ertesi gün tabutun başında uğurluyorsun. Bir yerin kopuyor ama kimse görmesin diye yüzün sertleşiyor."
"Hayat senin için çok zor baba."
"Biz de bu zorlukla sınanıyoruz tabii ki." Annem yemeğini kaşıkla oynar gibi yaptı.
"Kaç senedir sağ salim gelecek mi eve diye camdan bakıp seni bekliyorum. Geç geleceğim dediğin her gün gözüm televizyonda, bir kulağım kapıda bekliyorum," diye sitem etti.
Babam sessizce dinlemeye devam etti, ben de kaşığı bırakıp ellerimi göğsümde bağlı bir şekilde durdum.
"Sen üniformayı giyip çıkıyorsun, biz burada her akşam korkuyla baş başa kalıyoruz. Sen alıştın ama biz alışamadık. Alışılmıyor buna," diye devam etti annem.
"Emekli olunca bitecek, merak etme hanım bunlar..."
Ortam sessiz bir şekilde bir süre devam etti. Herkesin yüzü düşmüş, yemek yedik.
Annem haklıydı. Bunu masanın başında, kaşığın tabağa değip durduğu o sessizlikte daha iyi anladım.
Babamın polis olması, benim için hiçbir zaman sadece bir meslek olmadı. Benim için sürekli açık kalan bir korkuydu. Kapı her kapandığında içimde kalan bir boşluktu.
Çocukken siren sesi duyduğumda irkilirdim. Televizyonda “çatışma”, “operasyon”, “şehit” kelimeleri geçtiğinde nefesimi tutardım. Annem camdan bakarken ben odama çekilir, gelmediği her dakika için içimden bin tane ihtimal geçirirdim. Telefon çaldığında kalbim yerinden fırlardı. “Baba” kelimesi benim için çoğu zaman bir endişenin adı oldu.
Arkadaşlarım babalarını beklerken saat hesapladı, ben haber bülteni izledim.
Onlar “gecikti” dedi, ben “ya gelmezse” diye düşündüm.
Babam eve her sağ salim gelişinde rahatladım ama bu rahatlama hiç kalıcı olmadı. Çünkü ertesi gün yine gideceğini biliyordum.
Onun yüzündeki sertlik bana güç vermedi, beni hep tedirgin etti. Sanki o yüz, her an kötü bir habere hazır olmak için donmuş gibiydi.
Gülmediğinde değil, güldüğünde korktum bazen; çünkü o gülüşün ne kadar kısa süreceğini biliyordum.
Babamın polisliği beni erkenden büyüttü. Korkmayı da, beklemeyi de, sessiz kalmayı da öğretti. Ve belki de en çok, sevdiklerini her an kaybedebilirmiş gibi sevmeyi.
"Siz neler aldınız bakalım?"
Ortamın sessizliği, babamın sorusuyla bir anda bozuldu.
"Ay sonu kart ekstresi gelince öğrenirsin."
"O kadar çok mu harcama yaptınız cidden?"
"Beş bin TL’cik." Mırıldanarak söylemişti annem bunu ama babam duydu.
Şaşırmış gibi baktı ama sonra ifade yüzünden silindi.
"Aybüke’cim, beş binin yanına 'cık' ekleyince rakamlar azalmıyor ya da fiyat yarıya inmiyor."
"Ama baba çok güzel şeyler aldık, görsen bayılırsın."
"Ben bayılmak istemem şahsen. Dışarıda bakan eden olursa bayıltır mıyım? Ha, bak onun için emin değilim."
"Ay baba, neyse yarın giyince görürsün."
"Mavi elbiseyi giy," dedi annem heyecanlı heyecanlı.
"Ay evet anne, çok güzel değil mi o?"
"Kesinlikle."
"Sen aldın mı hayatım kıyafet?"
"Evet, görürsün sonra."
İkisi uzun uzun birbirine baktı.
"Aşkınızı yanımda yaşamayı bırakır mısınız lütfen?" diyerek gülümsettim onları.
"Neyse, canınız sağ olsun. Güzel geçtiyse gününüz bir soru yok benim için."
"Evet baba... Yemeğim bitti, ben odamdayım. Duş alıp yarın için çantamı ve diğer yapmam gereken işleri halledeceğim. Sizi seviyorum," diyerek odama doğru yöneldim. Geri mutfağa dönüp çay olunca haber vermelerini söyleyip tekrar odama geçtim.
Yorucu bir gün daha bitmeye yaklaşmıştı. Dolaptan Umay ve arkadaşlarımın yaptığı çantamı aldım. İçerisine Umay'ın hediyesi olan kalemi koydum. Bir defter, küçük bir makyaj çantası, parfüm ve kulaklığım; güneş gözlüğümü koydum. Küçük bir aynam vardı, babaannemden hatıra kalmıştı bana, gözüm gibi bakıyordum. Onun için bir kutu bile yaptırtmıştım babama.
Son anda unuttuğum peçete ve ıslak mendili de koyup çantayı kapattım.
Camın önündeki sedire oturup karşı binaya baktım. Yeni taşınılan o eve gözlerimi diktim istemsizce.
Dün hiç ışık dahi yoktu bu evde, gördüğüm kadarıyla. Diğer katların ışığı yanarken burası kapalıydı.
İki ihtimal vardı: Ya dün evde yoklardı ya da buraya yeni taşınanlar onlardı.
Aşağı baktığımda motor yerinde yoktu.
Tekrar kafamı kaldırıp cama baktığımda sadece bir odanın ışığı açık görünüyordu. Sanıyorum ki mutfaktı; çünkü bir altındaki evin ışığı açıktı, içerideki buzdolabı ve yemek masasının etrafında oturan birkaç kişi görünüyordu.
E sonuçta evlerin hepsi aynı şekilde tasarlanmış olmalı ki bu oranın mutfak olduğu ihtimalini yükseltiyordu.
Aklıma teyzemin falı geldi. Evet, inanmıyordum birine aşık olacağıma, hele ki bunu bir fincan içindeki telve parçalarından...
Ama camın önünde oturmuş, hiç tanımadığım bir evin ışığına bu kadar anlam yüklüyorsam, belki de bazı şeyler fincandan değil, ışık yanan bir pencereden başlıyordu.
"Kendine gel Eylül, saçma sapan triplere girme. Bu şehre ne için geldiğini unutma."
"Okuyacağım, o çok istediğim mimarlığı okuyup bitirecek, kendi hayal dünyamı herkesin görebileceği şekilde kuracağım. Kalemimle kendi dünyamı çizeceğim."
Telefonu elime alıp bizimkilerle gruptan mesajlaştım. Herkes çok heyecanlıydı.
Yarın Berke, Umay, Derin ve benim için yeni bir hayat başlıyordu.
O kadar çok konuşmuştuk ki yarım saat içinde konudan konuya geçmiş, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık bile.
Birbirimize bol şanslar dileyip iyi geceler dileyerek kapattım telefonu.
Son kez dışarı baktığımda motoru kapının önünde gördüm. Gözlerim bir anda şaşırmış bir şekilde açıldı. Yavaş yavaş kafamı yukarı kaldırdığımda camda elinde bir kupa ile bana bakan bir çift göz gördüm.
Gözlerini asla ayırmadan bana bakıyordu.
O anın heyecanından mıdır yoksa bir anda yakalanmanın verdiği utançtan mı bilmiyorum, kalbim göğsümden çıkacak gibi atmaya başladı. Nefes almayı unuttum, bakışlarımı da kaçırmayı.
Hemen kendimi toparlayıp perdeyi kapattım.
Yatağa doğru uzandım, telefonu şarja takıp alarmı 8’e kurdum.
Kalbimin atışlarını dinleye dinleye uyuya kaldım.