İçeriğe geç

Gölgemdeki Renkler

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Gölgemdeki Renkler

Bölüm 2

İKİ LİDER BİR YÜK

“Her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Ta ki aynı isme, iki el uzanana kadar.”

Kahvaltı masası gergindi. Baran sürekli göz ucuyla Ege’ye bakıyordu. Ege ise Baran’a göre daha rahattı. Yollarımız ayrıldığında odamıza gitmek için Nazlı’yı takip ediyordum.

“Çok gerginlerdi. İki lider resmen senin için kavga başlattı. Çok havalı değil mi?”

Nazlı neşeyle konuşurken omzunun üzerinden bana baktı. Heyecanlı görünüyordu ama ben onunla aynı fikirde değildim. Bu tehlikeli bir şeydi ve her şeye sebep olabilirdi.

“On birinci sınıflar ikinci katta. Bizim odamız da bu. 211.”

Nazlı kartı kapı kilidine okuttu ve kilit sesi duyuldu. Oda iki kişilikti. İkişer tane dolap, yatak ve çalışma masası vardı. Eşyalarım önceden buraya getirtilmişti.

“Dersler ne zaman başlıyor?”

“Yaklaşık bir saat sonra. Tam dokuzda. Geç kalmamaya dikkat et. Baran’ın gazabına uğramak istemezsin.”

Çantasını karıştırırken konuşuyordu. Ben de çantama yöneldim ve kıyafetlerimi yerleştirmeye başladım. Nazlı’nın dudaklarından benim duymadığımı düşünerek bir fısıltı döküldü.

“Tabii sana kıyabilirse…”

Bir an durakladım ve yutkundum. Dudaklarımda hafif bir gülümseme oluştu. Başımı sallayarak düşüncelerimi sildim. Kıyafetlerimi yerleştirmeyi bitirince kitaplarıma yöneldim.

“Okul koridorlarında dolap var oraya yerleştirebilirsin.”

Çantayı derse giderken almak için duvara yasladım. Oda geniş ve ferahtı. Bir pencere vardı ama yeterince genişti. Yatağıma oturdum ve pencereden dışarı bakmaya başladım. Dışarıda güneş vardı ama sonbahar hissediliyordu. Birkaç öğrenci spor yapıyor bazıları sohbet ediyordu. O an aklımda cümleler dönmeye başladı.

“Kollarım sana her zaman açık.”

“Erdemir benim sorumluluğumda.”

Farklı cümleler, farklı ton. Baran’ınki kıskançlıkla dolarken Ege korumacı bir ton taşıyordu. Ege’yle birlikte büyümüştük. Annemle babam ayrıldığında ben taşınmak zorunda kalmıştım. İlişkimiz kesilmemişti. Neredeyse her gün telefonla sohbet ediyorduk. Benden bir yaş büyüktü. Bana göre daha deli dolu bir insandı. Bana abilik yapardı. Onun burada okuduğunu bilmiyordum. Söylememişti ama benim geleceğimden haberi vardı. İç çekip saate baktım. Sekizi otuz yedi geçiyordu. Yatağıma uzanmak için hareketleniyordum ki kapımız tıklatıldı. Nazlı lavabodaydı. Bu yüzden kalkıp kapıyı açtım. Benim yaşlarımda bir kız vardı. Yaka kartından nöbetçi olduğu anlaşılıyordu.

“Duru Alin Erdemir.”

“Benim.”

“Baran Emir Kutay seni saat tam dokuzda okul girişinde beklediğini iletmemi istedi.”

Durakladım.

“Neden ki?”

“Söylemedi.”

“Tamam teşekkür ederim.”

Nöbetçi başıyla onaylayıp uzaklaşırken Nazlı’nın sesi duyuldu

“N’olmuş?”

Kapıyı kapatırken konuştum.

“Baran beni okulun önünde bekliyormuş”

Nazlı heyecanla gülümsedi.

“Neden olduğunu söyledi mi?

“Hayır.”

“Saat kaçta?”

“Dokuz.”

“Vay be. İlk günden özel muamele ha? Okul gezisi yapacaktır muhtemelen.”

Saate baktım. Sekiz kırk iki.

“Bunu her zaman yapıyor mu?”

“Hayır. Hiç görmedim.”

“O zaman nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Sadece tahmin. Hem Baran neden Albay’dan izin alsın ki?”

Omuz silkerek bilmediğimi belirttim. Harekete başlayıp lavaboya girdim ve yüzümü yıkadım. Soğuk beni gerçeklikte tutuyordu. Aynadan bir süre kendime baktım. Saçlarımı toparlayıp yeniden odaya geldim. Nazlı uzanmış kitap okuyordu. Orta boy resim defterimi ve kalemlerimi alarak çalışma masama oturdum. Çizmek istiyordum. Eskiden olduğu gibi.

Kalem tutabildiğim yaştan beri resim çizmeye bir ilgim olmuştu. Çocukken sürekli resim çizer özenle saklardım. Saklamalıydım çünkü annem fark ettiğinde gözünü kırpmadan çöpe atardı. Resme olan yeteneğim ve ilgim ailem tarafından destek görmemişti. Babam karşı değildi ama işi dolayısıyla her zaman yanımda olamıyordu. Annem ise resim çizmenin bir işe yaramayacağını, bana para kazandırmayacağını söylerdi çünkü annemin tüm dünyası paraydı. Babamla parası için evlenmişti. Babam alttan aldıkça annem olayı abartıyordu. Son büyük bir tartışmayla da ayrıldılar. Annemle aram iyi değildi ama babamı severdim. Her hafta sonu onunla kalır, müsait olduğunda birlikte eğlenirdik. Tek arkadaşım Ege’ydi. Bana her geldiğinde yeni resim defteri ve kalemler hediye ederdi. Bazen sadece resim çizerken beni izlemek için gelirdi. Onunla yeniden birlikte olmak güzeldi.

Düşüncelerimden sıyrıldığımda resim defterimde bir çift göz vardı. Düşünürken ben çizmiştim. Resmime uzaktan baktım. Bu sert bakışlar birini andırıyordu. Baran’a aitti bu bakışlar.

“Duru hadi çıkalım artık.”

Başımı sallayarak onayladım. Defteri çantama atıp çantayı koluma taktım ve Nazlı ile beraber odamızdan çıktık. Okula doğru yürürken aklımda çizimim vardı. Eksiği vardı. Renkleri eksikti. Ama Baran’ın gözlerini hatırlamıyordum. Hangi renkti? Soğuk ton muydu sıcak ton muydu? Düşünürken okula yaklaşmıştık. Baran orada bekliyordu. Arkası dönüktü ama duruşundan o olduğu belli oluyordu. Ben yanına doğru adımlarken Nazlı da kendi sınıfına gitmişti. Aramızda bir kol mesafesi vardı ama hala beni fark etmemişti.

“Baran.”

Arkasını döndüğünde gözlerine baktım. Çizimimdeki kadar sertti. Beni görünce bakışları yumuşadı ama gülümsemedi.

“Hazırsan başlayalım.”

“Hazırım.”

“Bak Duru, burası okulun kapısı. İlk bakışta biraz sıkıcı gelebilir ama aslında burada ne kadar disiplinli olduğumuzu gösterir. Şu uzun binalar, dersliklerin olduğu yerler; içeride herkes görevini biliyor, boş zaman yok. Spor salonu ise tam şu tarafta, antrenmanlarımızı burada yapıyoruz. Fiziksel olarak güçlü olmak zorundayız, bunu unutma.”

O anlatırken dinlediğimi göstermek için başımla onaylarken gözlerini görmeye çalışıyordum. O ise anlatmaya devam ediyordu.

“Yemekhane biraz kalabalık olabilir özellikle, sabahları. Kahvaltıyı atlama, gün boyunca enerjin oradan geliyor. Eğer yemekle ilgili bir sıkıntın olursa bana söyle, hallederiz.”

Yemekhaneden bahsedildiğinde kahvaltıdaki olay aklıma geldi. Bir soyadım vardı. Ama ben burada, ben olduğum için vardım.

“Kütüphane sakin ve sessiz bir yer. Derslerin dışında kafa dinlemek için iyi. Bazen ben de orada takılırım, tavsiye ederim.”

Bahçede tam tur attığımızda çimenlik bir alandaydık.

“Okulun ortasında bayrak direği var, her sabah burada toplanıyoruz. İstiklal Marşı'nı söylerken aslında bir aile olduğumuzu hissediyoruz. Burada herkes birbirine bağlı. Ve arka tarafta biraz daha huzurlu bir alan var, orası senin de nefes alabileceğin, rahatlayabileceğin bir yer. İstersen ben de yanında olurum.”

Bir süre durup etrafa bakındı ve iç çekti. Bir sorun var gibiydi.

“Burası kolay bir yer değil, ama birlikte hallederiz. İyi gözlemle, dikkat et. Ben hep arkandayım.”

O konuşurken gözlerine odaklanmıştım. Renk geçişlerini zihnime kazımaya çalışıyordum. Bakışlarını fark ettiğimde başımı çevirdim.

“Daha on beş dakikamız var. Biraz oturalım istersen.”

Arkamızdaki çimenliğe ilerledi ve oturdu. Ben de hemen karşısına oturdum.

“Gözlerimi çok mu beğendin yoksa ezberlemeye mi çalışıyorsun?”

Sorusuyla yanaklarım kızardı.

“Çizdim.”

Söylediğimi anlamaya çalışırken başı yana eğildi ve gözleri kısıldı. Açıklamaya başladım.

“Sabah kalem kağıt alıp düşünmeye başladım. O sıra dalgınlıkla bir çift göz çizmişim.”

Çantamdan defterimi alıp çizimimi buldum ve gösterdim. Odaklanırken gözleri çizimimle aynıydı.

“Ama renkleri eksikti. Bakmam gerekiyordu. Işık vurduğunda nasıl göründüğüne bakıyordum.”

Bir süre ciddiyetle resmi inceledikten sonra başını kaldırdı gülümsedi.

“Bu kadar uğraşmana gerek yok. Bakabilirsin”

Duruşunu dikleştirdi ve gözlerini benimkilerle buluşturdu. Işık gözüne vurmasına rağmen göz kırpmıyordu.

“Hadi sanatçım. İlhamın kaçmasın.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Başımı eğip defterimi önüme çektim ama kalem elimde titriyordu. Bu kez gerçekten yakından, dikkatlice bakıyordum.

BARAN

Onu izledim. Çizgiler atıyor, kaşlarını hafif çatıyor, sonra geri çekilip kontrol ediyordu. Bir saat süremiz olduğu aklıma gelince başı öne eğikken hızlıca saate baktım. Süremizi beş dakika aşmıştık ve eğer Duru’nun resmini bitirmesini beklersek daha da geç kalacaktık. Gözlerimi dikkatle izlerken bu anı bozmak istemiyordum. Anlaşılan resme ilgisi vardı. Geç kaldığımız için Albay’dan ceza alacaktık. Bunu bilmeme rağmen kalkıp gitmek zor geliyordu. Gülümsediğinde bitirdiğini anladım.

“Bitti mi?”

“Evet bitirdim. Yardımın için teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Hem bu sayede gözlerimi unutmazsın artık değil mi?”

Küçük kahkaha bıraktığında gülümsemem genişledi.

“Unutmam.”

“Gitme vakti artık. Sınıfını bulabilirsin değil mi?”

“Evet, yani sanırım.”

“İhtiyacın olursa nöbetçilere danış.”

Yeniden gülümsedi ve kalkıp uzaklaşmaya başladı. O uzaklaştığında yüzüm ciddileşti. Albay’ın yanına gitmem gerekiyordu çünkü izin almamıştım. Ayrıca rehberlik bir saat sürmeliydi. Ben ise yarım saat uzatarak iki kuralı birden çiğnemiştim. Ayağa kalktım ve Albay’ın odasına doğru ilerledim.

Kapının önüne geldiğimde durakladım. Albay kızacaktı. En nefret ettiği şeydi ondan izinsiz bir şey yapılması. Duruşumu düzeltip ifademi soğuk bir bakışa çevirdim ve kapıyı çaldım.

“Girin!”

Albay’ın sesinden öfkeli olduğu anlaşılıyordu. Muhtemelen öğrenmişti. Kapıyı açtım ve içeri girdim.

“Lider öğrenci Baran Emir Kutay. Emredersiniz komutanım.”

Selam verip içeriye doğru ilerledim. Albay gerçekten kızgındı. Elindeki kalemi sertçe masaya bıraktı. Bakışları gözlerime kilitlendi. Ne “hoş geldin” dedi, ne “otur”. Sadece sessizlik. O sessizlikte her saniye suçumu biraz daha ağırlaştırıyordu.

“Kaç dakika?”

“Otuz dakika kadar fazlaydı, komutanım.”

Kaşlarını çatmadan önce zaten yüzünde memnuniyetsizlik vardı ama şimdi bu ifadeye hayal kırıklığı da eklendi.

“İzin alman gerektiğini bilmiyor musun?”

“Biliyorum komutanım. Hatamın farkındayım.”

Kısa bir sessizlik daha oldu. Albay kalktı, pencereye doğru birkaç adım attı. Sırtı bana dönüktü ama sesi netti.

“Rütbenle kumar oynuyorsun Baran. Bu okulda liderlik sadece emir vermek değil, örnek olmaktır. Sen bugün hangisini yaptın Baran?”

Biliyordum. Kendimi ve onu fazlasıyla tehlikeye atmıştım. İtiraz edemezdim. Sandalyesine oturdu ve dosyasını kapattı.

“İki hata. Biri izinsiz süre aşımı, diğeri kişisel yorumla görevde kayma. İkiniz de nöbet cezası alacaksınız.”

O masumdu. İzin aldığımı söylemiştim ona. Şimdi ise benimle beraber ceza alıyordu.

“Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı komutanım.”

Başımı eğip selam verdim ve odadan çıktım. Öfkeyle nefesimin altından bir küfür savruldu. Kendi sınıfıma doğru ilerledim.

5 saat sonra, öğle arasında

Öğle teneffüsü başladığında yemekhaneye gitmek ve cezasını açıklamak üzere Duru’nun sınıfına ilerledim. Yol boyu nasıl açıklayacağımı düşünürken Ege’yi gördüm. Duvara yaslanmış, elleri cebindeydi. İç çekip sınıfa yaklaştım. O esnada kapı açıldı. Birkaç öğrencinin ardından ilk Nazlı çıktı. Ege hemen kendini duvardan itip gülümseyerek ona yaklaştı. Duru’yu beklemiyordu. Şaşkınlıkla onlara bakarken Duru yaklaştı. Bir baş hareketiyle Ege’yi işaret ettim. Gülümsedi. Fısıldamayla konuştu.

“Nazlı’yı seviyor.”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı.

“Ne?”

“Evet. Hem de bir yıldır.”

“Vay anasını.”

Duru’ya döndüm.

“Özür dilerim. İstemsizce oldu.”

“E, hadi gitmiyor muyuz yemekhaneye?”

İkimiz birden Ege’ye döndük.

“Gidelim.”

Yolda ilerlerken sessizdik. Yemekhanede tepsilerimizi alıp oturana kadar sessizdik. Gergindim. Nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Ayrıca Duru’ya yalan söylemiştim. Boğazımı temizleyerek başladım.

“Duru, söylemem gereken bir şey var.”

Başını kaldırdı. Bir anda söyleyip bitirmek istiyordum.

“Sana söylediğimin aksine Albay’dan gezi için izin almadım. Ayrıca normal rehberlik saatini de yarım saat geçtik. İki kural ihlali, nöbet cezası.”

Duru’dan önce Ege tepki verdi.

“Ne? Bu soğukta mı?”

“Ege, dur.”

“Bu soğuk günde Duru senin yüzünden nöbet cezası alıyor ve sen benden sakin kalmamı mı istiyorsun?”

Biliyordum bu yanlıştı ama patlamıştım.

“Ben çok mu istiyorum ceza almasını?!”

Beni zorluyordu. Her kelimesi, her gevşek tavrı sabrımı törpülüyordu.

“Sen Baran’a fazla güvenme, Duru,” dedi. Gözümün içine baka baka…

“Sadece görevsin onun için. Başka bir şey değilsin.”

İçimde biri, dizginlerini kopardı. Yumruklarım kendiliğinden sıkıldı. Boğazımda bir şey düğümlendi; öfke mi, hayal kırıklığı mı, yoksa başka bir şey mi… Bilmiyorum.

Bir adım attım. Sesim çatladı:

“Ne dediğini bilmiyorsun.”

Ama biliyormuş gibi devam etti.

“Senin ona baktığın gibi onun sana bakmadığını da biliyorum. Sadece sorumlu olduğun için…”

O cümle, ruhumda duvar gibi duran ne varsa yıktı. Ayaklarım düşünmeden hareket etti. Onu yakaladım ve duvara ittiğimde çıkan ses beni bile irkiltti. “Kes sesini!” diye kükredim. Duvara çarpan ses, etraftaki herkesi susturdu. Koridordaki gülüşmeler, adımlar, fısıltılar… Hepsi durdu.

Ege itildiği yerden doğrulurken acıyla gülümsedi.

“Bak işte. Tam da bundan bahsediyorum. Kontrolünü kaybediyorsun, Baran. Duru seni ne hale getirdi farkında mısın?”

Farkındaydım. Ama susmadım. Yutmadım. O ismi onun ağzından bir daha duymaya tahammülüm yoktu.

“Sınırlarımı bilmiyorsun Ege. O kızı konuşurken iki kere düşüneceksin.”

Gözümde bir anlığına Duru belirdi. Sabahki bakışı, gözlerindeki endişe, beni izlerken dudaklarını ısırışı… Kimse onunla böyle konuşamazdı. Özellikle de bu adam.

Ege bir adım yaklaştı.

“Senin olmayan birini savunacak kadar ileri gidiyorsan, belli ki sadece görev değilmiş.”

Son cümleydi bu. İçimdeki ip koptu. Onu yeniden yakaladım ve bu kez aramızdaki masa yıkıldı. Gürültüyle devrildi. Dosyalar, kalemler, kâğıtlar havada süzüldü. Benim ise gözüm başka hiçbir şey görmüyordu.

Birileri bağırdı. Koşuşturmalar, uzaklaşan ayak sesleri… Hepsi bulanıktı. Sadece nefes alışımı duyuyordum. Burnumdan çıkan öfke gibi sıcak ve kesik kesikti.

“Ne oluyor burada?!”

Kıdemli biri araya girdi. Beni kolumdan geri çekti. Ege hâlâ dik durmaya çalışıyordu ama dudağı patlamıştı.

“İkiniz de! Derhal yerinize! Albay’a bildirilecek bu!”

Ellerimi yavaşça serbest bıraktım. Hâlâ titriyordum. Kalbim göğsümden taşacak gibiydi. O an, Duru’ya baktım.

Donmuş gibiydi.

Gözleriyle beni arıyordu. Ne diyeceğini bilmiyordu. Ama ben söyledim zaten.

Gözlerimle söyledim.

“Seni savunurum, Duru. Ne pahasına olursa olsun.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.