1. BÖLÜM
“Hazır Ol!”
8 Eylül Pazartesi
Yüzlerce öğrenci okulunun önünde sıraya dizilirken daha güneş doğmamıştı. Keskin ayaz ciğerlerini yakarken nefesleri duman bulutuna dönüşüyordu. Öğrenciler okul üniformasına ait ceketlerini giymiş, ellerini ceplerinde saklayarak ısınmaya çalışıyordu.
DURU
Ben Duru. Duru Alin Erdemir. Yeni askerî okulumda yeni bir dönem başlıyordu. Sabahın erken saatlerinde, tek düze bir ‘bip’ sesiyle bahçeye dizilmiştik.
Okul binasından en son çıkan kişi, öğrencilerin “Albay” diye hitap ettiği okul müdürüydü. Ardından kalabalığın içinde biri dikkatimi çekti. Üniforması tamdı ama tavırları sıradan biri gibi değildi. Omuzları geniş, duruşu dimdikti. Gözlerinde kendinden emin, kararlı bir ifade vardı. Saçları biraz dağınıktı ama nedense bu hali bile ona yakışıyordu.
Her hareketinde bir netlik, her bakışında bir liderlik hissi vardı. Net bir şekilde kıtalar oluşurken ben kendi sınıfımda en arka sıradaydım. Albay’ın yanındaki çocuk bir iki adım öne çıkıp “Hazır ol!” dediğinde bütün okul duruşunu dikleştirip nefeslerini tuttu. Sesi hareketleri kadar net, ifadesi kadar kararlıydı. Selam ver, emriyle sağ elimizi kaldırıp asker selamı verdik. Gergindim çünkü burası eski okuluma benzemiyordu. Orada ne disiplin ne de saygı vardı. Çocuk sert bir baş selamıyla geri çekilirken yerini Albay aldı.
“Rahat!”
Albay’ın sesi sert, gözleri kısıktı. Bizi tarıyordu. Konuşmaya başladı;
“Okulumuzda yeni bir dönem başlıyor. Unutmayın. Burada bulunmak ayrıcalık değil, sorumluluktur. Yeni gelen öğrencilerimiz var”
Albay’ın sözleriyle nefesimi tuttum. Bakışları dokuzuncu sınıflarda olsa da sözlerinin bana olduğunu hissedebiliyordum.
“Burada üzerinizdeki üniformaya layık olmanız beklenir. Bu üniforma disiplinin ve onurun simgesidir. Burada dağılan toparlanır, aksayan düzeltilir. Önce kendinizi sonra bu kurumu temsil ettiğinizi unutmayın”
Önceki okulumun birçok eksiği vardı. Babam ise daha iyilerine layık olduğumu düşünüyordu. Disiplinini beğendiği bu okula nakil yapılmasını istemişti. Albay şaşırmıştı çünkü askeri okullarda bu çok nadirdi. En baştan başlanır ve temel dört yıl üzerine atılırdı. Babamın kararlılığı sayesinde Albay kabul etmişti. Ve bir sınava tabi tutulmuştum. Sınavda yüksek bir başarı elde etmiştim. Bu benim için normaldi. Çalışır ve başarırdım. Nakil yapıldığı gün Albay’ın gözlerine bakıyordum. Gülümsemiyordu. Ama gözlerinde bir kıvılcım vardı. Gurur? Ve işte buradaydım. “Dağıl” emri gelmesine rağmen başım dik bekliyordum. Beklemeliydim çünkü Albay yaklaşıyordu. Hızlıca elimi kaldırıp selam verip bir baş selamıyla indirdim.
“Duru Alin Erdemir, değil mi?”
“Emredersiniz komutanım.”
Bakışları sertti ve beni ölçüyordu. Kendimden emin duruşumu bozmayarak konuşmasını bekledim.
“Hoş geldin.”
Sesinde belki bir parça isteksizlikle kabulleniş vardı.
“Bu okula ne zaman geldiğin sıfırdan başladığın gerçeğini değiştirmez. Burası önceki lisene benzemez. Burası hata kaldırmaz. Her hareketin, her duruşun bir anlam taşır. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komutanım.”
Albay’ın arkasında bir gölge belirdi. Albay arkasına bile dönme gereği duymadan konuştu.
“Tanıyor musun, Baran?”
“Evet komutanım. Dosyasını inceledim. Babası hala aktif Kurmay. Nakil geldi. On birinci sınıf.”
Albay arkasına döndü.
“Babası onun için torpil değil. Buraya sınavla geldi. Senin kıtanda olacak. Her adımını rapor etme ama gözünden kaçırma.”
Baran başıyla onayladığında Albay yeniden bana döndü.
“Babanı tanıyorsun. Onun adı senin yükündür. Ya taşırsın ya da altında ezilirsin Erdemir.”
Bir baş hareketiyle onaylarken nabzım kulaklarımda çınlıyordu. Albay uzaklaşırken en az onunki kadar sert bir gölge bakışlarımı kapladı. Aramızdaki boy farkı yok sayılamayacak kadar büyükken o başını eğiyor, ben başımı kaldırıyordum.
“Kıtama hoş geldin Erdemir.”
Bakışlarında bundan zevk alan bir ifade vardı. İğneleyici veya küçük düşürücü değildi. Sadece ölçüyordu.
“Sınavla gelmişsin. Ve söylemeliyim ki… bizim burada sınavlar bitmez.”
Ela gözleri hafif koyulaşıyordu. Biraz daha eğildi.
“İlk eğitimin başlıyor. Geç kalmak istemeyiz değil mi?”
Yaklaştığında gözlerine biraz daha dikkatli baktım. Keskin bakışları zihnime kazınıyordu. Kendime geldiğimde gergin cevap verdim.
“Gidelim”
Gerginliğimi anlamış olacak ki dudakları gülümsercesine kıvrılsa da ne olduğunu ayırt edemeyeceğim bir hızda ciddileşti. Kenara çekilip askerlerin toplanmaya başladığı alana doğru elini kaldırdı. Önünde ilerlerken bir nefes arkamdan beni takip ediyordu. Bakışlarının ağırlığını sırtımda hissediyordum. Sınıfımın olduğu kıtaya yaklaşırken o hala peşimdeydi. Önde kalmak istemediğimden arkaya ilerlerken beni durduran derin sesi oldu.
“Önde kal.”
Arkamı dönüp gözlerine baktım. İtiraz etmemi beklerken kaşları hava kalktı. Konuşmuyordu belki ama ifadesi ses çıkarıyordu. “İtiraz mı edeceksin?” bakışı, ses çıkarmadan en öne geçtiğimde memnuniyete dönüştü. Sıra tamamlandığında tam karşımıza geçti. Eğitmen yoktu. Bu da önemli bir pozisyonda olduğunu gösteren bir başka kanıttı.
“Hazır ol!”
Ufukta yenice parlayan güneş gözlerine vurdu. Bakışları parıldıyordu.
“Yeni dönemin ilk eğitimi başlıyor. Günaydın!”
“Sağ ol!”
Tek bir ses olup karşılık verdik.
“Başlangıç 10 şınavla. 100 metre koşu. Ve çök-kalk. Ciddiyetsizliğe yer yok. Takım ruhuna alışın. Bir hata hepinizi yakar. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı!”
“Ayrıl!”
Her birimize belli bir mesafe kaldığında yeni emri bekledik.
“Çök! Pozisyon al!”
Hepimiz hazırdık. Ellerim soğuk betonla temas ettiğinde bedenim titredi.
“Başla!”
Bir, iki, üç… Bu kadar çabuk yorulamazdım. Eğilip kalktıkça kollarım titriyordu.
“Devam et son üç! İki! Bir! Dur!”
Ayağa kalkıp koşu için doğrulduk. Dayanabilirdim. Babamın kızıydım ben.
“Koşuya hazır olun! Yön: Kuzey cephesi. Hızlı ama düzenli. Başla!”
Koşuya başladığımızda ayak seslerimiz havayı doldurdu. Nefesim bir türlü düzene girmiyordu. Ne önde ne de arkalardaydım. Ama gerileyecek gibiydim. Buna alışık değildim.
“Devam et. Pes etme.”
Başımı yana çevirdim. Benim tempoma ayak uydurmuş benimle koşuyordu.
“Baran ben. Baran Emir Kutay. Unutma ismimi. Buralarda çok duyarsın. Kim bilir belki lazım olur.”
Göz kırparken gülümsedi. Gülümsedi. Gülümsedim. Durumun ciddiyetini hatırlayarak ifademi sildim. Onun gülümsemesi ise genişledi.
“İlerden sağda eğitmen bekliyor. Sen şimdiden git. Diğerlerinin bir turu daha var.”
Başımla onaylayıp eğitmenin olduğu yere geldim. Gözlerim kararıyordu ama bırakamazdım.
“Yeni misin?”
“Evet komutanım.”
“Adın?”
“Duru Alin Erdemir.”
Eğitmenin başı kalktı. Bu bakışları biliyordum. Soyadımı tanıyanların bakışıydı bu.
“Suyunu iç. Kıtana dön.”
Onaylayıp deste suların içinden bir tanesini çıkarıp şişeyi dudaklarıma götürdüm. Şişeyi kapatıp bir kenara bıraktıktan sonra geldiğim yönden ilerledim. Kıtam sıra olmuştu ama en önde bir boşluk vardı. Neden yaptığını bilmiyordum ama muhtemelen Baran’ın işiydi. Bizim kıtanın önünde bekliyordu. Yaklaşıp yerime geçtim. Bir süre beni süzdü.
“Hala ayakta olmana şaşırdım.”
Anlamaz gözlerle ona bakarken dokuzuncu sınıfları gösterdi. Çoğu yerde yorgunluktan sızlanıyordu. Ayakta kalabilenler ise onlarla ilgileniyordu.
“Yeni gelenler ya sızlanıp çökerler ya da-“
Konuşmasını bir çığlık keserken bakışları keskinleşti. Dokuzlardan biri bayılmıştı.
“Bayılırlar. Başlangıca göre iyisin.”
Bunu sanki her seferinde aynı şey yaşanıyormuş gibi bir rahatlıkta söylemişti.
“Teşekkür ederim.”
“Siz ikiniz onu revire götürün. Kalanlar sıraya.”
Herkes yerine geçerken bakışları dolaşıyordu.
“Bir adım gerile! Kolları uzat! Çök!”
Dizlerimizi kırıp çömeldik. Bazıları acıyla inliyordu.
“Sessizlik!”
Aralarda dolaşıyor bir hata arıyordu.
“Kalk!”
Birkaç tekrarın ardından yeniden doğrulduğumuzda üç öğrenci hareketlenip bayrağın başına geçtiler.
“Hazır ol! İstiklal Marşı için, dikkat!”
Hepimiz hazır ola geçtik. Omuzlar dik, ayaklar bitişik, eller yanda. Sesimiz yükselirken Marş’a başladık.
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”
Bayrakla beraber onurumuzda yükseliyordu. Yanımda duran Baran’ın sesi güçlüydü. Kelimeleri öylesine değil, hissederek söylüyordu. Gözleri göndere sabitlenmişti. Ben de başımı çevirmeden, dimdik durarak marşın her kelimesini tekrar ettim.
“…Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”
Marş sona erdiğinde bayrak zirveye ulaşmıştı. Alkış yoktu. Sadece saygı. Sadece sessizlik.
Baran’ın sesi bir kez daha yankılandı:
“Rahat! Serbestsiniz. Derslerinize geç kalmayın.”
Öğrenciler rahat emriyle kendilerini yere bıraktılar. Ben, Baran ve birkaç öğrenci hâlâ ayaktaydık. Baran yaklaştı.
“Sıra kahvaltıda. Yorgunsan biraz dinlen öyle gidelim istersen.”
“Sen bensiz gitsene.”
“Olmaz. Albay’ın tabiriyle sen benim gözetimimdesin.”
Gözlerimi devirmemek için gülümsemekle yetindim.
“Seninle aynı takımda olmak iyi mi kötü mü hâlâ karar veremedim.”
Gülümsedi ve başını eğerek iki yana salladı. Yeniden başını kaldırdığında bakışlarıyla göz göze geldim.
"Öğrenirsin." derken gözlerini benden ayırmadı.
O an neyi öğreneceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Disiplini mi? Takım olmayı mı? Yoksa Baran Emir Kutay'ı mı?
Yutkunup dudaklarımı ıslattım. Ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Bakışlarımı kaçırdığımda konuştu, hâlâ gülümsüyordu.
"Dinlenmişsindir, gidelim artık"
Elini okula doğru kaldırırken önden gitmem için yol verdi. Adımlamaya başlayıp ilerledim. Hemen arkamdaydı. Adımlarını hızlandırıp yanımda durdu. Artık beraber, aynı tempoda yürüyorduk. Yemekhaneye vardığımızda ifadesi sertleşti ve duruşunu dikleştirdi. Otoriter havası vardı.
Yemekhaneye girdiğimizde iki farklı sıra vardı. Baran'ın yönlendirmesiyle sayıca daha az olan sıraya ilerledik. Yürürken bir ses beni durdu ve sese doğru döndüm. Daha önce görmediğim bir kızdı.
"Sıra burada. Ne hakla öne geçiyorsun?"
Baran konuşmak için öne atılacağı sırada elimi kaldırıp onu durdurdum.
"Benim sıram orada. Öne geçtiğim yok"
Kız alaycı bir kahkaha attı. Artık bütün yemekhanenin dikkati bizdeydi.
"Soyadının ayrıcalığını kullanıyorsun yani? Biz burada kendi başarılarımızla ilerleriz. Soyadımızla değil."
Gururum söz almak üzereyken Baran'ın otoriter sözü duyuldu.
"Yeter."
BARAN
Konuştuğumda tüm yemekhane dikkat kesilmiş nefes bile alınmıyordu.
"Duru benimle. O yüzden, bir daha ağzından onunla ilgili haksız bir kelime çıkarsa, sadece bir öğrenci değil, bir gözetmen olarak karşına alırsın beni."
Mantığım susmuş kalbim bağırıyordu. Az önce Duru'yu kanatlarımın altına almıştım. Söylediklerimden pişman değildim ve geri de çekmedim. Onu burada ben koruyacaktım. Kız gözlerini devirdi.
"Tabii... Kutay koruması"
Olayın büyümemesi için Duru'ya döndüm. Gözlerinde kızgınlık vardı. Çok belirsizdi ama önceki kadar yumuşak değildi bakışları. Soyadının ağırlığı vardı. Ezilmemek için çabalıyordu. Yardım edecektim ona. Ezilmesine, yorulmasına izin vermeyecektim.
"Buna alışacaksın. Güçlü olanlar genelde yalnız olur. Ama sen yalnız kalmazsın, Duru. Kalmanı istemem."
Duru başını kaldırdığında gözlerim onunkilerle buluştu. Minnetle bakıyordu. Duru'nun kulağına eğildim, sesimi yumuşak tuttum.
"Gel benimle."
Önce kıza sonra yeniden bana baktı.
"Senin sıran burada. Benim yanımda."
Elimle önümüzdeki sırayı işaret ettim. Kıdemli öğrencilerden oluşan, sayıca az ama ilerlemiş bir sıra. Ona hak ettiği yeri gösteriyordum, torpil değil.
"Diğerleri kendi başarılarıyla geldiyse, sen de geldin. Bunu onlar da öğrenecek."
Omzuma eşlik eden sert duruşumun aksine, sesim hâlâ sakindi. İlk adımı attı. Onunla beraber ben de sıraya geçtim. Sessizlik hakimdi ama artık kontrol bendeydi.
Tepsilerimizi aldığımızda oturacak bir yer için hızlıca salona göz gezdirdim. Oda arkadaşım Ege oturuyordu. Ona doğru ilerlerken Duru beni takip etti. Ege'yi gördüğünde durakladı. Tepsisini düşürecek gibiydi. Ege'ye baktım. Görmeye alışık olduğumuz neşeli gülümsemesi vardı. Ama Duru... Daha önce görmediğim kadar geniş gülümsüyordu. Ege ayaklanıp Duru'ya yaklaşırken Duru tepsisini bıraktı ve sarıldılar. Sanki aylardır birbirlerini görmemiş gibi sarılıyorlardı. Merak ve başka bir şeyle, tam olarak ne olduğunu çözemediğim bir şeyle, kaşlarım çatıldı. Ege sadece Duru'nun gözlerine bakabilecek kadar geri çekildi.
"Görmeyeli daha da güzelleşmişsin."
Duru kızarırken gülümsedi. Kaslarım gerilirken tepsiyi tutan ellerim olaya müdahale etmek için seğiriyordu. Yerime geçip oturmam, aralarına girmemem gerektiğini biliyordum ama beni olduğum yerde onları izlemeye zorlayan bir şey kaynıyordu içimde. Bakışlarım sertleşirken Nazlı'yı gördüm. Duru'nun yeni oda arkadaşıydı. Sonuçta tanışmaları gerekirdi değil mi? Boğazımı temizledim ve konuştum.
"Nazlı."
Sesim beklediğimden sertti.
"Yeni oda arkadaşınla tanış"
Kısa bir gülümsemeyle baş selamı verdi ve Ege’ye döndü. Dikkati hâlâ ondaydı. Yeniden sarıldıktan sonra karşılıklı oturdular. Ben, Ege’nin yanına Nazlı da Duru’nun yanına oturdu.
“Beni gördüğüne şaşırmadın sanırım.”
“Hayır şaşırmadım. Hasan amcayla konuşmuştuk.”
“Öyle mi? Babam hiç bahsetmedi.”
Yemeğimi yerken bir yandan da onları dinliyordum. Acaba aralarındaki ilişki nasıldı? Ege Duru’nun babasıyla Duru hakkında konuşabildiğine göre samimilerdi. Göz göze, diz dize gülüyorlardı. Duruşum dikleşirken omuzlarım geriliyordu.
“Hangi binadasın?”
Evet, sessiz kalmalıydım. Bu onun meselesiydi: Duru’nun. Yine de sessiz kalmak zordu.
“Benim binamda.”
Duru’nun konuşmasına izin vermeden araya girdim. Ege’nin bakışları bana döndü. Araya girmemden hoşlanmamıştı muhtemelen. Ama elimde değildi, susamazdım. Ona benden güzel gülümsüyorken değil.
“Ben yan binadayım ama sorun değil. Aralarda yanında olurum.”
Ege’nin sesi hala yumuşak olsa da sahiplenici bir ses tonu vardı. Nazlı da konuşmaya dahil oldu.
“Baya samimisiniz anlaşılan.”
Sadece merak ediyordu. Merakı ona nerede susması gerektiğini unutturuyordu. Duru gülümseyerek konuştu.
“Evet çocukluk arkadaşıyız.”
“Anaokulunda tanışmıştık. Babalarımız da samimi olunca birlikte büyüdük.”
Ege’nin amacı Nazlı’nın sorusuna cevap vermek değildi. Kelimelerinin hedefi bendim.
“Çok inatçıydı ama sevimliydi. Güzeldi de.”
Ege sırıtırken Duru gülümseyerek karşılık verdi. Onunla yıllar geçirmişti ama ben ise sadece sabahtan beri tanıyordum. O zaman içimdeki ateş neydi?
“Bu okulda tanıdığın birinin olması güzel.”
“Evet öyle.”
Duru beni de tanıyordu ama yanında olmasından mutluluk duyduğu Ege’ydi.
“Yardıma ihtiyacın olduğunda bana gelebilirsin. Biliyorsun kollarım sana her zaman açık.”
Ege göz kırptı, Duru gülümsedi. Rahatsız bir şekilde kıpırdandım ve dirseklerimi masaya dayayıp Ege’ye döndüm.
“Bu dönem kantin sorumlusu sensin değil mi, Ege?”
“Evet, benim.”
“O zaman görevine odaklan. Erdemir benim sorumluluğumda.”
Ege de bir liderdi. Kendi binasının gözdesiydi benim gibi. Ama aramızdaki fark, benim her binaya sözüm geçerdi. Ege’nin gülümsemesi sahiplenici bir tavra bürünerek Duru’ya döndü.
“O zaman hafta sonu birlikteyiz Duru.”
DURU
İkisi arasında bir rekabet vardı ve sorumlusu be
ndim. Ege’yi onayladıktan sonra başımı tabağıma eğdim. Masadaki gerginlik elle tutulur gibiydi. Nazlı eğildi ve fısıldadı.
“Liderler kavgası. Çok sık yaşanmaz.”