“Kurallar ve duyguların keskin sınırlarında.”
“Bu ne hadsizlik Baran! Lider olmak sadece emir vermek değildir! Örnek olman gerekir! Bunu sana söyledim! Önce izinsiz hareketler sonra da kavga! Kendine gel Baran!”
İlk defa başım eğikti yanımda arkadaşlarım varken. Ege ve Duru’nun arasında Albay’ın karşısındaydım.
“Daha dikkatli olacağım komutanım.”
“Zaten üç gün nöbet cezan var. İkiye katlıyorum. Ege sana da üç gün nöbet cezası. Bir hata daha olursa disiplin kuruluna başvuracağım.”
“Anladım komutanım.”
Albay kapıyı sertçe çarparak kapattığında üçümüzde yerimizde duruyorduk. Başımı kaldırıp Ege’ye baktım. Bakışları dostane gözüküyordu. Dört yıldır böyleydik. En çok biz kavga ederdik belki ama en çok da birbirimizi savunurduk.
“Üzülme, halledersin.”
Başımı sallayarak teşekkür ettim. Bakışlarım Duru’ya kaydı.
“Özür dilerim. Yalan söyledim. Benim yüzümden ceza aldın.”
“Sorun değil.”
Sesindeki kırgınlık belliydi.
“Çıkalım.”
Akşam içtiması başlamak üzereydi. Dışarıda yağmur yağdığı için salona toplanacaktık. Ege’yle Duru sıraya geçtiğinde ben Albay’ın yanına ilerledim.
“Komutanım.”
“Ne var Baran?”
“Ege ve Duru’nun cezalarını kendi üzerime almak istiyorum.”
“Emin misin?”
“Evet komutanım. Toplam on iki gün.”
“Baran.”
“Sorun değil komutanım. Onların suçu yok.”
“Ama bu akademik ve askeri başarını etkilemesin.”
“Etkilemez komutanım.”
“İyi. Sırana geç.”
Sırama doğru ilerledim. Duru ve Ege beni bekliyordu. Nazlı ise Ege’nin arkasındaydı. Okulun geniş salonunda öğrenciler dikkatle Albay’ı izliyordu. Sessizlik hâkimdi; herkes alınacak kararlara odaklanmıştı.
Albay, elindeki listeyi yüksek sesle okumaya başladı:
“Baran Emir Kutay, izinsiz hareket ve kavga nedeniyle iki hafta nöbet cezası almıştır. Bu ceza, disiplinin ve düzenin sağlanması için verilmiştir. Okul kurallarına uymayan herkes bundan ders almalıdır.”
Baran’ın yüzünde hafif bir sertlik belirdi, gözlerini kaçırdı ama gururu izin vermiyordu boyun eğmesine.
Duru, yanında sessizce duruyor, hem üzgün hem de kararlı bir ifadeyle Albay’ın sözlerini dinliyordu.
Ege, Baran’ın yanında duruyor, ona destek vermeye hazırdı ancak Albay’ın kararlılığını da görüyordu.
Albay, son sözünü ekledi:
“Disiplin olmadan başarı olmaz. Herkes kendi görevini en iyi şekilde yapmalı.”
İçtima sona ererken öğrenciler birbirlerine bakıyor, öğrenecekleri dersin ağır olduğunu anlıyorlardı.
“Dağılın.”
Duru ve Ege hemen yaklaştı. İlk konuşan Duru’ydu.
“Neydi bu?”
“İki hafta ne Baran?”
“Bir şey yok. Sizin cezalarınızı üzerime aldım.”
“Neden?”
“Hadi Duru’yu anladım da benimkini neden aldın?”
“Suçlu benim çünkü.”
“Ne olursa olsun. İki hafta çok uzun.”
“Baran uykusuz iki hafta geçireceksin.”
“Endişelenme. Senin ceza almana göz yumamazdım.”
“Halledebilirdim.”
“Gece dışarısı soğuk olur Duru.”
“İkimiz paylaşalım Baran.”
“Olmaz Ege. Kendi başıma halledeceğim. Herkes dağıldı gidelim.”
Duru ve Ege’nin ifadesi metanetliydi. Yaptığımda kararlıydım. Herkes yatakhaneye dağıldığında nöbet yerime ilerledim. Çokta yüksek olmasa da uzun bir kuleydi. Dışarıda keskin bir ayaz vardı. Birkaç basamak merdiven çıktım. Kare bir zemini vardı. Okul bahçesindeki lambalar dışında karanlıktı. Burada hiçbir şey yapmadan bekleyecektim. İç çektim ve sırtımı yaslayarak oturdum. Zemin en az hava kadar soğuktu. Bedenimden bir ürperti geçti.
O anda aklıma bir günde yaşadıklarım geldi. Bu okuldaki düzenim tekdüzeydi. Dersler ve başarım. Bu ikisi arasında dış dünya benim için neredeyse yoktu. Yine de eğlenmeyi seven biriydim. Hafta sonları ailecek geçirdiğimiz vakitlerin dışında motorumla turlamayı severdim. O geldi ve bir şeyler değişti. İlk defa gün içerisinde bu kadar çok gülümsemiş veya ilk kez kendimden başka biri için endişelenmiştim. Duru Alin Erdemir. Adını tekrar tekrar söylediğimde gülümsedim. Resim çizmeyi seviyordu anlaşılan ve yetenekliydi de.
Gözlerimi çizmek için beni gözlerken bakışları anlam arıyordu. Evet, okulda sözüm geçerdi -bugün biraz zedelenmiş olsa da- belli bir yerim vardı. Soru sormadan emirlerimi yerine getirilerdi. Korkanları bile görmüştüm. Ama içimden bir ses liderliğimin ona etki etmeyeceğini söylüyordu. Gülümsedim. Ona yalan söylediğim aklıma gelince de kaşlarım çatıldı. Kendimi affettirmeliydim. Ama nasıl? Konuşma konusunda pek iyi değildim. İncelikten, naziklikten de anlamazdım. Düşünmeye devam ederken bir ses duyduğumda hemen doğruldum. İfadem ciddileşti.
“Kim var orada?”
“Benim ben. Erdemir”
Tanıdık sesi duyduğumda rahatladım ve yüzüme bir gülümseme yayıldı. En azından suçluluk duygumu bastırmaya çalışıyordum.
“Ah, Duru, Gel.”
Yanımda durduğunda gözlerine bakabilmek için başımı eğdim. Üzerinde okul forması ve ellerinde dumanı üstünde bir içecek tutuyordu.
“Bir sorun yok değil mi?”
“Hayır yok. Seni görmeye geldim sadece.”
“Neden geldin? Birazdan kontroller başlar.”
“Önemli değil. Soran olursa nöbetim var derim.”
“Nöbetin yok Alin.”
Bakışları durakladı. İkinci ismiyle hitap etmem onu şaşırtmış gibiydi.
“Bakma öyle. Bundan sonra herkese Duru bana Alin’sin.”
Gülümsedi ve bardağı uzattı.
“İçin ısınsın.”
Gülümseyerek bardağı aldım. Gülüşünle ısındı demek geldi içimden ama hemen bu düşünceyi gömdüm.
“Teşekkür ederim.”
“Baran.”
“Efendim.”
“Hala kararlı mısın nöbetine?”
“Evet kararlıyım. Hak ettiğim cezayı çekiyorum.”
Bir adım yaklaştım. Aramızdaki boy farkı sevimliydi. Gözlerime ulaşabilmek için başını kaldırıyordu.
“Hele sen her gün geleceğine söz verirsen bütün yıl nöbet yaparım.”
“Olmaz Baran. Hava soğuk. Kışa doğru gidiyoruz.”
“İyiyim ben sorun yok.”
“Kulakların kızarmış. Belli ki üşümüşsün. Hasta olursun sürekli soğukta kalarak. Hem uyku düzenin de bozulur.”
“Endişelenme. Sandığından daha güçlüyüm küçük asker.”
“Küçük asker mi?”
Şaşkınlığına gülümsedim.
“Evet küçük asker. Küçük değil misin?”
“Aramızda sadece bir yaş var Baran.”
Gülümsemem genişledi.
“Yaş sadece sayıdır Alin. Boy farkımızdan bahsediyorum.”
Elimi kaldırıp önce kendi boy hizama sonra da yavaşça onunkine indirerek saçlarını karıştırdım. Gözlerini devirdi ve saçlarını düzeltti. Daha sabah göz devirmemek için gülümserken şimdi kaşlarını çatmıştı.
“Ben ne diyorum sen ne diyorsun, Baran!”
Kıkırdadım.
“Tamam tamam sustum. Sen git artık geç oldu.
“Kalmamı istemiyorsun yani?”
“İsterim istemesine de hem soğuk hem de dinlenmen gerekiyor Alin. Her sabah tempomuz artar. İkinci günden güçten kuvvetten düşmemen için dedim.”
“Erdemir’im ben. Kolay pes etmem. Sandığından daha dayanıklıyım.”
Dudaklarım bir gülümsemeyle daha kıvrıldı.
“İyi uykular Alin Erdemir.”
Gözleri kısıldı. Tehditkâr görünmeye çalıştığını biliyordum. Altında şaka yattığını da.
“Duru Alin Erdemir.” Diyerek düzeltti beni. Ekledi.
“İyi nöbetler.”
Duru uzaklaştığında elimdeki bardağa bakıp bir yudum aldım. Sıcak çay getirmişti. Yavaşça yudumlayarak ona verebileceğim hediyeyi düşünmeye başladım.
DURU
Sabah her şey aynıydı. Sabah sporu ardından kahvaltı. Ege’nin dudağında dünkü kavgadan kalma iz vardı. Yine de kocaman gülümsüyordu. Bir yandan kahvaltımı yapsam da gözlerim kapıdaydı. Baran’ın kapıdan girmesini bekliyordum. On dakikadır yoktu. Dün hava gerçekten soğuktu. Hastalanmış mıydı? Uyuyakalmış olabilir miydi? Bir iç çekip düşüncelerimi uzaklaştırdım.
“Duru iyi misin?”
“Hm? Evet iyiyim.”
“Masaya oturduğundan beri on beş kere iç çektin.”
İstemsizce bir iç daha çektim.
“Merak etme. Gelir birazdan.”
Nazlı’ya bakıp gülümsedim. Yemekhane sessizleştiğinde başımı kaldırdım. Evet, gelmişti.
“Günaydın gençler.”
“Günaydın Baran. Nerelerdesin gözümüz yollarda kaldı.”
Gülümseyerek oturdu.
“Ufak bir işim vardı.”
“İyi görünüyorsun. Ben hasta olursun sanmıştım”
“Merak etme Ege. Çaylak değiliz artık.”
Alay ederek konuştuğunda gülümsedik. Böylece sohbet başladı ve ders saatimize kadar konuştuk. Nazlı ile beraber koridorda ilerliyorduk.
“Akşam nereye gittin?”
“Baran’ın yanına.”
Nazlı’nın yüzüne bilmiş bir gülümseme yayıldı.
“Neden?”
“Öylesine bakmaya gittim.”
“Çay götürmedin yani?”
Cevap vermeden dolabıma ilerledim. Nazlı neşeyle bir kahkaha attı. Kitaplarımı almak için dolabımın önünde durdum ve kapağını açtım.
Kitaplarımın üstünde dün Baran’a çay götürdüğüm bardak ve içinde çiçek vardı. Şaşkınlıkla gülümseyip bardağı elime aldım. İçinde kasımpatı çiçeği vardı. Bardağa yapıştırılmış bir not gözüme ilişti. Notu elime aldım. Üzerinde;
“Çay için teşekkür ederim. Yarın yeniden gelmen dileğiyle...”
Notun kimden olduğu yazmıyordu ama bunu yazabilecek tek kişi vardı. Çiçeklere bakarken Nazlı arkamdan yaklaşıp elimdekine bakmaya çalışıyordu. Hemen bardağı ve notu dolaba koyup kapağı kapattım. Nazlı bilmiş bir şekilde gülümserken konuştu.
“Biri özür mektupları almış.”
Hafif kızarsam da umursamayıp sınıfa ilerledim. Nazlı da hemen arkamdan bana yetişip tempoma ayak uydurdu.
Sınıfa girdiğimizde beraber boş bir sıraya oturduk. Sınıftaki uğultu profesörün içeri girmesiyle dinginleşmişti. Çantamdan eşyalarımı çıkartırken aklım hala çiçekle beraber gelen nottaydı.
Dersler peş peşe ilerlerken nihayet öğle arasına varmıştık. Çantalarımızı toplayıp sınıftan sohbet ederek ayrıldık. Ege’yle Baran yine kapıda bekliyordu. Ege bizi gördüğünde gülümseyerek yaklaştı.
“Nasıl gidiyor? Alışabildin mi Duru?”
“Evet biraz daha alıştım.”
“Güzel. Bir ihtiyacın olursa buradayım bilirsin.”
Konuşurken omuzlarının üzerinden Baran’a baktı. Baran’ın çenesi sımsıkı kenetlenmişti. Bakışları koridorun diğer tarafındaydı. Yemekhaneye giderken Baran bir adım önden ilerliyordu. Sırada beklerken elimden geldiğince kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum. O sırada kulağıma bir fısıltı doldu.
“Bak, Baran’ın uğruna ceza aldığı kız.”
Şaşkınlıkla durakladım. Bir başka fısıltı daha duyuldu.
“Ama kız güzelmiş.”
“Benim babam da bu kadar zengin olsa ben de onun kadar güzel olurdum.”
“Neydi soyadı?”
“Erdemir.”
“Yeni geldi ama baksana liderlerin sırasında. Soyadını kullanıyor.”
Şaşkınlıkla konuşulanları dinlerken Baran bileğimden tuttu ve beni sol tarafına aldı. Böylece kızların görüş alanından uzaklaşmış oluyordum. Baran’ın bakışlarını yakalamaya çalışsam da çenesi sertçe kenetlenmiş, gözleri ileriye dikilmişti. Bir anda sanki onu yakmışım gibi bileğimi bıraktı. Yemeklerimizi aldığımızda Ege ve Nazlı’nın yanına oturduk. Baran’daki gerginlik masaya yayılmıştı. Ege ve Nazlı sohbeti bıraktı. Yemekhanedeki gerginlik aynı şekilde sürerken Baran bize tek kelime etmeden masadan kalktı. Derin bir iç çektim. Nazlı merakla konuştu.
“Ne olmuş ona?”
“Bilmiyorum. Bugün hiç konuşmadık.
Hepimiz Baran’ın çıktığı kapıya bakıyorduk. Ege ayağa kalkarken konuştu.
“Ben yanına gideyim. Sorun çıkarmasın.”
BARAN
Sonunda gün bitmeye yaklaşırken yurt odalarımıza girdik. Okul formamdan kurtularak sıcak suyun altına girdim. Hızlı bir duşun ardından elimdeki havluyla saçlarımı kurularken banyodan çıktım. Ege yatakta oturmuştu.
“Konuşalım mı, dostum?”
“Ne hakkında?”
“Sen ve son birkaç günde yaşananlar hakkında.”
Elim bir anlık durdu. İsteksiz bir şekilde onaylarken havluyu bir kenara fırlattım. Kendi yatağıma oturdum. Yatak ağırlığımın altında çökmüştü. Kollarımı dizlerime yaslayıp bakışlarımı Ege’ye diktim.
“Değiştin, farkındasın değil mi?”
Korktuğum o soru gelmişti. Elbette farkındaydım. İlk defa Albay’ın sözünden çıkmıştım. İlk defa kontrolümü bu kadar kaybetmiştim. İlk defa… Duru geldikten sonra pusulam kuzeyi kaybetmişti. Yemekhanedeki olayı düşündüm. Kızların fısıltısını duyduğumda refleks olarak Duru’ya uzanmıştım. Elimi saçlarımın arasından geçirdim. Ege yine konuşmaya başladı.
“Duru’yu sende farklı kılan bir şey var. Anlayabiliyorum.”
Tepkim hiç düşünmeden ağzımdan çıktı.
“Hayır.”
“İstediğin kadar inkar et. Bunun farkındayım. Sadece… Kendini çok kaptırdın, Baran.”
Sözlerini sindirdikçe kaşlarım çatıldı.
“Son zamanlarda Duru için yaptıklarını bir düşün. Kuralları çiğnedin, itibarını zedeledin. Ceza listesinde adın okundu. Üstelik kendi cezan azmış gibi bir de Duru’nun cezasını üzerine aldın.”
“Sadece onun değil seninkini de aldım. Bu onun için değildi.”
“Benimkini de aldın çünkü gururuna yediremedin. Duru’ya yalan söylemek sana ağır geldi. Vicdanını rahatlatmak istedin.”
Ege’nin her kelimesi sanki nefesimi kesiyormuş gibi ayağa kalktım ve pencerenin karşısına geçtim. Bir süre dışarıyı izledim. Karşımdaki bahçe Duru’nun gözlerime odaklandığı bahçeydi. Kalbimin göğüs kafesimde çarptığını hissettiğim o dakikalar…
“Onu her zaman koruyamazsın. Okulda yeni. Soyadının yükü var biliyorsun.”
“İşte onu bu yüzden korumak istiyorum!”
Damarlarımda dolaşan öfkeyle bağırdım. Bu öfke ne Ege’ye ne de Duru’yaydı. Birine bu kadar çabuk yenildiğim için kendime duyduğum öfkeydi.
“Onu sürekli arkanda tutamazsın. Bırak da kendini göstersin.”
İlk gün yemekhanede ona verdiğim söz kulaklarımda çınlarken durakladım.
"Buna alışacaksın. Güçlü olanlar genelde yalnız olur. Ama sen yalnız kalmazsın, Duru. Kalmanı istemem."
Cevap ermeden önce yutkundum.
“Ona, onu yalnız bırakmayacağımı söyledim.”
“Elbette yalnız bırakmayacağız. Ama izin ver düşsün. Sen sadece yeniden kalkmasına destek ol.”
Derin nefesler alırken ceketimi alıp odadan çıktım. Zihnim karmaşıktı ve bir şey düşünemiyordum. Doğrudan nöbet yerime ilerledim. Bu küçük kule Ege’nin söylediklerini düşünürken daha soğuktu. Basamakları sert bir şekilde çıktıktan sonra doğruca yere oturdum. Başımı geriye yasladım. Soğuk beton sırtımdan içeri işledi. Zihnimi kontrol edemiyor, son birkaç günde yaşananları tekrar tekrar kafamda canlandırıyordum. Yemekhane. Koridor.
Onun adı.. Ben, Baran Emir Kutay, bir kız için kontrolünü kaybediyordum. Elimi yüzümde gezdirerek silkelendim. Onu koruyacağıma söz vermiştim. Ama bu onu her gözden her sözden uzak tutacağım anlamına gelmiyordu. Benim görevim onu saklamak değil, onu bu okula ait kılmaktı.
DURU
Yatağımda bir sağıma bir soluma dönüyor bedenimi uykuya ikna edemiyordum. Yemekhanede bileğimi kavradığında hissettiğim heyecan hala kalbimi çarptırıyordu. Benimkine karşın sert ve pürüzlü elinin sıcaklığı tenimdeydi, yakıyordu. Son olaylara sebebiyet verenin ben olduğumu bilmek beni utandırıyordu.
Sabah olduğunda her zamanki sporumuzu yapıyorduk. Baran ilk gün gördüğüm gibiydi.
Her hareketinde bir netlik, her bakışında bir liderlik hissi vardı.
Nöbetçi öğrenci yanında durduğunda nefes nefese kalmıştı
“Baran.”
Dönüp ona baktı. Ellerini arkasında kenetlemişti.
“Albay Erdemir’i çağırıyor.”
Dinlediğimi fark ettirmemek için sporuma devam ediyordum. Soyadımı duyduğumda durdum ve onlara baktım. Baran ile göz göze geldik.
“Duru Alin Erdemir.”
Doğruldum ve yaklaştım.
“Albay seni bekliyor.”
Sadece minik bir baş hareketiyle onaylarken nöbetçiyi takip etmeye başladım. Okula girmeden önce omzumun üzerinden son bir bakış attım.
Odaya girdiğimde elimi alnıma kaldırdım ve asker selamı verdim.
“Duru Alin Erdemir.”
“Gel kızım.”
Birkaç adım attım. İçeride babam da vardı. Ona doğru yürüyecekken kendimi durdurdum. Babam ise gülümseyerek beni izliyordu.
“Ben babanla biraz konuştum. Ben çıkayım. Rahat konuşun.”
Başımı sallayarak onayladım ve nefesimin altından bir teşekkür mırıldandım. Albay çıktığında gülümseyerek babam döndüm.
“Güzel kızım.”
Hemen yaklaşıp sarıldım. Güçlü kollarını bana doladı. Benim için en sıcak en güvenli yer babamın kollarıydı.
“Hoş geldin, baba.”
Babam saçlarımı okşayarak başımın tepesine öpücük kondurdu.
“Hoş buldum canım.”
“Neden geldin? Bir sorun yok değil mi”
“Seni görmek istedim sadece. Alışabildin mi?”
“Evet, biraz.”
“Memnun musun peki?”
“Evet sadece...”
Tam konuşacakken kapı tıklatıldı.
“Gel.”
Kapı açıldı ve Ege içeri girdi.
“Oo Ege, seni görmek ne güzel!”
Ege kocaman gülümsemeyle yaklaştı.
“Hoş geldin Hasan Amca.”
Babamla kısaca sarıldılar.
“Hoş buldum oğlum.”
“Duru’ya bakmaya mı geldin?”
“Evet ona söylemem gereken bir şey vardı.”
“Böldüm mü? Çıkabilirim.”
“Hayır, hayır. Sen de ailemizden birisin artık.”
Ege ve ben gülümsedik.
“Kızım, bu hafta sonu müsaidim. İki gün bende kalabilirsin.”
Şaşkın ve mutlu bir şekilde babama döndüm.
“Okulda birkaç işim var. Onları hallettiğimde benim evime gideceğiz.”
“Tamam!”
Babam gülümseyerek saçlarımı okşadı.
“Bizi Ege’yle yalnız bırakır mısın?”
Bir Ege’ye bir babama baktım. Sessizce onaylayarak dışarı çıktım. Kapı arkamdan ‘tık’ sesiyle kapandı. Merakla kulağımı kapıya yasladım.
“Duru nasıl?”
“Çabuk alıştı. Ama hala torpil olduğunu düşünenler çok.”
“Sorun çıkarıyorlar mı?”
“Evet bazen. Ama Baran hallediyor.”
Yanaklarım yanarken biraz daha dikkatle dinledim.
“Baran mı?”
“Evet. Kıta başkanı. Albay’ın sağ koludur.”
“Onunla konuşmak istiyorum.”
Duyabilmek için nefesimi bile tutmuşken bir anda ensemde sıcak bir nefes hissettim. Albay olabileceği korkusuyla yavaşça arkamı döndüm.
Keşke arkamdaki Albay olsaydı.
Uzun boyuyla Baran karşımda dikiliyordu.