İçeriğe geç

Gölgelerin Koruması

Bölüm 20 · 2 dk okuma

Gölgelerin Koruması

Bölüm 20

Bölüm 20: Namludaki Kıvılcım

Trafik ışıkları, vızıldayan korna sesleri ve ıslak asfalt...

Boran’ın siyah cipi, şehri ikiye bölen sahil yolundan eski mahallenin dik yokuşlarına doğru adeta bir mermi gibi fırladı. Hemen peşinden gelen Kutay’ın aracı, şeritleri teğet geçip cipin tamponundan bir saniye bile ayrılmıyordu. İki ezeli düşman, tek bir hedef uğruna şehrin hız sınırlarını yerle bir etmişti.

Koral ön konsola tutunmuş, gözlerini sokağın köşelerine dikmişti. "Daha hızlı Boran! O kafeye bizden önce girerse yaşlı kadını sağ bırakmaz o pislik!"

Boran konuşmadı. Direksiyonu kavramaktan beyazlaşan parmak boğumları, çenesindeki kilitlenmiş kaslar ve gözlerindeki karanlık öfke zaten her şeyi anlatıyordu. Gaz pedalını döşemeye kadar bastı; cipin dev motoru dar sokakların duvarlarında gök gürültüsü gibi yankılandı.

Yokuşun başına geldiklerinde, Ihlamur Kafe’nin sarı vitrin lambalarına yalnızca yüz metre kalmıştı.

Tam o sırada, kaldırımın kenarında sendelediği halde adımlarını hızlandırmaya çalışan bir siluet Boran’ın görüş açısına girdi.

Üzerinde kirli, koyu renkli eski bir mont vardı. Adımları düzensizdi ama başı doğrudan kafenin ahşap kapısına kilitlenmişti. Elini montunun sağ cebine sokmuş, parmaklarını içinde sakladığı bir cismin üzerine kenetlemişti.

Mina’nın babası.

"Orada!" diye kükredi Koral, eliyle camı işaret ederek. "O şerefsiz orada!"

Boran saniyenin onda biri kadar bir sürede karar verdi. Fren pedalına asılmadı; aksine gaza bir kez daha yüklendi. Cipin burnunu kaldırıma doğru kırdı, lastiklerin parke taşlarını parçalayan çığlığı tüm sokağı ayağa kaldırdı.

Cip, kafenin ahşap basamaklarının ve giriş kapısının tam önüne, girişi bir santim bile aralık bırakmayacak şekilde çaprazlama kilitlendi. Hemen ardından gelen Kutay, aracını Boran’ın cipinin arkasına öyle bir çarparak yanaştırdı ki sokağın iki ucu da tamamen kapandı.

Kaçacak tek bir santim bile kalmamıştı.

Kapı girişini kapatan demir yığınını gören adam, sarhoş adımlarıyla bir an dengesini kaybedip geriledi. Gözleri kan çanağı gibiydi; kapıya giden yolun böylesine devasa bir zırhla kesilmesi karşısında afallamıştı.

Cipin kapısı öyle sert açıldı ki menteşesi inledi. Boran dışarı fırladı. Ceketinin yakası rüzgârda savrulurken gözlerinde bir lise öğrencisinin öfkesi değil, bir celladın soğukluğu vardı.

Koral arabanın kaputunun üzerinden atlayarak adamın sağ tarafını kesti. Arkadan inen Kutay ise parmaklarına geçirdiği metal muştayı elinde şaklatarak sol tarafı mühürledi.

Üç genç, sokağın ortasında o sarhoş gölgenin etrafını demirden bir kafes gibi sardı.

Adam geriye doğru sendeleyerek bir adım attı. Kirli sakallarının arasından hırıltılı bir küfür savurdu. Bakışları Boran’ın kusursuz, pahalı kıyafetlerine, ardından Kutay’ın kana susamış gözlerine kaydı.

"Çekilin lan önümden!" dedi adam, ağzından saçılan tükürüklerle birlikte ağır bir anason kokusu sokağa yayıldı. "Kızımı alacağım o kadından! Yol verin sübyanlar!"

Boran bir adım öne çıktı. Aralarındaki mesafe tek bir nefese indiğinde Boran’ın sesi mezar sessizliği kadar boğuk ve netti:

"O kapıdan içeri tek bir adım bile atamazsın."

Adamın gözlerinde aniden deli dolu, tehlikeli bir parıltı çaktı. Sağ elini montunun cebinden hızla dışarı çekti.

Paslı, eski bir çakının metal ağzı gri gün ışığında parıldadı.

"Sizi de deşerim lan!" diye bağırdı adam, bıçağı Boran’ın yüzüne doğru savurarak. "Kızım nerede?!"

Kutay bir milim bile geri adım atmadı. Dudaklarında vahşi, karanlık bir sırıtış belirdi. Boynunu hafifçe yana kırıp parmaklarındaki muştayı sıktı.

"Bıçağına tükürdüğümün iti," dedi Kutay fısıltıyla. "Şimdi o elini kökünden kırmazsam bana da Kutay demesinler."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.