Dağ evinin kalın ahşap duvarları, dışarıdaki rüzgârın uğultusunu boğuk bir fısıltıya dönüştürüyordu ama evin içindeki sessizlik çok daha sağırdı.
Mina, salondaki ceviz ağacından geniş masanın etrafında durmaksızın adımlıyordu. Sırtındaki gri hırkayı omuzlarına sımsıkı sarmış, tırnaklarını avuçlarının içine öyle bir batırmıştı ki parmak uçları beyazlamıştı. Kaburgası her hızlı adımda sızlıyordu ama zihnindeki yangın, vücudundaki tüm fiziksel ağrıları silip süpürmüştü.
Boran ve Koral çıkalı bir saatten fazla olmuştu.
Babasının o telefon mesajlarındaki zehirli kelimeler kulaklarında dönüp duruyordu. “Okulu başına yıkarım...” Babasının kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Bir şişe içki için dünyayı yakabilecek kadar gözü dönmüş bir adamdı. Eğer o kapıya vardıysa, eğer Boranlara zarar verdiyse ya da Boran o adama bir şey yaptıysa... Her iki ihtimal de Mina’nın nefesini boğazına tıkamaya yetiyordu.
"Mina, otur artık."
Pamir şöminenin kenarındaki koltuktan doğruldu. Elindeki sıcak papatya çayı kupasını uzattı. Yüzündeki o her zamanki alaycı çocuktan eser kalmamıştı; gözlerinde sahici bir endişe ve çaresizlik vardı. "Adım atmaktan yerdeki kilimi eskiteceksin. Bak ilaçların saatini geçirdin, kaburgan yeniden ağrıyacak."
Mina durmadı. Başını iki yana salladı, gözleri dolu doluydu. "Anlamıyorsunuz..." dedi sesi çatlayarak. "O adam normal değil. Kafası yerinde değilken gözü hiçbir şey görmez. Boran’a bir şey yaparsa... Ya da Boran babama bir şey yaparsa... Hepinizin hayatı mahvolur. Benim yüzümden..."
"Senin yüzünden hiçbir şey olduğu yok," dedi bir ses.
Saran salonun en kuytu köşesindeki pencerenin kenarında, bir heykel gibi kımıldamadan dikiliyordu. Kalın kadife perdeyi iki parmağıyla hafifçe aralamış, evin bahçesine giren orman yolunu gözlüyordu. Diğer elindeki gümüş çakmağı ritmik bir şekilde açıp kapatıyordu; klik-klak, klik-klak.
Saran perdeyi yavaşça bıraktı, arkasını döndü. Ağır ve sakin adımlarla Mina’nın volta attığı çizginin tam ortasında durdu. Mina istemsizce adımlarını kesti, Saran’ın gözlerindeki o dipsiz, kurşun grisi sakinlikle karşılaştı.
"Boran’ı tanımıyorsun," dedi Saran tane tane. "Onu sadece koridorlarda sana laf atan, kibirli bir züppe sanıyorsun. Ama Boran sokakta büyüdü Mina. Haşmet Karadağ’ın gölgesinde hayatta kalabilmek için gerektiğinde bir canavara dönüşmeyi çok küçükken öğrendi."
Pamir fincanı sehpaya bıraktı, öne doğru eğildi. "Ayrıca Koral da yanında. Koral tek başına bir mahalleyi birbirine katar, biliyorsun. O adam ikisine de hiçbir halt edemez."
"Mesele dayak yemeleri değil ki!" Mina elleriyle yüzünü kapattı, parmaklarının arasından sıcak gözyaşları süzüldü. Omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. "Mesele... Mesele benim hayatım yüzünden onların da katil ya da suçlu olması! Ben zaten bittim, benim zaten hiçbir şeyim yok... Ama onların bir geleceği var. Neden benim için bunu yapıyorlar? Değmez... Yemin ederim ben hiçbir şeye değmem..."
Salona derin bir keder çöktü. Kızın kendi varlığına biçtiği o sıfır değer, yıllardır babasının tekmeleriyle ruhuna kazınmış o aşağılık kompleksi, iki genci de derinden vurdu.
Pamir hızla ayağa kalktı. Kızın yanına geldi ama dokunmaya cesaret edemeyerek aralarında yarım adım bıraktı. "Öyle söyleme," dedi Pamir, sesi hayatında ilk defa titriyordu. "Biz sana o koridorlarda neler yaptık Mina... Seni bir hiç gibi gördük. Asıl değersiz olan bizdik, bizim o aptal şımarıklığımızdı. Bırak da hayatımızda ilk defa doğru bir şey yapalım. Bırak da Boran o herife haddini bildirsin."
Saran elindeki çakmağı kapattı, cebine soktu. İlk defa mesafesini kırıp bir adım daha yaklaştı. Elini kaldırdı, Mina’nın gri hırkasının kolunu hafifçe, son derece dikkatli bir şekilde tuttu. Bu temas bir baskı değil, fırtınada savrulan bir dala uzatılan çapa gibiydi.
"Boran gitmeden önce bana tek bir şey söyledi," dedi Saran, gözlerini kızın ağlamaktan kızarmış gözlerine dikerek. "‘Mina’ya sahip çıkın, o eve bir daha asla ayak basmayacak.’ Boran bir söz verdiyse bunu tutar Mina. Ne baban ne de başka bir güç seni o kapıdan içeri sokamaz artık."
Tam o sırada Saran’ın montunun cebindeki telefon acı bir titreşimle sarsıldı.
Mina’nın nefesi bıçak gibi kesildi. Gözleri Saran’ın cebine kilitlendi.
Pamir donakaldı. "Arayan kim?"
Saran yavaşça elini cebine attı, ekranı çıkardı. Ekranda Boran yazıyordu.
Mina ellerini göğsüne bastırdı, kalbi kaburgalarını delip dışarı fırlayacakmış gibi atıyordu. Saran telefonu açıp kulağına götürdü, sesi her zamanki gibi buz gibiydi:
"Boran?"
Karşı taraftan gelen ağır nefes sesleri, ardından sokakta yankılanan bir gürültü ve Boran’ın boğuk, soğuk sesi duyuldu:
"Kafenin önündeyiz. İt elimizde."