Elif yürüdükçe zemin değişti. Siyah, kuru toprak yavaş yavaş griye dönmeye başladı. Her adımıyla etraf daha da sessizleşiyor, karanlık sanki üzerine daha sıkı sarılıyordu. Azra’nın söyledikleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Unutanlar ya cevap verir… ya da seni susturur.”Kimdi bu unutanlar? Ve neden onları bulmalıydı?Önünde yükselen eğimli arazi bir vadinin ağzına ulaştığında durdu. Vadi, sisle kaplıydı ve içinden gelen uğultu bir nehirden değil, mırıldanan onlarca sesten oluşuyordu. Gölge Taşı’nı avcunun içine aldı, taş hafifçe titreşti — sanki onu uyarıyordu.İçeri adım attığında hava değişti. Serinlik artık üşütmüyor, ruhunun içine işliyordu. Sislerin arasında silüetler belirdi. İnsan mıydılar, yoksa sadece hatıralar mıydı?Bir ses duydu:“Adını hatırlıyor musun?”Elif, irkildi. Sağına baktı. Bir kadın silueti ona bakıyordu. Gözleri yoktu, yüzü belirsizdi ama ses kadına aitti.“Tabii ki hatırlıyorum,” dedi Elif.Kadın bir adım yaklaştı. “O zaman hâlâ şansın var.”Etrafındaki sis ağırlaştı. Diğer silüetler de yaklaşmaya başlamıştı. Erkek, kadın, çocuk… Hepsi gri, hepsi suskun. Yalnızca tek bir şey ortaktı: gözsüzdüler. Gözlerinin olması gereken yerler boştu ya da gölgeyle kaplıydı.Elif nefesini tuttu. İçlerinden biri öne çıktı. Yaşı çok ilerlemiş gibi duran kambur bir adamdı. Elinde kuru bir asa tutuyordu. Sesinde bir yankı vardı, sanki aynı anda birden fazla yerden konuşuyormuş gibi:“Hatırlayan biri gelmiş. Kapı açıldı, zincir kırıldı.”“Ben… sadece neden burada olduğumu öğrenmek istiyorum,” dedi Elif. “Kapı beni buraya getirdi.”“Kapılar kendiliğinden açılmaz. Bir çağrı oldu. Biri seni çağırdı,” dedi yaşlı adam.Elif’in kalbi hızlandı. “Kim? Neden?”Adam yürüdü, sislerin arasında bir kaya kütlesine dokundu. Kütle yavaşça şekil aldı ve bir heykel gibi yüzeye dönüştü. Üzerinde eski, çatlamış semboller vardı — biri Elif’e çok tanıdık geldi.Gölge Taşı’na baktı. Aynı sembol oradaydı.“Bu ne anlama geliyor?” diye sordu Elif, sesi boğuklaştı.“Bu işaret, Gölgenin Seçileni demektir,” dedi yaşlı adam. “Senin gibi biri her yüz yılda bir gelir. Denge bozulduğunda… Gölgeler taşıyıcıyı çağırır.”Elif’in içi buz kesti. “Ben… seçilmedim. Sadece normal biriyim. Hiçbir gücüm yok.”Silüetler usulca kıkırdadı. Kahkahaları rüzgarla karıştı, çürümüş yapraklar gibi dağıldı.“Güç, içinden çıkmaz. Karanlıktan doğar,” dedi yaşlı adam. “Ama dikkatli ol. Gölgeler sadece korumaz, yok eder de. Seçilen olmak, hem lütuf hem de lanettir.”Birden, yer altından bir sarsıntı duyuldu. Vadi titredi. Yaşlı adam başını kaldırdı. Sisler parçalanıyor, yerlerini siyah bir fırtınaya bırakıyordu. Silüetler çığlık atarak geri çekildi. Elif arkasına bakmadan kaçtı.Kaya çatladı. İçinden siyah bir yaratık dışarı çıktı. İnsan biçimindeydi ama yüzü maskeyle kaplıydı, kolları uzundu ve bedeninden duman sızıyordu. Elif’in içine işlemiş korkuyla birlikte bir kelime mırıldandı:“İzleyici…”Azra’nın sözleri aklına geldi: “Bu taşı kullandıkça seni izleyenler olacak.”Elif durmadı. Vadi boyunca koşarken gölge yaratık onu takip etmeye başladı. Her adımı toprağı çürütüyor, her dokunduğu yer kararıyordu. Elif Gölge Taşı’nı havaya kaldırdı. Taş birden parladı, sanki canlanmıştı. Işık, kısa süreliğine yaratığı geri itti.Elif nefes nefese kalmıştı. Vücudu titriyordu ama gözleri ilk kez kararlıydı.O an anladı.Artık sadece hayatta kalmak değil, savaşmak zorundaydı. Kendi karanlığının içine bakıp oradaki gücü bulmalıydı. Çünkü bu diyar sırlarla doluydu. Ve bazıları… sadece onun çözebileceği türdendi.Gökyüzüne baktı. Mor bulutların arasında bir işaret belirdi. Üç daire iç içe geçmişti — Gölge Taşı’ndaki son sembol.Ve Elif fısıldadı:“Bu sadece bir başlangıç…”
Bölüm 3
Unutanlar Vadisi
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.