Gözlerimi kapatınca hâlâ savaş meydanında gördüklerim geliyordu gözlerimin önüne. Asılmış çocuk, Emrys'in söyledikleri, kraliyete, aileme ve bana olan nefret. Sesli bir iç çekip dolunaya baktım.
Kapı aniden açılınca kim olduğunu gördükten sonra gözlerimi uzağa diktim. Yüksek koruma duvarları karanlıkta görünmüyordu. Emrys derin bir nefes alıp yanıma oturdu.
"Elin acıyor mu?" diye sordu sakin bir sesle, dirseklerine dizlerine yasladı.
"Hayır."
"Kontrolümü kaybetmiştim, amacım seni öldürmek değildi."
"Öldüre de bilirdin, sonuçta kraliyet o kadar masumu katletti."
Başını olumsuz bir şekilde salladı, "Ailenin aldığı hayatımı geri verdin ama ben seni öldürmeye çalıştım. Ne kadar da nankörüm," derken sesinde pişmanlık ve öfke vardı. Başını bana çevirdi ve ciddi bir sesle dedi: "Özür dilerim."
Yüzüne bakmadım, bakamazdım. Her ne kadar başına gelenlerin suçlusu ben olmasam da utanıyordum.
"Seni o zalim insanların büyütmüş olması onlar gibi olmanı gerektirmiyor. Tabii eğer bizi kurtarmak da planının bir parçası değilse," diyince kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. "Planım alt tabakaya yardım etmek. Ve evet, planımın bir parçasıydı," dedim sert bir sesle.
"Niye bize yardım etmek istiyorsun?"
İç çektim, "İlk kez aşağı sınıfa neler olduğunu o gün Kontrol Merkezindeyken öğrendim. Ondan sonra tüm gün size yardım edebilmeyi diledim. En sonunda da saraydan kaçmak zorunda kaldım."
"Saraydan niye kaçtın ki?" Geri yaşlandı, "Yani ailen seni saklayabilirdi."
Ellerime baktım. "Zaten annem benden kurtulmak için fırsat arıyordu, gücümü de fırsat bilip zindana atmıştı. Ben kaçtığım akşam benim idam törenim için toplanmıştılar."
"Gücü yüzünden kendi kızını mı öldürecekti?" diye sordu inanmayan bir sesle.
Gözlerim uzaklara daldı. "Beni hiç sevmezdi zaten, bir gün böyle birşey yapaçağını az çok tahmin etmiştim."
Kollarını çaprazladı, gözlerini üzerimden ayırmıyordu, "Ben sizlerin güzel bir hayatı olduğunu sanıyordum."
Saçlarının altında gizlenmiş zümrüt yeşili gözlerine bakarak hafifçe gülümsedim, "Bizim paramız var ama sizin aileniz."
Başını salladı ve çenesini kaşındı, "Yani senden nefret etmem için bir sebep kalmıyor."
"Yani artık beni öldürmeye çalışmayacak mısın?" diye sordum merakla.
Hayır anlamında başını salladı, "Sen benim hayatımı kurtardın, ben de ömrümün son saniyesine kadar yanından ayrılmayacağım." Ayağa kalktı. Gömleğini düzeltirmiş gibi yapıp boğazını temizledi ve nazik bir sesle "Dışarısı fazla soğuk, Prensesim, içeri geçelim," diyerek elini bana uzattı.
Güvenmediğimi belli ederek bir eline, bir yüzüne bakınca, "Yanlış birşey yaparsam beni hiç tereddüt etmeden yok edebilirsin, sonuçta hayatımı sen kurtardın," dedi.
Sonunda sıcacık elinden tuttum, "Ömrümün sonuna kadar bana musallat olacaksın yani, Prensim?" dedim dalga geçer gibi. Hafifçe gülerek başını salladı ve içeri girdik.
Güneş henüz doğmamıştı ama Xander buradan ayrılmaya çok istekliydi. Çantası sırtında kapının önünde duruyordu, "Gelmek istemediğinize emin misiniz?" diye sordu. Jeti olan eski komutanla birlikte Rhumbles şehrine gidecektiler. Cevap alamayınca kahve gözlerini devirip dışarı çıktı. Aynı zamanda Wyatt de çantasıyla birlikte gelip kolumdan yapıştı, "Sen de gel," dedi, sesindeki sahte inceliği hemen tanıdım.
Şaşırmış gibi yüzüne baktım, "Gerçekten gidiyor musun?"
"Gitmiyor," sert bir sesle diyip Wyatt'in omzundan tuttu Emrys. "Babam diğer oğlunu da kaybetsin istemeyiz, değil mi?"
Wyatt abisinin kolunu itip, "Gidiyorum," dedi aynı tonla, sonra bana baktı, "Prenses de yardım edeceğine söz vermişti," diye fısıldadı.
"O da gitmiyor, Wyatt!"
"Başından beri Clair'den başlamanın taraftarıyım," dedim kaşlarımı çatarak.
Wyatt iç çekip "İyi, öyle olsun," dedi ama bu sefer gücüne zıt olan sıcak gülümsemesi yoktu, nefretle bakıyordu bana. Ayrılırken arkasına bakmadı, Emrys de bu sefer ona karşı gelmedi, sessizce durup gidişini izledi.
Xander ve Wyatt gittikten sonra Rhea ve Evan buldukları iş için şehir merkezine gitmiştiler. Sobanın bir tarafında Richard dizindeki derin yara yüzünden zorla uyumaya çalışırken öbür tarafında ben oturmuştum, dizlerime sarılmış başımı da kollarıma yaslamıştım. Evan giderken Emrys'in yine bana zarar vermeye çalışacağından endişelenmişti ama saf gibi ona güvenmiştim. Güvenimi boşa çıkarmasından korkuyordum. Kardeşi kraliyetten bu kadar nefret ederken onun beni sevmesi yeterince anlamsızdı. Sonuçta kraliyetin öldürdüyü kişi ikisinin de annesiydi.
"İyi misin?" diye sordu yanıma oturarak, başımı salladım kaldırmadan. "İsyan konusunda bize yardım etmek zorunda değilsin."
"Yardım edeceğim," sesim boğuk çıkmıştı. Sobanın sıcağı bir taraftan, gücünden dolayı Emrys'ten gelen yumușak sıcaklık beni ısıtıyordu. Ama yine de eksik hissediyordum. Ailem yoktu.
"Elysia-" diyip elini omzuma koyunca lafını böldüm, "Seraphine de bana."
"Seraphine, hep yanında olacağımı söylemiştim. İstediğin konuda-"
"Hep yanımda olmayacaksın," dedim yine sözünü keserek. "Kimse her zaman yanımda olamaz, ailem bile benden vazgeçtiler. Sen, ömür boyu bizim yüzümüzden acı çeken biri mi hep yanımda olacak?" diye sorup ona baktım, sesim hüzünlü çıkıyordu, gözlerim dolmasın diye kendimle savaşıyordum.
"Evet," dedi kararlı bir sesle. "Ben verdiğim sözleri tutarım"
"Bu sefer tutamayacağın bir söz verdin," diyip başımı yine koluma yaslarken bana doğru eğildi, elini omzumda sıkmıştı.
"Tutacağım," dedi sıcak bir gülümsemeyle. Omzumdan tutarak beni kendine doğru çekti, yaralı omzuna dokunmamak için göğsüne yasladım başımı. Kollarını etrafıma sarıp, "Küçük çocukların sevgiye ihtiyacı vardır," dedi, bir eliyle saçlarımı, diğer eliyle de kolumu okşuyordu.
"Ama ben küçük bir çocuk değilim," diyerek başımı kaldırıp yüzüne baktım.
"Her kes mükemmel krallığımızın genç varisinin on yedi yaşında olduğunu biliyor, çocuk," dedi hafifçe gülümseyerek.
Gözlerim zümrüt gözleri arasında gidip geliyordu, "Saçların gözlerini kapatıyor," dedim gözlerini göremeyip rahatsız olarak. Ellerini saçlarına geçirerek arkaya taradı.
"Zorunluluğa alınarak askere gittiğimiz için saçlarımızı umursamıyordular." Gülümsemesi hızla yok oldu. "Yemek bile vermekten kaçınırdılar. Buz gibi odalarda tutardılar bizi. Kelepçelerin verdiği baş ağrısından uyuyamazdık, yaralılarla ilgilenmezdiler." Gözləri uzağa bakıyordu, sesi hər an kırılacak gibiydi. Başımı göğsüne geri yaslayınca kolları etrafımda gerginleşti. "Hiç birine yardım etmediler diye gözlerimizin önünde kaç yaralı öldü. Bir keresinde Rich yaralandığı için savaş meydanında cesetlerle bırakmak istediler," diyip başını sobanın öbür tarafındaki Richard'a çevirdi. "Komutanla inatlaşdığım için..." yutkundu, "kırbaçla-"
"Artık öyle şeyler yaşamayacaksın," diyerek lafını böldüm, canını yakan hatıraları geri getirmek zorunda değildi. Başımı kaldırınca gözlerimiz buluştu.
"Tüm sesler kafamın içinde," gözleri doldu, "Kılıç sesleri, çığlıklar, kendi gücümle yaktığım düşman askerleri..."
"Bitireceğiz hepsini," dedim zayıf bir gülümsemeyle.
Derin bir nefes aldı. Acısını hafifletecekmiș gibi gözlerini kapattı. "Umarım," dedi elini siyah saçlarımda gezdirerek. Bir süre sonra gözlerimi kontrolsüzce kapatıp eline yaslanmıştım ki, sırıttığını farkedince elini ittim. "Yapma," dedim ve göğsüne yaslandım.
Etrafımda gevşemiş kolları yeniden gerildi. "Ama hoşuna gitmişti."
"Biraz," derken yanaklarımı sıcak bastı.
"Ne zamandan beri uyuyor bunlar?" diye bir ses duydum.
"Sabahtan beri," dedi diğer bir ses gülerek.
Etrafıma sarılmış kolların gevşediğini hissettim, "Siz ne zaman geldiniz?" dedi biri esneyerek, sesle birlikte başımın altında bir sey titremişti.
"Şimdi," dedi Evan, sesi bize yaklaşıyordu. Gözlerimi açtığımda sırıtarak "Ne güzel uyumuşsunuz," dedi. Başımı kaldırdığımda Emrys'le sarılıp uykuya kaldığımızı farkettim. Evan'ın uzattığı dürümü alıp yemeğe başlarken Emrys'ten ayrılmadım, sıcaklığı çok rahatlatıcıydı.
"Bir iyi, bir de kötü haberimiz, " var dedi Rhea sandalyeye geçerek.
"Önce kötüyü duyalım, " dedi Emrys, yanağını başıma yasladı.
"Bekçiler bayağı bir artmış," dedi Rhea.
"İyi haber de şu ki, bulduğumuz işler iyi para verecek," dedi Evan.
"Para sorunu çözüldüğüne göre, isyanla ilgilene biliriz," dedi Richard öbür taraftan.
"Ahaliyi isyana teşvik etmemiz gerek," dedim.
Evan başını salladı, "Önce güvenlerini kazanırsak bize katılırlar."
"Bize katılmasınlar," diyerek beni bıraktı Emrys. "Bize katılırlarsa olan herşeyden biz sorumlu oluruz. Ahaliye kendilerinin de kontrol edebileceği bir isyan vermeliyiz."
"Nasıl?" diye sordu Rhea kollarını birleştirerek.
"Önce şehire inip durumu öğrenelim. Bakalım işe yarar birşeyler var mı." Dedi Emrys ayağa kalkarak.
Evan odadan kollarında siyah pelerinleri yanımıza getirdi, "İsyancılara özel pelerinler" dedi gülümseyerek.
"Hepimiz gitmeyelim ki Rich yalnız kalmasın," dedi Emrys pelerini alarak. Evan yine bana izin alarak bakıyordu, ben gidersem o da gelmek zorunda kalacaktı.
"Ben gelmek istiyorum." Dedim diğer bir pelerini alarak. Rhea da yorgun olduğu icin gelmeyeceğini söyleyince Evan hevesle pelerinini giydi.
Şehirin merkezine kadar çok uzun bir yol vardı, iyi tarafı şu ki, bu yolda pekte bekçi yoktu. Ama şehir merkezi... "Niye bu kadar çoklar?" diyerek kapüşonla yüzümü kapattım. Satıcı yerleri ve evlerin arasında bekçiler devriye geziyordular. Her sokağa neredeyse beş bekçi düşüyordu.
"Sen daha iyi bilirsin, Prenses," diye fısıldadı Emrys.
"Ahali içinde bana öyle seslenme," dedim dişlerimi sıkarak. Sırıttı ve yol gösterirmiş gibi önden gitti.
"Kendini lider falan mı sanıyor?" dedi Evan Emrys'in de duyabileceği bir şekilde.
"Lider olmak bana düşmez," diyerek omzunun üzerinden bize baktı Emrys, o sırıtışı hala yüzündeydi.
Yan sokağa döndüğümüz gibi karşımıza bir grub bekçi çıktı.
"Hadi be," dedi Evan hançerini alarak.
"Onlarla dövüşebilir misin?"
"Deneyeceğim."
Biz konuşurken Emrys çoktan onların işini bitirmeye hazırdı bile. Kendinden emin bir şekilde kılıcını döndürerek ileri atıldı.
Savaş eğitimi almamış olmasına rağmen bekçilerden bile daha iyi savaşıyordu. Dövüşmeyi direkt savaştan öğrenmişti, en zor yöntemlerle, ölümle burun buruna kalarak. Dövüşmeyi bilmediğim için bana saldıran bekçinin kılıcını küle çevirmeye çalışmıştım ama Emrys ileri atılarak kılıcın eline inmesine sebep olmuştu. Kendimi koruya bileceğimi söylediğimdeyse yıkım gücünün nadir olduğu için benden şüphelene bileceklerini söylemişti. Yarası derin olduğu için eve geri dönmüştük. İçeriden lezzetli kokular gelirken Emrys bahçede kapının yanında oturmuş gelirken aldığımız merhemi eline sürmeye çalışıyordu. Geçip yanına oturarak, "Bırak ben yapayım," dedim.
"Kendim yapabilirim, sağol," dedi başını kaldırmadan.
Merhemi ve bez parçasını elinden almaya çalışarak, "Hayatımı kurtardın, en azından bunu yapmama izin ver," dedim emir verir bir sesle.
"Sen de benim hayatımı kurtarmıştın."
"İyi, ödeşmiş olduk," diyip elindekileri çekip aldım. Merhemi sürerken irkilmişdi ama belli etmemeye çalışıyordu.
"Ödeşmedik. Sen beni savaştan kurtardın, bense birkaç beceriksiz bekçiden. "
"Onlardan kendim de kurtula bilirdim."
"Ama ben kurtardım," dedi sırıtarak. Başımı olumsuz bir şekilde salladım. Eline bezi sararken, "Komutanlar senin hakkında çok konuşuyordular, " dedi dalgın bir sesle.
"İşleri güçleri bitmiş kardeşleri hariç kimse tarafından sevilmeyen on yedi yaşındaki bir prenses hakkında mı konuşuyorlar?"
Omuzlarını silkip "Çok güzel olduğunu söylemiştiler."
"Öylemiymişim?" dedim sırıtarak, yüzüne bakmadım.
"Abartıyorlar, hem de çok."
Bir kaşımı kaldırdım. Duvara yaslanmış kendinden memnun bir ifadeyle beni izliyordu, "Belki ben sana o gözle bakmadığım içindir," dedi.
"İyi, bakma zaten," diyip eline odaklandım.
"Bakmam zaten."
İşimi bitirirken sanki birşey hatırlamış gibi bana döndü. "Zorunluluğa alınan kadınlar nereye gider?" diye sordu titrek bir sesle.
"Evan'ın söylediğine göre soyluların yanında çaılışırlar." Cevap verdikten sonra sıcak eli buz kesmişti sanki, yüzüne bakınca kötü haber almış gibi bakıyordu.
Yutkundu, "Soyluarın yanından ayrılmazlar mı?" diye sordu donuk bir sesle.
"Bilmiyorum," tereddütle devam ettim, "Niye ki?" Cevap vermeden önce birkaç saniye geçmişti, gözlerini yere dikmişti sanki geçmişe dalmış gibi.
"Sadece iki gündü..." dedi ve bana baktı "Biz... ona söylemiştim," diyip yine yutkundu, gözleri dolmuştu. "Aynı arabaya almıştılar bizi, sonra beni başka, Lyra'yı da başka bir at arabasına götürdüler," dedi, gözleri bana bakıyordu ama aklı burada değildi.
"Keşke kurtara bilseydik," diyebildim sadece. Eğer Xander giderken jeti de almamış olsalardı, ki o zaman gitmeleri de mümkün olmayacaktı, Lyra'yı aramak için soylu evlerine gide bilirdik. Bu da boşuna bir hareket olurdu; o kadar soylu evini aramak aylar alırdı.
Aniden başını sallayıp ayağa kalkınca irkildim. "Gidip yemek yiyelim," diyerek içeri geçti.
Zar zor yemiştim yemeği. Tatsız değildi ama hiç tercih edeceğim bir yemek de değildi; patatesle bir şeyleri karıştırmıştı Rhea. Yemek bitince isyan planlarına daha iyi odaklana bildik. Onlar konuşurken elimin altındaki küçük bıçağı Evan'ın yapmamam hakkındaki uyarılarına rağmen çevirerek onları dinliyordum.
"Lider olmak gibi bir amacımız yok. İnsanların kendilerine güvenmeleri yeter. Bekçiler olmazsa herşeyi daha rahat olurdu," dedi Emrys bilmem kaçıncı kez. Sürekli aynı cümleyi söyleyip duruyordu, lider olmaktan korkuyordu sanki.
"Seraphine kes şunu," dedi Evan yine ve görmezden geldim.
"Bekçileri ne kadar öldürürsek öldürelim yine de gelecekler," dediğimde Emrys bıçağı hızlı bir hareketle elimden alıp masada kollarının arasına attı.
Elimi uzatıp bıçağı almak istediğimde elimi itip "Çocuklar bıçakla oynamaz" dedi, kaşlarımı çatıp "Ben çocuk değilim," dedim.
"Oyuncakla oynayacak kadar küçük değilsin, bıçakla oynayacak kadar da büyük değilsin," dedi yüzünü çevirerek, iç çekip devam edecekken Rhea "Elimizde isyan için sebep var ama ahalide cesaret yok."
Emrys elini çenesine götürüp düşünceli bir sesle, "O zaman cesaretleri olduğunu kendilerine kanıtlarız," dedi.
Sabah olunca Richard hariç hepimiz direkt şehir merkezine inmiştik. Çok aç olduğum için Emrys mızmızlanmama dayanamayarak Rhea ile birşeylere almaya göndermişti bizi, daha doğrusu kovmuştu. Buluşacağımızı söylediğimiz yere vardığımızda Evan'ı yukarı bakarken bulduk. Gözlerini takip edince, "O Emrys mi?" diye sordu Rhea merakla. Eski olduğu her halinden belli olan kırık pencereli bir binanın tepesinde gezen pelerinli biri vardı. "Galiba" diyip yanına gittik Evan'ın.
"Doydun mu, çocuk?" diye sordu Emrys aşağı bakıp sırıtarak. İyi ki sokak boştu ve kimsenin dikkatini çekmiyorduk.
"Ne işin var orada?"
"Dikkat çekip bekçileri tepemize toplamak istiyor," dedi Evan ters ters.
Emrys durup bize dönerek, "Sadece insanların çok olduğu kısmı bulmaya çalışıyorum," dedi ve yürümeye devam etti.
Yüzü her ne kadar siyah kapüşonun altında gizlenmiş olsada sabah güneşi zümrüt rengi gözlerinin parlamasına sebep oluyordu. Aniden yüzünü bana çevirip göz kırptığında başımı önüme çevirdim. Neden onu öyle izliyordum ki?, diye kızdım kendime.
"Sorabiliriz," dedi Rhea.
"Böylesi daha iyi. Hem dikkat çekecek başka bir şey var mı onu da görürüz," diyip binanın yanındaki demir sütundan yapışarak aşağı indi. "Daha yüksek bir bina bulalım," diyip önden gitti. Evan bıkkın bir iç çekip elini alnına vurdu.
"Sorun çıkarsa illüzyon yaratabilirsin, Evan," dedim yanında yürürken.
"Illüzyonlar kalıcı değildir, Seraphine, tez geç yalan olduğu ortaya çıkar."
"En azından o anlık kurtulmuş oluruz."
"Tabi, eminim onu illüzyon bile kurtaramaz," dedi başıyla önden giden, elleri cebinde Emrys'i işaret ederek.
Nihayet yan sokaklardan birinde diğeri gibi eski başka bir bina bulunca hançerlerini duvara saplayarak merdiven gibi kullanıp binanın tepesine tırmandı. "Bu işin sonu iyi bitmeyecek, Emrys," diye uyardı Evan. Sürekli kapüşonunu düzeltiyordu, her hangi birimiz tanınırsak isyan başladıktan sonra sorumlu tutulabilirdik. Emrys ayağa kalkıp ellerini bir birine vurarak temizleyince yaralı elinin acıdığı irkilmesinden belli oldu.
"Fazla endişe ediyorsun, Evan," dedi etrafa göz gezdirerek. Aynısı yapıp binanın etrafında dolaşmaya başladığımda birinin "Ne yapıyorsun orada?" dediğini duydum, sesinde bıkkınlık ve nefret vardı.
"Ne dedin sen?" diye sordu Emrys ciddi bir sesle, binanın kenarına geçip aşağı baktı. Gözlerini takip ettiğimde binadan çıkan elinde kılıcını hazır tutmuş bir bekçi gördüm.
"Lanet olsun," diye tısladı Evan.
"Aşağı in," emir verdi bekçi.
"Niye?" diye sordu Emrys eliyle bize uzaklaşmamızı işare ederek. Kafayı yemiş olmalıydı. Onu savaştan kurtara bilmiştim, ama belli ki o başını belaya sokmaktan kaçınmıyordu.


