İçeriğe geç

Gölgedeki Parıltılar

Bölüm 7 · 13 dk okuma

Gölgedeki Parıltılar

Bölüm 7

4. Kahramanın Külleri

Bembeyaz jetin geniş salonunda iki sıra halinde çift koltuklar sıralanmıştı. En öndeki yolcu koltuğunda oturmuş hafif yağan yağmuru izliyordum. Dikkat çekmemek için Clair bölgesindeki orman yolundan Seavista Citedel'ine geçerek Gümüş Kale şehrine - krallığın öbür tarafına gidecektik. Yarım günlük uçuştan sonra Seavista'ya varmıştık bile - Aquamarin denizinin üzerinden geçiyorduk.

"Nullit mağarası," dedi yanımda oturan Evan. Gözlerimin denizin kıyısındaki koca mağaraya takıldığını farketmişti sanki. Seavista şehirinin iki tarafı da - Lumidia'nın emrinde olan Azure Krallığı ve liman şehir Coastal sınırı - kayalıklarla kaplı olduğu için yıllardır koruma şehri olarak kullanılıyordu. Ta ki yirmi yıl önce Maria ve Arthur tahta geçip krallığı ölüme sürükleyene kadar.

"Güç engelleyen taşları oradan çıkardıklarını bilmiyordum," dedim sakince, gözlerimi mağaradan ayırmıyordum ama başını salladığını hissettim.

"Mağaranın korkunç bir aurası varmış, içeri giren normal insanlar bir daha geri dönemiyormuş."

İşte bu dikkatimi çekmişti. Evan'a döndüm. "Peki taşları nasıl çıkarıyorlar?"

Geri yaslanıp başını pencereye çevirdi. "Tenebreye dönüşen insanlar çıkarıyor."

"Kızıl Alev ordularının tenebrelerden oluştuğunu duymuştum ama Nullit taşları ile-"

Kollarını çaprazlayıp lafımı böldü. "Öyle. Krallığımız imparatorluğun emrine girmeyi kabul ederse sokaklarda 'güvenliği sağlayan' bekçiler yerine o çirkin ve ölümsüz tenebreler dolaşıyor olurdu."

Bir kaç saniye sessiz kaldım. Ölümsüz olmaları onları daha tehlikeli kılıyordu. Ama hala anlamadığım bir şey vardı. "Onlar tenebreye nasıl dönüştü?" diye sordum merakla.

Omuzlarını silkti. "Eğer Nullit mağarası onları etkilemiyorsa demek ki o taşlarla bir ilgileri vardır." Pencereden gelen hafif gün ışığı ela gözlerini parlatıyordu. Daha zeki görünmesine neden oluyordu. Benim - bir prensesin bile bilmedği şeyleri biliyordu.

Tam da bunu soracakken konușmaya devam etti, gözleri pencereden dışarı dalmıştı. "Altı yüz yıl önce volkan patlaması yüzünden o mağara ortaya çıktı. Patlama hem de mutasyona neden olmuştu." kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. "O zamanlar insanlar sadece ateş gücüne sahiptiler."

"Ve güçsüz olanlar da vardı."

"Yoktu," dedi, gözleri benimkilerle buluştu. "Şimdiki güçsüz insanlar o zamanki mutasyonun sonucu. Patlamadan sonra ateşten başka dokuz yeni güç ortaya çıktı. En sonuncusu da yıkımdı."

Nefesim titredi. "İki yüz yıl sonra da Zenith Yıkımı oldu," dedim sakince.

Sessizce kıkırdadı ve başını salladı. "Büyük Yıkım, Zenith çukurunda oldu," derin bir nefes aldı, "Ama neden o zamanki Kızıl Alev krallığını etkilemedi bilmiyorum."

Belki de Büyük Yıkımı yapan kişinin kendisi de Kızıl Alev krallığındandı. Belki de amaçları tam olarak buydu: dünyayı ve emirlerine girmeyen insanları yoketmek ve tüm insanlığı baştan yaratmak, kendi hükümranlığını kurmak.

"Sen bu kadar şeyi nereden biliyorsun?" diye sorup geri yaslandım.

Hafifçe gülümseyip yüzüme baktı. "Babam bir tüccar, Seraphine. Eventide ve Lumidia arasında ticaret işleriyle meşgul."

Bir kaşımı kaldırdım. "Kusura bakma ama bir baban olduğunu bilmiyordum." Vardıysa bile hakkında hiç bahsetmemişti.

Yine hafifçe güldü. "Elbette var ama eve sadece depo olarak kullanmak için geliyor," iç çektiğinde gözleri uzaklara dalmıştı. "Satış yapacağı malları eve bırakıyor ve ben de sıradaki dönüşüne kadar bıraktığı kitapları okuyorum."

Başımı salladım sakince. "Demek bir tüccar," başımı bir tarafa eğip sırıttım, "Muhtemelen bu sepepten iş bulma konusunda hiç zorlanmadın."

Duraksayıp gözlerime baktı ve başıyla onayladı. Babası tüccar olduğu için Büyük Evlerle ailesinin arası iyiydi, bu yüzden soylular iyilik yapıp bekçilerin gözünden uzak tutuyordular.

Eventide sınırına varmamız bir günümüzü almıştı. Yol boyunca yaşlı adamın eskiden bir general doluğunu ve Maria ve Arthur tahta geldikten sonra tüm şüphe etdikleri general ve komutanları öldürürken ellerinden kaçmış birkaç kişiden biri olduğunu, bu yüzden bir çalıntı bir jeti olduğunu öğrenmiştik. Jetden indiğimizde etrafımızın kara bulutlarla kaplıydı. Eventide ve Lumidia düşman krallıklar olmadığı için büyük savaşlar başlatmıyordular ama Lumidia Eventide'e Coastal liman şeirini ortak kullanma izni vermediği için Eventide sulh anlaşmasını bozarak sınır şehirlere saldırıyordu.

"Abini tasvir et ki rahat bulalım," dedi Xander. Daha savaş meydanına tam olarak inmemiştik ama kan kokusu buraya kadar geliyordu. Savaşın şu anda devam etmemesi rahatlamama neden oldu. Geldiğimiz bölgede genelde Zorunluluğa alınmış ahali savașdığı için etrafta korunma veya asker orduları yoktu. Ani bir saldırı olursa ölme ihtimalimiz yüksekti.

"Siyah saçlı, uzun boylu, yeşil gözlü ve benim gibi yakışıklı," dedi Wyatt hevesle önden giderek. Abisini bulacağını umuyordu, eğer bulamazsak muhtemelen aramız bozulurdu, onu ben heveslendirmiştim.

"Ne kadar da faydalı bilgiler," dedi Rhea gülümseyerek. Savaş meydanında rahat tavırlarını gördükçe gerilmeye başlıyordum.

"Başka ne söylemem gerek?" diyerek bize doğru döndü Wyatt. Meydana indiğimizde yerde yatan cesetlere takılıp düşmemek için Evan'ın kolunu sıkıca tutmuştum. Aslında daha çok korkuyordum, yakalanmaktan korkuyordum, masum olduğu halde ayağımızın dibinde ölü olarak yatan insanlardan korkuyordum.

"İsmini mesela," dedi Rhea.

"Ah, evet, Emrys... Emrys Whitson" dedi Wyatt, cesetlere iyice odaklanmıştı. Bizi beklemeden ileri gitti ve "Emrys!" diye bağırmaya başladı.

Uzun bir süre aradıktan sonra kimseyi bulamamıştık. Ellerini başının arkasında birleştirmiş ölü bedenler arasında gergin bir şekilde dolaşıyordu. "Wyatt, sakin ol," dedim yanına giderek. Söylediğim şey fazlasıyla saçmaydı doğrusu.

"Abim öldü demiştim sana," omuzlarımdan tuttu, mavi gözlerinde akmamış gözyaşları vardı.

"Böyle bir ihtimal olduğunu hepimiz biliyorduk," dedim yumuşak bir sesle.

Sert bir nefes verip cevap verecekken "Buldum!" diye bağırdı Evan. Wyatt beni bırakınca koşarak yere çökmüş Evan'nın yanına gittik.

"Abi!" diye bağırdı Wyatt sevinçle, yerde yatan siyah saçlı adamın yanında diz çöktü. Kim bilir ne kadar ağır bir darbe almıştı ki, zırhı kırılarak sol omzuna batmıştı.

"Zırhı... çıkarın," dedi zayıf, hırıltılı bir sesle. Evan ile Wyatt Emrys'in zırhını çıkardıktan sonra ayağa kalkmasına yardım ettiler. Yüzü kan ve çoğunlukla çamurla kaplıydı.

Gergin bir şekilde tuttuğum nefesimi verecekken "Bunun ne işi var burda?" dedi beni görünce, nefesim boğazımda kaldı.

"O Seraphine, seni bulmamıza yardım etti," dedi Wyatt gülümseyerek.

"Seraphine mi?" derken gözlerinden ateş püskürüyordu Emrys'in. Konuşamayacak kadar zayıf olacağını düşünmüştüm ama bu kadar zorluktan sonra hala ayakta durabiliyordu.

Bana doğru adım atarak "Bu prenses Elysia," diyince nefesimin kesilmesine engel olamadım, geri adım attım. Beni tanıyordu... ama nasıl? "Bize neler yaptığınıza bakmaya mı geldin? Beğendin mi bari?" diye bağırdı Wyatt ve Evan'ın elinden kurtularak.

"Abi, o prenses değil," dedi Wyatt ama sesi kendi söylediklerine inanmadığının kanıtıydı.

"Biz buraya gelmeden önce Kontrol Merkezinden, " diyerek bana yaklaştıkça kül kokusunu hissettim.

Geri adım atarken ayağım bir şeye takıldı, tam düşücekken Evan omuzlarımdan tuttu. "Benzetiyor olabilirsin, Emrys," dedi Evan.

"Benzetmiyorum!" diye bağırıp kolumdan sertçe tutup sürüklemeye başladı beni. "Umarım krallığınız da öldürdüğü masumlara takılıp düşer," diye tısladı, sanki öfkesinden güç alıyordu, sanki az önce ölmek üzere değildi.

"Bırakmazsan geldiğin yere geri gönderirim seni!" dedim elinden kurtulmaya çalışarak.

Biraz daha sürükledikten sonra bir heykelin önüne itti. "Bak!" diye bağırdı yukarıyı göstererek. Başımı kaldırdığımda genç bir çocuğun asıldığını gördüm. Nefesim kesildi, ellerimle ağzımı kapattım. "On beş yaşındaydı, siz durduk yere işçi sayısını azaltınca işten alınıp buraya getirildi. Küçük bir kardeşi vardı, kim bilir onun başına neler gelmiştir," dedi bağırmaya devam etti, çocuktan gözlerimi ayıramazken şaşkınlık yüzünden akamayan gözyaşlarım gözlerime batıyordu.

Elimden gelse bunların hiçbirinin yaşanmasına izin vermezdim, bütün alt tabakayı kurtarmak için her şeyi yapardım ama titrek bir sesle "Ben bilmiyordum," diyebildim sadece.

"Bilsen neye yarardı? Bilenler birşey yaptımı ki?" dedi. Boynuma kılıcı indirecekken Wyatt onu durdurdu, Evan da beni bir kenara çekti ama gözlerim hala o çocuğa takılı kalmıştı.

"Hayatını kurtardı en azından," dedi Evan, sakin kalmaya çalıştığı sesinden belliydi. Emrys'in nefes alışlarını duyabiliyordum. Birkaç saniye sonra "Rich nerede? " diyerek bizden uzaklaştı. Gözyaşlarımı silerek Wyatt'e baktım, yüzünde şaşkınlık ve hayal kırıklığı vardı, abisinin peşinden gitti.

Jete bindiğimizde son yolcu koltuğunun arkasında yalnız oturuyordum. Hala olanların etkisinden kurtulamamıştım. Dizlerime sarılmış başımı kollarıma koymuş o çocuğu düşünüyordum. Kim bilir ne kadar çocuk aynı şeyi yaşadı. Krallığın zalim olmasını belki kabul ederdim ki, etmiyorum, ama çocuklara karşı değil, en masum olanlara karşı değil.

Yanıma birinin geldiğini farkettiğimde başımı kaldırmadım. Kim olursa olsun, suçlu ben olmasam bile utancımdan yüzüne bakamazdım. "Çok teşekkür ederim, Seraphine" dedi Wyatt. Başımı sallamakla yetindim. "Evan bize anlattı, kimseye prenses olduğunu söylemeyeceğim," diye fısıldadı. Yine başımı salladım. Elini omzuma koyunca başımı kaldırdım. "Ağlamana gerek yok, bunların suçlusu sen değilsin," dedi sıcak bir gülümsemeyle. Siyah gözlerim onun mavileri arasında gidip geldi. "Keşke her kesi kurtarabilseydim," diye mırıldandım boğuk bir sesle.

Wyatt'in yüz ifadesi biraz daha yumuşadı, tam cevap verecekken Emrys gelip yanımızda oturdu. Köşede saklanmamak için kendimi zor tuttum. Bana sert bir bakış fırlatıp "Stenington'a mı gidiyoruz?" diye sordu ciddi bir sesle.

"Clair bölgesine gidiyoruz" dedi Wyatt iç çekerek.

"Babamla annem de orada mı?"

"Hayır," dedi Wyatt, Emrys cevap verecekti ki, Wyatt hızlıca "Babam beni Güç Kontrol okuluna gönderdi. En azından bir oğlumun hayatta olduğundan emin olmak istiyorum dedi."

"Niye yanlarına gitmiyoruz?"

"Gidemeyiz, şehirler arası geçitler kapalı" dedi Wyatt.

"En azından evimizde güvende olduklarını biliyoruz," dedi Emrys iç çekerek.

"Emrys, " dedi Wyatt tereddütle, "Annem... öldü."

Emrys'in gözleri kocaman açılmıştı, yüz ifadesinden inanmadığı belliydi. "Nasıl?... İnanmıyorum, Wyatt" dedi kırılan sesiyle.

"Sen gittikten sonra..." diyerek yutkundu Wyatt, "iş yerinden Zorunluluğa alındı o da. Ama direndiği için öldürdüler... Ben annemi bulduğumda-"

Emrys'in acıyla ellerini yere vurması Wyatt'in lafını bölmüştü, yeşil gözlerini sıkıca kapattı. Omzundaki yarası acıyınca yüzünü buruşturdu. Derin bir nefes alarak konuyu değiştirdi, "Yollar niye kapalı peki? Babamı da alalım," dedi titrek bir sesle.

"Prenses Elysia kaçtığı için," diyince Wyatt, Emrys bana öfkeyle baktı. Başımı yine koluma yasladım.

"Ne zamana kadar bizimle kalacak?" diye sordu sert bir sesle.

"İsterseniz hemen şimdi gide bilirim" dedim kaşlarımı çatarak.

"Hayır, bizimle kalacaksın," dedi Wyatt hızla.

"Niye? Onun neyine güveniyorsunuz?" diye sordu Emrys iğneleyici bir sesle.

"İsyanda bize yardım edebilir," diyince Wyatt, başımı salladım. "Elimden gelen herşeyi yaparım" dedim. Emrys gözlerini kısmış bana bakıyordu, fırsatı olsa beni öldürümüş gibi, az önce denediği gibi.

"İsyana mı katıldın sen?" diye sordu sanki neden bahsetdiğimizi yeni anlamıştı.

"Aslında kendimiz bir isyan başlatmak istiyoruz-"

"İsyan falan yok," diyerek ayağa kaıktı Emrys.

"Sen istemezsen katılma, ben devam edeceğim."

Duymazdan gelerek koltuklar tarafa gitti Emrys. Wyatt içini çekip bana baktı, kolumu sıvazlayarak "Boşver onu. Dinlenince kendine gelir," diyip peşinden gitti Emrys'in

Emrys'in öfke ve nefret karışımı bakışlarından saklanmak için ısıtıcının yanında oturmuş Rhea'nın arkasında saklanmaya çalışıyordum. Emrys yüzünden Evan iş aramaya gidememişti, muhafız gibi etrafımda dolaşmaktan başka bir şey yapmıyordu. Wyatt ve Xander geri döndüklerende Emrys'le konuşmamıştılar. Wyatt abisini bulma konusunda fazla hevesliydi ama sanki Emrys'in varlığı planlarını bozuyormuș gibi onu görmezden geliyordu.

"Alex şanslıymış," dedi Richard ısıtıcının öbür tarafından. Emrys Richard'ı bulmadan bizimle gelmemek konusunda inat etmişti, onu araken Alex diye bir askeri de yaralı bulmuştuk. Ama Clair'e dönene kadarki bir gün içinde dayanamayıp ölmüştü.

Richard'ın sözü yüzünden gözlerimiz ona dönmüştü. "En azından bir mezarı oldu. Diğerlerine ne olduğu belli bile değil," dedi acı bir gülümsemeyle. Emrys cevap olarak başını sallamıştı oturduğu sandalyeden.

Bir süre sonra Xander ve Wyatt Alex'i bahçenin uzak bir yerine gömüp geri gelmiştir. "Artık isyandan bahsede bilir miyiz?" dedi Xander nefes nefese kalmış bir şekilde.

"İsyan falan olmayacak," diyerek Xander'a sert bir ifadeyle baktı Emrys. Xander iç çekip yuvarlak masanın öbür tarafına oturdu.

"Sen istemezsen katılma, ben bir grup kurdum bile," dedi.

"İsyana nerede başlayacağımıza karar verdin mi?" diye sordu Rhea başını benimkine yaslayarak.

Xander emin bir ifadeyle "Rhumbles şehirinden başlayacağız," diyince Emrys dalga geçer gibi başını sallayıp bana bakt ve "Kraliyet sizi bulur bulmaz öldürecek," dedi. İhanet edeceğimi düşünüyordu ama yardım edeceğime söz vermiştim.

"İsyan yapmasak da öldürecek zaten," dedi Wyatt araya girerek.

"Sen," diyerek ayağa kalktı Emrys, Wyatt'e doğru gidiyordu "isyana falan katılmıyorsun," dedi.

Wyatt cevap verecekken Xander araya girdi. "İsyan fikri olmasaydı sen şimdi ölmüştün, Emrys."

"Ama ölmedim ve kardeşimin de ölmesine izin vermeyeceğim. Ayrıca Rhumbles'ta isyan başlatmak ne kadar anlamsız, haberiniz var mı?"

Xander oflayarak başını salladı, "Sen benim planlarıma karışma. Katılacaksan katıl, katılmayacaksan da ayak altında dolaşma."

Kendi planları vardı ve bizi oyunlarına alet etmeye çalışır gibi görünüyordu. Sıradan bir aşağı sınıfın en fazla nasıl bir planı ola bilirdi ki?

Emrys iç çekti ve "Tamam, ben de varım," gözlerini Wyatt'e dönüp, "En azından gözümün önünde olursun," diyince Wyatt gözlerini devirip kollarını önünde birleştirdi. "Ama isyana Clair'de başlayacağız." Diye ekleyince Emrys, Xander öfkeyle ayağa fırladı.

"İsyana Rhumbles'ta başlamak isteyenler var mı?" diye sordu. Hiç kimse cevap vermeyince Emrys dalga geçer gibi güldü. "Yalnızsın Xander," dedi. Ama Wyatt tereddütlü bir şekilde bakıyordu, önce bana baktı sonra Xander'ın kolundan tutarak dışarı çıktılar. Planları tam olarak her neyse beni de dahil etmek istiyordular. Sanki aynı şeyi düşünmüşüz gibi tepemde dikilen Evan'la göz göze geldik.

İki günü dinlenip kendilerine gelmek için geçirdikden sonra Emrys bize isyanda ihtiyacımız olacak diye dövüşmeyi öğretmek kararı almıştı. Richard dizinden yaralanmış olmasaydı o da öğretecekti, ama onun olumlu bakış açısı olduğumuz duruma şükretmeye değerdi.

Kapının önünde durarken Emrys savaştan dönerken aldığımız kılıçlardan birini bana fırlattı ve geri atılmama neden oldu. "Kılıç sallamayı da mı bilmiyorsun?" diye sordu kaba bir sesle.

"Hayır, " en azından bunu bilmemek bir prenses için ayıp sayılırdı ama kraliyet bana krallık hakkında tek bir şey öğrenmeme bile izin vermezdi, çünkü on yedi yaşındaydım. Dövüşmeyi öğrenmeme bile izin vermezdi çünkü on yedi yaşındaydım. Hayatı bana zehir ederdi çünkü en küçük ve gereksiz bir varistim.

"Kılıcı al vere dışarı çık," diye emrederek bahçeye çıktı Emrys. Eğilip kılıcı almamı istiyordu, bir prensesin bir aşağı sınıfın önünde eğilmesini istiyordu. Emrys'e küçümser bir bakış fırlatınca Evan gelip kılıcı yerden alıp "Önce bana öğret," dedi ciddi bir sesle.

Kılıcıyla beni gösterti Emrys. "Önce ona öğreteceğim." İleri atılıp Evan'dan kılıcı aldım ve Emrys'e doğru gittim.

"Seraphine-" Evan lafını bitirmeden "Kılıçsız da birini öldürebilirim," dedim.

"Ya gücünü kullanamayacak bir durumda olursan?" diye sordu Emrys, saldırmaya hazır bir durumdaydı.

"Onu o zaman düşünürüz," diyip önünde durunca ani bir hareketle bana saldırdı, karşılık veremeyeceğimi bildiğim için aşağı eğildim.

"Kaçma, saldır!" diye emir verdi. Başımı kaldırdığımda nefes almama bile izin vermeden üzerime atıldı. Ciyaklayarak kenara çekildim. Sert bir nefes verip bana döndü, kılıcını sıkıca tutuyordu. "Saldır dedim sana," diye tısladı.

Nefeslerimi düzenlemeye çalışarak, "Dövüşmeyi öğreteceğini söylemiştin, öldürmeye çalışacağını değil," dediğimde sırıttı. "Saldırırsan öldürmem, Prenses, " son sözünü alayla fısıldamıştı.

Bu kadarı bana yeterdi. Kılıcımı kaldırıp üzerine atıldığımda yüzünde hiç bir değişiklik yoktu. "Yanlış saldırı açısı, yanlış adımlar, yanlış kılıç tutuşu," kılıcıma indirdiği darbe elime çok yakın olduğu için istemsizce kılıcımı düşürdüm. Kolumdan sertçe tutup sırtımı göğsüne bastırdı ve kılıcını boğazıma dayadı. Hareketleri o kadar hızlıydı ki ne olduğunu bile anlamadan iki bileğimi de avucunda sıkıca tutuyordu. Nefes nefese kalmıştım.

"Hepsi yanlış, Prenses," diye fısıldadı kulağıma, sıcak nefesi tenimi titretmişti.

Umutsuzca kollarımı kurtarmaya çalışıyordum, Evan yakınlıkta durmuş endişe ve öfke karışımı bir ifadeyle bizi izliyordu. Endişeliydi çünkü beni bir kere öldürmeye çalışmış adam şu anda boğazıma kılıcını dayamıştı. Öfkeliydi çünkü yapma demesine rağmen onu dinlememiştim.

"Sen kazandın. Bırak şimdi beni."

Kulağımın dibinde kıkırdayıp, "O kadar kolay değil," dedi ve kılıcı boğazıma daha da dayadı. Evan dikkatli adımlarla yaklaşıyordu, anı bir hareketinde Emrys boğazımı kesebilirdi.

"Size yardım edeceğimi söyledim, şimdi beni öldüremezsin." İşe yaramasa da sesimdeki heyecanı gizlemeye çalışıyordum.

"Gördün mü, güçlerin her zaman seni kurtaramaz" dedi kulağıma. "Ayrıca da yardım etmek bir yana," arkamdan yüzüme doğru eğildi, "biz zararsız bir şekilde hayata tutunmaya çalışırken ailen bizi bir avuç karıncaymışız gibi ezdi." Sesi korkunç derece sakindi.

"Ailemin hatası benim sorumluluğumda değil," dedim sıktığım dişlerimin arasından.

"Ama senin hayatın şu anda benim elimde," diyip dizimin arkasından tekme atınca nefesim kesilerek sırtüstü yere düştüm. Düşürdüğüm kılıcı almak için elimi uzattığımda ayağını parmaklarıma bastırdı ve inledim. Serbest elimle ayağından yapışınca kılıcını kaldırdı.

"Ciddi olamazsın," diye haykırdım ama yüz ifadesi yeterince ciddiydi. Beni öldürmeden -

Evan omuzlarından tutarak geri sürükleyince Emrys'in yüz ifadesi şaşkınlığı dönüştü. Ayağı elimden çekilir çekilmez parmaklarımdaki acı bileğime doğru yayılmaya başladı.

"Bu iki oldu, Emrys!" dedi Evan yüksek sesle, yanımda diz çöküp bileğimi eline aldı, öfkesini kontrolde tutmaya çalıştığı belliydi.

"Neden... Beni yokede bilirdin. Neden -" sanki az önce beni öldürmeye çalışan kendisi değilmiş gibi sakin ve şaşkın sesle konuşuyordu. Yüzüne acı ve öfke karışımı bir bakış fırlatınca yavaşca geri adımlamaya başladı, bir şeyler mırıldanıyordu ama anlayamıyordum.

"Sana yapma dedim, değil mi?" diye tısladı Evan elimi bırakıp kollarımdan tutarak.

"Ondan korkmuyorum," kollarımdan çekerek ayağa kaldırmasına izin verdim.

Ela gözlerini gözlerime dikti, "Seni öldürecekti. YİNE," diyince omuzlarımı silktim.

"Onu o zaman düşünürüz."

Öfkeyle iç çekti. Kendisinden öğrendiğim sözleri kendisine karşı kullanmam hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu.

Bölüm sonu

6 yorum