
Orman sessizliğe gömüldü.
Arven konuşan kurda bakıyordu.
Kurt da ona.
İkisi de uzun süre hareket etmedi.
Sonunda Arven güçlükle konuşabildi.
"Ben... ne?"
Gümüş kurt başını eğdi.
"Tahtın Varisi."
Arven sinirli bir kahkaha attı.
"Yanlış kişiyi buldunuz."
Kurt cevap vermedi.
Onun yerine yavaşça yaklaştı.
Arven geri çekildi.
Fakat kurt saldırmadı.
Burnunu Arven'ın eline yaklaştırdı.
Bir an sonra gözleri büyüdü.
"Evet..."
Diğer kurtlar arasında huzursuz bir uğultu yayıldı.
"Lanet doğruymuş."
"İmkânsız."
"Üç bin yıl sonra..."
Lyra kılıcını indirmedi.
"Söyleyin."
Lider kurt gözlerini ona çevirdi.
"İşaret uyandı."
Arven kaşlarını çattı.
"Hangi işaret?"
Kurt cevap vermeden önce gökyüzüne baktı.
Bulutlar yeniden kararmaya başlamıştı.
"Bizim atalarımız bir kehaneti korumakla görevlendirildi."
"Kehanet mi?"
"Son savaş başladığında, Gölge Tahtı'nın kanını taşıyan son kişi geri dönecek."
Arven'ın içi ürperdi.
"Benim Gölge Kral'la ne ilgim olabilir?"
Bu kez Lyra konuştu.
"Sana bunu eninde sonunda anlatmak zorundaydım."
Arven ona döndü.
"Ne anlatacaktın?"
Kadın birkaç saniye sustu.
Sanki söyleyeceği şeyden nefret ediyordu.
"Masallar yalan söylüyor."
Arven'ın kalbi hızlandı.
"Nasıl yani?"
"İnsanlar Gölge Kral'ın dünyayı yok etmek isteyen bir canavar olduğuna inanıyor."
"Öyle değil miydi?"
Lyra'nın gözlerinde acı belirdi.
"Hayır."
Sessizlik.
Rüzgâr ağaçların arasında uğuldadı.
"Üç bin yıl önce dünyayı kurtaran kişi oydu."
Arven'ın zihni durdu.
"Ne?"
"Karanlık ordularla savaşan kişi oydu."
"Bu saçmalık."
"Hayır."
Lyra'nın sesi sertleşti.
"Tarih kazananlar tarafından yazılır."
Arven'ın aklı karışmıştı.
Çocukluğundan beri dinlediği bütün hikâyeler aynı şeyi anlatıyordu.
Gölge Kral kötülüğün kendisiydi.
Şehirleri yakmıştı.
Krallıkları yıkmıştı.
Binlerce insanı öldürmüştü.
Şimdi ise Lyra bunun yalan olduğunu söylüyordu.
"Neden?"
Lyra cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
"Çünkü gerçek daha korkutucuydu."
O gece kurtlar onları ormanın içine götürdü.
Yasak Orman dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü.
Saatlerce yürümelerine rağmen ağaçlar hiç seyrelmiyordu.
Gövdeler arasında mavi ışıklar dolaşıyor, bazen görünmez varlıkların fısıltıları duyuluyordu.
Arven sürekli etrafına bakıyordu.
Burada her şey canlı gibiydi.
Ağaçlar.
Taşlar.
Sis.
Sanki bütün orman onları izliyordu.
Sabaha karşı büyük bir açıklığa ulaştılar.
Arven gördüğü manzara karşısında nefessiz kaldı.
Açıklığın ortasında devasa bir şehir yükseliyordu.
Fakat şehir terk edilmişti.
Kuleler kırılmıştı.
Köprüler çökmüştü.
Sarayların duvarları sarmaşıklarla kaplanmıştı.
Yine de büyüleyiciydi.
"Bu yer..."
Lider kurt gururla başını kaldırdı.
"Velkar."
"Burada kimler yaşardı?"
"Krallar."
Arven şehrin merkezine baktı.
Orada diğer bütün yapılardan daha büyük bir saray yükseliyordu.
Sarayın çatısında ise kırık bir taç sembolü vardı.
Üç parçaya bölünmüş siyah taç.
Arven'ın midesi kasıldı.
Aynı sembol.
Kuyudan çıkan kadının boynundaki sembol.
Masallardaki sembol.
Gölge Kral'ın işareti.
"Bu onun şehriydi."
Kurt başını salladı.
"Evet."
Şehrin merkezine vardıklarında hava aniden soğudu.
Arven nefes verirken buhar çıktığını fark etti.
Güneş hâlâ gökyüzündeydi.
Ama sıcaklık düşüyordu.
Lyra bunu fark eder etmez kılıcını çekti.
"Hayır..."
Kurtlar huzursuzlandı.
"Ne oldu?"
Lyra etrafına bakındı.
Yüzündeki ifade ilk kez korkuya dönüştü.
"Burada olmaması gerekiyordu."
Bir ses duyuldu.
Tık.
Tık.
Tık.
Taş zeminde yankılanan ayak sesleri.
Bütün gözler sesin geldiği yöne döndü.
Sarayın karanlık girişinde bir figür belirdi.
Uzun siyah zırh.
Solgun ten.
Gümüş saçlar.
Ve tamamen siyah gözler.
Adam yavaşça dışarı çıktı.
Kurtların tamamı geri çekildi.
Lider kurt hırladı.
"Gece Muhafızı."
Yabancı gülümsedi.
Ama bu sıcak bir gülümseme değildi.
Bir avcının gülümsemesiydi.
Gözleri Arven'a kilitlendi.
"Sonunda seni buldum."
Arven'ın kalbi hızlandı.
"Sen kimsin?"
Adam eğilerek selam verdi.
"Adım Kael."
Sonra yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Ve seni öldürmek için üç bin yıldır bekliyorum."