Ben Ebru. Ebru Çağdır. 24 yaşındayım. Mimar olmak için çabalıyorum hâlâ. Soyumu devam ettirmek için yapmıyorum bu mesleği. Sülalemizdeki herkes mimar. Yani kadınlar mimar, erkekler mühendis. Ama ben bu işi sevdiğim için yapıyorum. Hoşuma gidiyor. Kafam dağılıyor.
Sıradan bir evde oturmuyoruz. Yani on sene öncesine kadar normal bir apartman dairesinde oturuyorduk. Fakat benim alnımın her bir teri sayesinde şuan çok büyük ve ferah bir evde yaşıyoruz. Resmen zenginiz! İnanabiliyor musunuz? Hepsi benim sayemde oldu. Yıllardır şok içindeyim.
Ben yine düşüncelere dalmışken kapı açıldı.
"Ebru, ben biraz yürüyüşe çıkıcam. Gelmek ister misin?"
"Yok Derya, benim bir iş görüşmem var. Yeni bir ev tasarımı yaptım. Tam olarak 8 ay sürdü. Ama buna değecek."
"İşin bitince ara beni. Bugün seni erkek arkadaşım ile tanıştırıcam."
"O askerde değil mi?"
"Akşam serbest bırakacaklarmış. Yani son haftası olanların. Dağa çağırdı. Seni de yanıma almamı istedi."
"Tabii, gelirim. Şimdi benim giyinmem lazım. Daha karar vermem lazım ne giyeceğime. Saç, makyaj falan derken ohoooo! Çok işim var. Sana iyi yürüyüşler."
"Teşekürler! Sana da bol şans." Öpücük attım ve dolaba yöneldim. Kapağını açtım ve heyecanla ne giyeceğime baktım. Tüm kıyafetleri yatağa attım. Teker teker üzerime tuttum. Hiçbiri olmadı. İçime sinmedi.
"Sakin ol, Ebru. Sadece bir iş görüşmesi. Normal bir buluşmaya gider gibi giyin. Derya ile buluşuyor gibi." dedim kendi kendime. Mavi bir elbise geldi elime. Üzerinde papatyalar vardı. Üzerime tuttum. Gözüme bugün diğer günlerden daha güzel geldi elbise. Kararımı verdim. Ve elbiseye uygun ayakkabı aramaya başladım. Mavi topuklu ayakkabılarımı giydim. Beyaz bir çanta ayarladım kendime. Kıvırcık saçlarımı elimle arkaya attım. Çantam ile uyumlu olması için beyaz küpeler taktım. Parfüm sıkıp odadan çıktım. Yavaş yavaş stres yapmaya başladım. Tasarımı beğenmeleri için herşeyimi verebilirdim. Yarım saat sonra gideceğim yere vardım. Benimle birlikte birisi daha girdi içeri. Çok resmi bir kıyafet giymişti.
"İş görüşmesi için geldiniz sanırım." dedim çekinerek.
"Evet. Ebru Hanım siz misiniz?"
"Benim." Garson bize bir masa gösterdi. Oraya doğru ilerledik. Sandalyelerimize oturduk.
"Hemen konuya girelim. Ben bir ev tasarımı yapmıştım. Hem kağıt hem de bilgisayar üzerinde mevcut. Buyrun şöyle bakın." Bilgisayarı yani laptobu ona çevirdim.
"Harika! Baya yeteneklisiniz. Tecrübeniz var galiba."
"Evet. 7 senedir bu işi yapıyorum. Üniversiteye başlamadan önce..."
Hayranlıkla izledi beni. Detayları konuştuktan sonra bu tasarım için fiyat sunmaya başladı.
"Size bir milyon lira teklif ediyorum."
"Ben elbette isterim ama biraz fazla sanki."
"Değil mi, bu resim için daha büyük rakamlara ihtiyacımız var."
"700.000'e ne dersiniz?"
"Bir buçuk milyon?"
"Çevik Bey yukarı çıkıyorsunuz."
"Bu tasarıma milyonlar verilir."
"Bir milyon da anlaşalım." Elimi uzattım.
"Anlaşalım. Hadi hayırlı olsun." dedi elimi sıkarak
"Peki beni işe alacak mısınız?" diye sordum.
"Hayır."
"Ben buraya hem paramı almaya hem de işe girmeye geldim."
"İş görüşmesi zaten bu. Ya işe girersiniz ya da giremezsiniz."
Ukala! Paramı alıp hemen gitmek istiyorum.
"Parayı alayım o zaman."
"Buyrun. İbanınızı verin. Hesabınıza atayım." İbanımı söyledim. Paranın gelip gelmediğini kontrol edip ordan ayrıldım. Tasarımın bilgisayar üzerindeki hâli onlarda da vardı şuan. 8 ay süren uğraşın sonucunu sonunda aldım.
Eve yüzümde güller açarak gittim. Resmen daha canlı geliyordu renkler. Paradan mı başka sebepten mi orasını bilemem. Ama bunu hemen erkek arkadaşıma anlatmalıydım. Telefonumu çıkardım. Ve aradım.
"Aradığınız kişi şuan başka birisiyle görüşüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz." Kimle görüşüyordu? Ben varken kimle niye konuşsun? Saçmalama Ebru. Kıskançlık yapıyorsun. Annesi olabilir. Tek tanıdığı ben değilim sonuçta. Heh! Arıyor.
"O telefonu açıcaksın!" diye bağırdım hemen.
"Güzelim, sakin ol. Abimle konuşuyordum. Söyle sen, noldu?"
"İş tamam. Yani yarımyamalak tamam. İşe almadı ama bir milyon attı hesabıma."
"Oha! Ciddi misin?"
"Yok yalandan. Deli misin ciddiyim! Buluşalım hemen."
"Yavrum bize gel bu kez. Geçen ben bize geldim."
"Tamam. Bir eve uğrarım sonra gelirim."
"Öpüyorum."
"Geliyim öpersin." dedim cilve yaparak ve kapattım. Eve geldim. Bilgisayarı odama koyup çalışma odama gittim. Tasarımı masaya bıraktım. Çantama baktım şarj aletim yanımda mı diye. Ama birşey farkettim. Çantamda bir lale vardı. Mor bir lale. Şaşırarak elime aldım. Kokladım. Arkama baktığımda Derya'yı gördüm. Sarıldım.
"Ben de kim bıraktı diyordum."
"Ben bıraktım. Ama kendim için değil."
"Kim için?" Birisi benim için çiçek mi göndermişti?
"Bugün seni tanıştıracağım kişi."
"Sevgilin mi? Ben ne alaka?"
"Hayır mal! Kankası."
"Ya sen deli misin? Birazdan sevgilimin yanına gidicem ben. Bana bir erkeğin çiçek göndermesine nasıl izin verirsin?"
Derin bir nefes aldı pişmanlıkla.
"Siz en son kavga ediyordunuz. Ayrılırsınız sandım. Kusura bakma."
Cevap vermedim. Evden çıktım ve bir taksiye bindim. Benimle aynı anda başka birisi daha bindi taksiye.
"Beyfendi iner misiniz? İlk ben durdurdum."
"Ben niye iniyormuşum?"
"Dedim ya. İlk ben durdurdum. Benim hakkım."
"Benim için sorun yok." Şoför lafa girdi. "Arkadaşlar sakin olun. Nereye gidiyoruz?"
Aynı anda "Sultaneli." dedik. Birbirimize baktık. Kafasını ilk çeviren ben oldum. Yol boyunca dönüp bir kere daha bakmadım suratına. Taksi durdu. Parayı ödeyip araçtan indim.
Asansöre binip erkek arkadaşımın dairesine çıktım. Zile bastım. Hemen açtı kapıyı. Sarıldım. İçeri geçtiğimde yalnız olmadığını gördüm. Enişteci arkadaşım Nisa. Hemen hesap sordum.
"Senin burda ne işin var? Bu ev benim sevgilimin evi. Enişteci olduğunu biliyoruz ama bu kadar belli etme sen yine de."
Arda -sevgilim- geldi yanıma. Elini omzuma koydu ve koltuğa oturttu beni. Elini bacağıma koydu.
"Sana herşeyi anlatıcam. Sadece dinle beni." Kapı çaldı. Kalkıp kapıya baktı. İçeri aldı kim geldiyse artık. Üzerinde asker üniforması vardı. Elini uzattı. Gözümle süzdüm onu. Elini sıkmayınca geri çekmek zorunda kaldı.
"Merhaba." dedi Nisa'ya.
"Yalnız benim sevgilim var." dedi. Telaşla oturduğum yerden sıçradım ve bir Arda'ya bir de Nisa'ya baktım.
"Ne demek sevgilin var?" Adamı kolumla ittirdim. Ve Nisa'nın saçından tuttum. Bütün tutamlarını yolmak istercesine çektim.
"Kim senin sevgilin? Arda mı? Aldatılma falan mı söz konusu şuanda?" dedim bağırarak.
"Bırak! Acıyor."
"Ben zaten senin saçını niye yoluyorum ki? Suç Arda da. Bekleyin beni burda." Arda'nın odasına girdim ve bir kütük alıp onu dövmeye başladım.
"Çekil şuradan asker!" dedim Arda'yı döverken.
"Lan! Napıyon? Manyak. Murat yardım et! Deli bu." Murat dediği adam hızlı bir refleks ile elimdeki kütüğü aldı.
"Ne yapıyorsun sen? Arda, eski sevgili ve sevgilisi. Sakin olur musunuz iki dakika? Şurda arkadaşımıza sürpriz yapmaya geldik olana bak. Arda sen şu güzelim kızı aldattın mı? Güzel kız, otur koltuğa. Boş boş dikilme." Sinirle üstüne atladım.
"Oha! Napıyon? Şuan yere yığıldık farkındaysan."
"Farkındayım. Eğer bana emir vermeye devam ederken o kafandaki saçları tek tek yolarım Murat denen adam."
"Sadece Murat."
"Tamam sadece Murat." dedim ve ayağa kalktım. Evden bir hışımla çıkıp kapıyı kıracasına çıktım. Arkamdan birisi daha çıktı ama dönüp bakmadım bile. 8 senelik sevgilim beni bir kaşarla aldattı. Psikopat arkadaşına birşey demiyorum bile zaten! Onca derdimin arasında bunlarla mı uğraşıcam bir de?
Yine bir taksiye atlayıp eve gittim. Kapıyı Hilal abla açtı. Evin hizmetlisi. Ama canım gibi severim onu.
"Kızım neyin var senin? Bembeyazsın. Gel otur şöyle."
"Hilal abla hiç konuşamicam şuanda. Kusura bakma lütfen." Gözyaşımı elimin tersiyle silip odama geçtim. Kapıyı kilitledim. Arkamı döndüğümde odamda birisi vardı.
"Lan, sen kimsin? Hırsız mısın?" dedim ciddi ciddi.
"Evet. Nerden anladın?"
"E odamdasın."
"Ne alaka?"
"Maskeyi çıkar da yüzünü göreyim." dedim bıkkınlıkla. Maskeyi çıkardı. Murat'tı.
"Murat? Senin ne işin var burda?"
"Bana öyle atar gider yapıp kaçamazsın güzelim."
"Pardon yavrum? İstediğimi söylerim sana. Bir bok da yapamazsın. Korkak bir tavuksun sen be!"
"Yavrum mu?"
"Sen güzelim derken no problem."
"Evet."
Derin bir nefes aldım. "Kapa o çeneni ve odamdan çık." Birkaç adım yanıma yaklaştı. Çantamdan biber gazını çıkartıp gözüne sıktım. Odamda bok işi yok sonuçta. Haketti.
"Deli misin sen?" dedi öksürüklerinin arasında.
"Deliyim!" dedim ve boğazına atladım. Boğdum onu. Ölmeye yakınken de camdan aşağıya çöp kutusuna attım. Çok rahat ve profesyonel biçimde gerçekleşti hepsi. Kapıyı tıklattı birisi. Açtım.
"Kızım sen Murat ile tanıştın mı? Emir öyle diyor." Emir sevgilisi arkadaşlar.
"Evet. Arda ile arkadaşmış. Askerden dönmüş. Denk geldik. Az önce çöpe attım onu."
"Ne? Kızım sen kafayı mı sıyırdın?"
"Yo."
Derin bir nefes aldı. Karnım acıktığı için sakince kapıya yöneldim. Kolumdan tuttu.
"Sen Arda'nın yanından erken döndün. Birşey mi oldu?"
"Dile kolay, aldatıldığımı öğrendim. Gençliğimi çürümüşüm meğer." Kolumu Derya'dan kurtarıp salona geçtim.
"Ebru, annen seni çağırıyor." dedi nenem. Başımla onaylayıp yanına gittim. Kapıyı tıklattım.
"Sabahtan beri nerdesin sen? Bulaşıklar seni bekliyor, akşam yemeği seni bekliyor, temizlik seni bekliyor, herkes ve her şey seni bekliyor Ebru!"
"Anne zibilyon tane hizmetli var evde. Hepsi yapıyor."
"Ablan işe gidiyor, kardeşin okula gidiyor. Ama sen? Sen evden çalışıyorsun."
"İş olsa giricem. Zaten bugün görüşmeye gittim. Para verdi ama işe almadı. Ben de istiyorum zaten."
"İsteme, yap!"
"Anne senin karşında 8 yaşında bir çocuk yok. Artık istediğin zaman bana bağırıp çağırma huyundan da vazgeç. Ben senin sinirini atman için yokum. Her şeye ağlayan küçük kız da yok karşında. Zevk alamazsın eskisi gibi."
"Asıl sen karşında kim olduğunu unutma."
"Başladın yine boş yapmaya." dedim ve odadan çıkmak için kapıya yöneldim. Yine kolumdan tutuldum. Ve tokat yedim.
Sinirlerimi korumaya çalışarak derin bir nefes aldım ama başaramadım. Gözümden bir damla öfke yaşı döküldü. Hemen sildim.
"Yeter anne, yeter! Beni bi' sal ya! Rahat bırak beni. Sevmiyorsan sevme benim umrumda falan değil. Ama bana dokunma, bulaşma, karışma. İstesem seni kapının önüne koyabilirim bunu da unutma. Benim evimdeysen benim kurallarımla yaşayacaksın. Tıpkı benim yaptığım gibi." Boş boş baktı bana. "Beni artık gör. Kafanda kurduğun o robot olmadığımı gör. İnsanım ben anne. Tamam mı? Elinden gelenin en iyisini yapsa da kıymete binmeyen o kadın. Veya kız çocuğu... Ama benim de çabaladığımı gör. Kalbimin olduğunu, elimin olduğu ve istesem benimde sana vurabileceğimi gör. Anla! Şimdi bir daha bana yaklaşma." dedim ve ağlayarak çıktım odadan. Evden çıktım. Derya arkamdan gelirken elimle onu durdurdum. Yağmur yağıyordu. Gökyüzüne baktım. Yüzüme damlayan su damlaları gözüme girmiyordu. Küçükken ağzıma düşsün diye dilim dışarda yağmurun altında beklerdim. Sonra annem köpeğe benzediğimi söyleyip kafama vururdu. Yol boyunca ağlardım. Yağmur yağdığı için anlamazdı kimse.
Yürüye yürüye bir parka geldim sonunda. Yağmur hafiflemişti. Sonra gözümün önünden bir film şeridi geçti. O an hatırladım. Arda ile ilk zamanlar buluştuğumuz parktı burası. Henüz kimseye söylemeden önce yanımıza birkaç arkadaşımızı alıp öyle gelirdik. Dikkat çekmezdik böylece.
Daha fazla hatırlamak istemediğim için kafamı çevirdim. Ve başka yöne doğru ilerledim.
"Adınızı merak ettim. Benimle paylaşır mısınız?" Senelerdir sevgiliydik. Ama her bu şarkıda dans edişimizde yeni tanışmış gibi sohbet ederdik.
"Adım Ebru. Soy adımı öğrenmem için soy adınızı öğrenmem gerekir." Gözlerimin içine anlamlı bir şekilde baktı. Beni kendi etrafımda döndürdü ve koluna yatırdı. Sonra kaldırıp kollarımızı düz bir çizgi haline getirdi. Sonra kendi kollarımın etrafına dolandım ve resmen onunla aynı vücudun içine girdim. İki farklı ruh bir bedene sığar mı? Bizim ruhumuz cam kavanoza bile sığardı. Yeter ki birlikte olalım...
"Soy adım Tüfek."
"Tehlikeli insanları pek sevmem. Çünkü tehkikeli insanlar herkes için olduğu gibi benim için de tehlikeli."
"Soy adım benim suçum değil Ebru. Biz seninle tüfeği bile pamuk şekere dönüştürürüz." Gülümsedim. Git gide büyüdü gülümsemem. Sonra bir his... Bir dokunuş... Bir karanlık... Dudaklarımda başka bir dudak vardı. Bu bizim gerçek anlamda aynı bedene sığışımızdı. Uzun süre öyle kaldık. Birbirimizin tadına doyana kadar... Dakikalarca hatta belkide saatlerce ayrılmadık. Herkesin gözü önünde aşkımızı yaşadık. Kimse bizi yargılamadı. Dalga geçmedi kimse bizimle. Dünya galiba annemin dediği kadar kötü insanlardan ibaret değilmiş.
"Pardon, bakar mısınız?" Bu ses çok tanıdıktı. Arkamı döndüm. Evet. Arda'ydı. Gözyaşım aktı fakat hemen elimin tersi ile sildim.
"Ne var? Yetmedi galiba yaptıkların?"
"Bu çiçekleri sana aldım." dedi ve elindeki laleleri uzattı. Ona şaşkınlık içerisinde baktım uzun uzun. Sonra çiçeği aldım. Kokladım ve kaldırımın yanına ölüm sebepleri olmamak için bıraktım.
"Çiçeklere bile kıyamayan bir kıza nasıl kıydın? Ya da başka bir soru sorayım. Gerçekten bir çiçek ile affedebileceğimi düşünecek kadar aptal mısın?"
"Ebru..."
"Sus. Sus ben konuşucam. Senelerdir hiçbir kusurumuz olmadan ciddi bir ilişki yaşadığımızı sanıyordum."
"Zaten öyleydi bebeğim..."
"Sana sus dedim!" Etrafıma bakındım. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım tekrardan. "Sen beni o kaşar için aldattın mı? Güzellik algına karışamam ama sen o kızdan nefret ediyorsun."
"Sen öyle sanıyordun."
"Hayır. Hayır, sen o kıza dokunmuyordun bile. Selamlaşmak için bile elini sıkmıyordun."
"Herşey benim Nisa'nın evinde kalmama izin verdiğin gece oldu."
"Ben öyle birşey söylemedim sana." Kendince kafamı karıştırmaya çalışıyor.
"Eren... Beni ona götürdü. Teselli istedi ondan. Sonra yer olmayınca Eren koltukta yattı. Bende..."
"Sende yatakta yattın öyle mi? Sevgilin varken bir kızın yatağında yattın. Şuan sen ne dediğinin farkında mısın? Aldattım de ya. Bana açıklama yapma. Doğru düzgün aldattım de siktir git hayatımdan. Daha ne istiyorsun benden? Duygularımı öldürdün sen ya! Aşka olan inancımı öldürdün."
"Bu kadar ümit verdiğimi bilmiyordum." Donup kaldım orda. Kulaklarım çınlamaya başladı. Başım döndü. Kafamda binlerce ses yankılandı. Bu kadar genişlik bünyeme tersti. Arkamı dönüp gidecekken bu kez üçüncü defa kolumu tuttu.
"Tekrardan deneyelim mi? İkiniz ile beraber yatarım ben yine." Tokatı yapıştırdım.
"Sen ne kadar gevşek bir yaratıksın? Gerçekten ağzım açık bir şekilde senden utanıyorum. Git artık. Herşeyi kendi ellerinle veya artık nerenle yaptıysan oranla mahvettin. Şimdi gelip bana boş çene çalma. Bir de ikinizle beraber yatarım diyorsun. Kafayı yemişsin! Ben de kafayı yemeden git artık.
"Birşey söyliyim sonra gidicem."
"Acele et."
Dudaklarını araladı. Birkaç saniye kelimelerini seçti. Ve sonunda lafa girdi.
"Ben seni hâlâ istiyorum. Sevmiyorum. Sadece cinsel bir istek bu. Ama sen beni seviyorsun. Ne kadar inkar etsen de bunu biliyorum. Benden sonra kimse ile sevgili olamayacaksın. Çünkü ben senin her zaman hayal kırıklığın olarak kalıcam kalbinde. Beni asla unutamayacaksın. Her gece bana yazmak isteyeceksin. Eğer vericeksen ben okeyim. Ama vermiceksen hiç muhattap bile olmayalım." Ağzım açık kaldı. Ben bu kadar pislik bir herif ile beraber olduğumu bilmiyordum.
"Ben nasıl seninle senelerimi geçirmişim? Kendimden utanıyorum sayende." Arkasını dönüp gitti. Benden uzaklaşınca göğüs kafesim fazla fazla büyüdü nefes alırken. Birkaç dakika sonra nefesim daraldı. Elim boğazıma gitti. Ama kıpırdayamadım. Ne arkamı dönüp gidebildim ne de peşinden koşabildim. Öylece dikildim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ağlamaya başladım. Murat yanıma geldi o sırada.
"İyi misin? Yardım edebileceğim birşey var mı? Sizi gördüm."
"İyi gibi miyim Murat? Gözlerinin önünde aldatıldığımı öğrendim ve az önce duyduklarım bünyeme uygun şeyler değildi. Kaldıramam ben bunları. Ve evet. Yardım edebileceğin birşey var. Bana ev bul."
"Ne?"
"Duydun işte. Herhangi bir apartman dairesi olabilir bu ev. Maddi olarak sıkıntıya girmeni istemiyorum ama benim için birşeyler yapmak istiyorsan yap bunu."
"Benim villamın yanında bir tane boş villa var. Sana orayı alıcam. Gel benimle."
"Dizlerim tutmuyor şuanda. Beni kucağında taşır mısın?" Haddimi aşıyor olmak umrumda değildi. Benim odama giren kendisiydi sonuçta.
"Anlamadım?"
"Neyi anlamadın? Beni kucağında taşı."
"Oldu paşam! Kendin yürü."
"İyilik yapmak isteyen sensin."
"Dediğin gibi, iyilik. Kölelik değil." Arkasını dönüp yürümeye başladı. Ayağa kalktım ve arkasından baktım. Ne anlatıyor bu mal?
"Neyi bekliyorsun?"
"Kucağına almanı."
"Sen gerçekten delisin." dedi ve kucağına aldı.
"Dokunma bana kucağına alınca." dedim. Garip garip baktı bana. Dokunmanı istemiyor olmam normal.
"Senin deli olduğunu söylemiştim sanırım. Şimdi rapor almanın tam zamanı. Adın neydi? Unuttum."
"Ebru. Ayrıca deli değilim. Az ötede bir tane mekan var. İçkili. Benim oraya gitmem lazım."
"Anlamadım? Seni gerçekten ellerimle tehlikenin içine atacağımı falan mı sanıyorsun?"
"Oranın sahibi sayılırım. O kadar tanırlar yani beni. Şimdi bir iyilik daha yap ve beni oraya bırak. Tabii sen de geliceksin benimle."
"Emrin olur. Beni de kötü yola sokcan herhalde?"
"Oranın sahibi ile konuşmam lazım."
Anlamıyor galiba. Birşeyi dediğim zaman yapsa ölecek sanki. Neyse ki sonunda indirdi beni mekanın önünde. Hemen onu kolundan sürükleyip içeri soktum. Beni görür görmez ayağa kalktılar.
"Ooo ablam hoşgeldin! Gel şöyle otur." Öfkeyle suratına baktım. Her seferinde bunu söylüyordu içlerinden sadece birisi.
"Sana masalara gelmiyorum dedim. Pavyonda falan değiliz. Kendine gel. Bu son uyarım. Bir dahakine bu kadar sağlam çıkamazsın bu laftan sonra."
"Kusura ablam sen. Biliyon bizim keratayı."
Göz devirmemek için kenimi tutarak mekanın sahibinin yanına gittim. Kasadaki paraları sayıyordu.
"Abim naptın bizim işi?"
"Para tamam güzelim. Borcunu ödedi beyfendi. Gel sana birşeyler ısmarlayalım."
"Yok be abi. Öderiz sıkıntı değil." Murat bana arkamdan garip garip bakmaya devam ediyordu. Onun alışkın olmadığı şeylerdi belli ki. Biraz daha konuşup boş bir masaya geçtim. Yani geçtik.
"Ne alırsınız beyfendi?"
"Ne var? Ben daha önce hiç gelmedim de."
"Şarap, içki, rakı, votka, tütün var. Ama tütün pek yok. Haberiniz olsun. Yiyecek olarak herşey var."
"Siz ne önerirsiniz?" Sıkılarak siparişi ben verdim. "Muzo! Bana bi' şarap, bir de ciğer getir be! Hadi koçum. Abiye aynısından." Kulağıma eğildi. "Abla enişte mi bu?"
"Enişten bu değil. Ayrıldık."
"A a! Niye? Bir sorun mu var?"
"Sen pek kurcalama. Siparişleri getir sen." dedim ve gönderdim.
"Keşke benim adıma sipariş vermeseydin."
"Sana kalsa menü isticeksin."
"E normalde veriyorlar çünkü." Masaya eğildim ve dibine girerek konuşmaya başladım.
"Demekki burası normal bir yer değil." dedim ve telefonumda takılmaya başladım. Yan masada ilk kez gördüğüm birisi bana seslendi.
"Şöyle manitam olcak ne mekanlara götürürüm be!" Dilimi yanağıma dayayarak baktım. Murat ile aynı anda ayağa kalktık. Elime cam şişeyi aldım. Ve adamın kafasında parçaladım.
"Başka beni mekana götürmek isteyen var mı?" dedim dayak isteyen var mı acaba başka diye. Ama baktım ki kimse yok. Ama Murat durmadı. Niyeyse adamı dövmeye başladı. Onu durdurmadım. Birilerinin böyle insanlara hadlerini bildirmeleri gerekiyordu. Murat adamı dövmeyi bıraktığında gözlerimin içine daldı. Sanki başka bir evrene geçiş yaptı gözlerimde. Siparişler gelince bakışlarını uzaklaştırdı. İkimizde yemeklerimizi yedik. Şaraplarımızı içtik. Daha sonra ben içki sipariş ettim. Hemen getirdiler. Tek dikişte içiyordum hepsini. Buna ihtiyacım yoktu aslında. Ama kafam öyle allak bullak olsun ki Arda'yı düşünemiyim istedim. Öyle olmadı ama. Daha çok aklıma geldi. Sarhoşken bile onu sayıklayıp durdum.
"İnanır mısın? Gerçekten bana çiçek verdi. Onu affedeceğimi sandı. Bir çiçek ile aldatmanın telafisi olacağını sandı." Gözlerimden yaşlar aktı. Sandalyemi Murat'ın yanına çektim. Kolunu tuttum.
"Ben aldatıldım Murat. Senelerce aldatıldım belki de ama bunu yeni öğrendim. İlk kez bir erkek benden başkasını tercih edince garip geldi. Saçma ama alışmışım buna."