Eski evimi hatırlamıştım. Anılarımı, emeklerimi, kavgalarımızı... Hepsi gözlerimin önündeydi sanki. Sırf ben üzüleyim diye seçilmiş bir evdi. Arkamı döndüğümde mafya oradaydı. Elimi uzattım.
"Telefonumu alayım." dedim.
"Ne münasebet? Otur ağla." Sakin ol Ebru. Sakin ol.
"Bak, sinirlenmek istemiyorum. Babamı aramam lazım. Gerçekten babamı arayacağım."
Gözlerime bana inanmayarak bakmaya devam etti.
"Seni inandırmak için uğraşmayacağım. Telefonumu ver." dedim bağırarak.
"Sesinin tınısına dikkat et derim." Yüzümü ekşitip taklit ettim dediği şeyi.
"Sisinin tinisini dikkit it!" Bunu dediğim an telefonu yatağa atıp odayı terk etti. Gerçekten bu kadar çabuk mu sinir oluyordu? Bana ne ki?
Telefonu elime alıp babamı aradım. Açmadı. Nenemi aradım. O da açmadı. En sonunda Derya'yı aradım. Ama o da açmadı. Son çare annemi aramaktı.
"Alo?" dedi.
"Anne. Babam niye açmıyor? Diğerleri de açmadı."
Annem sustu. Daha sonra arkadan bir ses yükseldi. "Çünkü izin vermedim. Ama karıma daima izin veririm." Bu ses... Hayır. Tanıdık değildi. Bir dakika! Karım mı dedi o?
"Ne karısı? Ne diyorsun sen be? Babama ne yaptın? Nenemle Derya niye sizin yanınızda? Cevap versene amına koyduğum!"
"Annenle biz senelerdir evliyiz. Sen biraz salaksın diye söyleme gereği duymadık." Hasbinallahvelimenvekil! "Bir savaşın başlangıcını izleyeceksin birazdan. Hatta kal. Bir video gelecek sana."
Dediği gibi de geldi video. Hemen açtım. Annem vardı. Yanında babam. Sonra nenem. En sonda da Derya vardı. Elleri bağlıydı. Annem hariç hepsinin ağızları da bantlanmıştı. Ayakları da zincir ile sandalyeye bağlıydı. Kurtulmaya çalışıyordu hepsi. Annem dahil. Ve birisinin gölgesi üzerine vuruyordu. Yine çok büyük bir gölgeydi. Bu... O olabilir miydi?
"Onları bırak!" diye bağırdım telefona yaklaşıp. Daha sonra adamlarından birisi yaklaşıp babama bir yumruk attı. Neneme dokunmadı. Derya'ya da tokat attı bir tane. Anneme hiçbir şekilde yaklaşmadı bile.
Resmen delirecektim. Neler oluyor hiçbir şey anlamıyorum. Babamlar neden onların elinde? Annem babamı aldatıyor muydu? Ben ne yapacaktım? Bu adam kimdi? Kafamda daha binlerce soru işareti vardı ama sadece sustum. Aramayı sonlandırıp videoyu kapattım. Telefonu yatağa atıp odadan çıktım. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkamak için suyu açtım. Elimi suya götürdüğümde artık elime su değil kan akıyordu. Musluktan kan akıyordu! Elimi geri çektim hemen. Etrafı iğrenç bir kan kokusu kapladı. Elimi havluya uzattığımda havlu düşüp altındaki kanlı suya bulandı. Neler olduğunu gerçekten birisinin söylemesi lazımdı. Çünkü ben aklımı kaybedecektim. Lavabodan da çıktım ve salona gittim. Kağıt havlu almak için sehpaya eğildim. Omzumda bir el hissedip o anın boşluğuma gelmesi ile yerimden sıçradım.
"Neyin var senin?" diye sordu kendinden beklenmeyecek derecede kibar bir ses tonuyla.
"Bir şeyim yok." dedim yalan söyleyerek. Ondan yardım dilenecek kadar düşmüş müydüm?
"Benim kim olduğumu unutuyorsun gerçekten. Her şeyi gördüm. Şimdi bana ne yapmamı istediğini söyle. Bir saat içerisinde yapıp geleyim, karıcığım."
Derin bir nefes aldım son kelimeye sinirimden. "İlk önce bana karıcığım falan demeyeceksin. Daha sonra gidip ailemi kurtaracaksın. Tamam mı?"
"Emredersin, patron." dedi ve ince bir ceket giyip ayakkabılarına uzandı. Ve kafasını son kez bana çevirdi. "Aradığımda aç."
Başımı onaylarcasına aşağı yukarı salladım. Sonra mutfağa gidip su katmak için bardak aldım. Musluktan hâlâ kan akıyordu. Arıtmadan ise normal su akıyordu. Bardağın bir kısmını doldurup bir yudum aldım. Ve tezgaha koydum kalanını. Bana girmemem gereken odayı göstermişti. Tabii ben tam olarak inceleyememiştim. Ama oraya tek başıma bir daha giremeyebilirdim. Hem şuan konumuz bu değil. Konu ailem.
Yarım saat geçti. Hâlâ aramadı. Evin içinde dört dönüyordum korkudan. O oda hariç diğer odaları gezip kafamı dağıtmak istedim biraz da olsa.
En yakınımdaki kapıyı açtım. İçeri girdim ve arkamdan bir el ağzımı kapatıp sırtımı kendi vücuduna yasladı.
"Bu odaya girmeyeceksin! Anladın mı? Mutfak, salon, odandaki lavabo ve odan hariç hiçbir odaya yaklaşmayacaksın bile. Duydun mu?"
Kafamı korkuyla salladım. Elini ağzımdan çekince mafyaya baktım. Yarım saat önce evden çıkmamış mıydı?
"S-sen..."
"Evet. Ben burdayım. Ben senin olduğun her yerdeyim."
"Beni korkutmaya başlıyorsun. İn misin cin misin? Nerden çıktın sen?"
"Benim evime sadece kapıdan girilmiyor. Ayrıca bir telefonumla aileni evlerine bıraktılar. Merak etme."
"Benim yanlarına gitmem lazım." dedim ve odadan çıkmak için bir adım attım. Atmam ile sert bir şekilde kolumdan tutması bir oldu? Mal olabilir mi acaba bana denk gelen kahrolası mafya?
"Ne yaptığını sanıyorsun?" dedim.
"Ben izin vermeden hiçbir yere gidemezsin." dedi kısıtlayan gözlerle bana bakarak. Ben bakışlarından zerre korkmuyordum oysa ki. Hatta korkmadığımı göstermek için odadan çıkmayıp karşısına dikildim.
"Öyle bir giderim ki... Anlayamazsın bile." Gözlerimin içine aynı şekilde bakmaya devam etti. "Ayrıca..." Gözlerinin içine daha da derin baktım. "Senin beni kısıtlama hakkın yok. En azından ben sana öyle bir hak tanımıyorum. Ben bu yaşımdan sonra senden izin alacak değilim."
"Alacaksın!"
"Sıkıyorsa aldır! Senden izin almamı söyle bakayım. Beni gebertsen bile senden izin almam! Anladın mı?"
"Anladım güzelim." dedi ve dudaklarını birbirine bastırdı. Yine son kelimeye sinir oldum ve gözlerimi devirdim. Telefonunu eline aldı. "O zaman sizinkileri alsınlar. Söyliyim ben." dedi tehdit ederek.
Anlamaz gözlerle baktım. "Babamları sen mi esir aldırdın? Bunu nasıl yaparsın? Kimsin sen? Ne hakla benim aileme dokunuyorsun?" dedim onu itip kan dolu yatağa düşürerek. Eline gelen kana baktı. Dudaklarını ıslattı. O kanı yalamaz umarım.
"O kanı yalayacağını söyleme bana!"
"Saçmalama." dedi. Kanı kapıya sildi ve odadan çıktı. Ben de onunla birlikte çıktım odadan.
"Şimdi hâlâ ailenin yanına gitmek istiyor musun?" O nasıl soru?
"Tabikide!"
"O zaman izin alacaksın."
"Pazardan seçtiğin kölen miyim ben senin gerizekalı?"
"Hâşâ! O nasıl laf karıcığım?" der demez Osmanlı tokatını geçirdim. Patlayan dudağındaki kanı parmağı ile sildi ve baktı kısaca.
Sonra gözlerini bana çevirdi. Yaklaştı ve beni duvara sıkıştırdı.
"Duyamadım?" dedi tek kolu ile beni sıkıştırıp. "Seni öpmemi mi istedin?"
"Beni taciz mi ediceksin orospu çocuğu? Çok beklersin. Ve ne benim kadınlığımı ne de senin olmayan erkekliğini hiçbir konuda kullanamayacaksın, bunu bil." dedim kolundan kurtulup.
Kapıya yaklaştım çıkmak için. Neden askıda olduğunu bilmediğim ceketimi giyip telefonuma uzandım. Benden önce başka bir el telefonuma uzanınca derin bir nefes alıp ayakkabılarımı giydim. Telefonumu yanıma almak zorunda değildim. Şuan tek amacım babamın yanına gitmekti.
Onun beni engellemesine müsaade etmeden çıktım evden. Güneş tepemden vuruyordu. Biraz yürüdüm. Uzun zaman sonra kuş cıvıltıları duydum. Bu kadar huzurlu bir an yaşamamıştım hayatımda daha önce.
Ağzıma eşek arıları girsin! Murat geldi, salak Murat.
"Senin ne işin var?"
"Evlenmişsin yavrum. Ne demek ne işin var? Seni kaçırıcam."
"Benim acilen babamların yanına gitmem lazım."
"Noldu?"
"Kaçırılmışlar. Mafya sayesinde evlerine bırakmışlar yine. Bir de videoya çekmiş ya işkencelerini. Kafayı yicem. Evdeki odaların hepsinde ceset var. Sen komiser değil misin? Kurtarsana beni. Kurtarsana ailemi."
"Yapamam. Anlıyor musun yapamam. Emniyeti oyuncağı yapmış bu adam. Ben bilmiyor muyum kaç yıllık mesleğimde ne yapacağımı?" O an birşey dank etti kafama. Ben artık özgür değildim. Bir mafya ile evlenmiştim. Mağarasında yaşayan bir yaratık ile beraberdim. Ve o benim mimar olmama engel olacaktı. Buna eminim.
"Kaçır beni. Yalvarırım kaçır. Babamları siktir et. Kendi canımı da düşünmem lazım. Şehir dışına kaçır beni gerekirse. Ama kaçır beni." Cümlem biter bitmez etrafımızı yüzlerce insan kapladı. Havaya kurşunlar sıkıldı. Biz el ele tutuşmuş şekilde kaçmaya çalışırken mafya saçımdan çekip bir evin tırtıklı bir betonuna kafamı sürttü. Derim soyuldu. Etim kanadı. Kan duvara bulaştı. Herkes birbirine kurşunlar yağdırıyordu. Alakası olmayan masumlar ya canını kaybediyor ya da insanların oluşturdukları geniş çemberden çıkmaya çalışıyordu. Ama kimse henüz başaramamıştı.
Murat vuruldu. Belki de öldü. Ne polis vardı ne de ambulans. Nasıl komiserdi bu? Yanında ekip yokken kız mı kaçırılır?
Ben de kaçmaya çalıştım elbet ama tutam tutam yolunuyordu saçlarım. Mafyanın zoruna giden birşey yaptığımda saçımı çekiyordu. Saçımı çekmesi gözünüzde küçük bir şey gibi canlanmasın. Saçlarım elinde kalıyordu...
Yıllardır özenle uzattığım saçlarım yolunuyordu. Yüzümden kanlar akıyordu. Mafyanın karnına giydiğim topuklu ile bir tekme attım. Birkaç adım geri gitti sadece. Hemen kaçmaya çalıştım. Adamlarından birisi çelme taktı. Taşların üzerine düştüm. Ellerim ve dizlerim soyuldu. Pantolonumun dizi yırtıldı. Kimse müdahale etmedi. Daha doğrusu edemedi. Herkes teker teker ölüyordu. Arada mafyanın adamları da ölüyordu ama onun için sorun değildi. Zaten hepsi ölesiye çalışıyordu.
Mafya beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı. Tekmeye sinirlenmişti ve karşılığında bir tokat attı. Öyle bir tokat attı ki tekrardan yere yığıldım. Murat'ın hemen yanına düşmüştüm. Murat gözlerini açtı. Elini uzattı. Ben de tutmak için uzattım ancak mafya gelip ikimizin de elini ezdi. Kemik kırılma sesi miydi bilmiyorum ama onca sesin arasından çıtırtılar duyuyordum. Bir çığlık attık ikimizde acıyla. Sana zarar vermeyeceğim diyen adam beni öldürüyordu. Dünyanın en saçma şeyi buydu.
(1 hafta sonra)
Gözlerimi açtım zar zor. Sol elim alçıya alınmıştı. Derya yanımdaydı. Neler olmuştu? Ben niye hiçbir şey hatırlamıyordum? Yüzümde niye kan vardı? Kurumuş bir kan. Derya niye ağlıyordu?
"Niye ağlıyorsun? Burası neresi? Arda nerde? Elim niye alçıya alındı? Bu silah sesleri ne?" devam edemeden arkadan bir adam geldi. Hiç tanımadığım bir adam.
"Benim biricik karım sonunda uyanmış anlaşılan."
Ha? Ben evli değilim ki?
"Ebru'dan uzak dur. Yeter." dedi Derya. Zebani kılıklı adam ona dalga geçermişcesine baktı.
"Sen kimsin? Neler oluyor?" Onu tanımadığıma şaşırmıştı galiba.
"Hafızasını kaybetmiş." dedi Derya o adama dönüp.
"Ciddi misin ya sen? Ben hiç anlamadım zaten." Derin bir nefes aldım.
"Telefonum nerde Arda'ya ulaşmam lazım. Benim çizimim vardı. Onu yetiştirmeliyim. İki günüm kaldı. Demir Bey bekliyor." diyerek telaşla ayağa kalktım. Kapıyı açtığımda sokak cesetlerle doluydu. Birisi çok tanıdıktı. Ama bir o kadar da yabancı. Yaklaştım ona doğru. Elimi yüzüne değdirdim. O an birşey oldu. Gözlerini açtı. Geriye sıçradım korkuyla.
"Yüzün ve vücudun biraz tanıdık geldi. Ondan şey ettim ben..." dedim kendimi açıklamaya çalışarak. Anlamaz gözlerle baktı bana.
"Su getirir misin?"
"Hemen getiriyorum bekle." Koşarak çıktığım eve geri girdim. Kimseye birşey söylemeden bir bardak su aldım en büyüklerinden. Ve yine hemen ona götürdüm. "Al." dedim. Sağ elini kullanamıyordu. Benim sol elimi kullanmadığım gibi. Bu yüzden onu biraz doğrultup kendim içirdim. İçince derin bir nefes aldı.
"Ebru. Gidelim burdan. Sana daha fazla zarar gelsin istemiyorum."
"Adımı nerden biliyorsun? Bana niye zarar gelecek ki?"
"Yavrum şaka mı yapıyorsun?"
"Yavrum mu? Asıl sen şaka mı yapıyorsun? Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ben niye burdayım mesela? Elim neden alçıda? Neden yüzümden kan akıyor? Neden tanımadığım bir adam ile aynı evdeyim?"
"Bir dakika! Sen hafızanı mı kaybettin?"
"Ne alaka?" Yavaşça ayağa kalktı. Bardağı bir pencerenin önüne koyup beni sol eli ile tuttu ve bir yere götürdü. İçkili bir mekana. En yakın arkadaşımın mekanına.
"Hatırladın mı? Seninle o gün tanıştık. Buraya gelmek istedin. Hatta sen sarhoş oldun. Adamın birisinin kafasında cam şişe kırdın." Kafamda birkaç şimşek çaktı. Ama hâlâ hatırlayamıyordum.
"Kusura bakma, hatırlamıyorum." dedim.
"Ne kusuru? Başına aldığın darbeden dolayı hafızanı kaybetmen çok normal. İçeri gir ve sana yanaşan birisinin kafasında şişe kır. Belki birşeyler hatırlarsın."
"Tamam." dedim ve içeri girdim. Arkamdan o da geldi. Muzaffer hemen siparişleri almaya geldi.
"Ablam, artık enişte olmuştur. İkinci beraber gelişiniz."
"Uzatma Muzo. İki şarap getir. Şişede."
"Hemen ablam." dedi ve bir koşu gidip getirdi. Bana dik dik bakan bir yavşağa yaklaştım. Ve kafasında şişe kırdım. Ama hatırlamıyordum. Ağlayarak gidip benim hatırlamam için uğraşan adama sarıldım.
"Hatırlamıyorum, Allah kahretsin! Hatırlamıyorum!" Kendime vurmaya başladığım an elimi tuttu ve öptü.
"Hayır, hayır! Kendini suçlama. Yapma böyle."
"Birşey sorabilir miyim?" dedim kollarının arasından çıkıp.
"Sor."
"Biz... Yani seninle ben. Önceden neydik?"
"Evlenmeye çalışan ama karşısına sürekli engeller çıkan, birbirinden vazgeçemeyen, ayrıldıktan sonra bile tekrar bir araya gelip aralarındaki buzları saniyesinde eriten iki insan." Biz gerçekten birbirimize bu kadar aşık mıydık? Birbirimiz için vazgeçilmez miydik? Engelleri aşabilmek için bir arada dağ gibi durmuş muyduk?
"Seni bir yere daha götürücem. Ordaki anıların biraz kötü bir sonla bitti ama en iyi hatırlayacağın şey de o. Bin arabaya." dedi ve elimi tutup arabaya bindirdi.
"Nereye gidiyoruz?"
"Evimize. Eski ama binlerce anı barındıran evimize."
Kendimce birşeyler hatırlamaya çalışarak yolu geçirdim. Araba tanıdık, mekan tanıdık, sıfat tanıdık, kıyafetler tanıdık, koku tanıdık, anılar tanıdık... Ama bir türlü o an aklıma gelmiyor.
Arabanın kapısını açtı benim için. Teşekkür edip arabadan indim. Ev tanıdıktı. Ama herşey yıkık döküktü. Bu evde ne yaşandı?
"Bu ev... Niye yıkık dökük? Ne yaşandı burda?"
"İçeri girelim, anlarsın." Başımı salladım. Kırık kapıya gitti elim. Onlarca hatta yüzlerce anı kareleri geldi kafama. Ama hepsi farklı farklıydı.
İçeri girdiğimde cam kırıkları, birkaç ne işe yaradığını bilmediğim alet, yere devrilen masa, kırık bir ayna... Ve daha çok şey. Mutfağa gidip su içmek için bardak aldım. Bardak elimden düştü ve gözüm karardı. Ve ben bu anı daha önce de yaşadım. Arkamdan birisi tuttu yine. O adam tuttu. Aynısı oldu. Yine o tuttu. O hiçbir zaman düşmeme izin vermemişti zaten. Arkamı dönüp sevinçle sarıldım.
"Hatırladım! Sen yine beni burda tutmuştun. Ben yine bardağı düşürmüştüm. Evet. Salonda... O cam kırıkları, devrilen masa... Hatırlıyorum." Ve bir şimşek çaktı kafamda. O beni bırakıp gitmişti. Beni o evde o gölge ile yalnız başıma bırakmıştı. İki adım geri gittim. Ve ağlamaya başladım. Sağ elimin tersiyle silip burnumu çektim. İçeri gittiğimde karşımda aynı evde kaldığım adamı gördüm. Onu da hatırlıyordum. Sırtımdaki yara onun yüzündendi. O orospu çocuğu yüzündendi.
Eliyle ağzımı kapatıp duvara sıkıştırdı. Diğer adam geldi. Adını hatırlamıyorum henüz. Beni kurtarmaya çalıştı. Ama nafile.
"Bak karıcığım. Yeni bir başlangıç sunuyorum sana. Ya benimle mutlu mesut yaşarsın ya da bu savaş senelerce devam eder. Ama ben burda tek bir seçenek görüyorum. Çünkü biz evliyiz bebeğim."