Artık iki yabancıyız aynı şehirde,
Olmayacak her şeyi de kattık içine.
Mahvettik çoğu anıyı içimizde,
Ama yaşattık yine de göğsümüz de.
Ağırlaşan göz kapaklarım, yağmurun bulanıklaştırdığı dünyamı yavaşça kararttı. Yaklaşan siluetin boğuk sesi bir melodiye dönüştü. Kim olduğunu seçemiyordum, tek bildiğim o tanıdık, lakin bir o kadar da yabancı sesin bana doğru yaklaştığıydı. Bedenim buz kesmiş, titremeyi dahi bırakmıştı. Soğuk, iliklerime kadar işlemişti. Bilinçaltım beni derin bir uykuya çekerken, birinin adımı telaşlı ve endişeli bir şekilde haykırdığını duyar gibi oldum. Ancak bu sadece bir yanılsama olmalıydı. Burada benden başka kimse yoktu. Bedenim ve zihnim benimle oyun oynuyor olmalıydı. Benim gibi birine neden biri endişelensin ki?
Gözlerim tamamen kapanırken, bir elin beni nazikçe kaldırdığını hissettim. Bedenim artık direnmeyi bırakmış, kendimi tamamen bu bilinmeyen kurtarıcının kollarına bırakmıştım. Sanki ruhum bedenimden ayrılmış, yukarıdan kendi çamurlu, ıslak bedenime bakıyordum. Aleron’un keskin sözleri zihnimi bir bıçak gibi keserken, rüzgarın fısıltısı sanki “yalnız değilsin” der gibiydi. Soğuk, ıslak bedenime değen sıcak bir hisle düşüncelerim bölündü. Beni kucaklayan kişinin kucağında sallanan uzuvlarım bir ileri bir geri giderken, onları kendime çekecek bir güce dahi sahip olmadığımı fark ettim. Bırak beni o ağaca, gururum böyle beş paralık gibi görünürken, bırakın yağsın yağmur, öldürsün beni ince ince…
Bir süre sonra yoğun bir hareketlilik hissettim. Yoğun bir rüzgar, hızlanan yağmurun bedenime dokunuşu ile titredim. İleri geri ilerlerken, bir atın nallarının sesiyle anladım birinin beni götürdüğünü. Gözlerimi açmaya çalıştım, ancak ağırlaşmış kirpiklerim buna izin vermiyordu. Atın ritmik adımları ve nal sesleri, bilinçaltımda yankılanan bir melodi gibi zihnimi dolduruyordu. Beni taşıyan kişinin nefes alışverişlerini duymaya başladım. Hızlı, lakin bir o kadar da kararlıydı. Yağmurun altında ilerliyor, her adımda beni daha da uzaklara taşıyordu.
Bilinçsizce mırıldandığımı fark ettim. Kelimeler ağzımdan dökülüyordu ama anlamlarını ben bile kavrayamıyordum. Belki de bu, zihnimin derinliklerinde sakladığım korkuların bir yansımasıydı. Ama o kişi, beni taşıyan o yabancı, hiç tereddüt etmeden devam ediyordu. Sanki beni kurtarmak için bir sebebi varmış gibi, sanki beni tanıyormuş gibi... Bir an için, hafifçe başımı kaldırmayı başardım. Yağmur damlaları yüzüme çarpıyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Lakin yine de, beni taşıyan kişinin yüz hatlarını seçmeye çalıştım. Göremedim. Tek hissettiğim, beni saran sıcaklık ve o kararlı adımlardı. Kimdi bu? Neden beni kurtarıyordu? Sorular zihnimde dönüp dururken, bir köyün ışıkları uzaktan belirmeye başladı. At durdu. Beni taşıyan kişi yavaşça yere indi ve beni dikkatlice kollarından bırakarak yere yatırdı. "Dayan," dedi, sesi derin ve güven vericiydi. "Buradasın, artık güvendesin." Sözleri, içimde bir kıvılcım gibi yankılandı. Gözlerim tam anlamıyla kapanmadan önce, onun yüzünü bir anlığına gördüm. Tanıdık bir yüz... Ama kimdi? Zihnim karanlığa gömülürken, bu sorunun cevabı da karanlıkta kayboldu.
Uyandığımda, gözlerimi hafifçe araladım. Üzerimde sıcak bir yorgan, odanın içinde yanan bir şöminenin çıtırtısı... Burası neresiydi? Hafızam bulanık, olaylar parça parça aklıma geliyordu. Yağmur, orman, at, Aleron’un sözleri... Bir anda yerimden sıçradım. Her yerim ağrıyordu, sanki saatlerce koşmuş gibiydim. Odayı incelediğimde, tanıdık olan bu odayı hemen hatırladım. Burası Ciel'in malikanesiydi. Bu oda da Ciel'in bana hazırladığı odaydı. Benim için hazırlanmış olan beyaz çarşaflar, koyu renk ahşap mobilyalar ve duvarda asılı, daha önce hiç görmediğim ama hayran kaldığım tablolar…
Kapı yavaşça aralandı ve içeri Ciel girdi. Yüzünde derin bir endişe vardı. "Eleta! Tanrı'ya şükür uyandın!" dedi ve hızla yanıma gelip elimi tuttu. Ellerim hala buz gibiydi. "Ne oldu? Neredeyim ben?" diye fısıldadım, sesim zorla çıkıyordu. Ciel derin bir nefes aldı. "Bay William seni buldu, Eleta. Ormanda bayılmışsın. Neyse ki seni hemen konağa getirdi." Bay William mı? Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. O an, ormanda bana uzanan elini ve gözlerindeki o derin, huzur veren bakışı hatırladım. Demek beni o kurtarmıştı.
Ciel’in sözleri zihnimde yankılanırken, içimde tarifsiz bir sıcaklık hissettim. Bay William... Beni kurtaran kişi... Ama neden? Neden beni ormanda yalnız bırakmadı? Bu sorular zihnimi kemirirken, Ciel’in endişeli bakışlarını fark ettim. “Eleta, iyi misin? Bir yerin mi ağrıyor?” diye sordu yavaşça. Gözlerim onun yüzüne kilitlendi, lakin konuşacak gücü bulamıyordum. Sadece başımı hafifçe salladım. Ciel, yatağın yanındaki sandalyeye oturdu ve bir süre sessiz kaldı. Şöminenin ışığı yüzüne vuruyor, onu daha da düşünceli gösteriyordu.
“William seni bulduğunda... Çok kötü durumdaydın,” dedi sonunda. “Kızgınlığını anlıyorum Eleta. Hepimiz senin için çok endişelendik. Sen ata binip gittikten sonra Aleron ve Bay William sözlü bir münakaşa ettiler. Aleron dediklerinin yanlış anlaşıldığını ve düzelteceğini söyledi. Bay William da onun sözlerinin kafi derecede doğru olmadığını ve evvelce iyice düşünüp sonra senin yanına gelmesini söyleyince... Aleron bu sözlere hiddetlenerek atına binip uzaklaştı. Eleta lütfen bir daha ormana gitme olur mu? Ya Bay William sizi bulamasaydı? O zaman ne yapacaktık?” Sorular, zihnimde bir fırtına gibi dolandı. Beni bulamasaydı? Ne yaparlardı? Aleron’un o keskin sözleri, zihnimin derinliklerinden yeniden yükseldi. Sözlerinin anlamı, sanki bir sis perdesinin arkasına gizlenmiş gibiydi. Ne kadar yanlış anlaşıldığını düşünse de, benim içim hala alev alev yanan bir öfkeyle doluydu. Lakin vücudum hala çok halsiz ve titrekti. “Ne olacağı umurumda bile değildi Ciel. Duyduğum o acı sözler bana on yıl kâfi gelir.” diye mırıldandım sonunda. Sesim neredeyse duyulamayacak kadar zayıftı.
Ciel, elimi nazikçe tuttu ve sıcak elleriyle avucumu sardı. “Eleta... Bize asla yük değilsin, ya da kimse seni çıkarcı biri olarak görmüyor. Sen benim yakın arkadaşımsın ve seni seviyoruz. Biliyorum, beş yıl uzak kaldık lakin inan ki bunu telafi edebiliriz. Sen benim yanımdayken daima kendimi cesur ve özgüvenli hissediyorum. Varlığın bana hiç sahip olamadığım o sıcak aile ortamını anımsatıyor.” dedi sakin bir sesle ve devam etti, “Artık endişelenme. Buradasın ve güvendesin. Geri kalan her şey zamanla yerine oturacak. Gitmeyi de sakın düşünme.”
Tam o sırada, kapı bir kez daha yavaşça aralandı. İçeri giren kişi, Bay William’dı. Üzerindeki ıslak pelerin, dışarıdaki havanın hala yağmurlu olduğunu gösteriyordu. Yüzünde ciddi ve endişeli bir ifade vardı. Gözleri, doğrudan bana kilitlendi. “Bayan Eleta.” dedi derin ve kararlı bir sesle. Göz göze geldik. Varlığı bir anda tüm bedenimi sarmıştı. Nefes alışverişlerim değişmiş, kalbim hızlanmış ve parmak uçlarımda bir karıncalanma oluşmuştu. Onu görünce üşüyen bedenim bir anda ısınmıştı. Bana attığı bakışları fark edince, “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedi, gözlerini benden kaçırırcasına ellerime bakarak. Gözlerimi ondan çekmeden “İyiyim,” diye cevapladım zorlukla. Gözlerimi ondan kaçırmaya çalışsam da, bakışları beni mıknatıs gibi çekiyordu. “Teşekkür ederim... Beni kurtardığınız için.”
William, hafifçe başını eğdi. “Seni ormanda o halde bırakmam mümkün değildi.” dedi basitçe. Lakin ses tonunda, daha derin bir anlam vardı. Sanki bu sadece bir nezaket değil, daha büyük bir mesuliyetti. “Dinlenmelisin. Gücünü toplaman gerekiyor.” Bay William, gözlerimi kaçırmaya çalıştığımı fark etmiş olmalı ki, hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme benim için bir ilkti... Bu yüzden gülüşü bana soğuk bir gecede yanan bir ateşin sıcaklığı gibi gelmişti. Şaşırarak ona bakarken konuşmaya başladı. “Bayan Eleta, bunu yapmamam mümkün müydü?” dedi alçak ama kararlı bir sesle. “Seni orada bırakmamı bekleyemezsin. Yağmurun altında, o halde seni yalnız bırakmak… Bu benim yapabileceğim bir şey değildi.” Sözleri içimde bir yankı uyandırdı. O an, kendimi ne kadar yalnız hissetsem de, birilerinin hala benim için endişelendiğini fark ettim. Lakin yine de kendimi ifade etmekte zorlanıyordum. “Yine de… Teşekkür ederim.” diyebildim sadece. Sözlerim zayıf ve belirsizdi lakin o, anlamış gibi başını hafifçe salladı.
Ciel, aramızdaki bu sessizliği bozmak istercesine konuşmaya başladı. “Bay William, her şey için teşekkür ederim. Eğer o yağmurda her ne olursa olsun Eleta’yı aramaya kalkmasaydınız... Kim bilir şuan ne olurdu..." Bay William gülüşünü değiştirdi ve ciddi bir şekilde, "Bunları düşünmeyiniz Bayan Leroy. Her ne olursa olsun ben yine giderdim." Bana baktı tekrardan. Gözlerimle onu izlerken bedenimin yorgunluktan tekrar titrediğini fark ettim. Doğrulduğum yatakta sendelemeye başladım. Ciel omuzlarımdan tutup beni kendine yasladı. "Eleta dinlenmeye ihtiyacın var." Ciel’in sesi yumuşak, hüzünlü lakin aynı zamanda otoriterdi. William, ona kısa bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü. “Bayan Leroy haklı.” dedi. “Dinlenmelisiniz. Ama biliniz ki, burada güvendesiniz. Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa, bana haber vermekten çekinmeyiniz...” William’ın bu sözleriyle içimde bir güven duygusu belirdi. Onun varlığı, sanki beni saran bir kalkan gibiydi. Yavaşça başımı salladım ve “Teşekkür ederim...” dedim neredeyse fısıldar gibi. William, beni bir süre daha inceledi, ardından sessizce odadan çıktı. Kapı kapandığında, derin bir nefes aldım. Sanki onun varlığı, odanın havasını tamamen doldurmuştu ve şimdi ise gitmişti.
Ciel, elimi nazikçe tuttu. “Eleta, seni burada görmek beni çok mutlu ediyor. Lakin lütfen bir daha kendini bu kadar tehlikeye atma.” dedi. Gözlerinde endişe vardı ama aynı zamanda içten bir sevgi de hissediliyordu. “Sana ihtiyacımız var. Benim sana ihtiyacım var.” Bu sözler, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Ciel’in dostluğu ve William’ın kararlılığı, beni yalnız olmadığımı hissettiren bir bağ gibi sarıyordu. Beni yavaşça yastığıma götürürken “Ciel,” dedim sonunda. “Aleron… Neden böyle davrandı? Neden o sözleri söyledi?” Sesim titriyordu ama bu soruyu sormadan duramazdım. Ciel, derin bir nefes aldı ve yüzü ciddileşti. “Eleta, Aleron’un belli ki kendi sorunları vardır. Biz çocukluk arkadaşıyız. Seni tanıyor. Bazen, kendi içindeki karmaşayı başkalarına yansıtabiliyor olabilir. Lakin bu, seni incitmesine izin vereceğimiz anlamına gelmez. Sana bunu açıklaması gerekiyor ve eminim ki bunu yapacaktır. Ayrıca ben de onunla biraz münakaşa etmiş olabilirim.”
Aleron’un sözleri, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Lakin artık daha güçlü hissetmeye başlamıştım. Belki de, bu insanlara güvenmek ve onların desteğini kabul etmek, beni bu karanlıktan çıkarabilirdi. Ciel’in sözleri beni düşündürürken, gözlerimi ona çevirdim. “Aleron’un açıklaması neyi değiştirecek ki? Söylediği sözler, içimde açtığı yaraları kapatabilir mi?” diye sordum, sesim kırılgan ve öfkeliydi. Ciel, yüzünde derin bir düşünceyle bana baktı. “Eleta, bazen insanlar en yakınlarına dahi yanlış yapabilir. Lakin bu onların kötü niyetli olduğu anlamına gelmez. Aleron’un da kendi içinde savaştığı şeyler vardır ve belki de bu yüzden seni incitti. Lakin bunu konuşmadan, anlamadan bir sonuca varmak doğru değildir. Bunu başkası yapsaydı çoktan ona bunun bedelini ödetirdim. Lakin nedense Aleron'un samimiyetine inanırım.” dedi yumuşak bir sesle. Bu sözler içimde bir şeyleri tetikledi. Aleron’un sözleri beni derinden yaralamıştı, lakin Ciel haklı olabilirdi. Belki de bu sadece bir öfke patlamasıydı, belki de Aleron’un kendi içindeki karmaşayı anlayabilmek için ona bir şans vermeliydim. Lakin yine de, bu düşünce beni rahatlatmıyordu. Yaralarım çok tazeydi.
Ciel, elimi sıkıca tutarak devam etti. “Eleta, seni önemsiyoruz. Ben, Bay Leroy, Bay William ve hatta..." dediğinde Aleron'u söyleyecek iken durdu. Sinirleneceğimi düşündüğü için kısa bir süre yüzüme baktıktan sonra devam etti. "Hepimiz seni kaybetmekten korkarız. Bilirim senin bize ihtiyacın yok, tek başına harikasın lakin bizim sana ihtiyacımız var." Güldüm, "Ciel... Bunun doğru olmadığını biliyorum. Sizler tek başınıza bile iyisiniz." dediğimde kaşlarını çattı. "Doğru! Seninleyken pek bahtiyarız baksana!" Kinayesi surat ifadesinden fışkırırcasına demişti bunu. Ardından devam ettti. "Ayrıca birlikte bu sorunların üstesinden gelebiliriz. Ama evvelce kendine iyi bakmalısın.” Gözlerim Ciel’in yüzüne kilitlenmişti. Onun bu samimi sözleri, içimde bir sıcaklık yaratıyordu. Derin bir nefes alarak, “Haklı olabilirsin Ciel. Lakin şu an düşünmek istemem. Sadece dinlenmek istiyorum…” dedim. Ciel başını hafifçe sallayarak, “Tabii ki, Eleta. Dinlen ve gücünü toparla. Her şey zamanla yoluna girecek,” dedi.
Tam o sırada, kapının tekrar yavaşça aralandığını fark ettim. İçeri giren kişi bu kez bir hizmetkârdı. Elinde bir tepsi vardı; sıcak bir çorba ve bir bardak su. Ciel, hizmetkâra teşekkür ederek tepsiyi aldı ve yanıma koydu. “Kendini iyi ve hazır hissettiğinde biraz bir şeyler yemelisin, Eleta. Gücünü toplaman için buna ihtiyacın var,” dedi şefkatle. "Bu kadarına lüzum yoktu Ciel. Biraz dinlenip evime geri döneceğim. Kimseye daha fazla külfet olmak istemem." dediğimde gözleri doldu. Bana o dolu gözlerle bakınca dayanamadım. "Tamam tamam içeceğim..." Gülümsedi. Çorbanın sıcak kokusu, odanın içinde yayıldı. Zayıf bir şekilde başımı sallayarak, kaşığı elime aldım. Her ne kadar iştahım olmasa da, Ciel’in haklı olduğunu biliyordum. Çorbadan bir kaşık aldığımda, sıcaklığı içimi ısıttı. Bu, bedenimin ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Ciel, yanımda sessizce otururken, gözlerinde beni izleyen bir endişe vardı. Lakin aynı zamanda, onun varlığı beni rahatlatıyordu. Çorbayı bitirdikten sonra, Ciel tepsiyi hizmetkâra geri verdi ve tekrar yanıma oturdu. “Eleta, burada güvendesin. Ne olursa olsun, seni koruyacağız,” dedi. Bu sözler, içimde bir güven hissi yaratıyordu.
“Ciel, Bay William ne zamandan beri burada?” diye sordum bir anda. Ciel şaşırmış bir şekilde bana baktı. “Bir gün oldu galiba. Şu an dışarıda. Yağmurun altında seni bulduktan sonra bir an olsun buradan ayrılmadı." Fark etmeden gülümsedim. Bana baktı. "Seni önemser, Eleta. Bunu fark etmiş olmalısın. Böyle saygın bir lordu etkilemek de müşküldür.” dedi kıkırdayarak. Bay William’ın benim için yaptığı şeyler, onun içtenliğini ve kararlılığını gösteriyordu. Lakin neden? Neden beni bu kadar önemsiyordu?
"Belki de sadece soylu bir adamın nezaket gösterisidir?" dedim omuz silkerek. Ciel hafifçe gülümsedi, lakin bu gülümsemenin ardında bir mana gizliydi. “Belki de öyledir.” dedi, sesi alaycı bir tonda. “Lakin belki de bu nezaketin ardında başka bir şey vardır. Bay William, her zaman soğukkanlı ve mesafeli bir adam olarak bilinir. Lakin seni bulduğunda, o hali... Sanki başka bir tarafını gördüm. Seni koruma konusundaki kararlılığı, onun için sıradan bir durum değildi.” Bu sözler içimde bir kıvılcım yarattı. Ciel’in ima ettiği şey, düşündüğümden daha derin bir anlam taşıyor olabilir miydi? Lakin bu düşünceyi hemen zihnimden uzaklaştırdım. Bay William gibi bir adamın benimle ilgilenmesi, bana karşı herhangi bir duygusal bağ hissetmesi mümkün müydü? Kendimi bu tür hayallere kaptırmak istemiyordum. Zaten yeterince karmaşık bir durumun içerisindeydim.
“Ciel, lütfen. Bu konuyu daha fazla konuşmayalım.” dedim, sesim yorgun ama kararlıydı. Ciel, yüzündeki gülümsemeyi hafifçe silerek başını salladı. “Tamam, tamam. Lakin unutmayalım ki, bazen insanlar sandığından daha fazlasını hisseder. Belki de Bay William’ın düşüncelerini ve hissettiklerini zamanla daha iyi anlayacağızdır.” dedi ellerine bakarak. O sırada dışarıdan gelen rüzgarın uğultusu, odanın içine doldu. Şöminenin çıtırtısı ve sıcaklığı, bu uğultuyu bir nebze bastırıyordu ama dışarının soğuk ve kasvetli havasını hissetmemek imkansızdı. Gözlerimi şömineye diktim, alevlerin dansını izlerken düşüncelerim yoğun bir hal aldı. Ciel, kafasını kaldırdı ve gözlerini üzerimden ayırmadan beni izlemeye başladı. Sonunda, “Eleta, dinlenmelisin,” dedi yumuşak bir sesle. “Düşüncelerini toparlamak için zamana ihtiyacın var. Her şey bir anda çözülmeyecek, bunu bilirim. Lakin burada güvendesin. Ve yalnız değilsin.” Ciel’in bu sözleri, içimde bir rahatlama hissi yarattı. Başımı hafifçe sallayarak ona teşekkür ettim.
Yatağa geri yerleşirken gözlerim yavaşça kapandı ve yatağa uzanmış olan bedenimin yorgunluğunu daha derinden hissettim. Şöminenin sıcaklığı ve Ciel’in varlığı, beni huzurlu bir uykuya davet ediyordu. Gözlerim tamamen kapanmadan önce, vücuduma o soğuk yağmurdan kalma havanın derin temasını ve tenimde sanki hala gezinen yağmur damlalarının dansını hissetmemle içim ürperdi. Ciel'in eli alnıma değdi. Biraz dokunup beni kontrol ettikten sonra kalktı ve odamın kapısını kapatarak uzaklaştı. Düşüncelerim yavaşça bulanıklaştı ve yorgun bedenim, sonunda huzurlu bir uykuya teslim oldu. Lakin bu kez, yalnız olmadığımı bilerek… Şimdi ise, sadece dinlenmeye ihtiyacım vardı.
Ertesi sabah, gözlerimi açtığımda odanın içine dolan gün ışığını fark ettim. Pencerenin ardından gelen kuş cıvıltıları, yağmurun kasvetli havasını tamamen dağıtmış gibiydi. Sanki dünden hiçbir eser yoktu. İleriye baktığımda şöminenin sönmüş közleri hala hafif bir şekilde yanıyorlardı, sabahın bu parlaklığı ve huzuru odanın içinde huzurlu bir atmosfer yaratıyordu. Kendimi biraz daha dinlenmiş hissetsem de bedenimdeki yorgunluk tamamen geçmemişti. Kollarımı esnettikten sonra, yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım.
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı ve içeriye bir hizmetkâr girdi. Elinde temiz giysiler ve bir tepsi vardı. “Bayan Eleta, günaydın. Kahvaltınızı buraya getirdim,” dedi nazik bir sesle. Tepsiyi yatağın kenarına koyarak giysileri şifonyerin üzerine bıraktı. “Ciel Hanım, kendinizi iyi hissettiğinizde aşağıda sizi bekler. Ayrıca Bay Leroy ve Bay William da sabah erkenden dışarı çıktı lakin döneceğini söylediler.” Hizmetkara bakarak, "Nereye gittiler?" diye sorunca, "Bir malumatım yok leydim." Teşekkür ederek başımı salladım. Hizmetkâr odadan çıktıktan sonra tepsideki yiyeceklere göz gezdirdim. Taze ekmek, peynir, meyve ve sıcak bir bitki çayı... Çayın buharı yüzüme hafifçe çarparken, içimi bir rahatlama hissi kapladı. Yavaşça kokladım. Koku bana pek tanıdık geliyordu. Çayın içindeki bitkiye baktım. Bitkinin tanıdıklığını görünce bakakaldım. Bu zambak çayıydı. Kurutulan zambaklarla demlenen, ağrıları önlediği düşünülen, güzel kokulu bir çay. Çaydan ufak bir yudum aldım. Tadı oldukça hafif, insanın dil dokusunu zedelemeyen bir aroması vardı. Biraz yemek yedikten sonra ileriye koyulan temiz giysilere yöneldim. Üzerimdeki yorgunluğu atmak ve yeni bir başlangıç yapmak için bu küçük şeyler dahi kâfiydi...
Ciel bana kendi tarzını yansıtacak elbiseler vermiş olacak ki, kırmızı renkli, ipek, hafif kabarık, işlemeleri detaylı ve hatta üst bedeninde Ciel'in zarafetini gösterecek krem dantel süslemeleri vardı. Bu kıyafeti hak etmediğimi düşünerek biraz baktım. "Ben sana ait miyim bilmem ki? Bu ışığı yüksek yerler bana uygun mudur? Bu güzelliğe layık mıyım? Benliğim bu mudur?" Elbiseyi üstüme geçirdikten sonra tekrar baktım. Bu güzel işlemeli elbisenin içerisinde farklı bir Eleta varmış gibi duruyordu. "Demek bu kadar değişebiliyorsun Eleta? Tek bir elbiseyle duruşun değişiyor. Bu sen misin yoksa olmak istediğin kişilik mi?" Aklıma Aleron'un tatsız sözleri gelse de düşünmemeye çalıştım. Söylediği sözler düşüncelerimi hak etmiyordu.
Hazırlandıktan sonra odadan çıktım ve uzun koridor boyunca yürümeye başladım. Ciel’in malikanesi her zamanki gibi sessiz ve düzenliydi. Duvarlardaki tabloların her biri, geçmişin izlerini taşıyan birer sanat eseriydi. Merdivenlerden aşağı inerken Ciel’in oturma odasında olduğunu gördüm. Beni fark eder etmez yüzünde bir gülümseme belirdi. “Eleta! Nihayet teşrif ettin.” dedi ve yanıma gelip elimi tuttu. “Dün gece rahatça dinlenebildin mi?” dedi elbiseyi inceleyerek. “Evet, teşekkür ederim. Pek daha iyiyim,” dedim hafifçe gülümseyerek. Gülümsedi, "Bu elbisenin sana yakışacağını bilirdim." Gülümsedim, lakin gözlerim Ciel'e doğru bakmak yerine, istemsizce etrafı taradı. “Bay William burada mı?” diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeden. Ciel, hafifçe başını salladı. “Sabah erkenden bir işini halletmek için Bay Leroy ile birlikte çıktı lakin döneceklerini söylediler. Endişelenme, geleceklerdir.” Bu sözler içimde bir rahatlama hissi yarattı, lakin aynı zamanda garip bir beklenti de oluşturdu. William’ı tekrar görmek istiyordum, lakin neden? Bu sorunun cevabını kendime dahi veremiyordum.
Ciel, beni oturma odasındaki kanepeye yönlendirdi ve hemen ardından bir fincan sıcak çay getirdi. “Eleta, bugün biraz sakince yürümek ister misin? Bahçede yürüyüş yapabiliriz. Temiz hava sana iyi gelir.” dedi. "Hayır Ciel..." dediğimde gülümsemesi durdu. Gözlerine baktım. "Yeterince size külfet verdim. Evime gitsem iyi olacak." Ciel ellerimi tuttu ve üzgün bir suratla. "Ama neden?" diyebildi. Gözlerimi kapattım. "Burada durmam gerektiğinden çok daha fazla durdum. Söz veririm bir daha geleceğim. Lakin artık evimde dinlenmek isterim. Elbiseni de-" dediğimde sözümü kesti. "Benden sana daha çok yakışmış. Lütfen senin olsun... Ayrıca ne vakit gelmek istersen ben buradayım bilirim. Burası da artık senin hanen." Ciel'in bu sözlerinin ardından gözlerim doldu ve kocaman sarıldık birbirimize. "Ben... Bay William'ı bekleyemem Ciel. Bu yüzden izninle ona bir mektup bırakıp öyle gitmek isterim. En azından minnettarlığımı bu şekilde gösterebilirim. Lakin şu an gerçekten tek istediğim babamdan kalma sıcak yuvama dönmek." Ciel dudağını hafifçe büzdü. "Seni anlarım... Keşke bu kadar acele etmeseydin." Hafifçe gülümsedim. Merdivenlere doğru ilerledim. Odanın kapısını açtım, masada bir kalem ve kağıt aldım ve mektubu yazmaya başladım.
"Sevgili Bay William Harrison,
Bu satırları size yazarken, ruhumun derinliklerinden yükselen minnet duygusunu layıkıyla ifade edememek beni ne denli hüzne boğuyor, anlatamam. Dün gece, ormanın o buz kesen kucağında, son nefesimi vermeye hazırlandığım o anlarda, hayatıma dokunan siz oldunuz. Bilincim bir sis perdesinin ardına çekilirken hissettiğim o eşsiz sıcaklık, meğer sizin merhametli ellerinizden geliyormuş. O korkunç soğuk ve yitik halimde uzanan eliniz, beni karanlığın o dipsiz kuyusundan çekip alan bir umut ışığı oldu.
Ciel Hanımefendi, beni bu konağa getirenin siz olduğunuzu söylediğinde, içimdeki tüm kargaşa yerini tarifsiz bir şaşkınlığa bıraktı. Beni neden o halde bırakmadığınızı, böylesi bir tehlikeye kendinizi neden attığınızı hala anlamakta zorlanıyorum. Lakin kalbim biliyor ki, sizin yüce gönüllülüğünüz sayesinde hayattayım ve bu asil davranışınız, ruhumda paha biçilmez bir yer edindi. Şu an tek arzum, babamdan bana kalan o sıcak yuvaya dönüp biraz dinlenmektir. Ciel Hanımefendi'nin misafirperverliği ruhumu ısıttı, ancak daha fazla külfet olmaktan hicap duyarım. Kalamadığım için lütfen beni bağışlayın. İyileşir iyileşmez, bu minnettarlığımı size bizzat, en içten hislerimle sunmak isterim. Belki o vakit, içimdeki bu karmaşık hisleri ve size olan borcumu, kelimelerle daha iyi ifade edebilirim...
Tekrar teşekkürlerimi sunarım, Bay William. Umarım kader bizi pek yakında yeniden bir araya getirir...
En derin hürmet ve minnet duygularımla, Bayan Eleta Sculpture"
Mektubu bitirdiğimde derin bir nefes aldım. İçimde bir rahatlama hissetsem de, aynı zamanda bir boşluk da vardı. Kağıdı dikkatlice katlayıp zarfa yerleştirdim ve Ciel’in odasından çıktım. Aşağı inerken Ciel beni bekliyordu. Elimdeki mektubu ona uzattım. “William’a bunu verir misin? Ona teşekkürlerimi iletmek isterim.” dedim yavaşça. Ciel, mektubu alırken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Tabii ki, Eleta. Lakin keşke biraz daha kalsaydın...” dedi üzgün bir tonla. Hafifçe başımı salladım. “Beni anladığın için teşekkür ederim, Ciel. Sana söz veririm, tekrar geleceğim.” Ciel, beni kapıya kadar uğurladı. “Eleta, ne vakit ihtiyacın olursa buraya gelebilirsin. Bu kapı daima sana açık.” dedi nazik bir sesle. Ona sarıldım ve içten bir teşekkür ettim. Ardından malikaneden ayrıldım. Bahçeye çıktığımızda, yağmurun ardından gelen tazelik her yerde hissediliyordu. Çiçeklerin üzerindeki su damlaları güneş ışığında parlıyordu. Dışarıda hava serin lakin ferahlatıcıydı. Yağmur durmuş, yerini temiz bir gökyüzüne bırakmıştı. Yavaşça yürürken, içimde bir huzur hissettim. Kendi evime dönecek olmak, bana kaybettiğim bir dengeyi geri getiriyor gibiydi. Lakin William’ın bakışları ve sözleri zihnimin bir köşesinde yankılanmaya devam ediyordu. Onun hakkında ne hissettiğimi tam olarak anlayamıyordum, lakin bir şeylerin değiştiğini hissediyordum.
Eve vardığımda, babamdan kalan küçük lakin sıcak yuvam beni karşıladı. İçeriye adım attığımda, tanıdık kokular ve anılar beni sardı. Eşyalarımı bir kenara bırakarak pencerenin önüne oturdum. Dışarıdaki manzarayı izlerken, içimde bir karar verdim. Geçmişin yaralarını sarmak ve geleceğe daha güçlü adımlarla yürümek istiyordum. Bunun için zamana ihtiyacım vardı, lakin aynı zamanda çevremdeki insanların desteğini de reddetmemem gerektiğini anlamıştım. Hepsi hayatımda bir iz bırakmıştı. Şimdi, bu izlerin beni nasıl bir yola götüreceğini görmek için sabırla bekleyecektim.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sessizlik içinde, geleceğin getireceklerine hazır olmaya çalışarak yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim...