Yüreğim inkar etse de bu sevdaya,
Nasıl örtülür bu yara zamanla?
Oysa kalp bile atarken sevdaya
Ayrı durabilmek ne mümkün?
Sabah olduğunda, penceremden gözlerime yansıyan sıcak güneşin yüzümü usul usul severken huzurla kalktım. Dün geceyi bir kabus gibi düşünmek yerine hiç yaşanmamış gibi davranmayı tercih ettim. Dolaptan krem renkli, kolları ile omuz arasında hizası olan sabit kumaş parçası ile desteklenmiş bir elbise bulup giydim. Önde minik büzgüleri ve korsesinde minik dantelleri vardı. (Danteller aşağıya doğru akan birer dalga gibi görünüyordu.) Kahverengi deri-kumaş karışımı bir yapıya sahip olan ceketi üstüne geçirdim. Önündeki düğmeyi ilikledim. Uzun, topuklu botları ayağıma geçirdim ve yavaş yavaş bağladım. Aynaya geçtim. Saçlarımı taramaya başladım. Dışarıdan içeriye güzel havayla beraber tatlı kuş ötüşleri dolduruyordu. Kulağıma canlı bir müzik festivali gibi gelirken, tarağı masanın üstüne bıraktım ve gözlerimi kapattım usulca. Ben ortamın tadını çıkartırken, kapım çaldı. Ciel’in malikanesindeki uşaklardan biri seslendi, “Bayan Sculpture?” Dedi burada olmamı beklermişçesine. “Evet.” Dedim içeri girmesine izin vererek. Boğazını temizledi. “Kahvaltınız hazır leydim, Bay ve Bayan Leroy sizi aşağıda bekliyorlar.” Kafamı salladım. “Hemen geliyorum." dedim ayağa kalkıp eteğimi düzelterek. Kafasını sallayıp kapımı kapattı. Saçlarımı kafamın biraz üstünden at kuyruğu yapıp kahküllerimi düzeltip hemen aşağıya indim. Ciel ve Bay Leroy beni görünce sıcak bir gülümsemeyle “Günaydın.” Dediler. Hafifçe dizlerimi kırarak cılız bir sesle “Günaydın.” Diyip gülümseyerek koltuklardan birine oturdum. Uzun masada Ciel ile karşı karşıyaydık. Bay Leroy ise masanın başındaydı. Ciel gülümsedi ve yumurtasını bıçağıyla bölerken, “Umarım güzel bir şekilde dinlenmişsindir ve rahat etmişsindir.” Kafamı salladım. “Teşekkür ederim beni ağırladığınız için…” Bay Leroy Ciel’in bir eline hafifçe dokunup gülümsedi. “Ciel için bu kadar önemli bir arkadaş için az bile yapıyoruz. Ciel burada olmandan çok mutlu. Onu uzun süredir bu kadar neşeli görmüyorum. Asıl biz sana teşekkür ederiz.” Bunları dedikten sonra kahya elindeki bir tepside bir yığın mektup ile Bay Leroy’a doğru ilerledi. “Efendim.” Dedi bakmasını istermişçesine. “Ah geldiler demek…” dedi Bay Leroy. Beyaz mendille ağzını ve elini sildikten sonra mektupları teker teker açtı. O yavaş yavaş mektupları okurken biz Ciel ile kahvaltımızı sessizce ediyorduk. Arada birbirimize bakıp gülüyorduk. Nedensizdi gülüşmelerimiz ama bu anlamsızlık bizi daha çok eğlendiriyor, aynı zamanda durumu daha da komik yapıyordu. Bay Leroy ayağa kalktı yavaşça. Ciel’e yaklaştı ve alnını öptü. Ciel ona doğru döndükten sonra Ciel’in ellerini tuttu. “Özür dilerim ama yine işim çıktı, karargahtan mektup aldım ve bir an önce gitmeliyim.” Ciel kafasını usulca salladı. “Merak etme döneceğim.” İkimizde ayağa kalktık. Hafifçe eğildik ve Bay Leroy’un paltosuyla şapkasını alışını izledik. Bay Leroy büyük kapıdan çıktıktan sonra yerlerimize geri oturduk. Ciel konuşmaya başladı. “Rütbe atladığından beri hep böyle yoğun. Bazen onu göremiyorum bile biliyor musun?” Cielin eline uzandım. “O ülkesi ve senin için en iyisini yapmaya çalışıyor.” Dediğimde Ciel yüzüme baktı. “Biliyorum…” dedi sessizce. “Yine de onu çok özlüyorum.”. Gülümsedim. “Geri gelecekmiş ama öyle düşün.” Biraz durduktan sonra devam ettim. “Sonuçta şuan savaşa gitmiyor, sadece karargahta. Yüzbaşılarla, binbaşılarla konuşmaya gitti. Öyle değil mi?” Cirl kafasını sallayıp gülümsedi. “Evet öyle, en azından yanıma geri dönecek. Gece olsa bile...” Kafamı salladım. Masadan kalktıktan sonra Ciel eline çiçeklerle ilgili botanik bir kitap aldı, bende bir defter ve kalem alıp minik çantalarımıza koyduk. Bize hazırlanan atlara bindik ve köşkün arka tarafındaki ormana doğru yavaş yavaş acele etmeden ilerlemeye başladık. Kuşların cıvıltısı ve ağaçların arasında esen hafif rüzgar, dünden kalan içimdeki gerginliği yavaş yavaş alıyordu. Ciel, yanımda ilerlerken, "Biliyor musun, Eleta, bazen hayatın karmaşası içinde kaybolmak yerine, kendimizi doğanın kollarına bırakmak en iyisi." dedi. “Haklısın.” dedim gülümseyerek. “Orman ilham bulabilmek için en iyi yer. Bitkileri ve çiçeklerin kokusu burnumdan ciğerlerime doğru şenlik verirken, yeşil ve mavinin görüntüsü gözlerimi şenliğe, kuşların, esen rüzgarın ve ağaçların hışırtısı da kulaklarıma beste gibi gelirken burada rahatlamamam mümkün değil.” Bana baktı gülerek. “Ne güzel betimledin! Gerçekten öyle hissettiriyor.” dedi. Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken, Ciel’in bu sözlerinin ne kadar doğru olduğunu düşündüm.Doğa, gerçekten de insanın içindeki karmaşayı yatıştıran bir güçtü.
Bir süre sonra, küçük bir dere kenarına oturduk ve örtüyü serip kitabı ve kalemle defteri çıkardık. Ciel minik topuklu ayakkabısını çıkardı ve suya soktu. “Ah… Su, serin ve ferahlatıcı!” dedi gülerek.
"Burada, her şey daha basit ve gerçek," dedim Ciel’e. O da gülümseyerek başını salladı. "Evet, bazen hayatın karmaşasından kaçmak için böyle anlara ihtiyacımız var," dedi. Bu an, içimdeki huzursuzluğu biraz olsun hafifletmişti. Ciel ayaklarını çıkardıktan sonra ayakkabısını giydi ve etraftaki papatyaları toplayıp önce kitaptaki bilgileri okuyup sonra da kendisine taç örmeye başladı. Bende elimdeki kalem ve defterle Ciel’in bu güzel anını çizmeye başladım. Zarif burnunu, sivri çenesini, hafif dolgun dudaklarını, yuvarlak badem gözlerini, yanaklarındaki minik çilleri saçlarının dalgalarını ve hatta otururken kendine çektiği ayaklarından dolayı şişmiş mavi elbisesini ve mavi elbisesinin üstündeki minik kasımpatılarını tek tek çizdim. Ellerindeki ince ince uğraştığı papatya tacını da çizerken bir anda saçlarımın üstünde bir ağırlık hissettim. Ciel yaptığı tacı kafama kondurmuştu. Ona baktım. Bana şaşkınlıkla bakıyordu. “Asilzadelere benzedin! Kafan da bir taç var gibi adeta!” Gülümsedim. “Saçmalama ben ve asilzade olmak.” Güldü. “Neden öyle dedin ki belki sende ileri de bir lordla ya da bir prensle evlenirsin?” Çizmeye devam ederek, “ Benim gibi birini hangi asilzade sevecek.” Çizdiğim yöne doğru kafasını getirdi. “O da ne demek? Senden iyisini mi bulacaklar?” Dedi gülümseyerek. Defteri sağıma bıraktım. “Hadi ama Ciel. Gerçekçi olalım. Ben bir taş işçisinin kızıyım. Ne yüklü miktar param var ne de abartılacak bir güzelliğim. Ayrıca…” dedim nefes vererek. “Taç yaprakları solmuş bir çiçeği kim sever ki?” Dediğim an karşı tarafta duran birini fark ettik. İkimiz de kafamızı kaldırdığımız da Bay Leroy ve Bay William ata binmiş bize bakıyorlardı. Ciel heyecanla el salladı. “Hayatım!” Bay Leroy kocaman gülümsedi. Onlar kendi aralarında konuşurken Bay William’ın bakışlarında kaybolmuştum. Yine bana o derin bakışını atıyordu. Gözleriyle beni süzerken nedensiz kalbim çırpınıyordu deli gibi. Gözlerim onun yüzünü ezberlemeye çalışırmışçasına her detayına bakıyordu. İkisi de attan indi. Yakındaki köprüden geçtiler ve yanımıza geldiler. Ciel koşarak Bay Leroy’a doğru ilerledi. Ama ben kitlenmiş kalmıştım. Bay William’a bakmaktan vücudum hareket etmiyordu. Donup kalmıştı hem zaman hem de bedenim. Gördüğüm tek şey bana doğru ilerlemesiydi. Yaklaştıktan sonra elini bana uzattı. Ellerine baktım tam tutacakken ellerimdeki kalemden dolayı oluşmuş siyah kömür lekelerini görünce duraksadım ve elimi geri çektim. Tam çekerken elimi sıkıca tuttu. Gözlerimiz birbirine bakıyordu. Yavaşça kalktım. Ellerine baktım. “Lordum elleriniz…” dedim. Gözlerimden başka hiçbir yere bakmıyordu. Kafamı ellerine bakmak indirdiğimde diğer eliyle kafamı yukarı kaldırdı. “Burada olduğunuzu bilmiyordum Bayan Sculpture.” Dedi derin sesiyle gözlerimin içine bakarak. “Bende sizin burada olduğunuzu bilmiyordum Bay William.”dedim gözlerinin içine bakarak. Gülümsemiyordu ama bana yine de bakışlarıyla huzur veriyordu. Gülümsedim. “Sizinle balodan sonra zor karşılaşırız zannediyordum lordum.” bunu biraz kinayeli söyleyince gülmemi engelleyemedim. “Ben..." dedi biraz duraksayarak, "Kurumuş çiçeklerimi en sevdiğim kitaplarımın arasında saklıyorum, her gece okurken görebileyim diye.” Gözlerim büyüdü, ellerimi bıraktı ve saçımdaki papatyalardan birini tutup kopardı. Bana bakarak kokladı. “Resim yeteneğinizin filizlendiği yerler buralar demek?” Dediğinde gözleri yana fırlattığım çizim defterime gitti. “Öylesine karalamalar Bay William, o kadar önemli şeyler değil.” Bay William yüzüme uzun uzun baktı. Elime baktığımda hala elimi tutuyordu. Elime baktığımı görünce bıraktı ve boğazını temizledi. Eli kömür lekesi olmuştu. Cebimden bir mendil çıkardım ve elini yavaşça tutup sildim. “Dikkat etmelisiniz Bay William. Ya ellerinizi böyle görürlerse. Taş işçisi gibi görünüyorsunuz…” dediğimde, “Onur duyarım.” Duraksadım, devam etti, “Bir zanaatkârın verdiği emeği bugünlerde çoğu kişi veremiyor.” Nasıl yani?” dedim suratına bakarak. “Bir çiçeği sürekli sulamak ile belirli saat diliminde sulamak arasındaki en büyük fark, birini çok önemsiyormuş gibi davranıp çürütmek. İnsanların emekleri de gösterişten ibaretse çok bir önemi olmaz. Önemli olan onu doğru zamanda doğru yerde ve en önemlisi yapmak için yapmaktır.” Mendili geri çekip ellerinden uzaklaştım. Gözlerine baktım. “Solan çiçeğin bir önemi yok mu peki? Soldu deyip bırakılmalı mı?” Gözlerimin içine baktı, “Eğer bahsettiğiniz ölü bir çiçeği yaşatmaya çalışmaksa çok zor Bayan Eleta ama eğer çok sevilen bir çiçekse ve solmuşsa belki de onu değiştirmek yerine kabullenmek daha doğrudur. Sevdiğim çiçekleri her zaman sevdiğim kitapların arasına koyarım. O güzel görüntüleri ve kokuları sonsuza dek benimle ve en sevdiğim kitapların içindeki evrenle beraber kalırlar.” Bu konuşması oldukça beni etkilemişti. İstemsiz bir şekilde gülerken, biraz geri çekildi ve gözlerimin içine baktı:
"Bir çiçeğin solması onu ne görüntü olarak bozar ne de koku olarak, Bayan Sculpture. Mühim olan kuruyan çiçeğe verilen özendir. Yere düşüp toprağa da karışabilir ya da saklanıp bir kitaba da koyulabilir." Ağzından bu denli etkileyici sözcükler çıktıkça kulaklarım etraftaki sesleri duymamaya, gözlerim etraftaki eşyaları görmemeye başladı. Sanki o konuşurken etrafta hiçbir şey kalmıyordu. Sadece onu dinliyor ve ona bakıyordum. Sonra elimi tutarak yavaşça indirdi, elimi yavaşça bırakırken mendil yere düştü. Yavaşça yere eğildi. Yerdeki mendili alırken diğer eli çizim defterime gitti. Onunla beraber kalktığında resmimi incelmeye başladı. "Gerçekten yeteneklisiniz Bayan Sculpture." dediğinde gerçekliğe döndüm ve elinden defterimi aldım. "Saçma sapan bir kaç karalama işte..." dedim geçiştirerek. "Çokta bir önemi yok." diyerek ekledim. Ellerini arkada birleştirdi. "Kendinize haksızlık ediyorsunuz Bayan Eleta." kafamı yere eğdim ve defterime baktım. "Bayan Leroy'u çok güzel çizmişsiniz..." dediğinde gözlerim büyüdü ve ona baktım. Anlamıştı... Çizdiğim resmin Ciel'e ait olduğunu biliyordu. Daha eskiz olmasına rağmen hem de. Gözlem yeteneğine hayran kalmıştım. Gerçi, neden şaşırıyorsam. Beni ilk defa fark ettiğinde de, ilk tanıştığımızda da gözlem yeteneği çok iyiydi. Bir anda düşüncelerimi bölen bir ses duydum. "Benim için de bir resim çizer miydiniz?" durdum ve suratına baktım. Çok hafif bir gülümseme vardı. O gülüyor muydu yoksa... "Biliyorum, biri için resim çizmediğinizi söylemiştiniz. Sorun değil. Sadece merak etmiştim." deyince ağzımdan hızla, "Çizerim!" kelimesi çıktı. O da ben de dediğim şeyin şaşkınlığıyla birbirimize bakakaldık. bana doğru bir adım attı, biraz eğildi.
Tam o sırada Ciel'in bağırışlarını duyduk. “A Bay Brun! Siz de mi buradaydınız? Hava da tam kararmak üzereydi baksanıza ne güzel tesadüf oldu beraber bir akşam yemeği yiyebiliriz? Ne dersiniz?” Bay Leroy kafasını salladı. "Evet uzaktan bulutlarda geliyor. Çok durmasak biziim için iyi olur." Ciel tekrar onaylamamız için bize bakarken biz kafamızı Aleron'a doğru çevirdik. Aleron atının üstüne ben ile Bay William’a bakıyordu. Surat ifadesi mimiksizdi. Ciel'e cevap bile vermeden atını köprüye doğru sürdü ve köprüden geçti. Bay Leroy ve Ciel'in yanından geçtikten sonra attan indi. Bana baktı. "Ne işiniz var burada?" dedi gergin bir sesle. "Anlayamadım?" dedim çıkışarak. Bay William Harrison vücudunu dikleştirdi ve Aleron'a baktı. "Bu uygunsuz davranışınızın ve yersiz cümlelerinizin sebebi nedir Bay Brun?" dedi buz gibi bakışlarıyla. Aleron William'a baktı. "Sözlerim size Değil Bay Harrison. Sizinle bir diyalog içinde değilim. Sözlerim Bayan Sculpture için." deyince öfkelendim. "Bu sizi hiç ilgilendirmez Bay Brun." soyadını duyunca daha da öfkelendi. "Benimle düzgün konuşun Bayan Eleta!" dedi yumruklarını sıkıp, "Yaptığım şeyler ya da bulunduğum yerler için sizden bir de izin mi alacağım? Siz kimsiniz de ben size hesap vereceğim?" diye devam ettim. Bu kelimeleri duyunca duraksadı ve, "Endişelendim." dedi buz gibi tavır ve ses tonuyla. Bay William konuşmaya başladı, "Endişelenmenize gerek yok Bay Brun. Sonuç olarak biz buradayız. Yersiz bir serzeniş." Aleron yumruklarını sıktı. "Konunun sizinle alakası olmadığını söylemiştim zaten Bay Harrison. Konu Bayan Eleta ile alakalı!" dedi ses tonunu yükselterek. "Ormanda piknik yaptığım için mi bu endişeniz? Yoksa Bay William, Bay ve Bayan Leroy için mi endişelendiniz? Ya da benim onlara uygun olmadığımı düşündüğünüz için mi bu endişeniz?" dedim bağırarak. Vücudum titriyordu sinirden ama yine de belli etmemeye çalıştım. " Belki de soylu olmadığım için onların rahatsız olduğunu düşündünüz? Ya da onları kendi emellerim için kullanacağımı? Benim böyle biri olmadığımı en iyi sizin bilmeniz gerekmez miydi? Beni o baloya çağırdığınız da bile sizi kırmamak için geldim! Siz istediğiniz için. Görüyorum da o kadar gereksiz bir adımmış ki sizi düşünmek, gerçekten çıkarcı olduğumu mu düşündünüz Bay Brun?" sözlerimi titreyerek anlatırken o sadece bana bakıyordu. Ciel konuşmaya çalıştı biraz çekinerek, " Eleta, öyle demek istememiştir. Sen soylu olsan n'olur olmasan n'olur? Benim tanıdığım en nazik, en düşünceli ve em gururlu insansın. Bunu Bay Aleron'da çok iyi biliyordur, değil mi Bay Brun?" dediğinde Aleron hala sessiz sessiz bana bakıyordu. Titrerken nefesimin kesildiğini hissettim. Beni gece evimde bekleyen, yorgunken üstümü örten, bana zorla kahvaltılar yaptıran, benim için endişelenen bu adama ne olmuştu böyle? Gözleri bana bakıyordu ama acıyor muydu yoksa sadece hüzünlü müydü? Hoşlandığım bu adamda ki tavır da neydi böyle? Kısa bir sessizlikten sonra Aleron tam konuşacakken sözünü kestim. " Sizin sandığınızın aksine, ne babam ne de ben öyle insanlar değiliz. Kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacım yok. Siz önce çağırdığınız konukları, "sırf çağırmak" için çağırmayınız. Beni gerçekten iğrendiriyorsunuz." Gözlerinin keskinliği yerini mahcubiyet almıştı. Sinirli vücut dili bir anda kendini bırakmıştı. Bana bakışları tanıdığım o nazik, kitap kurdu olan adama dönüşmüştü. Gözündeki koyuluk yok olup gitmişti. Bu söylediğim sözlerin doğrulu yüzünden miydi yoksa ona böyle sert bir çıkış yaptığım için miydi? Onu ittirerek ilerlerlerken yakınında durdum ve yumruğumu sıktım. "Ayrıca sizin o "Soylu" olarak adlandırdığınız kesimden daha çok benim babamda onur vardı Bay Brun. Sizin sandığınızın aksine benim babam yaptıklarıyla bir yere geldi. Başka birinin mirasıyla yaşamadı bu hayatta. Ve ben kızı olarak bu onurlu ve şerefli hayatı babamdan öğrenerek büyüdüm. Öyle de öleceğim." biraz daha ilerledikten sonra ata bindim ve önce Bay William'a sonra Ciel'e ağlamaklı gözlerle baktım. "Özür dilerim Bayan Leroy." derken Ciel elini uzatmaya çalıştı ama atı döndürüp sürmeye başladım.
Ağaçların altından atla adeta bir rüzgar gibi esiyordum. Atın sırtında savrulurken, Aleron'un beni soktuğu saçma sapan durum ve sözleri kulaklarımda yankılanırken adeta göğsüme bir kaya parçası düşmüş gibiydi. Rüzgârın yüzümü ve bedenimi yalayışı, utançtan kavrulan tenime ilk merhemdi... Bir kurtarıcı olarak gördüğüm bu rüzgarın beni kutsayıp temizlemesini istedim sessizce...Yeter ki üstüme damgalanan "Yapışkan", "Çıkarcı" kelimelerini temizlensin...
Nasıl hala benim hakkımda böyle düşünebilirdi? Aklım almıyordu. Yanlış kişiye karşı mı hisler besliyorum? Biraz daha ileriye gidince ağaçların arasında bulunan çimlik bir alana geldim attan indim, ellerimdeki dizginleri bırakıp koşarak çimliğe doğru ilerledim ve kendimi yere attım. Ağlamaya başladım. Çimleri ve toprağı yumruklamaya başladım. "Ben kimseden faydalanmıyorum. Ben kimseyi kullanmıyorum." diyerek bağırmaya başladım. Göğsümün daraldığını hissederken büyük bir çığlık attım. "Ben... Ben, öyle biri değilim." diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Aleron bunu nasıl bilmezdi. Ben kimseyi hayatına almayan, sattığı beş kuruş tablolarla şerefiyle, onuruyla yaşayan bir kadındım bunu bana nasıl demişti. "Soylu" kelimesinden tekrar tekrar nefret ederken, yumrukladığım toprağın kokusu burnumda yükseliyordu. Ağlarken dayanamayıp kendimi yere bıraktım. Göz yaşları yanaklarımdan sessiz sessiz akarken. Havanın yavaşça karardığını ve bulutlandığını fark ettim. Gözlerimi kapattım. "Birazcık daha, sonra eve gideceğim ve yine sessiz, sakin hayatıma geri döneceğim. Bu saçmalıklardan çok uzaklara gideceğim." kendimi telkin ederken büyük bir gürültü ile yerimden sıçradım. Gözlerimi açıp baktığımda at hızla şaha kalktı ve beni bırakıp gitmeye başladı. O an atı bağlamayı unuttuğumu fark ettim. "Hey!" diye bağırsam da oradan koşarak uzaklaştı. Tekrar büyük gürültüyü duyunca tüylerim diken diken oldu. Elime minik bir damla düştü. Gök yüzüne baktığımda havanın bulutlandığını gördüm. "Hayır olamaz..." dedim panikle çırpınarak. Koşarak ağaçlara bakmaya başladım. Yağmurdan korunacak bir kovuk aradım. O sırada da yağmur yavaş yavaş atıştırmaya başlamıştı bile. Tekrar ağlamaya başladım. "Sakin ol, sakin ol." diye kendimi telkin etmeye çalışsam da başaramadım. Bir ağacın altına çöktüm, dizlerimi kendime çektim. Gökyüzüyle beraber ağlıyorduk. Ruhumun karanlığı adeta gökyüzüne yansımıştı. Deli gibi titriyor, ıslanıyor ve korkuyordum. Gök gürüldemeler artınca kulaklarımı kapattım. Ağlamaya devam ediyordum ama ruhum korku ve hüzünle kırbaçlanıyordu adeta. Çocukluk anılarım canlanıyordu ağladıkça. O ağaç kovuğunda saatlerce korkudan bir ceylan gibi titrerken ağlayışlarım. Anlamsız babamı çağıran çığlıklarım, saatlerce süren eziyetim... Bu alanda kaçacak bir yerim bile yoktu. Ne saklanacak bir yer ne de sıcak tutacak bir yorgan. Olayların bitişinde beni karşılayacak bir kucağa bile sahip değildim. Tek başımaydım. Babamdan geçen bunca yıl boyunca olduğu gibi, kimsesiz. "N'olur dur, n'olur dur." diye yalvardım gökyüzüne. Titremekten bedenim halsiz düşmeye, göğsümde ve sırtımda ağrılar oluşmaya başlamıştı. Nefesim yer yer kesiliyor, alsam bile alamıyormuş gibi hissediyordum. Gök gürüldedikçe korkudan çığlıklar atıyor kendime kapanıyordum. Baba nerelerdeydin? Rüyam geldi aklıma dün gece gördüğüm... Aleron o penceredeki ışığı benim yerime kapatmıştı. Karanlıkta bu ormanlık alanda, beni birinin kurtaracağına dair bir ışık bile yoktu.
Üşümeye başlamıştım, titreyen bedenim soğukla mücadele etmeye çalışıyordu. Gece olmuştu bile ama ay bile bana yardım edemiyordu. Tek kalmıştım, sadece yağmurun ve gürleyen gökyüzünün sesi ve yoğun ışıkla kendini gösteren yıldırımlar... Kalbim çıkacak gibi hissederken, gözlerimin kaydığını hissettim, daha fazla bedenimi ayakta tutamaz hale gelmiştim. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken ileride bana doğru gelen bir siluet gördüm. Adımı boğuk boğuk haykırıyordu ama anlamsızdı. Enerjim çoktan tükenmiş, yığılıp kalmıştım bile. Bu buz gibi karanlık soğuk havada bedenim teslimiyetini vermişti bile. Yağmurun vücudumu ıslatışı artık rahatsızlık vermiyor aksine artık çamura bulanmış saz kökü gibi hissediyordum. Üstümdeki minik kırık dallar, çamur lekeleri, ıslatan yağmur damlaları ve üstüme yapışan çimlerle bir bütün olmuştum. Korku ile üzüntümle birleşmişlerdi. Tedirginliğimi ezip geçen kabullenmişlik hissi yağmura ve gök gürültüsüne duyduğum yoğun korkuyu ezip geçmişti. Avcısına yakalanan av gibiydim adeta burada...