Solan düşler diyarından yeni bir şafak söktü,
Kaderin bahşettiği bir bakış kalbi büktü.
Zira zambak beyazı bir umut gibi belirdi derinde,
Ruhunun kuytusundan sıyrılıp, aşka erdi de.
Evime dönmek, sanki uzun bir yolculuktan sonra nihayet limana yanaşan bir gemi gibi hissettirmişti. Pencereden içeri süzülen altın rengi güneş ışığı, eski tozlu halılarımı bile parlatıyor, her bir köşede babamın anılarını fısıldıyordu. Burası, benim sığınağımdı; dış dünyanın karmaşasından kaçıp kendimi yeniden bulabileceğim tek yer. Kahvaltıdan sonra üzerimdeki kırmızı elbiseyi çıkarıp, her zamanki sade, lacivert elbisemi ve dikişlerimden kalma önlüğümü giydim. Evimin içerisindeki atölyeme geçip yarım kalan çizimlerime göz gezdirdim. Fırçalarım, boyalarım, kurumuş boya lekeleriyle dolu masam… Hepsi beni bekliyordu sanki, kendi dünyalarına çağırıyorlardı.
Çizim defterimi açtım. Boş bir sayfaya bakarken zihnimde William'ın yüzü belirdi. Onun o derin, huzur veren bakışları, balodaki ilk karşılaşmamızdan beri aklımdan çıkmıyordu. Parmağım istemsizce kaleme uzandı, zihnime düşen çizgileri kağıda dökmeye başladım. Kalemimin ucu kağıda her değdiğinde, sanki zihnimdeki fırtına dinleniyor, içimdeki acı hafifliyordu. William'ın yüz hatları kağıtta şekillendikçe, içimde bir huzur dalgası yayıldı. Gözlerinin derinliklerinde kaybolmuş gibiydim; o bakışlar, sanki bana hem bir yabancıyı hem de yıllardır tanıdığım birini hatırlatıyordu. Çizimim ilerledikçe, onunla baloda yaptığımız kısa ama anlamlı sohbetler zihnimde yankılandı. O an zaman durmuş gibiydi; etrafımızdaki müzik, dans eden kalabalık, her şey silinmişti. Sadece biz vardık. Elim titremeden çizime devam ettim. Yüz hatlarını tamamladığımda, kağıttaki William bana gülümsüyor gibiydi. Bu gülümseme, içimde bir sıcaklık yaratmıştı. Ama aynı zamanda bir hüzün de vardı; çünkü onunla aramızda aşılmaz bir mesafe olduğunu hissediyordum.
Portreye baktım ve derin bir nefes aldım. "Keşke..." diye fısıldadım, "Keşke sizi daha yakından tanıyabilseydim." Çizimdeki yüzüne minik bir dokunuş attım. Acaba ona dokunmak nasıl bir histi? Yüzü de elleri gibi soğuk muydu? Ya da hiç utanıyor muydu? Utandığında gözleri parlayıp yanakları kızarıyor muydu?
Bu düşüncelerdeyken, atölyemin dışından gelen bir kuş cıvıltısı beni gerçek dünyaya geri çekti. Çizimimi dikkatlice kenara koydum ve masamdaki diğer yarım kalan işlere göz attım. Ancak zihnim hala William'daydı. Onunla bir kez daha karşılaşma ihtimali, yüreğimi hem umutla hem de korkuyla dolduruyordu. Fırçalarıma uzandım ve renklerin dünyasına dalarak zihnimi biraz olsun rahatlatmaya çalıştım. Renkler bana her zaman bir kaçış yolu sunmuştu. Belki de bu kaçışın içinde William'a dair bir ipucu bulabilirdim. Elimdeki fırçayla tuvale ilk darbeyi vurduğumda, renklerin dansı içimdeki karmaşayı yatıştırdı. Her bir fırça darbesi, zihnimdeki düşünceleri bir süreliğine susturuyor, beni başka bir dünyaya taşıyordu. William’ın yüzü, çizimimde olduğu gibi, zihnimde de silinmez bir iz bırakmıştı. Onu düşünmeden edemiyordum; gözlerinin derinliğinde kaybolduğum o anlar, sanki bir rüyanın içinde sıkışıp kalmış gibiydi. Renkler tuvalde bir araya geldikçe, farkında olmadan William’ın siluetini oluşturdum. Onun sakin duruşu, yüzündeki ifade, her şey bir şekilde tuvalime yansıdı. İçimde bir yerlerde, onunla yeniden karşılaşacağımıza dair bir umut vardı. Ama bu umut, aynı zamanda bir korkuyla da gölgeleniyordu.
Ya bir daha hiç karşılaşamazsak? Ya bu hisler sadece benim içimde yankılanan birer hayalden ibaretse? Belki de her şey Fransa'nın bana yaptığı bir jestti? Ya da belki de Bay William içimdeki beni uyandırmaya gelmiş, tanrının bir lütfuydu?
Bu düşüncelerle fırçayı elime daha sıkı kavradım ve tuvale daha güçlü darbeler vurdum. Renkler karışıyor, şekiller belirginleşiyor, içimdeki duygular birer birer dışarı çıkıyordu. Atölyemin sessizliği, yalnızca fırçanın tuvale değdiğinde çıkardığı hafif hışırtıyla bozuldu. Bu sessizlik, bana hem huzur hem de derin bir yalnızlık getiriyordu. Yorulduğumu hissedince fırçayı masaya bırakarak geriye doğru yaslandım ve ortaya çıkan tabloya baktım. Renklerin arasında William’ın silueti net bir şekilde beliriyordu. Yüzündeki ifade, sanki bana bir şeyler söylemek istiyordu. Ama ne? Bu sorunun cevabını bulabilmek için, belki de onu gerçekten görmem gerekiyordu.
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Atölyemin penceresinden dışarı baktım. Güneş, ufukta alçalmış, gökyüzünü turuncu ve pembe bir renge boyamıştı. Yıldızlar güneşin kaçışını fırsat bilip minik minik kendilerini belli etmeye başlamıştı.
Bu manzara, içimde bir huzur yaratırken aynı zamanda bir şeylerin eksikliğini de hissettirdi. William’ın varlığı, hayatımda bir boşluğu doldurmuş gibiydi; ancak şimdi o boşluk daha da derinleşmişti, sanki ruhumda esnettiği yerlerde kendinden bir parça bırakmıştı.
Pencereden dışarı bakmaya devam ederken, içimde bir heyecan belirdi. William’ı bir daha görebilme ihtimali, her ne kadar belirsiz olsa da, bu düşünceye tutunmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Belki de onu bulmak için bir şeyler yapmalıydım. Bu zihnimi meşgul ederken, güneşin son ışıkları yavaşça kaybolmaya başladı. Gökyüzü, karanlığın sessiz örtüsüyle kaplanırken, yıldızlar birer birer parladı. Bu manzara bana, hayatta bazen küçük bir ışığın bile umut olabileceğini hatırlattı.
Bir süre daha düşüncelere dalmış bir halde pencerenin önünde durdum. Sonra derin bir nefes alarak kendime geldim. William’ı bulamasam bile, içimdeki bu duyguları anlamlandırmak zorundaydım. Belki de onunla yeniden karşılaşma ihtimali, kendi yolculuğumun bir parçasıydı. Bu düşünceyle, masama geri döndüm ve çizim defterimi tekrar açtım. Bu kez William’ın yüzünü değil, hissettiklerimi çizmeye karar verdim. Kalemim kağıtta dans ederken, içimdeki karmaşayı yavaş yavaş çözmeye başladığımı hissettim. Çizgiler, dokular ve gölgeler… Hepsi bir araya gelerek, içimdeki hikâyeyi anlatıyordu. Ayağa kalkıp bir şarap kadehine kırmızı şarap koydum. Büyük bir yudum aldım. Ağzıma gelen hafif üzüm tadıyla harmanlanmış alkol boğazıma yavaş yavaş inerken evimin bütün ışıklarını yaktım. Tekrar çizime geri döndüm. Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmeden çalışmaya devam ettim. Atölyemin sessizliği, sadece kağıda değen kalemin sesiyle bozuluyordu. Çizimim tamamlandığında, ortaya çıkan görüntüye uzun uzun baktım. Bu bir portre değildi; daha çok bir duygunun ifadesiydi. Kağıttaki soyut şekiller, benim iç dünyamın bir yansımasıydı. William’ı arayışım, belki de sadece kendimi arayışımdı. Bu düşünce, içimde hafif bir huzur dalgası yarattı.
Bir saat kadar sonra, çizime öylesine dalmıştım ki, kapımın çaldığını duyduğumda irkildim. Kim olabilirdi ki? Ciel ve Bay Leroy'un şehirde işleri vardı, Bay William evimi bilmiyordu, Aleron ise... Ah, Aleron. Onu düşünmek bile hala içimde bir hüzün ve öfke uyandırıyordu. Artık benim için uzun zamandır görmediğim bir dost gibiydi; kalben de uzak hissediyordum ona. Bu düşünce ne kadar canımı yaksa da zorla yuttuğum bir yumru gibi kabullenmiştim. Kapıya doğru adımlarımı hızlandırdım ama içimdeki karmaşık duygular, her adımda biraz daha belirginleşiyordu.
Kapıyı açtığımda karşımdaki kişiyi görünce bir an nefesim kesildi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı; kalbim bir an durur gibi oldu. Aleron’du.
Yüzünde tanıdık bir ifade vardı; hüzünle karışık bir kararlılık.
"Bayan Sculpture?" dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. İçimdeki öfke ve özlem birbirine karışmıştı. "Burada ne işiniz var?" diye sordum, sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı. "Konuşmamız gerekiyor, izninizle..." dedi Aleron, bakışlarını gözlerime dikerek. "Biliyorum, bana kızgınsınız. Ama size açıklamam gereken şeyler var." Bir an tereddüt ettim. Ona kapıyı kapatıp gitmesini söylemek istedim, ama bir yandan da merakım ağır bastı. İçeri girmesine izin verdim ve atölyemin ortasında, çizim masamın yanında durduk. Sessizlik, aramızda asılı kalan bir perde gibiydi. "Tamam," dedim sonunda. "Dinliyorum."
Aleron derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. "Ben söylediğim ve yanlış anlaşıldığım her şey için sizden özür dilerim," dedi yutkunarak. Yanıt vermeden suratına baktım. İçimdeki öfke ona yanıt vermeme izin vermiyordu. "Bu arada, iyi misiniz? Duyduğuma göre yağmura yakalanmışsınız." Yüzümün önünden kahküllerimi aldım ve konuşmaya başladım. "Merak etmenizi gerektirecek bir durum yok. Bay William sayesinde iyiyim." William'ın ismini duyduğunda sendelemiş gibi oldu. "Zor anınızda yanınızda olamadım, lütfen beni affedin. Eğer izin verirseniz..." Cümlesini bitirmeden suratıma baktı. "Neye izin vereceğim?" dedim, soğuk ve düz bir sesle. "İzin verirseniz hatamı telafi etmek isterim. En azından size karşı bunu yapmama izin verin." Bunu dediğinde donakalmıştım. Cebinden bir kağıt parçası çıkardı. Üzerinde zambak çiçeğinin dağınık bir eskizi vardı. Elime kağıdı aldım. Suratına baktım. "Bu bilinçli bir şekilde çizdiğiniz ilk resim. Beş yıl önce Fransua Malikanesi'nde sizinle beraber arka bahçede oyun oynarken çiçeklerin güzelliğine kapılıp bunu çizmiştiniz. Belki hatırlamıyorsunuzdur ama, çok beğendiğim için bana vermiştiniz. O günden beridir saklıyorum, Bayan Eleta." dedi derin ve yumuşak bir tonla. Gözlerimiz birleşti. Gözleri yüzümü ezberlercesine hareket ediyordu. Kahkülüm yüzümün önüne gelince elini yüzüme yaklaştırıp saçlarımı kulağımın arkasına aldı. Bana dokununca tüm vücudum bir anda irkildi. İrkildiğimi fark edince, "Özür dilerim. Sizi endişelendirmek istememiştim." Gözlerimi elimdeki kağıda götürerek, "Hayır, endişelenmedim." dedim. Elimdeki kağıda elini yerleştirdi. "Belki tüm sorunlarınızı çözemem ama onlarla asla tek başınıza yüzleşmek zorunda değilsiniz. Her sorunuzun cevabını veya çözümünü bilmesem de, onları bulmada size yardım edebilirim." Anlamsızca ona baktım. "Benim siz de dahil kimseye ihtiyacım yok." deyince aniden atıldı. "Biliyorum... Siz zaten her şeyinizi kendi başınıza halledebilecek bir kadınsınız. Bu gücünüze hayranım. Ben sizin kadar güçlü değilim. Ama aradığınız şeylerin bir nebze olsa benim de katkım olsun istiyorum." deyince elimde olmadan, "Biraz da size mi yaranayım? Sizin deyiminizle!" dedim. Durdu, hiç konuşmadı sadece suratıma baktı. Hafif, fısıltılı bir ses tonuyla, "Özür dilerim," dedi üç kere. Ama o üç kere arka arkaya söylediği özür sanki ağlamaklı birinin zor yutkunarak konuşması gibiydi. "Sizi üzdüğüm ve zarar verdiğim için çok özür dilerim. O an karışık duygular içerisindeydim." dedi yine o hissiyatla. Bir anda yüz ifadesi düşünce savunmam yerle bir oldu ve göğsümde birleşen ellerimi serbest bıraktım. Ona uzun bakınca gözlerinin dolmuş mu olduğu yoksa yaktığım mumların ışığından mı kaynaklı bu kadar parlıyordu gözleri bilmiyordum. Ellerime baktığım an bir anda yaklaşıp bana sarıldı. Bana yaklaştığındaki sıcaklığı hissettiğim an gözlerim büyüdü ve istemsizce ittirmeye çalıştım. "Lord Brun ne yapıyorsunuz?" İttirmeme rağmen sarılmaya devam ediyordu. "Lütfen..." dedi cılız bir sesle, "Sadece biraz daha izin verin..." Sesi o kadar hafif çıkıyordu ki neredeyse duymuyordum bile. İttirmeyi bırakıp ellerimi geri serbest bıraktım. İçimdeki öfke hala bitmemişti. Yatışmaya başlayan hüznümü hissedince tekrar toparlandım.
Aleron’un sıcaklığı, her ne kadar içimdeki öfkeyi tam anlamıyla dindirmese de, bir anlığına beni geçmişe götürdü. O eski günlere... Çocukken, her şeyin daha basit olduğu zamanlara. Ama bu anı, içimdeki karmaşayı daha da büyüttü. Onun bana sarılırken fısıldadığı kelimeler, kalbimde ağır bir yankı bıraktı. Bu yakınlık, geçmişteki dostluğumuzun izlerini taşıyordu ama aynı zamanda aramızdaki mesafeyi de hissettiriyordu. Kendimi toparlayarak, hafifçe geri çekildim. Aleron’un gözlerinin içine baktığımda, içindeki pişmanlığı ve çaresizliği görebiliyordum. Ama bu, içimdeki duvarları yıkmaya yetmiyordu.
"Lord Brun," dedim soğukkanlı bir sesle, "Bu, geçmişte yaptıklarınızı değiştirmez. Size teşekkür ederim, ama artık bu tür duygusal çıkışlara yerim yok." Aleron, bir an için hiçbir şey söylemedi. Gözlerini yere indirip derin bir nefes aldı. "Haklısınız..." dedi sonunda, sesi kısılmış gibiydi. "Size zarar verdiğimi biliyorum. Ama bunu düzeltmek için elimden geleni yapacağım. Sadece... sadece bir şans istiyorum." Ona cevap vermek yerine, elimde tuttuğum eski çizime baktım. Çocukluk yıllarımızın masumiyetini hatırlatan bu eskiz, içimde bir yerlerde hâlâ ona dair küçük bir umut taşıyordu. Ama bu umut, yaşananların ağırlığı altında eziliyordu. "Bu çizimi sakladığınız için teşekkür ederim," dedim sonunda, ellerim biraz titriyordu. "Ama bu, geçmişi geri getirmez, getirmedi de... Bana kendinizi açıkladığınız için teşekkür ederim. Şimdi gitmelisiniz. Gecenin bir vakti yalnız kalan ve 'Bir Taş İşçisinin Kızı' olan bir kadının yanında sizi görmemeliler."
Aleron, bir an daha durup yüzüme baktı. Sanki söylemek istediği başka bir şey varmış gibi ama sonunda başını hafifçe eğdi ve sessizce kapıya doğru yöneldi. Kapının eşiğinde durup arkasına baktı. "Eleta," dedi, sesi bu kez daha kararlıydı. Göz göze geldik, hafif bir gülümsemeyle beraber ciddi bir tavırla, "Bir gün, size gerçekten ne hissettiğimi anlatma cesaretini bulacağım. Ama o zamana kadar, size huzur diliyorum." Kapıya doğru yaklaştım. Kapının diğer tarafına geçti ve "İyi geceler, Bayan Eleta..." dedi güzel bir gülümsemeyle. Tam gidecek iken duraksadı ve bana dönerek:
"Kağıdın arkasına bakınız. Size ait olan ve sizin tarafınızdan yazılan bir yazı var... Tekrardan sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim." Dediği an yürümeye başladı ve ileride bağlamış olduğu ata doğru yürüdü. Atına bindi ve uzun ağaçlık yoldan yavaş yavaş kayboldu.
Kapıyı kapatır kapatmaz, derin bir nefes aldım. İçimde fırtınalar kopuyordu. Aleron’un varlığı, geçmişin ağırlığını yeniden üzerime getirmişti. Ama aynı zamanda, William’a olan duygularımın ne kadar karmaşık olduğunu da hatırlatmıştı. Sırtımı kapıya dayadım ve çizime baktım. Kağıtta zambak çizimi vardı. Bu, beş yıl önce çizdiğim ilk adam akıllı çizimlerden biriydi. Aleron'un babasına ait olan o malikanenin ön bahçesinde gördüğüm o güzel zambaklardan biriydi sadece. Bunu çizerken çok mutluydum. Ellerimi çizimimdeki zambağın taç yapraklarına dokundurdum. O günlerin hatrına gülümsedim. Kağıdı dikkatlice çevirdim ve arkasında yazılı olan metni okumaya başladım. El yazısı, yıllar öncesinden tanıdığım bir şekilde, hafif eğik ve özenliydi. Bu benim yazımdı. "Merhaba gelecekteki Eleta! Bugün 13 Mayıs. Önümde bu yıl açan ilk zambaklardan var. Babam her zambak çiçeğinin bir umut ve saflık taşıdığını söylüyor. Ama bana kalırsa bu güzel, büyük beyaz taç yapraklı çiçek masumiyeti temsil ediyor. Herkesin içinde bulunan o masumiyeti. İlerideki ben eminim ki içindeki masumiyeti hiçbir zaman kaybetmemiştir! Sana güveniyorum. Ve umarım babamın en büyük gurur kaynağı olabilmişimdir. Sana bu konuda güveniyorum elbette. Fransa'nın en büyük ressamı olacaksın unutma! Kadınlara örnek olacaksın gelecekteki Eleta. Bu yazıları gelecekteki sen eğer pes edersen diye yazıyorum, sakın pes etme! Kaçma! Korkma! Babamızı gururlandır! Ayrıca bu çizimi Aleron'a veriyorum. Sen kesin kaybedersin ama o kaybetmez. Doğru zamanda sana vermesini isteyeceğim. Endişelenme..." yazıyordu. Altında ise küçük bir not daha vardı: "İçindeki ışığı asla kaybetme olur mu, Eleta. Çünkü o ışık, seni her zaman doğru yola götürecek!" Gözlerim doldu. Gözlerimi kapattığımda anılar birer birer canlandı. Nefesimin yoğunlaştığını hissettim.
Bir anda içimde bir dürtü hissettim; dışarı çıkmalıydım. Ayakkabılarımı giyip bir şal alarak kapıyı açtım. Gecenin serin havası yüzüme çarptığında, kendimi biraz daha canlı hissettim. Bahçemin ilerisindeki patika yola doğru koşmaya başladım. Elimde çizdiğim zambak ile sanki kavuşacak biri varmışçasına koştum. İleride hafif ışıkları yanan büyük bir konak gördüm. Büyük bir bahçesi vardı. Bahçesinin ilerisinde ise göl vardı. Eteğimi ellerimle tutup büyük konağın arka bahçesine geçtim. Göl ve arka bahçe yan yana duruyorlardı. Ay ışığı, etrafımı aydınlatıyordu. Bahçeye baktığımda çiçek tarhlarında zambakların açtığını fark ettim. Zambaklar… Çocukluğumda zambakları ne kadar sevdiğimi hatırladım. Babamın gittiği o lüks malikanelerdeki, konaklardaki ve saraylardaki bahçelerde yetişen o beyaz çiçekler, benim için hep bir huzur kaynağı olmuştu. Şimdi ise, geçmişten gelen bir mesaj gibi önümde duruyorlardı.
Göle doğru biraz daha ilerledim. Son zambak çiçeğinin yetiştiği yerle göl arasında durdum ve eğildim. Zambağı yavaşça kopardım. Çömeldiğim yerde ay ışığı ile birlikte bu güzel beyaz çiçeği sevmeye başladım. Yumuşak büyük taç yaprakları sanki çocukluğumu hissettiriyordu. Yüzüme doğru yakınlaştırdım ve kokladım. Gözlerimi kapatıp o günlere bir bir gitmeme sebep oldu. Gözlerimi açtığımda bahçede bir siluet gördüğümü fark ettim. Bu solgun tenli, siyah saçlı, kısa boylu kız çocuğu gözlerimin önünde duruyordu. Gülümsüyordu bana, ellerinde birkaç solmuş çiçekle daha yeni açmış beyaz bir zambakla gözlerimin içine bakıyordu. Bana doğru yaklaştı, kafamı sevmeye başladı. Ay suratına iyice vurunca fark ettim, bu benim küçüklüğümdü...
"Bunlar senin," dedi neşeli bir sesle. Küçük elleri, büyük bir özenle tuttuğu çiçekleri bana verirken, gözlerinde bir sıcaklık vardı. Bu sıcaklık, içimde yıllardır unuttuğum bir huzuru uyandırdı. Ve yavaşça kayboldu. Ellerimi zambakların narin yapraklarında gezdirirken, geçmişin izlerini hissettim. Babamın sesi kulağımda yankılanıyor gibiydi, "Eleta, her çiçek bir hikâye anlatır. Sen de hikayeni yazacaksın eğer bir gün kaybolursan... Zambaklar, her zaman yolunu buldurur sana." doğru diyorsun baba...
Bir kere daha onun o yumuşak sesini duydum kulaklarımda, "Zambaklar ise saflığın ve umudun sembolüdür." Bu sözler, beni geçmişin sıcak kollarına çekiyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Çiçeğin verdiği o hafif, taze koku içimi doldururken, zihnimde bir karar belirdi. Önce geçmişimle barışmam gerekiyordu. Geçmişine takılı kalan insanoğlu nasıl geleceğini inşa etsin? Öyle değil mi, insanoğlu şimdisini düşünmekten ne geçmişiyle barışıyor ne geleceğini kurabiliyor...
Yavaşça dikeldim. Elimdeki çizime ve çiçeğe son bir kez daha baktım. Çizimimi katlayıp elbisemin cebine koydum, göle doğru adım attım. Hafif rüzgardan ötürü gölün suyu dalgalıydı. Deri ayakkabılarımla suya bastım. Ayakkabımın içine giren suyun verdiği özgürlük hissi eteklerimi tutan ellerimi bırakmamı sağladı ve eteklerimin uçları da ıslanmaya başladı. Bir adım daha attım suya doğru. Rüzgar hiddetlenmeye başladı. Sanki vücuduma özgürlüğünü geri veriyordu. Hiç direnmedim, kollarımı yavaşça açtım. Yüzüme doğru esmesine izin verdim. Şalımı aldı üstümden uçurdu. Yakalamaya çalışmadım bile, bu kasabada geçen bunca kötü yılın ardından kendimi ilk defa özgür ve kendime ait hissediyordum. İlk defa bedenim bu kadar hafifti, sanki rüzgar biraz daha esse beni alıp götürecekmiş gibi, sonbaharda düşen kırmızı bir yaprak gibiydim adeta. Hafif kurumuşluğun verdiği zayıflıkla etrafa savrulan bir yaprak gibi.
Tek farkımız bu sefer ben nereye savrulacağımı biliyordum...
Suya doğru yavaş yavaş biraz daha adım atıyordum. Suya her adım attığımda, gölün serinliği ayaklarımı sarıyordu. Ay ışığı suyun yüzeyinde dans ediyor, hafif dalgalanmalarla birlikte sanki beni bir yerlere çağırıyordu. Rüzgarın şiddeti artmış, saçlarımı yüzüme savuruyordu. Ama bu beni durdurmuyordu. Her adımda geçmişin ağırlığını biraz daha geride bırakıyordum. Eteklerim artık tamamen suyun içinde yüzüyordu. Hafifçe eğilip elimdeki zambağı suya bıraktım. Çiçek, dalgaların üzerinde nazikçe süzülerek ilerlemeye başladı. Ona bakarken, içimde bir huzur dalgası yayıldı. Sanki geçmişimle barışmak için bir adım daha atmış gibiydim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Rüzgar, vücudumu sarıyor, beni kucaklıyordu. Gözlerimi kapattıktan sonra kendimi soğuk suyun içine bıraktım. Bu suyun içinde sanki gökyüzünün de ilerisindeymiş gibi hissediyordum. Bu soğuk su beni hiç üşütmüyordu. Nefesim hiç bitmeyecekmiş gibi suyun içine bırakmıştım kendimi. Bu benim yeniden doğmam için bir vaftiz gibiydi. Bu su adeta içimdeki kirleri temizleyecekmiş gibi bir hissiyat bırakıyordu. Tam suyun sessizliğini dinlerken birkaç dalga hareketi duydum ve biri beni koltukaltlarımdan tutup yukarı doğru çekti. Kimin olduğunu anlayamadan nefes nefese dışarı çıktım ve yüzümü elimle temizledim. Tam o anda, beni tutan kişinin sesini duydum. "Eleta!" diye bir ses yankılandı. Bu ses, kalbimi yerinden oynatacak kadar tanıdıktı.
Bir yandan da aniden gelen beklenmedik bu ortam değişikliğine adapte olmak sandığımdan çok daha zor olmuştu. Kendimi sakin suların içine bırakmak için ayırdığım nefes, birinin beni yukarı çekmesiyle yarıda kesilmişti. Öksürmeye başladım. Karşımdakinin de nefes nefese kalmış sesini duyduğumda içim merakla doldu. Yüzüme dokunan bir el hissettim yüzümdeki saçlarımı ittirmeye çalışıyor bir yandan da beni yukarıda tutmak için uğraşıyordu. Gözlerimi tekrar araladığımda karşımda bir çift endişeli göz gördüm. Beni sudan çıkaran kişi, yüzünde hem bir rahatlama hem de şaşkınlık ifadesi taşıyordu.
Bu William'dı, benim için gölün içine girmişti ve öylece beni tutmuş duruyordu. Gözleri endişeyle benim üzerimdeydi. "Ne yapıyorsunuz?" diye seslendi. Bir an için donakalmıştım. Onun burada olması, bu anın gerçekliğini sorgulamama neden oldu. Panikle etrafa baktım, gerçekliğinden emin olmalıydım. Suratına tekrar baktığımda yüzündeki ifade, her şeyin gerçek olduğunu söylüyordu. Gözlerim dolmuştu, ama bu sefer hüzünden değil, bir tür rahatlamadan. William’ın varlığı, sanki içimdeki eksik bir parçayı yerine oturtuyordu. "Bay William..." dedim, sesim rüzgarın içinde kaybolacak kadar hafifti. O ise bir an bile tereddüt etmeden suyun içindeki bedenimi kendine doğru çekti. "Neden buradasınız?" diye sordum nefes nefese kalan kısık bir sesle, ama beni dinlemedi. Gözleri, sadece benim üzerimdeydi. Ellerini koltuk altımdan yavaşça indirdi ve ellerini elime doğru uzatarak, "Lütfen, bana güvenin." dedi. Gözlerindeki kararlılık ve şefkat, beni bir an için tamamen etkisi altına aldı. Elimi uzatıp onun elini tuttum. William’ın eli sıcaktı, ve bu sıcaklık, içimdeki tüm soğukluğu eritiyordu. İlk defa William'ın bedeni sıcakken benim bedenim buz gibiydi.
William, beni gölden çıkarmak için elimi sıkıca tuttu ve yavaşça kıyıya doğru yönlendirdi. Ay ışığı hâlâ üzerimizde parlıyordu, su ise arkamızda dalgalanmaya devam ediyordu. William’ın sıcak eli, içimde bir güven hissi uyandırdı. Kıyıya ulaştığımızda, üzerimden akan suyun serinliği beni sarsmaya devam ediyordu ama William’ın varlığı, bu soğukluğu unutturuyordu; üzerimdeki ıslak elbise rüzgarla birlikte tenime yapışmıştı. Ama bu durum umurumda bile değildi. William, gözlerimin içine bakarak "İyi misiniz?" dedi. Kafamı salladım. Kıyıya oturduğumda, William hemen yere daha önceden fırlatmış olduğu ceketini omuzlarıma yerleştirdi. “Üşüyeceksiniz,” dedi, sesi endişeliydi. Ona bakarken, gözlerim doldu. “Neden buradasınız?” diye tekrar sordum, bu sefer sesim daha kararlıydı. William bir an duraksadı, sonra gözlerini benimkilerle buluşturdu. “Sizi gördüm,” dedi dürüstçe. “Bana yazdığınız mektup elime ulaşıp okuduktan sonra kendimi sizin yanınıza gelmekten alıkoyamadım. Geldiğimde evinizin ışıkları sönmüştü, bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim. Kalbim, sizi yalnız bırakmamam gerektiğini söyledi. Koşarak ilerlediğinizi gördüğümde de takip ettim sizi.” Ceketinin iç cebinden şalımı çıkardı ve onu da kafama doğru örttü. O bunları yaparken ben sadece sözlerine takılmıştım. Bu sözler, içimde bir yerleri derinden sarstı. William’ın gözlerindeki samimiyet, beni tamamen etkisi altına almıştı. "Evimi nereden buldunuz?" üstümden akan suları şalımla silmeye devam ederek, "Bayan Leroy bana evinizin yerini söyledi, bulmam zor olmadı." dedi. Sessizlik bir süre devam ettikten sonra, “Beni neden bu kadar önemsiyorsunuz?” diye sordum, sesimde hem merak hem de korku vardı. William konuşmadı, sessizce yanıma oturdu. Ona bakmaya devam ediyordum, “Çünkü…” dedi, bir an duraksayarak. “Çünkü sizin gibi birini bir daha bulamayacağımı biliyorum.” Bir anda hafifçe sarsıldım. Bana baktı. Söylediği sözler, kalbimi yerinden oynatmıştı. Gözlerimi kaçırdım, ama William’ın bakışları beni bırakmıyordu. “Bay William…” dedim, ama devam edemedim. İçimdeki karmaşa, kelimelere dökülemeyecek kadar büyüktü. O ise sessizce yanıma oturdu, omzuma hafifçe dokunarak. “Sizi anlamaya çalışıyorum, Bayan Eleta,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama izin verirseniz, sizi daha çok tanıyabilir ve birlikte sorunlarınızla savaşabilir, yüklerinizi taşıyabiliriz.” Konuşmadım, önüme döndüm, soğuk ve ıslak ellerime baktım, konuşmaya devam etti. "Sizi böyle görmek beni endişelendiriyor," dedi. "Ne olursa olsun, pes etmeyin." Onun bu sözleri, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Ona baktım hafifçe ve gülümsedim. "Bazen savaşırken yalnız olduğumu hissediyorum, ama bu yalnızlık benim tercihim. Geçmişimde kimseye güvenmemenin verdiği bir ders gibi. Geçmişimle barışmaya çalışıyorum. Babamın beni bırakıp gidişini kabullenmeye çalışıyorum. Hayatın bu acımasızlığını anlamaya çalışıyorum ya da tanrının bu cezasının sebebini düşünüyorum," dedim, sesim titreyerek. "Ama belki de bu kader, benim kendi seçimimdir." William, başını yana eğerek, "Bayan Eleta, yalnızlık bir seçim olabilir, ama bazen bir elin sizi tutmasına izin vermek gerekir, kaderinizde yalnızlık var diye kendinizi suçlamayın," dedi. Bu sözleri, kalbimde bir yankı yarattı. Gözlerimi ona kaldırdım, ve o an, aramızdaki bağın ne kadar güçlü olduğunu hissettim. "Benim de annem ve babam öldürüldüler. Aynı duyguları yaşıyoruz sizinle. İki acı kaderin, iki masum çekeniyiz." Bunu duyduğumda şok oldum ve onun eline dokundum. Konuşmaya devam etti, "Bana acımanız için ya da benim acım daha büyük demek için söylemedim. Sadece, sizi anlayabildiğimi bilmenizi isterim." Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. William’ın gözlerindeki samimiyet, kalbimde derin bir yankı uyandırmıştı. O an, bu insanın hayatıma neden bu kadar hızlı bir şekilde dokunduğunu anlamaya çalışıyordum. Elimi onun elinin üzerinde bırakarak, "Sizinle konuşmak... bana iyi geliyor, Bay William," dedim, sesim fısıltı kadar hafifti. William, hafifçe yüzümü inceledi. Bu bakış, içimdeki tüm karmaşayı bir anlığına dindirdi. "Hayat bazen bizi en karanlık yerlere sürükler, Bayan Eleta," dedi, gözlerini ufka dikerek. "Ama o karanlıkta bile bir ışık bulabiliriz. Belki de sizin ışığınız, hep etrafınızdaydı ama siz onu fark edemediniz." Bu sözler, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Belki de haklıydı. Belki de ışık, hep benimleydi ama ben gözlerimi kapatmıştım.
Bir süre sessizlik içinde oturduk. Gölün yüzeyinde dans eden ay ışığı, hem huzur veriyor hem de içimde bir boşluk hissi yaratıyordu. William’ın varlığı, bu boşluğu dolduruyor gibi görünse de, geçmişin izleri hâlâ ağırdı. "Bay William," dedim sonunda, ona doğru dönerek, "Sizce insanlar neden geçmişlerinden kaçamazlar? Ya da geçmişleriyle zor barışırlar?" William, bir an duraksadı. Bakışlarını bana çevirdi ve derin bir nefes aldı. "Çünkü geçmiş, kim olduğumuzu şekillendirir," dedi. "Ama bu, onun bizi tanımladığı anlamına gelmez. Geçmiş, bir ders kitabı gibidir. Onu okumalı, anlamalı ve sonra rafa kaldırmalıyız. Ama asla tamamen unutamayız. Çünkü unuttuğumuzda, aynı hataları tekrar yaparız. Bu yüzden geçmişimizi unutmak değil, onun sayesinde öğrendiklerimizle yaşamalıyız." Bu sözler, içimde bir yankı uyandırdı. Belki de geçmişimle barışmamın zamanı gelmiş geçiyordu bile. Bir an için gözlerimi kapattım. Babamın yüzü, zihnimde canlandı. Bana gülümseyişi, sesi, kokusu... Her şey o kadar netti ki, sanki yanımdaydı. "Biliyor musunuz?" dedim, gözlerimi açarak, "Babam hep bana güçlü olmam gerektiğini söylerdi. Ama bazen, güçlü olmak çok yorucu oluyor." William, başını hafifçe eğerek bana baktı. "Güçlü olmak, her zaman her şeyi tek başına üstlenmek anlamına gelmez, Bayan Eleta. Bazen, birine güvenmek de bir güç göstergesidir." Bu sözler, içimde bir sıcaklık yarattı. Belki de haklıydı. Belki de birine güvenmek, düşündüğüm kadar kötü bir şey değildi.
O sırada gökyüzünde bir yıldız kaydı. İkimiz de aynı anda başımızı kaldırıp baktık. William, sessizliğimi bozarak, "Size bir şey sormak istiyorum," dedi. Gözlerimi ona çevirdim. "Eğer geçmişinizle barışabilseydiniz, hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?"
Bu soru, beni derin bir düşünceye sürükledi. Hayatımda değiştirmek istediğim çok şey vardı. Ama belki de en çok, babamın yanımda olmasını isterdim. "Babamı geri getirmek isterdim," dedim, sesim titreyerek. "Onunla daha fazla zaman geçirmek... Ona daha çok şey söylemek..." Yutkundum ve devam ettim. "Çizdiğim resimleri görmesini ve benimle gurur duymasını, tekrar ve tekrar benim biricik kızım demesini isterdim." William, elimi hafifçe sıkarak, "Onunla geçirdiğiniz anılar, sizinle birlikte yaşamaya devam ediyor, Bayan Eleta. Ve o, sizinle gurur duyuyor olmalı. Çünkü siz, onun size öğrettiği her şeyi yaşatıyorsunuz." Bu sözler, gözlerimde biriken yaşların akmasına neden oldu. Ama bu kez, bu gözyaşları bir tür rahatlama getirdi. "Ne kadar zaman oldu?" diye sordu birden. Ona doğru baktım. "Anlamadım, Lordum?" dedim. "Babanız öleli ne kadar zaman oldu?" dedi bana bakarak. Gözlerim doldu. Zor da olsa ağzımdan, "Dört yıl..." gibi kısa bir ifade çıktı. Boğazımda yumru oluştu. "Annemi de hiç tanımadım. Beni doğururken hastalığı yüzünden daha fazla dayanamayıp ölmüş." Gözlerimden birkaç damla aktı. Konuşmaya başladı. "Ben de ailemi kaybedeli altı yıl oldu. Küçük kız kardeşimin hem annesi hem babası ben oldum bu vakit boyunca... Koca malikane benim sorumluluğuma girdi. Lord olmak sandığın kadar güzel bir şey değil. Daha adam akıllı ne olduğunu anlamadan bütün sorumluluk üstünüze yükleniyor." Dolu gözlerle ona baktım. Bir süre daha sessizce oturduk. Gölün serin rüzgarı, üzerimizde dolaşıyor, bizi geçmişin ağırlığından arındırıyor gibiydi. Kafamı William'a doğru çevirdim. William’ın gözlerindeki derinlik, söylediklerini daha da anlamlı kılıyordu. Onun da benim gibi bir geçmiş yükü taşıdığını bilmek, içimde bir ortaklık hissi uyandırdı. Sanki onunla konuşmak, kendi acılarımı biraz olsun hafifletiyordu. Sessizlik bir süre daha aramızda hüküm sürdü. Sadece gölün hafif dalga sesleri ve rüzgarın yaprakları hışırdatışı duyuluyordu.
"Bay William..." dedim sonunda, sesim hala biraz titrek ama daha kararlıydı. "Sizinle konuşmak bana gerçekten iyi geliyor. Ama bu kadar acıyı nasıl taşıyorsunuz? Nasıl devam ediyorsunuz?" William, gözlerini ufka dikti ve derin bir nefes aldı. "Devam etmek kolay değil, Bayan Eleta," dedi yavaşça. "Ama bazen, yüklerimizi taşımak için bir sebep bulmamız gerekiyor. Benim sebebim, küçük kız kardeşim oldu. Onun için güçlü olmak zorundaydım. Belki de siz de bir sebep bulmalısınız. Belki sanatınız... Belki de kendiniz." Bu sözler, içimde bir kıvılcım yarattı. Kendim için güçlü olmak...
Bu düşünce, bana hem korkutucu hem de umut verici geldi. William’ın varlığı, içimdeki karmaşayı bir nebze olsun sakinleştiriyordu. Gecenin serinliği, üzerimdeki ıslak elbiseyi daha da hissettiriyordu ama William’ın ceketinin sıcaklığı, bu soğuğu dindiriyordu. "William," dedim, bu kez onun adını daha rahat bir şekilde söyleyerek. Gözlerini bana çevirdi. "Beni gerçekten anladığınız için teşekkür ederim. Belki de hayatımda ilk kez, birinin beni tam anlamıyla anladığını hissediyorum." William, adını ilk defa mesafesiz ve resmiyet olmadan duyduğunda şok oldu. Hafifçe gülümsedi. Ben de şaşırdım. Onun ilk gülüşüydü bu...
Bir adama gülmek ilk defa bu kadar çok yakışıyordu. İçimdeki gizli olan duyguların dışa vurumu gibiydi gülüşü. Gülüşü gökyüzünden akan yıldızlar, denizdeki yakamoz ve denizcilere yol gösteren deniz feneri gibiydi...
"Anlamak, bazen sadece dinlemekle başlar, Bayan Eleta. Ve sizi dinlemek, benim için bir ayrıcalık." Bu sözler kalbimi okşarcasına söylenmişti. Artık konuşacak bir şey kalmamış gibi görünüyordu ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, huzur vericiydi. Gökyüzündeki yıldızlara bakarken, içimde bir karar belirdi. Geçmişimle barışmak, babamın öğrettiklerini yaşatmak ve hayatımı yeniden inşa etmek için bir adım atmalıydım. William’ın yanında olmak, bana bu cesareti veriyordu. Onun varlığı, içimdeki boşluğu doldurmasa da, o boşluğu anlamlandırmama yardımcı oluyordu. Gözlerimi kapattım ve dizlerimi kendime çekip kafamı yasladım. Biraz bu havanın ve biraz olsun özgür ruhumun tadını çıkarmak istedim. Birkaç hışırtı duydum. Gözlerimi biraz açtım, William bana doğru kaydı ve "İzninizle..." deyip kafamı yavaşça kendi omzuna doğru götürdü. "Biraz dinlenin..." dedi sonra. Beni rahatsız etmemek için bana dokunmuyordu ve sadece öylece duruyordu. Ben de gözlerimi kapattım. Omzunda birazcık durup dinlendim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, William daha fazla üşümemem gerektiğini söyledi ve beni evime kadar eşlik etti. Kapımın önünde durup, "İyi geceler, Bayan Eleta." dedi. Gözlerindeki sıcaklık, içimde bir huzur yarattı. "İyi geceler, Bay William." dedim, hafif bir tebessümle. Rüzgar, etrafımızda dans ederken, William’ın yanımda olması, içimde bir umut ışığının parlamasına neden oldu. William'ın arkasından bakarken, içimde bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Onun varlığı, sanki uzun zamandır kaybolmuş bir parçayı yerine koymuş gibiydi. Kapıyı yavaşça kapattım ve sırtımı yaslayarak derin bir nefes aldım. Başımı yukarı kaldırıp gözlerimi kapattığımda, onun sıcak bakışları zihnimde canlanıyordu. Kalbim, bir süre önce hissetmediğim bir ritimle atıyordu. Bu his, hem korkutucu hem de büyüleyiciydi.
Ayakkabılarımı çıkarıp yavaşça içeriye doğru ilerledim. William’ın bıraktığı ceket hâlâ omuzlarımdaydı. Onun kokusunu alabiliyordum; hafif bir lavanta ve odunsu bir koku.
Ceketi dikkatlice çıkarıp sandalyemin arkasına astım. Üstümü değiştirdim. Kıyafetleri balkon demirlerine astım. Giydiğim beyaz çiçek süslemeli uzun eteğinin ucundaki dantel işlemeli gecelik ile kendimi yatağa fırlattım. Saçlarım hala ıslaktı ama bunu dert etmeyecek kadar huzurlu hissediyordum. Gözlerimi kapattım ve kendimi ertesi günün getireceklerine yavaş yavaş kendimi bıraktım...