"Eve geldiğimde, her şey farklıydı. Hiç görmediğim komşular, yüzlerini hatırlamadığım akrabalar ve tanımadığım bir sürü insan, evimizi işgal etmişti. Sanki bir cenaze değil de, bir kaosun tam ortasında buluyordum kendimi. Sessizliğin içinde, başsağlığı dilekleri fısıldanıyordu; ama o fısıldamalar, bana sadece bir aldatmaca gibi geliyordu. Evin her köşesine yayılmış olan bu yabancıların varlığı, annemin kaybını daha da acı verici kılıyordu.
O an, tüm o kalabalığın içinde, annemin bu cehennemden sonsuza kadar kurtulduğunu öğrendim. O anda, üzerime bir ağırlık çökmüş gibi hissettim. Koşarak aldığım ilaçlar, o acı gerçekliği kavrayamadan ellerimden kayıp yere düştü. O ilaçlar, umudumun simgesiydi; ama şimdi, annemin yokluğu, hayatımda o kadar derin bir boşluk bırakmıştı ki, bu kayıp, karanlık bir gölge gibi üzerime çöküyordu. İçimdeki boşluğu bir ateş gibi hissediyordum; her geçen saniyede, bu acı büyüyordu, her şeyimi yakıp kül ediyordu.
Herkes bir şekilde beni teselli etmeye çalışıyordu. Annemin aniden fenalaştığını, hiçbir şeyin beklenmedik şekilde geliştiğini anlatıyorlardı. Ama ben onları dinlerken, içimdeki nefreti hissettim; sanki bir yangın gibi, her kelimeyi, her yalanı içimde biriktiriyordum. Gözlerim "o kişi"ye kaydı, yüzünde bir maske vardı; ne de olsa o, her zaman sözleriyle bir bahane yaratıyordu. Annemin hastalanmasının benim gitmemle bir ilgisi olabileceğini söylemeleri, bana inandırıcı gelmiyordu. Gerçekler ortada duruyordu, ama kimse gerçekleri görmüyordu. Benim için her şey bitmişti, ama "o kişi" hala burada, hala her şeyi olduğu gibi yıkmaya devam ediyordu.
Oradaki tüm kişiler gerçeği biliyordu; annemin ölmediğini, öldürüldüğünü. Ama onlar susmayı seçmişlerdi. Yalnızca seyirciydiler, her şeyin farkında oldukları halde, dilsiz kuklalar gibi duruyorlardı. Hiçbir hareket, hiçbir kelime, hiçbir bakış; hepsi sessizdi. Annemin acısını ve ölümünü izlediler, ama hiçbiri adım atmadı. Annemin hastalandığı ilk günden itibaren, "o kişi" onun hayatını yavaşça ellerinden aldı. Her geçen gün, annemden biraz daha uzaklaştı. O, annemi yavaşça öldürürken, herkes göz yumdu. Bir şekilde hep sustular; çünkü o kişi herkesin içindeydi, o kadar güçlüydü ki, kimse sesini çıkaramıyordu.
Ve şimdi, o ölüm, gerçeği fark ettiğimde, hiçbir anlam taşımıyordu. Gerçekler beni ne kadar acıtsa da, onlara sahip olmak hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Annem artık yoktu. O’na bir kez daha dokunamayacak, bir kez daha onu sevemeyecektim. Onun gidişiyle birlikte, geriye sadece suskunluk ve ihanet kalmıştı. Bu karanlık, acı verici bilgiyle baş başa kalmak, bana tek bir şey öğretmişti: Hiçbir şey geriye dönemezdi. Olan olmuştu.
Günlerce kendimi suçladım; belki o gün evde olsaydım, her şey farklı olabilirdi. Belki annem hala burada olabilirdi, belki de tüm bu acı hiç yaşanmazdı. İçimdeki suçluluk duygusu, her an tekrar tekrar beni kıskacına alıyordu, boğuluyordum. Nefes almakta zorlanıyordum, çünkü kendimi hiç affedemiyordum. Bir türlü annemin kaybolan gülümsemesini, ona yapmam gereken her şeyi yapamadığımı kabul edemiyordum."
Anılarım yeniden canlandıkça, kendime olan nefretim de büyüyordu. Hatırladım, her bir detayı... O kadar yakındım, o kadar kayıtsızdım... Ama şimdi her şey eksikti. Artık her anım, her düşüncem, bu pişmanlıkla sarılmıştı. "O kişi"ye olan nefretim, içimdeki ateşi körüklüyordu; o nefret, her geçen saniye daha da büyüyordu, kalbimde bir yara gibi genişliyordu. Onu tüm kalbimle nefret ediyordum, çünkü o, annemin hayallerini öldüren, her şeyin kaybolmasına sebep olan o adam, hayatımın en korkunç gerçeği haline gelmişti. Ona duyduğum öfke, her geçen gün içimde bir volkan gibi patlamaya yakın hale geliyordu.
"Ama yine de bu senin hatan değil," dedi Mert, sesindeki anlayış dolu ton biraz olsun içimi rahatlattı. "Yanlış anlama, annenin ölümü senin o an evde olmamanın suçu değil. Bazen olacakları engelleyemeyiz. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, sonuçlar bizim istediğimiz gibi olmayabilir."
Bu sözler karşısında sadece susarak başımı aşağıya eğdim. "Annem..." diye başladım konuşmaya. Konuştukça içim sızlıyordu. Yine de içimdeki bu karmaşayı, bu derin acıyı birine anlatmak istiyordum. Bu, bir yandan canımı yaksa da diğer yandan da hafifletiyordu sanki.
"Onu kaybettikten sonra 'o kişi'ye olan nefretim her geçen gün daha da arttı. Defalarca ölmek istedim. Suçluluk duygusu beni mahvediyordu. Her şeyin sorumlusunu, suçlusunu kendimde görüyordum. Yaşamak isteğimi kaybetmeye başladım ama yine de, öldürmeyen hayat beni öldüremedi. Ne kadar çabalasam da, bu hislerden kurtulamadım. Diğer yandan anneme verdiğim bir söz vardı. Üniversiteyi kazanarak buradan çok uzaklara gidecektim."
Yine de, bir aptal gibi, bir şeylerin düzeleceğini umut ettim. Bunca olaydan sonra hayattan bir beklenti umacak kadar saf kalmıştım. Yeniden hayata tutunmaya çalıştım, ama içimdeki boşluk büyüdü. Annemden sonra "o kişi" bana daha da kötü davranmaya başladı. O evden kaçarak kurtulacağım için susuyor, sabretmeye çalışıyordum. Evde bana köle gibi davranıyor, dışarıda ise eşine kaybetmenin acısını yaşayan zavallı bir koca rolü oynuyordu. Herkes onun sahte maskelenmiş yüzüne inanıyordu, çünkü insanlar gerçeklere değil, görmek istediklerine ve inanmak istediklerine inanıyordu. Gerçekleri herkesten daha iyi biliyorlardı ama işlerine gelmediği için her şeyi görmezden geliyorlardı.
Henüz 18 yaşındaydım; yalnız, acı çekiyordum. Annemin cenazesinde "hep yanındayız biz" diyen insanların arasında, hayatımın mahvoluşunu izliyordum. Neyse ki, üniversite sınavımın sonuçları iyi çıkmıştı. Şehir dışı, tam burslu ve kalacak yurdu olan bir üniversite kazanmıştım. Oradan kaçmak için sınav sonuçlarımı gizli tuttum, bu benim için bir kurtuluş biletiydi
Ama iki gün sonra, her şeyin değişeceğini fark ettim. O sabah, o kişinin bana karşı gösterdiği beklenmedik güzel davranışları anlamıştım. Gözlerinde, sesindeki hafif değişimden, bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmiştim. İçimde bir alarm çalmıştı. O an, aslında insanın ne kadar ileri gidebileceğini, karanlık yönlerinin ne kadar derinleşebileceğini fark ettim. Bir insanın, tüm sınırları aşabileceğini, vicdanını nasıl yitirebileceğini o sabah öğrendim. O kadar iğrençleşebileceğini hiç hayal edemezdim. Ama şimdi, o anı hatırladıkça, her şeyin bir oyun, bir tuzak olduğunu daha iyi anlayabiliyorum.
Gözlerim ona kilitlenmişti, ama aslında hiçbir şeyi görmek istemiyordum. Kelimeleri dudaklarından dökülürken, her biri birer bıçak gibi içimi yaralıyordu. "Güzel kızım, sen artık büyüdüğüne göre, bazı konuları konuşma vakti geldi," dediğinde, kalbimdeki korku büyüdü. O kadar sahteydi ki söylediği her şey, o an, her şeyin içine işlemişti. Ellerinin saçımı okşamaya çalışması, bir annenin sevgiyle dokunuşu olmalıydı, ama bu değildi. Bu, soğuk, kirli ve hesaplı bir dokunuştu, bir yalanın parçasıydı. İçimde, bu kişinin kızı olmaktan duyduğum iğrençlik giderek büyüdü.
Her kelimesiyle midemde bir sancı, bir bulanıklık hissettim. Sözleri o kadar açık ve sertti ki, sanki bir şok dalgası gibiydi. "Artık büyük kızsın ve evimizi geçindirmek için babana yardım etmelisin. Bunu baban için yapacaksın, değil mi?" dediği an, her şey bir anda beynimde patladı. O sözcüklerin anlamını kavrayamıyordum, gerçek dışıydı. Benim için bir oyun gibiydi, annemin yüzü ve o korkunç sesler. Ama değildi. Bunu net bir şekilde anlamaya başladım, çünkü o an, bana resmen para karşılığında satılacağımı söylüyordu.
Ona doğru bakarken, kolumda hissettiğim elleri hissetmek, annemin bana vurduğu o iğrenç elleri hatırlatıyordu. İçimdeki nefret bir yangına dönüşüyordu. Ne de olsa, onun kanını taşıyan ben, şimdi nasıl oluyordu da bunu bana yapıyordu? O, benden olanı satmaya, bir şekilde beni kullanmaya çalışıyordu. Kendi kanından birisine böyle zulmeder mi? Bu kadar derin bir acı ve ihaneti nasıl anlatabilirim? Ne kadar aşağılıkça, ne kadar karanlıkça… Iğrencin ve zalimliğin en dip noktasına inmişti. Bir insan nasıl kendi evladını bu şekilde küçümseyecek, kullanacak kadar yozlaşır? O an, içimdeki tüm umutlar bir anda yok oldu.
Benim sustuğumu görünce acele ile konuşmaya başladı: "Bak güzel kızım, adam zaten çok yaşlı, kısa süre içinde geberip gidecek. Hasta. Bu yüzden bu kısa süre içinde ona iyi davran, seni sevmesini sağla. Onu kendine bağla ki tüm servetini sana bırakıp gitsin. Sonrasında baba-kız hayatımızın kalanını zenginlik içinde yaşarız." Bense hâlâ öylece duruyordum ve içimdeki nefret ateşinin vücudumu sarmasına izin veriyordum.
Gerçekten mi bu kadar iğrençleşmişti diye düşünüyordum.
Ama ne olursa olsun, böyle bir şeyi kabul edemezdim. Ölmeyi bile kabul ederdim ama böyle bir iğrençliği yapmazdım. Bu yüzden beni tutan elini iterek, böyle bir şeyi asla yapmayacağımı söyledim. İtirazım, onun gerçek yüzünü göstermesine neden oldu. Her zamanki gibi beni dövdü, eve kapatıp sinirle dışarı çıktı. Ama olanları kabullenecek kadar aptal değildim. Zaten kaybedecek bir şeyim de yoktu; bu yüzden elimdeki çıkış yolunu değerlendirdim. Akşam olduğunda gizlice hazırlandım. Annemin ölmeden önce benim için sakladığı para ile birlikte üniversitemin olduğu şehre gittim. Üniversitenin yatakhanesinde kaldım uzun süre. Reşit olduğum için "o kişi" beni oradan çıkaramadı ama her zaman tehditleri ile işkence etti beni.
"Peki şu an nerde?" diye sordu Mert, endişeli bir sesle."Hapishanede," dedim.
"Neden orada?" diye sordu.
"Üniversite yıllarımda, akşamlar yarı zamanlı çalışarak geçiniyordum. Zor da olsa içimdeki her şeyin iyi olacağı umudu ile katlanıyordum. 'O kişi'yi uzun süredir görmediğim için rahattım. Beni artık rahat bıraktığını düşünüyordum ama yine yanılmıştım. O gün işten çıktığımda, hiç beklemediğim anda aniden arkamdan saldırdı. Onu iterek elinden kurtuldum ama yine de bir az da olsa acımadı bana. Aniden duyduğum silahın patlama sesiyle karnıma saplanan acı ile yere yığıldım. Elime değen sıcak kırmızı kanım ile birlikte bilincim kapandı. Birinin bana yardım için geldiğinde, beni orada bırakıp gitmişti.
Sen de iyi bilirsin ki, bu hayatın ahlak ve namus kavramları, yalnızca kadınlar üzerinde şekillendirilir. Namus, ahlak delindiğinde akla gelen ilk şeydir ve ne yazık ki bu yük, yalnızca kadının omuzlarına bırakılır. Kadının yaşadığı her an, toplumun gözünde test edilen bir sınavdır. Eğer bir kadın kendi ayakları üzerinde durmaya, bağımsız olmaya, kendi seçimlerini yapmaya kalkarsa, her adımı bir tezat oluşturur. Ailesinin, çevresinin değerleriyle çatışır. Okumak, yalnız yaşamak, evlenmeyi reddetmek, kendi kararlarını vermek, kendisi adına bir şeyler yapmak… Bütün bunlar, toplumda "ahlaksızlık" olarak nitelendirilen hareketlerdir. Kadın, bu toplumda asla "birey" olamaz. Her zaman birinin malı, koruması, yönlendirmesi gereken bir "değer" olarak görülür. Ve ne yazık ki, bu yozlaşmış değerler, kadının varlığını ve seçimlerini hiçe sayarak, ona ölüm gibi bir son biçer.
Bir kadın, her zaman "erkek" tarafından yönetilmeli, şekillendirilmelidir. Aile içindeki erkekler, kadının kaderine karar veren tek otorite olarak görülür. Bu erkekler, kadının "namusunu" temizlemek için her türlü şiddeti uygulamaya hak görürler. Bu, onları suçlu yapmaz; aksine, onlar "toplumun düzenini" koruyan kahramanlardır. Namus, öyle bir şeydir ki, ona zarar verdiği düşünülen bir kadının varlığı, toplumun gözünde bir tehdit haline gelir. Ve bu tehdit, bazen tek bir mermiyle yok edilir.
O gün, ben de o "namus temizliği"nin bir parçası oldum. Vurulduğumda, öleceğimi düşündüm. Hayatımın son bulacağına inanarak, gözlerim kapanırken içimde bir rahatlama hissettim. Çünkü ölü olmak, yaşadığım bu cehennemden kaçıştı. Ama ölemedim. Hayat bana ölmeyi bile çok gördü. O an hissettiğim acı, beni öldürmek bir yana, daha da güçlü kıldı. Gözlerim açıldığında, yaşamın bana sunduğu acı ve cehennem hiçbir şekilde son bulmamıştı. Hala hayattaydım ve hala o dünyada, o toplumda var oluyordum; ancak ölü olmanın, en azından bir tür kaçış olabileceğini düşündüm.
Hayatım boyunca çok şey öğrendim ama en acı gerçeklerden biri, kadının sadece bedeninin değil, ruhunun da başka birinin kontrolünde olduğuydu. Benim varlığım, onların gözünde bir "şey" olmaktan başka bir şey değildi. Bir kadın kendi yolunu çizmeye çalıştığında, bu toplum ona izin vermez. Onun yolu, erkeklerin çizdiği sınırlarla belirlenir. Kendi sesini duymaya çalıştığında, boğulmaya mahkum olur. Çünkü namus, ahlak, kadının bedeni üzerinde yazılır. Ve bu yazgıyı silmek için bir tek şey yapılır: O kadının "ölmesi" gerekir. İşte böyle bir aşağlık ve iğrenç toplumda yaşıyoruz
Gözümü açtığımda kendimi hastanede buldum. O da birkaç gün sonra yakalandı. Çok çekmeden serbest burakıldı.
Sonuçta, bu toplumda bir kadını öldürmek, ona şiddet uygulamak ya da öldürmeye teşebbüs etmek, ne yazık ki büyük bir suç olarak görülmüyor. Kanunların hafifliği ve toplumun sessizliği, bu suçu işleyenleri cesaretlendiriyor. Bir erkeğin, bir kadının hayatını mahvetmesi karşısında aldığı ceza, çoğu zaman gülünç derecede hafif oluyor. İşin daha korkunç yanı ise, bu acımasızlığın çoğunlukla meşrulaştırılması. İnsanlar, duydukları hikâyeler karşısında başlarını iki yana sallayıp, “Kim bilir ne yaptı da bu hale geldi?” diyerek kadını suçluyor. Suçlu olan, ölen ya da şiddet gören bir kadın bile olsa, toplumun gözünde daima "hak etmiş" oluyor.
Kadının maruz kaldığı bu sistematik şiddet, yalnızca fiziksel değil; ruhunu ve onurunu da parçalayan bir şiddet. Her darbede, her aşağılamada, her susturuluşta kadınların mücadele ettiği şey yalnızca bir insan değil, bir zihniyet oluyor. Bu zihniyet öyle köklü ki, şiddet gören kadına acımak yerine sorguluyorlar: “Ne yaptı da bunu hak etti?,saat kaçta oradaydı?, o gün ne giymişti? ,o saatte orada ne yapıyordu?, kesin açık giymiştir, etek boyu kaçtı? ”
Bir erkeğin işlediği şiddeti meşrulaştıran bu düşünce, kadının yaşam hakkını elinden alan asıl suçlu. Adalet, kadının yanında değil; onu ezen, susturan, yok eden zihniyetin yanında saf tutuyor. Kadının yaşadıkları toplumun gözünde bir “ibret hikayesi”ne dönüştürülüyor. Şiddete uğramış bir kadının hikâyesi, diğer kadınlara korku salmak için anlatılıyor. “Bak, sınırlarını aşarsan, senin de sonun böyle olur,” demeye çalışıyorlar. Bu korku, toplumun kadına çizdiği kafesin en büyük parçası.
Ama hakikat şu ki, hiçbir insan bir başkasının şiddetini hak etmez. Kadının ayakta kalmak için verdiği her mücadele, bu çürümüş düzenin gerçek yüzünü gösterir. Sessiz kalmak, bu düzenin bir parçası olmaktır. Kadınlar, susturuldukça yok olmazlar; sustukça öfkeleri büyür. Ve bir gün, o susturulmuş sesler, kendilerini ezen bu zihniyeti yıkmaya yetecek gücü bulacak. Çünkü hiçbir adaletsizlik, sonsuza kadar var olamaz.
"İşte o yüzden şu an bile bu durumdayız. Cahiliyet içinde debeleniyoruz," dedi Mert, yüzündeki ifade karamsarlık ve öfke arasında gidip geliyordu. "Kadın okumaz derler, çalışamaz, dışarı çıkamaz derler. Ama sıra ailelerindeki kadınlara geldiğinde, kadın doktor isterler. O kadın doktorların da bir yerlerde okumaları gerektiğini hiç düşünmezler." Sesi alaycı bir tona bürünmüştü, ama altındaki acı çok belirgindi.
Derin bir nefes alıp bakışlarını yere dikti. Sanki konuşurken içindeki hayal kırıklığını bastırmaya çalışıyordu. "Kendi çelişkilerini görmezler, görseler bile umursamazlar. Kadının yaşam hakkını, eğitimini, hatta nefes almasını bile bir erkeğin iznine bağlayan bir toplumda, ne ilerlemek mümkün ne de hakikaten insan olmak."
Konuşurken elleri sıkılıydı, parmak eklemleri beyazlaşmıştı. Söyledikleri, yalnızca bir eleştiri değil, sanki içinde biriken her şeyin patlamasıydı. "Kadınları dört duvar arasına hapsetmek, sanki o duvarlar ahlakı koruyormuş gibi davranmak... Bu sadece cehalet değil, bu aynı zamanda vicdansızlık. Kendini güçlü sanan insanların, aslında ne kadar korkak olduklarını gizlemek için yaptıkları bir şey."
Gözlerini bana çevirdi, bakışlarında sert bir gerçeklik vardı. "Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Buna karşı duranlar susturuluyor, susturulamayanlar da yalnız bırakılıyor. Kadının omuzlarına yükledikleri ahlak kavramı, kendi utançlarını örtmekten başka bir şey değil."
"Sonrasında sağlık durumum giderek kötüleşti. Sık sık nefes darlığı yaşamaya başladım. Doktora tedavi için gidecek param olmadığı için çok da önemsemedim. Üniversiteyi bitirdikten sonra çalışmaya başladım; bu şekilde tedavi için hastaneye gidebildim. Bana o gün 'akciğer kanseri' teşhisi koydular. Bir süre tedavi uyguladım ama bir gelişme olmadığı için tedaviyi durdum. Gerisini de biliyorsun zaten..."
Tüm konuşmam boyunca beni sessizce dinlemişti. Ne bir sözle bölmüş, ne de gözlerini kaçırmıştı. Onun için yabancıydım; hayatımda ilk defa gördüğüm bir insandı. Ama buna rağmen, bir an bile "eskiden olmuş işte, unut gitsin" dememişti. O klişe cümleleri söyleyerek, içimdeki acıyı hafife almaya çalışmamıştı. "Senin gibi bir sürü aynı hayatı yaşayan var," ya da "Abartma bu kadar, senin durumundan da kötü olan var" diyerek, sözlerimden kaçmamıştı.
O anda, ne kadar alışılmadık bir insan olduğunu fark ettim. Herkesin diline doladığı, "unut gitsin" cümlelerinden birini bile duymadım ondan. Hiç yargılamamıştı beni; aksine, anlattıklarımı anlamaya çalışıyordu. Onun sessizliği, beni dinlerken sergilediği saygı ve empati, kelimelerden çok daha güçlü bir şeydi.
Belki de onun da geçmişinde yaralar vardı. Beni dinlerken, kendi sessiz acısını hatırlıyor olabilir miydi? Aynı Shakespeare'in dediği gibi, "Yarayla alay eder, yaralanmamış olan." Belki de onun yaraları, onu benim gibi yargılamaktan alıkoymuştu.
Onun yüzüne baktığımda, bir anlığına gözlerinde o tanıdık, derin kederi gördüm. Gözlerinin arkasında, benim gibi bir geçmiş taşıyor gibiydi; ne olduğunu bilmesem de, o acının gerçekliğini hissedebiliyordum. Belki de kelimelerim, onun kendi yaralarını kanatmıştı, ama yine de beni dinlemekten vazgeçmemişti. Onun sessiz anlayışı, bana ilk kez gerçekten yalnız olmadığımı hissettirmişti.
"Eee, şimdi sen anlatsana hikâyeni," dedim ona bakarak. "Karşımda bu hayat dolu, hep her şeye olumlu bakan 'güneş' gibi 'ışığı' olan bu kişinin hayatını dinlemek isterim."
Sözlerime karşılık gülümseyerek başını salladı.Bense, o söylemese de his ediyordum; o gülümsemesinin arkasında derin bir acı yattığını.....
^^ Yorumlarınız ve oylarınız, bu yolculukta bana ışık tutacak. Fikirlerinizi benimle paylaşmayı ve hikayemi daha da geliştirmemi sağlayacak geri dönüşlerde bulunmayı unutmayın.Eğer hoşunuza gittiyse, lütfen yıldızınızı bırakmayı ve düşüncelerinizi paylaşmayı da unutmayın. Benim bu küçük yazarlık deneyimim de sizlerden başka desteğim, yok. Bu yüzden gelişmem için fikirlerinize ve yardımınıza ihtiyacım var .Her bir destek, hikayenin hayata geçmesinde büyük bir etki yaratacak. Teşekkür ederim!"(●⁀‿⁀●)🌟




