İçeriğe geç

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 4 · 12 dk okuma

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 4

4.Düştükçe kalkmayı öğrendim, kalktıkça kimsem olmadığını."

Bazı hayatlar, daha başlarken sessiz bir çığlık gibi yankılanır. Yaşanılan acılar, gözden uzak bir şekilde ruhun derinliklerine kök salar; zamanla büyür, dallanır ve her bir hücreni sarar. Sustukça büyüyen, nefes aldıkça derine işleyen bir yükle yaşarsın. İşte, benim hayatım tam da böyleydi... Sözcüklerin yetersiz kaldığı, anlatılmaya çalışıldıkça daha da karmaşık hale gelen bir hikaye.

Çocukluğumda hissettiğim yalnızlık, büyüdükçe yalnızca başka bir forma büründü. İnsanlara duyduğum güven azalırken, sessizliğim en büyük sığınağım oldu. Yaşanan her şey ruhumu bir parça daha yontarken, o sessiz çığlık içimde yankılanmaya devam etti. Beni şekillendiren, ancak kimseye göstermeye cesaret edemediğim o geçmişin izlerini taşırken, dünyaya normal bir insanmış gibi davranmayı öğrenmiştim.

Sustum. Hep sustum. Çünkü bir şeylerin üzerine konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini erken yaşta öğrenmiştim. Ama bu sustuklarım, her geçen gün biraz daha ağırlaşıp beni aşağı çekiyordu. Kendi hikayemi paylaşmak bana hep gereksiz ve anlamsız gelmişti. İnsanlar dinlese bile anlayabilir miydi? Ya da anlasalar bile ne değişirdi?

Ama şimdi, hayatımın bu noktasında, birine anlatmak zorundaymış gibi hissediyordum. Yıllarca içimde tuttuğum, benden başka kimsenin bilmediği bu karanlık hikaye, artık bir sır olmaktan çıkmak istiyordu. İlk kez, belki de ilk kez birinin anlayabileceğine inanmak istiyordum... Ya da en azından birinin dinlemek istediğine.

"1999'un 11 Şubat'ında doğdum," dedim.

Bir an durakladım; sanki kelimeler değil de anılar zihnimin derinliklerinden gün yüzüne çıkıyordu. Her biri birer gölge gibi peşimdeydi, geçmişimin karanlık koridorlarında yankılanıyordu. Bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken, derin bir nefes alıp kendimi toparladım ve devam ettim.

"Ailemiz çok büyük değildi. Tabii buna aile denebilirse… Kardeşim yoktu, evin tek çocuğuydum. Ama bu, sevgi dolu bir ilgiye boğulduğum anlamına gelmiyordu. Herkes, sıcak bir yuvada, sevgi dolu sözlerle büyürken, ben adeta cehennemin içine doğmuştum. Diğer çocuklar kahkahalarla büyürken, ben küfürler, bağırışlar ve kırılan şişelerin yankılarıyla büyüdüm."

Bir an sustum, gözlerim yere kaydı. O sahneler hâlâ dün gibi canlıydı. Etrafımı saran bir karanlık gibi ruhumu kemiriyordu.

"Annemi hiç güçlü bir kadın olarak hatırlayamıyorum. Sürekli ezilen, bastırılan, sessizliğe mahkûm bir kadındı. O ise... . Her gece alkolün etkisiyle eve gelir, hırsını annemden alırdı. Çığlıklar, kavga sesleri, sonra uzun bir sessizlik… Bu sessizlik beni daha çok korkuturdu çünkü ne olduğunu anlamaya çalışırdım."

Sözlerim giderek ağırlaşıyor, içimde birikmiş olan onca şey dışarı dökülüyordu. Kendimi susturmaya çalışmadım. Çünkü bir kez başladığımda, durmanın mümkün olmadığını hissetmiştim.

"O çocukluğumda tek bir kez bile huzur içinde uyandığımı hatırlamıyorum. Ben de onlardan biri gibi davranmaya başladım zamanla. Sanki her şey normalmiş gibi, sanki biz sıradan bir aileymişiz gibi… Ama aslında içten içe parçalanıyordum."

Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzündeki ifade, beni anlatmaya devam etmeye teşvik ediyordu.

Her cümleyle eski anılar canlanıyordu. O zamanların acısı boğazımı düğüm düğüm yapıyordu, her kelimede soluk almak bile zorlaşıyordu.

"Hiçbir zaman hak etmediği halde anneme kötü davranıyordu. Annem, bizim ailemiz için her zaman fazla iyiydi. O yüzden "O" annemi hak etmiyordu..."

"Baban mı?" diye sordu Mert aniden, sesi temkinli ama bir o kadar da meraklıydı.

Başımı hafifçe salladım. 'Evet' diyemeyecek kadar içimde öfke vardı, o insana 'baba' demeye yetecek tek bir duygu bile yoktu içimde.

Sesim titremeye başladı, ama duramadım, kelimeler ağzımdan dökülmeye devam etti. Sanki yıllardır içimde birikmiş bir yara, şimdi kabuğunu söküp atıyordu.

"Her gün anneme karşı acımasızca davranırdı," dedim, kelimelerim öfkeyle karışık bir hüzünle yankılanıyordu. "Ona şiddet uygular, sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi yemek getirmesini isterdi. Bu nasıl bir insanlık, anlamıyorum… Hayır, insanlık demek bile ona fazla gelir. O sadece... bir canavardı."

Bir an duraksadım, Mert’in yüzündeki şaşkınlık ve hüzün dolu ifadeyi görünce devam etmem gerektiğini hissettim.

"Biliyor musun," dedim, sesim giderek daha da kısıklaşırken, "o evde yaşadığım sürece annemin yüzünün güzelliğini hiç göremedim. Yüzündeki morluklar yüzünden… o güzel yüzü bir türlü tam olarak göremedim. Her seferinde yeni bir yara, yeni bir iz… Sanki acı, onun bir parçasıymış gibi. Ve daha kötüsü, bana yemek yediren o morarmış ellerini bile hatırlamıyorum. Ellerini hep titreyerek saklamaya çalışırdı, sanki utanç duyarmış gibi… Oysa utanç duyması gereken kişi asla o değildi."

Derin bir nefes alarak ellerimi masanın üzerine koydum. Kahve fincanı artık soğumuştu ama ellerim hâlâ titriyordu.

"Ben sadece bir çocuktum," dedim, gözlerimden akan yaşları silmeye çalışarak. "Bir çocuk olarak annemi kurtaramamak... en büyük çaresizliğim bu oldu. Onun için hiçbir şey yapamadım. Ve her gece yatmadan önce bir gün onun o evden kurtulmasını diledim. Ama o dilek hiçbir zaman gerçekleşmedi."

Annemin yüzü gözlerimin önüne geldiğinde, yüreğim burkuldu, her parçası acıyla doldu. Anılarla birlikte kalbim sanki yeniden kanıyordu. Sessizce akan bir gözyaşı yanağımı ıslatırken, gözlerimi kapattım; o karanlık günlerin acısını, içimdeki sessiz çığlığı gizlemeye çalışarak.

Mert’in ellerimin üzerine koyduğu elleri sıcaktı; sakinleştirmek, belki de biraz olsun yükümü hafifletmek istiyordu. Ama o sıcaklık bile içimdeki soğukluğu eritmeye yetmiyordu. Derin bir nefes aldım, gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu, hem anıları susturmanın hem de kendimi toparlamanın bir yoluydu belki de.

“Tamam, istersen konuşma artık,” dedi Mert, pişmanlık ve üzüntü dolu bir sesle. Ama o kadar kolay değildi, içimde biriken her şey adeta taşmak istiyordu.

Gözlerimi açtığımda, Mert’in gözlerindeki o hüzünlü ifadeden kaçınarak önümde duran kahve fincanına baktım. Buharı çoktan kaybolmuştu, tıpkı annemin hayatımdaki varlığının zamanla silikleşmesi gibi.

“Annem bunları hiçbir zaman hak etmedi,” diye mırıldandım, sanki kendime itiraf ediyormuş gibi. Sonra sessizlik oldu. Bir an konuşmayı bırakmayı düşündüm, ama acılarım içimde kalmaya devam ederse beni kemirmeye devam edecekti. İçimdeki bu yükü birine anlatmam gerekiyordu. Duramıyordum.

“Annem o kadar güçlü bir kadındı ki... Ama güçlü olmanın onun için ne anlama geldiğini anlayınca, bu kelimenin ne kadar ağır olduğunu fark ettim. Güçlü olmak; dayak yemek, hakarete uğramak, her şeye rağmen o evde ayakta kalabilmekti. Onu her gün o hâlde görmek... beni mahvediyordu. Küçük bir çocukken bile, onun çektiği acıyı hissedebiliyordum.”

Gözlerim yeniden dolmaya başladı ama devam ettim, çünkü duramazdım. “O kadar sessiz bir çığlık atıyordu ki… Bunu sadece ben duyabiliyordum. Onun sessizliğinin içinde boğuluyordum, Mert. Çocukken bile annemi koruyamamak… Hayatım boyunca peşimi bırakmayan bir utanç oldu.”

Mert, hâlâ ellerimi tutuyordu. Gözlerimi tekrar ona çevirdim. “Annem için hiçbir şey yapamadım, Mert. Onu o cehennemden çıkaramadım. Ve bazen düşünüyorum... Eğer bir gün kendim anne olursam, onun kadar güçlü olabilir miyim?”

Mert sessizce beni dinliyordu, yüzünde derin bir hüzünle karışık öfke vardı. Ellerimi hâlâ bırakmamıştı, sanki her an parçalanacakmışım gibi beni bir arada tutmaya çalışıyordu. Ama ben zaten çoktan kırılmıştım. Her kelimeyle geçmişin karanlıklarına biraz daha çekiliyordum, fakat anlatmaya devam etmekten başka bir seçeneğim yoktu.

"Annem hep güçlü görünmeye çalışırdı. Yüzündeki yaraları sorduğumda, gözlerimin içine bakar ve gülümseyerek ‘Hiç acımıyor, merak etme sen,’ derdi. Ama çocuk aklımla bile o gülümsemenin ardındaki acıyı görebiliyordum. Onun gözlerinin içindeki o sessiz çığlıkları hissedebiliyordum. Anlayabiliyordum..."

Boğazım düğümlendi, ama duramadım. Gözlerimi Mert’in bakışlarından kaçırarak masaya sabitledim ve devam ettim.

"Her akşam o kişi eve arkadaşlarıyla gelir, sabaha kadar içerlerdi. Eve hiçbir zaman doğru düzgün para getirmezdi, ama o zıkkımı almak için mutlaka bir yol bulurdu. Annem çalışıp bizi geçindirmek için didinirken, o her kuruşu içkiye ve değersiz eğlencelerine harcardı."

Sesim hafifçe titredi. "Ne zaman bu içki âlemlerini yapacak olsalar, annem beni odama kapatır, kapıyı kilitlerdi. O zamanlar neden böyle yaptığını anlamazdım. Küçük bir çocuktum, annemin beni neden odaya kapattığını sorar, durmadan ağlardım. Ama şimdi… şimdi çok iyi anlıyorum. Keşke hiç anlamasaydım, Mert. O zaman, bu kadar yük taşımak zorunda kalmazdım."

Başımı iki elimin arasına alıp derin bir nefes çektim. "Anlamaman gereken şeyleri erken anlamak… büyümek demekmiş. Ama bu büyümek istemediğim bir masaldı. Ve o masalın her sahnesi, kalbime ayrı bir yara bıraktı."

Mert’in gözleri bir an bile benden ayrılmadı. Yüzündeki derin hüzün, söylediklerimin onda da bir ağırlık yarattığını belli ediyordu. Ama bu ağırlık, paylaşılması gereken bir yük gibiydi; belki de anlatmaya devam etmek biraz olsun rahatlatırdı beni.

"Derin bir nefes aldım, sesim giderek kısıldı. ‘Bir annenin kendi çocuğunu kendi evinde bile korumaya çalışması ne kadar acı verici bir şey… Küçükken pek çok çocuğun görmemesi gereken şeyleri gördüm. Annemin ağlamalarını, o ‘kişinin’ bizi dövmesini, eve gelen yabancıları…’”

Duraksadım. Kelimeler boğazımda bir düğüm oluşturmuştu. Mert bir şey söylemek üzereydi, ama sustu. Devam etmemi bekliyordu.

"Daha beteri de vardı," dedim, titreyen bir sesle. "Bu yüzden erken yaşta büyüdüm; içimdeki çocuk, o günlerde öldü. O zamanlar oyunlar oynamam gereken yaşta, yaşamın ne kadar acımasız olduğunu öğreniyordum. Yaşamı böyle öğrendim, acıyla ve mücadeleyle. Annem ise hep sustu…"

Başımı öne eğdim, gözlerim dolmaya başlamıştı. "Belki susmasaydı her şey başka olurdu, belki de hiçbir şey değişmezdi. Ama sustuğu her an, benimle birlikte kendi hayatından da vazgeçiyordu. Onun sessizliği, benim en büyük çığlığımdı.”

Bir an gözlerim Mert’inkilerle buluştu. Yüzündeki ifade, kelimelerden daha fazlasını söylüyordu. Ama onun merhamet dolu bakışlarına daha fazla dayanamayarak başımı çevirdim. "Bazen keşke her şey çok daha farklı olsaydı diyorum. Ama sonra anlıyorum ki, geçmişi değiştirmek imkânsız. Ve işte, o geçmiş beni ben yaptı… Ama bu, iyi bir şey mi, kötü mü, hâlâ bilmiyorum."

Gözlerim dolmuştu, o anıları hatırlamak bir yara gibi kanatıyordu içimi. "Annemin bana olan sevgisi, o cehennemdeki tek ışığımdı," diye devam ettim, sesim titrerken. "Ona ne kadar kızsam da, ne kadar öfkeli olsam da, onun sevgisi her şeyin üstündeydi. Perdelere, mendillere işlediği nakışlar, aslında hayatımıza tutunduğu incecik bir ipti. Her biri, benim geleceğim için yaptığı sessiz bir mücadeleydi."

Mert’in gözleri gözlerimden ayrılmıyordu; bir şey söylemek ister gibi ama kelimeler boğazında düğümlenmiş gibiydi.

"Annem beni okutmak için biriktirirdi," dedim, buruk bir gülümsemeyle. "Ama o 'kişi' fark ettiğinde, annemin kazandığı her kuruşu içkiye harcardı. Bazen bana da vururdu... O anlarda annem beni korumak için araya girerdi. Öyle bir anda, içimde hem korku hem de öfke büyürdü. Ama en büyük korkum, onun bir gün gerçekten dayanamayacağı bir darbe almasıydı. Beni cezalandırmak için bodruma kilitlerdi, karanlıktan korktuğumu bile bile. Ama aslında karanlıktan değil, annemi kaybetmekten korkuyordum."

Gözlerim fincanın kenarına takıldı, sessizce bir an durdum. "O 'kişi' uyuduğunda, annem sessizce gelir, beni bodrumdan çıkarırdı. Bana yemek getirirdi. Dünyanın en mutlu insanı olduğumu hissederdim o an. Annem o yaralı elleriyle saçımı okşardı, bana yemek yedirirdi. Ben de onun yaralarını iyileştirmeye çalışırdım, küçük ellerimle…"

Derin bir nefes aldım, sanki o anılar boğazımı sıkıyordu. "O günlerde öğrendiğim bir şey vardı," dedim sessizce, "sevgi ne kadar güçlü olursa olsun, bazen yetmiyor."

Mert, yüzümdeki acıyı ve öfkeyi okumaya çalışıyordu. "Annemin suskunluğu, hayatımdaki en büyük bilmecelerden biriydi," dedim, gözlerimi kahve fincanına dikerek. "Ne kadar acı çekerse çeksin, ne kadar kötü davranırsa davransın, ona karşı tek kelime etmezdi."

Bir an duraksadım, o eski tartışmaları hatırlayarak. "Ne zaman öfkelenip, ‘Keşke ölse de kurtulsak,’ desem, hemen beni azarlar, ‘Ne olursa olsun, o senin baban,’ derdi. O sözleri duymak, her seferinde içimde bir şeyleri daha da kırardı. Çünkü o ‘kişiye’ asla baba diyemedim. Bu kelime, onun gibi birine söylenecek kadar değerli bir anlam taşımıyordu benim için."

Sesim gittikçe kısıldı, kelimeler ağzımdan dökülürken boğazım düğümleniyordu. "Şimdi bile diyemem," diye ekledim, gözlerim dolarken. "Baba kelimesi sevgiyi, güveni, korumayı temsil eder. Ama o… o benim için sadece korkuyu, öfkeyi ve çaresizliği hatırlatıyor."

Bir an sustum, dudaklarım titredi. “Beni o cehennemden kurtarmak için annem üniversitede okumamı sağladı; üniversite, o evden kaçış biletimdi. O sıralarda ‘o kişi’ kendini kaybetmiş durumdaydı, okula gidip gitmediğimi bile umursamıyordu. Bir gün her şeyin düzeleceğine inanıyordum; annemi de alıp uzaklarda mutlu bir hayat kuracağımızı düşünüyordum… Ama olmadı. Tüm umut gemilerim gibi o da battı. Hayat bir kez daha yüzüme gerçeğini vurdu.”

Acı gerçekleri yeniden hatırlamak, içimdeki yaraları kanatıyordu. Bir acı gülümseme ile iç çektim ve devam ettim:

"Sınavın sonucunun açıklanmasına çok az kalmıştı. Zihnimde bir uğultu, kalbimdeki ağır sızı, her geçen gün annemin hastalığının derinleşmesini izlerken büyüyordu. O zamanlar annem, vücudundaki her ağrı ve zorlukla başa çıkmaya çalışırken, içimde bir umut ışığı vardı. Eğer sınavı kazanırsam, annemi de yanımda götürüp, bir daha hiç dönmemek üzere oradan kaçacaktık. Hayatımızı yeniden kuracak, hem okuyarak hem de çalışarak annemi tedavi ettirecektim. Birlikte, sadece iki kişilik bir hayat kuracaktık. Ama zamanla, annemin durumu daha da kötüleşti. Gözlerinde solgunluk, ellerindeki titreme her geçen gün daha belirgin hale geldi. Yavaşça, elimden kayıp giden her şeyin ağırlığını hissediyordum.

Bir gün, dayanamadım. Çaresizlik içinde arkadaşıma ‘ders çalışmaya gidiyorum’ diyerek evden çıkıp, elimdeki son parayla eczaneye ilaç almaya gittim. O an, her şeyin tek çözümü gibi görünüyordu. O kadar basit bir şeydi. Ama o basit şey, hayatımda geri dönüşü olmayan bir noktaya işaret ediyordu.

İlaçlarla geri dönerken, içimde beliren tek duygu pişmanlıktı. Kapıyı açtığımda, annemin yerinde olması gereken gülümsemeyi bir daha asla göremeyeceğimi fark ettim. Her akşam saçlarımı okşayan o elleri, beni her zaman anlayan bakışları artık yoktu. Gözlerim, boş duvarlara, o eski fotoğraflara odaklanırken, bir tek şey vardı: O gülümseme, o el, o ellerin bana verdiği sıcaklık sonsuza dek kaybolmuştu. Artık geriye sadece hatıralar kalmıştı. Bu, bana kalacak olan tek şeydi."

Bir an duraksadım, gözlerimdeki yaşları silmeye çalıştım. "Eve döndüğümde, kapının eşiğinden duyduğum sesler beni dondurdu. O sesler, her zamanki gibi içimdeki karanlığı daha da derinleştiriyordu. O ‘kişinin’ sesleri, evin her köşesinde yankılanıyor, adeta her şeyin sahipliğini ilan ediyordu. İçeri girdiğimde, annemin yere yığılmış bedenini gördüğümde zaman adeta durdu. Gözleri kapalı, ifadesizdi. O an, kalbimde kopan fırtına tüm bedenimi sardı. O an, bir şeylerin tamamen kırıldığını, her şeyin artık geri dönüşsüz bir şekilde değiştiğini anladım.

İlaçlarımı yanımda götürmüştüm ama artık onun yanında olmanın ne önemi vardı ki? Anlatmak için değil, sadece son bir kez onunla kalmak için gelmiştim. Yavaşça annemin yüzüne odaklandım ama gözlerim, o gülümseme ve o sevgi dolu bakışları artık bulamıyordu. O elleri de bulamıyordum; onlar artık benin için bir zamanlar gerçeği olan, şimdi kaybolmuş bir masalın parçasıydı.

Bir an, o anı unutmak için kendimi zorlamaya çalıştım ama nafile. O güzel yüz, o sevgi dolu elleri, hepsi benden uzaktaydı… O ‘kişinin’ evde yarattığı cehennem, annemin o saf ve sevgi dolu gülümsemesini benden çalmıştı. Ve o an, içimdeki tüm umut da bir kenara itilip kayboldu. Artık tek başıma, annemin anılarıyla dolu bir hayatta ilerlemek zorundaydım. Ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. O kadar karanlıktı ki, hiçbir yol görünmüyordu.

Kelimelerim acının derinliğini sadece dışa vurabiliyor, her birini söylerken içimdeki hıçkırıklar daha da büyüyordu. Gözlerim yaşlarla doluydu, daha fazla dayanamayacak gibiydim. O günden sonra hayatımın ne kadar zorlayıcı olduğunu biliyordum, ama belki de bu, annemin hatırasını yaşatmanın tek yoluydu. Her şeyin bir bedeli vardı, belki de acının da. Ama o bedeli her gün, her an, her düşüncede taşımak zorunda kalacaktım.

Yorumlarınız ve oylarınız, bu yolculukta bana ışık tutacak. Fikirlerinizi benimle paylaşmayı ve hikayemi daha da geliştirmemi sağlayacak geri dönüşlerde bulunmayı unutmayın.Eğer hoşunuza gittiyse, lütfen yıldızınızı bırakmayı ve düşüncelerinizi paylaşmayı da unutmayın. Benim bu küçük yazarlık deneyimim de sizlerden başka desteğim, yok. Bu yüzden gelişmem için fikirlerinize ve yardımınıza ihtiyacım var .Her bir destek, hikayenin hayata geçmesinde büyük bir etki yaratacak. Teşekkür ederim!"(●⁀‿⁀●)💕

Bölüm sonu

11 yorum