Hayat, bazen bir başkasının varlığıyla anlam bulur. Kimi zaman kendimizi bir amaç uğruna yaşarken, kimi zaman da başkalarına bir anlam katmak için varız. Her birimizin, belki de farkında olmadan birinin hayatına dokunduğu anlar vardır. İster küçük bir yardım, ister yalnızca bir bakış ya da bir gülümseme, bazen sadece bir kişinin varlığı bile başkasının hayatında bir fark yaratır. Bu yüzden, zorluklarla karşılaştığımızda bile yaşamın değerini unutmamalıyız. Çünkü her an, başkalarının hayatında yer edindiğimiz bir an olabilir ve belki de bir gün, hiç tanımadığımız biri için var olmamız bir fark yaratır.
Kimileri için bu hayat yolculuğu, hayalleri başkaları için; aileleri ve yakınları için, bazılarımız içinse hayatımıza aniden giren bir kişinin anlamlı kılmasıyla şekillenir. İnsanların hayatı boyunca hep yaşamak için bir amacı olduğu gibi, yaşama sebebi olan insanlar da vardır. Hatta sen bile birilerinin yaşama sebebisin. Belki de hiç tanımadığın birileri için çoktan yaşamaya sebep olmuşsundur. İşte bu yüzden hayatı sonuna kadar yaşamalıyız; önce kendimiz için, sonra da yaşama sebebi olduğumuz insanlar için.
---
Kararsız düşünce yığınları aklımı doldururken, fark etmeden olduğum yerde uyuya kalmıştım. Sabah uyandığımda masanın üzerinde uyuya kaldığım için tüm vücudum tutulmuştu. Uyuşan bedenimi masadan kaldırdığımda her yerimde sızıldanmalar hissettim.
Beyaz duvarlardan yansıyan soğuk ışık, odanın içinde sessizce süzüldü. Masanın üzerindeki ilaç kutusunun varlığı, hiç beklemediğim bir şekilde beni hala bağlamaya devam ediyordu. Kutuyu masaya koyarken, bir an için o ilk anı tekrar düşündüm: içimi çağıran, ama aynı zamanda beni geri tutan o kutunun varlığı. Gözlerim, kutunun üzerindeki etiketin yazılarını okurken, beynimdeki düşünceler karmaşık bir şekilde birbirine dolanıyordu. Beni bekleyen bir sorunun daha olup olmadığına dair belirsizlik, her geçen saniye daha da derinleşiyordu.
Lavaboya gittiğimde, suyun soğukluğu cildime vurduğunda, yüzümdeki kaslar gevşedi. Ama bir türlü içimdeki huzursuzluğu silemedim. Gözlerimi kapatarak suyun sesiyle birkaç saniye daha sakinleşmeye çalıştım. Ancak gözlerimin ardında hep o endişeli bakışlar vardı. Mert’in yüzü, her hareketimde bir gölge gibi takip ediyordu. İçimde bir korku var mıydı, yoksa bir tür güven arayışı mı? Bunu bile ayırt edemiyordum.
Yavaşça ellerimi havluyla kuruladım. Bedenim, vücudumun her bir parçası, sanki hareketsiz kalmaya mecburmuş gibi ağrıyordu. Gece boyunca uyumadan kalan bedenimin uyuşukluğu, zihnimi de etkisi altına almıştı. Yavaşça hareket ettikçe, eklemlerimdeki her bir kas sızlıyordu, ama durmak yoktu. Adımlarımı atmaya başladım. Bir yanım hala kendini geri çekmek istiyordu; ama öbür yanım, merak ve belirsizliğin çekişmesine dayanamayarak harekete geçmeye karar verdi.
Mutfak tezgahında duran kahve makinesine doğru yürüdüm. Kendi ritmimle bir kahve hazırladım, ancak gözlerim hala bu odanın dışında, bir başka dünyada takılıydı. Zihnimdeki karmaşanın göbeğinde, bir kişinin yüzü beliriyordu. O kişi kimdi? Onunla olan bağlantım neydi? Bunu bilmemek, ya da bilmeye karar vermek, beni daha da yaklaştırıyor muydu, yoksa geri mi çekiyordu?
Hazırlanırken, sesleri biraz daha yavaş duydum. Hızla giyindim, gözlerimdeki yansımalardan başka bir şey görmemek için kendimi hazırladım. Evet, yine içimde bir korku vardı ama öne çıkan şey merak oldu. O yabancı ne istiyordu? Gözlerindeki endişe neydi? Bu sorular, hayatımın bir parçası olmaya başlamıştı.
Meydandaki yeni açılan kafeye doğru adım attığımda, saat neredeyse 3’ü gösteriyordu. İçimden, çoktan gitmiş olduğunu düşünerek, kafedeki masaların arasından gözlerimle boş bir yer aradım. Ama o, tam masasında oturuyor ve beni bekliyordu. O kadar mı emindi geleceğimi, yoksa sadece bir umutla bekleyen bir yabancı mıydı? İçimdeki belirsizlik, adımlarımı daha da ağırlaştırıyor, her bir adımın sonunda, içimde yankılanan kararsızlık hissi beni yavaşlatıyordu.
Kafenin giriş kapısının önüne geldiğimde, derin bir nefes aldım. İçeri adımımı attığımda, gözlerim hemen onu buldu. O anda, göz göze geldiğimizde, yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Elini hafifçe sallayarak bana doğru işaret etti, gözlerinde, buluşacağımızı bildiği bir güven vardı. Beni beklemekten o kadar emindi ki, hiçbir şüphe taşımıyordu. Gözlerimden, içimde kabaran belirsizliği görebilseydi, belki de o güveni biraz daha kırılgan hale getirebilirdi. Ama o an, sadece sessizce yürüdüm, adımlarımın yankısı kafedeki sessizliğe karıştı. Karşısında oturduğumda, gözlerimde bir kararsızlık barındığımı hissettiğini biliyordum.
Mert’in gözleri, yalnızca beklemenin getirdiği sabırla değil, bir şeylere kararlı bir şekilde yönelmiş bir kararlılıkla parlıyordu. Onun bu kararlılığı, içimdeki belirsizliği ve merakı daha da derinleştiriyordu. O an, neden burada olduğumu sorgulamaya başladım. Ne arıyordum, ne istiyordum? Onun gözlerinde, bir an önce söylemek istediklerini paylaşma isteği vardı ama belki de, kelimelerle ifade etmek istedikleri çok daha fazlaydı. O kararlılık, bir şekilde bana bulaşmış gibi hissediyordum.
Gözlerime odaklanırken, içimdeki huzursuzlukla baş edemediğimi fark ettim. Ruhumda bir karışıklık, merakla harmanlanmış bir korku vardı. Gözlerindeki o ısrarcı bakışla ruhumda gidip gelen bir savaş vardı. Onun gözlerinde bir tür gizem, bir anlam arayışı gördüm; belki de çözülmesi gereken bir bilmeceydi bu. Ama ne zaman onun bakışlarına odaklanıp anlamaya çalışsam, içimdeki deniz daha da dalgalanıyordu. Kafamda beliren soru işaretleriyle bakışlarımız birleştikçe, huzursuzluk, merak ve korku arasında gidip geliyordum.
Karşısında oturmak, bir yandan beni huzursuz ediyor, diğer yandan da ona açılmak için can atıyordum. Ne diyecektim? Onun söylediklerini aklımda sorgularken, içimdeki savaşın sona erip ermediğini merak ediyordum.
"Yasemin," dedi yavaşça, sesindeki sıcaklık içimi ısıtıyordu. "Geldin.".....
"Hoş geldin Yasemin. Seni tekrar görebildiğime çok sevindim."
Kafamı sallayarak karşılık verdim. Buraya sadece benimle ne hakkın da konuşmak istediğini öğrenmek istiyordum. Sadece bu.
"Benimle hangi mesele hakkında bu kadar ısrarla konuşmak istemiştiniz?" diyerek direkt konuya daldım.
Aniden konuya daldığım için yüzündeki o küçük tebessüm kaybolmuş, durgun bakışları geri dönmüştü. Sanki söylediklerimle onu duvara itmiş gibiydim.
"Sağlık durumunuz yüzünden okuldan ayrıldığınızı duydum..."
"Ne yani, konu bu mu? Benim okuldan ayrılmam mı?" dedim, sesimdeki sertlik fark edilir derecedeydi. İçimdeki öfke, belirsizlik ve çaresizlik birbirine karışıyordu.
"Hayır, onu kast etmemiştim. Ben..."
Lafını tamamlamasını bile beklemeden ayağa kalkarak konuşmaya başladım. İçimdeki gerilimi dışarıya atma isteğiyle doluydum.
"Neyi kast ettiniz peki? Bakın, eğer beni teselli etmek gibi bir düşünceyle çağırdıysanız, inanın buna hiç ihtiyacım yok. Bana acımayın, lütfen."
Yerinden kalkarak bana doğru geldi. Adımlarının bana yaklaşması, içimdeki korkunun ve güvensizliğin büyümesine neden oluyordu. Ama bir yandan da onun kararlılığı beni etkiliyordu.
"Beni yanlış anladınız. Ben buraya teselli vermeye gelmedim, ne de size acıdığım için buraya çağırdım..." dedi, sesinde hafif bir titreme vardı.
Gömleğinin kolunu çekerek bileğini bana gösterdi. Sanki bu hareketiyle bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ama ben, gözlerimle onun kolundaki zaman damgasına odaklandım.
"Ben size ne acıyacak, ne de teselli verecek durumdayım," dedi, sözleri içimde bir yankı gibi çınladı. Onun kolunda da zaman belirmişti: 2 gün 8 saat... Benden ...10 dakika daha az zamanı kalmıştı.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kendimi kötü hissetmeye başladım; bu durum, ikimizin de paylaştığı bir yük gibiydi. Bir an için gözlerimden kaçan yaşların neden olduğunu bilmeden derin bir nefes aldım. Onun zamanının kısıtlı olduğunu bilmek, içimdeki kaosu daha da artırıyordu. Kafamda düşünceler cirit atıyor, bir yandan onunla olan bu beklenmedik diyalogdan kaçmak, diğer yandan merakımı tatmin etmek istiyordum.
".Hayat bazen, içindeki korkularla yüzleşmeni bekler..."
Her kelimesi, içimdeki belirsizliğin daha da derinleşmesine neden oluyordu. Ne hissettiğimi bilemeden ona baktım; gözlerindeki ciddiyet, bana aniden cesaret vermiş gibiydi. Kendimi savunmasız hissetmektense, belki de onunla bu duyguları paylaşmanın bir yolu vardı.
O an, kalbim bir kez daha sarsıldı; belki de bu buluşma, her şeyin başlangıcı olabilirdi.
Bir süre sonra yine aynı yerlerimiz de sessizce oturuyorduk. Derin bir sukut çökmüştü .
Bir yandan da onu suçladığım için kendimi kötü his ediyordum.
Tüm yaşadıklarım beni işte böyle hasta birisi yapmıştı. İşte bu yüzden en çok da kendimden nefret ediyorum....
Kısa süren sessizliği ilk o bozdu.
"Dün sınıfa geldiğimde gerçekten seni yan sınıf için arıyordum. Sonra seni balkondayken gördüğümde, aşağıya düşeceğinden korktuğum için aniden sana seslendim. Sınıftan çıktığında kolundaki zamanı görünce seni anladım. Bu yüzden seninle konuşmak istedim."
Onun sözlerine hiç bir cevap vermeyerek onu dinliyordum. İçimde bir şeyler kaynıyordu, ama ne olduğunu tarif edemiyordum.
"Senin ne hissettiğini anlıyorum," diyerek sözlerine devam etti. Sesindeki samimiyet, içimi sarmıştı ama aynı zamanda bir tür rahatsızlık da yaratıyordu. Bu kadar anlayışlı birinin karşısında durmak, içimdeki karanlıkları daha belirgin hale getiriyordu. Kendimi daha da yalnız hissediyordum; çünkü bu kadar birikmiş acıyı, birinin bu kadar net bir şekilde anlaması, belki de daha da korkutucuydu.
"Biliyorum, nerdeyse ölmek üzere olduğumuzu bilmek ağır bir şey," dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Ama bu yüzden geriye kalan zamanımızı fırlatıp atmak doğru değil. Benim de senin gibi çok fazla zamanım kalmadı. Ama bu son zamanlarımı güzel geçirmeye çalışıyorum. Çünkü bu hayat sadece bir kez bize sunuluyor. Eğer herhangi bir konuda yardıma ihtiyacın varsa, sana yardım edebilirim... Bu hayatı ilk kendin için, sonra da yaşam sebebi olduğun insanlar için yaşamalısın."
Sözleri, bir yanda bana bir umut ışığı gibi geliyordu, ama diğer yanda da bu kadar kolay söylenen cümlelerin gerçek olup olamayacağı konusunda şüphelerim vardı. O an, onun söylediklerine tamamen inanamıyordum. Çünkü benim hayatımda bu tarz derin, hayatı anlamaya yönelik sözler sadece boş bir yankı gibi kalıyordu. Ama yine de, bir şekilde, onun içindeki iyimserliğin bir parçası olmak istiyordum.
"Hayır, beni tam olarak anlamıyorsun..." diyerek sözlerimi kesmeye çalıştım.
"Anlamıyorsun. Konu benim ölmeme sayılı zamanımın kalması değil. Öleceğim için de üzüldüğüm ya da endişelendiğim yok. Sadece yaşamak istemiyorum. Ben daha fazla yaşamak istemiyorum." Bu sözlerim buz gibi keskin ve soğuk çıktı.Ortamda garip bir gerginlik yarattı, sanki hava bile bu sözlerden etkilenmişti.
Gözlerinde beliren şaşkınlık ve kaygı, içimdeki karanlığın biraz daha derinleşmesine neden oldu. Onun beni anlaması imkansız gibi geliyordu; bu yükü taşıyan birinin nasıl bir başkası için endişeleneceğini düşünemiyordum.
"Bir insan, böyle bir şeyi neden ister ki?" dedi, sesi titrek bir şekilde. "Hayat, sana sunulmuş bir hediye. Herkesin bir kaynağı var. Kim bilir, belki de bu son günlerinde hayatının en önemli deneyimlerini yaşayacaksın."
"Hayatımın önemli anları dediğin şey... hepsi birer hayal kırıklığıydı. Artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Geriye dönüp bakınca, yaşadıklarım sadece birer hüsran."Onun yanındaki masanın kenarına yaslanarak düşüncelerime dalmıştım. Duygularımın kaynağı belirsizdi; bir yandan onun bakışlarının beni anlamaya çalışması, diğer yandan bu derin yalnızlık hissi içimi kemiriyordu.
"Kendine bunu yapma," dedi, sesinde kararlılık vardı. "Hayatın ne kadar zor olduğunu biliyorum, ama senin için üzülecek insanlar var. Yok olursan, ardında bıraktığın insanlar seni hatırlayacak."
Bir an için sessizlik oldu. Kalbimde bir yerlerde, bu sözlerin etkisiyle bir şeylerin kaynadığını hissettim. O an, belki de içimde bir umut ışığı yanmaya başlamıştı. Ama yine de, bu karanlığın içinden çıkıp çıkamayacağımı kestiremiyordum.
"Çünkü benim için olması gereken bu. İstediğim bu." Sözcüklerim, dudaklarımdan çıkarken, içimdeki boşlukla bir bütün haline geliyordu. O an, her kelime, yaşadığım yalnızlık ve hüsranla birleşiyor, kendi gerçekliğimi daha da sert bir şekilde hatırlatıyordu. "Adeta cehennem gibi olan bu yerden kurtulmak istiyorum." Cümlem, o kadar derinden geliyordu ki, her hecesi içimde bir yaraya dokunuyor, onu daha da derinleştiriyordu.
"Senin dediğin gibi, benim ne yaşama sebebim olan insanlar var, ne de yaşama sebepleri olduğum insanlar." Bu sözlerim, her geçen saniyede biraz daha ağırlaşıyor, bir taş gibi içimde yer ediyordu. "Hiçbir şeyim yok." Bu kelimeler boğazımda düğümlendi, ne kadar istersem isteyeyim onları tam olarak salmak imkansız gibiydi. "Yaşamamın hiçbir amacı kalmadı. Ebediyen yok olsam, ne beni düşünecek biri olacak, ne de arkamdan üzülecek biri." Bu sözler, her birini söyledikçe daha fazla keskinleşiyor, sanki her birini yüksek sesle söyledikçe acım büyüyordu.
"Ben zaten ölü bir bireyim... hiç bir zaman yaşamayan ölü biri..." Son sözcüğüm, ruhumdan taşan karanlık bir nehir gibi her yeri kapladı. İçimdeki boşluk, bir zamanlar dolmuş olan her şeyi yuttu ve bir an için, bu boşlukta kaybolmuş hissettim. Sanki bedenim burada olsa da, içimde bir ölü yattı, yaşama dair hiçbir şey yoktu.
Mert'in sözleri, karanlık düşüncelerimin üzerine soğuk bir rüzgar gibi çarptı. "Yanılıyorsun..." dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Eğer buradan sonsuza dek gidersen, senin için üzülecek birileri elbette vardır." Kelimeleri bir an için duraksadım, bir anlığına içimde bir umut ışığı yanmaya başladı. Ama hemen ardından içimdeki karanlık bu ışığı söndürdü. "Ben seni kısa sürede tanısam da, o gün balkondan düşseydin, emin ol ilk ben senin için üzülecektim." O an, Mert'in bana duyduğu endişeyi, gerçeği söylüyormuş gibi hissettim.
"Seni durdurmasaydım pişmanlıkla yaşayacaktım." Bu son cümlesi, içimde bir sızı bıraktı. Bunu gerçekten hissetmiş miydi? Benim için üzülmeyi hak edecek biri var mıydım? Mert'in gözlerindeki o kararlılık, içimdeki korkuları, belirsizlikleri biraz daha yoğunlaştırdı. Ama aynı zamanda, içimde sıkışan bir şeylerin biraz olsun rahatladığını hissettim. Yine de, o huzursuzluk hala kalbimi sarmalamaya devam ediyordu.
Bu sözler, içimde beklenmedik bir kıpırtı yarattı. Birinin benim için üzüleceğini bilmek garip bir hissettirmişti; çünkü bu zamana dek, birinin benim için endişeleneceğini hiç aklıma bile getirmemiştim. Bu düşünce, içimde çok uzun zamandır taşımaya çalıştığım duvarları yavaşça sarsmaya başladı. O an, içimdeki yalnızlığın ve karamsarlığın bir nebze olsun kırıldığını hissettim. Gözlerimdeki buğuyu belki de bir anlığına silmişti, ama hemen ardından eski korkularım tekrar uyanmaya başlamıştı.
Beni anlaması, içimdeki karanlıkla yüzleşmesi, belki de yanlış anlamadığını düşündürebilirdi. Ama ne kadar çaba harcasam da, içimdeki boşluk bir türlü dolmuyordu. Yine de Mert’in o dürüst ve kararlı bakışları, her şeyin geçebileceği umudu gibi, bir nebze olsun ruhumun karanlık köşelerinden ışık sızdırıyordu.
"Zaten birkaç günüm kaldı. Ne değişecek ki bu kısa sürede?" dedim, sesim karamsar bir ton alarak. Kelimelerim, sanki dilimden çıkarken bir yük taşıyor gibiydi. İçimdeki boşluğu, karanlık düşüncelerimi ancak bu şekilde dile getirebiliyordum.
Mert, gözlerindeki kararlılıkla yanıtladı: "Belki değişecek, nereden biliyorsun? Belki de hayatının en önemli noktası bu kısa süredir. Bunu yaşamadan anlayamazsın ki..." Sözlerinin yumuşak ama derin etkisi, içimde bir yerlerde kıpırdanan bir umut kıvılcımına yol açtı. Ama bu umut, hemen yok oluyordu; sanki sabahları uyandığında kaybolan bir rüya gibiydi.
Gözlerindeki ısrar ve samimiyet, içimdeki çelişkileri daha da derinleştirdi. Ne kadar reddetmeye çalışsam da, hislerim bir şekilde ona doğru çekiliyordu. Her şeyin bu kadar kısa bir zaman diliminde nasıl değişebileceğini anlamak zordu. Ama işte o an, belki de ne kadar istesem de kendimi kayıtsızca kapatamayacağımı fark ettim.
Cevap vermediğim için bir sessizlik oluştu, sanki zaman bir anlığına durdu. İçimdeki donuk duyguları anlamlandırmaya çalışırken, onun kahverengi gözleriyle buluşmak zorundaydım. O gözler, sıcaklık, huzur dolu bir umut ve derin bir endişe taşıyordu. Her bir bakışında bir anlam, bir yük vardı; her şeyin farkındaydı, ama buna rağmen o kadar yumuşak, o kadar içten bakıyordu ki, kendimi ona karşı savunmasız hissediyordum.
"Madem yaşamamakta bu kadar ısrarcısın..." dedi, sesi hafifçe titreyerek, ama derin bir kararlılıkla. Kelimeleri sanki bir şifre gibiydi; onu anlamaya çalışırken bile, içimdeki duyguların karmaşasına daha da fazla gömülüyordum. Ardından, yüzünde beliren o sıcak tebessümle bana baktı ve cümlesini söyledi: "O zaman hayatının geri kalanını bana ver."
Sözleri, bir anda içimdeki duvarları sarsarak bir boşluk oluşturdu. "Hayatının geri kalanını bana ver..." O cümle, sanki bir kapıyı aralamış gibiydi. Ne demekti bu? Herkesin hayatta sahip olduğu bir süre, bir yolculuk vardı ama birinin senin için yaşamaya devam etmesi... O an, ne düşündüğümü anlayamayacak kadar kafam karışmıştı.
Bu sözler, içimde yankılandı. Hayatımın geri kalanını ona vermek, birine bağlanmak, her şeyden çok daha fazlasıydı. İçimdeki karanlığın aydınlığa çıkma şansı var mıydı? Belki de, hayatımın geri kalanını onunla geçirebilmek, hayatta kalmanın yeni bir anlamı olabilirdi.
O an, hayatımın en kritik anlarından birinin eşiğindeydim. Kalbim çarparken, zihnimdeki tüm düşünceler birbirine karıştı. O an, ya devam edecektim ya da her şeyi bırakıp gidecektim......
♥️ Yorumlarınız ve oylarınız, bu yolculukta bana ışık tutacak. Fikirlerinizi benimle paylaşmayı ve hikayemi daha da geliştirmemi sağlayacak geri dönüşlerde bulunmayı unutmayın.Eğer hoşunuza gittiyse, lütfen yıldızınızı bırakmayı ve düşüncelerinizi paylaşmayı da unutmayın. Benim bu küçük yazarlık deneyimim de sizlerden başka desteğim, yok. Bu yüzden gelişmem için fikirlerinize ve yardımınıza ihtiyacım var .Her bir destek, hikayenin hayata geçmesinde büyük bir etki yaratacak. Teşekkür ederim!"(●⁀‿⁀●)
________________________________________







