İçeriğe geç

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 1 · 19 dk okuma

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 1

1."Çiçek açmak için önce gömülmek gerek."

Kitabın Çalma listesi:🎧🎶

1 Model- Sarı kurdeleler

2.Kalben- Doya doya

3 Kalben- Yara

4.Badem - Sen ağlama

5.Berk Baysal- Yaralarını ben sarayım

6.Manga- Dünyanın sonuna doğmuşum

7.Duman- Dibine kadar

8.Nilufer- Son arzum

9.No1- Çiçeklerde bir telaş var

10 Dinle beni bi

11.Yüksek sadakat - Kafile

12.Selin- Farkında değildin

13. Emre aydın feat.Model -Bir pazar kahvaltısı

Kitabın özet şarkısın:

.Berk Baysal- Yaralarını ben sarayım)♡

Hayat, gerçekten de acımasız olabiliyor; tıpkı savunmasız bir çocuğun elinden sevdiği oyuncağı çekip almak gibi, hayallerimizi, umutlarımızı, hatta kendimizi bizden koparabiliyor. Ama işin en acı yanı, bu kayıpların çoğu zaman sessizce yaşanması. Kendi içimizdeki karmaşanın içinde boğulurken, çevremize güçlü görünmeye çabalıyoruz. Çatlayan bir maskenin ardında, yavaşça kırılan parçalarımızı saklamaya çalışıyoruz.

Hayatta kalmak için güçlüymüş gibi davranmak... Peki ya gerçekten güçlü müyüz? Yoksa sadece gücün ne demek olduğunu unuttuk mu? Belki de bu karmaşada, kaybettiğimiz en değerli şey, kendimize olan inancımızdır.

Dışarıdan bakıldığında herkes mutlu, huzurlu, kendi dünyasında zaferler kazanmış bir birey gibi görünüyor. Ama gerçek hiç de öyle değil. Çoğu insan, kusursuz bir maskenin ardına saklanmış halde yaşıyor. Yüzlerindeki o sahte gülümseme, aslında kimsenin göremediği derin yaraların üzerini örtmekten başka bir şey değil.

Kalplerindeki kırıklar, ruhlarındaki yaralar... Hepsi, görünmesin diye ustalıkla saklanıyor. İnsanlar bazen o kadar derine gömüyor ki acılarını, kendileri bile hissetmez oluyor. Ama bu yaralar, sessizce kanamaya devam ediyor. Dışarıdan güçlü görünen bir ruhun içinde, kırılgan bir çocuğun fısıltılarını duymak mümkün... Sadece dinleyecek cesareti olanlar için.

Her sabah aynanın karşısına geçtiğimizde, yüzümüze taktığımız o sahte maskelerle kendimizi yeniden inşa ediyoruz. Gözyaşlarımızı saklayan, duygularımızı gizleyen, başkalarına güçlü görünmek için taktığımız bir zırh bu. Yüzümüzdeki o zoraki gülümsemeler, içimizdeki fırtınaları bastırmanın tek yolu haline geliyor.

Başkalarının beklentileri uğruna gülümsüyor, kendi acılarımızı sessizliğin derinliklerine gömüyoruz. O maskeler... Birer kalkan gibi görünse de aslında bizi içimize hapseden görünmez duvarlar. Ve her gün, o maskenin ardındaki benliğimiz biraz daha kayboluyor. Ama kimse fark etmiyor, kimse sormuyor: “Maskenin altında ne var?”

Ben de herkes gibi bu hayata yalnız doğdum, yalnız büyüdüm ve yalnız savaşarak devam ettim. Ne bir omuza yaslandım, ne bir sesin sıcaklığına sığındım. Acılarımı kendi içimde yaşadım, düşlerimde yalnızlığımı sakladım. Kalbimin etrafına ördüğüm duvarlar, hayatın darbesiyle çatlamasın diye sessizce ayakta durmaya çalıştım.

Ama o... Onunla karşılaştığım an, her şey altüst oldu. Buz gibi soğuk dünyamın ortasında bir alev yandı. Karşı konulamaz bir sıcaklıkla ruhumun donmuş yanlarını ısıttı. Sanki yıllardır çektiğim yükler omuzlarımdan bir anda kalktı, karanlık gecemin ortasında bir güneş doğdu.

O gülümsemesi... Yalnızca küçücük bir tebessüm bile, içimde yıllardır kanayan yaraları sarmaya yetti. Sessizliğimi, acılarımı, geçmişin ağırlığını yavaş yavaş aldı. Sanki hayat, onun varlığıyla yeni bir anlam bulmuştu. Ama bu yeni his, mutluluğun ötesinde bir şeydi; hem huzur hem de korku. Çünkü artık yalnız değildim. Ve artık kaybetmekten korkacak bir şeyim vardı.

Beni tamamen saran o boğucu karanlık, onun varlığıyla hafifledi. Sanki içimde, yıllardır kapalı kalmış bir pencere açıldı ve güneş ışıkları tüm benliğime doldu. Uzun zamandır unuttuğum hisler, onunla birlikte geri döndü. Mutluluğun, huzurun, belki de aşkın ne olduğunu yeniden hatırladım.

O küçücük ışık, içimde kocaman bir umuda dönüştü. Gözlerinin derinliğinde kaybolurken, ruhumda var olduğunu bile unuttuğum bir deniz dalgalandı. Onun her hareketi, her bakışı, kalbimde yıllarca taşıdığım acıların izlerini bir bir silip attı.

Artık yalnız değildim. O, içimde hiç tanımadığım bir sıcaklık bırakmıştı; yalnızlığımın en sessiz köşelerini bile dolduran bir güç... Onun varlığıyla birlikte, hayatımda belki de ilk kez kendimi tamamlanmış hissediyordum.

☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆

Mayıs ayı, doğanın en cömert yüzünü gösterdiği zamandı. Dışarıda esen bahar meltemi, ruhlara dokunan hafif ama serin bir dokunuştu; sanki hayatın tüm telaşını bir anlığına susturmak ister gibiydi. Kiraz ağaçları, bembeyaz çiçeklerini göğe sunmuş, dallarındaki zarafetle adeta bir tabloyu andırıyordu.

Her esen rüzgar, o narin çiçekleri dallarından koparıp dans ettirerek sokaklara, insanların saçlarına ve yüzlerine taşıyordu. Çiçeklerin bu dokunuşu, insanları farkında olmadan bir anlığına gülümsetiyor, baharın büyüsüne kaptırıyordu. Doğa, tüm renkleriyle yeniden canlanmıştı; yeşilin her tonu, gökyüzüne uzanan dallar, toprağın taze kokusu... Sanki dünya, kış uykusundan uyanmış ve yeniden nefes almaya başlamıştı. Bu yenilenme, hayatın kendisini hatırlatıyordu: Hüzünlerin ardından gelen o huzurlu bahar gibi.

Ama bu canlanma, bu renkli manzaranın bana dokunduğu yoktu. Baharın o büyüleyici havası, içimde bir yankı uyandırmaktan acizdi. Sanki her şeyin dışındaydım; insanların mutluluğu, doğanın uyanışı, gökyüzündeki parlak güneş... Hepsi, birer yabancı gibi uzakta kalıyordu. Çünkü ben, kendi hikayemin sonuna gelmiş gibiydim.

Günlerdir içimde taşıdığım bu ağırlık, kalbimi sıkıştıran o boğucu his, beni karanlık bir boşluğun içine sürüklüyordu. Umutsuzluk, ruhuma kök salmıştı. İçimdeki sesi bastırmaya çalışsam da, her gece o fısıltıların daha da güçlendiğini hissediyordum: "Artık burada olmamalısın."

Bu dünyada kalmanın anlamını yitirdiğini hissediyordum. Her şey fazlaydı artık, tüm bu hisler, tüm bu insanlar… Hayatın beni dışladığına mı inanıyordum, yoksa ben mi kendimi bu hikayeden çıkarmıştım, bilmiyordum. Tek bildiğim, içimde her geçen gün büyüyen bu boşluğun, beni yavaş yavaş tükettiğiydi.

Önümde sadece 3 gün, 10 saat ve 10 dakika vardı... Geriye kalan tüm anlarımı, zamanın daracık çerçevesine sıkışmış bir şekilde, sanki her saniye beni biraz daha içeriye çekiyordu. Her geçen dakika, biraz daha yaklaşıyordum... O sona.

Yakın da öleceğimi bilmek aslında bir tür rahatlamaydı. Acılarımın, yalnızlığımın ve hep sakladığım karanlık düşüncelerimin son bulacağı bir çıkış. Sonsuza dek kurtulacaktım. Ölüm, belki de beklediğim en güzel hediye olacaktı. Beni bu dünyada tutan, her şeyin yükü, artık ağır gelmiyordu. Bir anda her şeyin sonlanması, beni belki de daha fazla korkutacak bir şey olmamıştı.

Her şeyin bitmesi, gözlerimi açmaktan, bu kısacık ömrü yaşamak zorunda olmaktan çok daha huzur verici bir düşünceydi. Geriye kalan bu zaman, belki de en büyük lüksümdü: kendi sonumu şekillendirme gücüm.

Bunca yıl, mutluluğun beni bulamadığını düşündükçe, bu son birkaç günde bir mucize gerçekleşmeyeceğini biliyordum. Hayatın bana her anında yüklediği sorumluluklar, acılar, kayıplar… Hepsi bu noktaya ulaşmamı sağlamıştı. Mutluluk, uzak bir hayal gibi geride kalmıştı. Ölüm anı yaklaşırken bileğimde beliren geri sayım, belki de hayatın bana bahşettiği son hediyeydi.

Her saniye, ölümün soğuk ve keskin gerçekliğine bir adım daha yaklaşıyor gibiydim. Ama bir yandan da, bu yakınlık bir rahatlama gibiydi. Zihnimde, bedenimde, her şeyin sona ermesinin, yıllardır uğraştığım o görünmeyen zincirlerin kırılmasının verdiği bir dinginlik vardı. Artık mücadele etmeye gerek yoktu. Hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Ne geçmişin hüzünleri, ne geleceğin belirsizlikleri... Sadece bu an vardı, sadece bu son.

Ölüm anına yaklaşan herkes gibi, benim de bileğimde geriye kalan zamanım belirmişti. Bu görünmeyen işaret, hayatımızın sonuna yaklaştığımızı net bir şekilde hatırlatıyordu. Zamanın durmasına ramak kalmıştı. Her geçen saniye, kendimi o sonsuz boşluğa bir adım daha yaklaştırıyordum.

Ölüme yaklaşan her saniyemizi derinden hissediyordum; her birinin ağırlığı, birer sonun başlangıcını taşıyordu. Çoğu insan, ölümün soğuk yüzüyle karşılaştığında korkar, inkar eder ya da reddeder. Ama ben, o korkuyu kaybetmiştim. Ölümün varlığını içimde bir tür kabullenişle hissediyordum. Her geçen saniye, sanki içimdeki boşlukla daha da bütünleşiyordum. Ölüm, bana yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir rahatlama, bir özgürlük gibi geliyordu. Geride bıraktığım her şey, yaşamla olan bağlarım birer birer siliniyordu. Ve ben, ölüme her geçen saniye daha da yaklaştığımı hissedebiliyordum.

Belki de erken ayrılma şansım vardı; bu dünyaya veda etmeye karar verip, o anı kendim seçebilirdim. Ölümün zamanı, onun bana sunabileceği son küçük lükslerden biriydi. Bir yandan bu düşünce bana bir tür avuntu gibi gelse de, içinde bulunduğum duygusal boşlukla artık hiçbir şeyin anlamı yoktu. Geride bıraktığım her şey, her an, zamanın çarkları arasında kaybolmuştu.

İsteyen, bu beliren süreden önce de ölebilirdi. Ölüm, ona kendi zamanını seçme şansı veriyordu. Ama gerçeği kabullenmek gerekiyordu: Ne kadar süre yaşadığının, ne kadar erken ya da geç ayrıldığının hiçbir önemi yoktu. Sonuçta, fazla yaşayamazdık. Her şeyin sonu, kaçınılmaz bir biçimde gelir. Ve bir gün, biz de o sona ulaşırdık, hiç beklemediğimiz bir anda...

Kendimi dünyadan koparken bulmak, içimde hiç hissetmediğim bir özgürlük duygusu uyandırıyordu. Bir an için, hayatın bana sunduğu tüm yüklerden, acılardan ve yıllarca biriktirdiğim kırık parçalardan kurtulmuş gibi hissettim. Bu çöplüğe dönen yaşamda daha fazla kalmak istemiyordum. Beni tutan hiçbir şey yoktu artık. Ölüm, aslında bir kaçış değil, bir özgürlük gibi görünüyordu; kendi varlığımın son bulması, tüm o boğucu yüklerden, acı veren anılardan ve kendimi hapsettiğim zincirlerden kurtuluştu.

En sonunda, zamanı daha fazla beklemeden, sonu kendim belirlemeye kararlıydım. Hiçbir şeyin beni burada tutmasına izin vermeyecektim. Hayat, belki diğerleri için baharın güzellikleriyle doluydu, ama benim için o güzellik çoktan solmuştu. Benim dünyamda, her şeyin ardında karanlık ve sessiz bir sona kavuşmuştum. Ve bu son, bana artık korku değil, yalnızca huzur veriyordu.

Boş sınıfın balkonunda dururken, bakışlarım boşluğa kaydı. Düşüncelerim birbiri ardına gelip geçiyor, her biri daha karanlık, daha dumanlı bir örtü gibi üzerimi sarıyordu. "Eğer buradan atlasam, her şey hemen biter miydi?" diye sordum kendime, ama cevapsız kalmıştı. İçimdeki sessiz sorular yankı yapıyor, her biri bana varlığımın anlamını sorgulatıyordu. Bedenim bu boşlukta kaybolmak istiyor, ama aklımın içinde hala bir kaç soru daha vardı: Hızlı bir ölüm, bu korkunç rüyayı sona erdirebilir miydi? Birkaç kişi arkamdan üzülür müydü, yoksa yokluğum sadece bir anlık gölge gibi kaybolur muydu, kimse fark etmeden? Ya da, düşüş anında acı, keskin bir hançer gibi saplanır mıydı bedenime, sonu getirirken her şeyden daha derin bir iz bırakır mıydı?

Sanmıyordum... Ne birinin arkamdan üzüleceğine dair bir inancım vardı, ne de yaşadığım acılardan daha fazlasını hissedeceğime dair. Acının en karanlık köşelerini ezbere bilirken, daha kötüsünün var olabileceğini sanmıyordum. Her şeyin en dip noktasını daha önce yaşamıştım, o yüzden derin bir boşlukla bakıyordum dünyaya. Kimseyi kaybetmek, kimseyi görmek ya da duymak zorunda değildim. Beni izleyen yoktu; sadece bir hayalet gibi sürüklenip gidiyordum, görünmeyen, hissettirmeyen bir varlık... Ve o hayaletlik haliyle, bir sonu bekliyordum. Çünkü geriye kalan tek şey, her geçen saniye bu yaşamın daha da boğucu hale gelmesiydi.

Kız çocukları babalarının sevgisiyle büyürler. İlk kahramanları, hayatlarındaki ilk erkek figür babalarıdır. Babalar, kız çocukları için bir güven kalesi, sarsılmaz bir güçtür. Onların sevgisiyle büyüyen kız çocukları, güçlü ve özgüvenli birer savaşçı gibi yetişir. Her fırtınada ayakta dururlar, her acıyı sarsılmaz bir kararlılıkla aşarlar. Hayat onları ne kadar zorlarsa zorlasın, içlerinde bir yerlerde babalarının sevgisinin gücünü hissederler. Babalarının gözlerindeki güven, onlara dünyayı fethedecek kadar cesaret verir. Ve bir gün, o küçük kızlar, kendi hayatlarının kahramanları olurlar, babalarının mirasıyla her engeli aşarak.

Ama babalarının sevgisinden mahrum kalan kızlar... Onlar, kırık kanatlarıyla uçmaya çalışan birer serçe gibidirler. Ne kadar gökyüzüne yükselmek isteseler de, o kırık kanatlar yüzünden yükselemezler. Uçamadıkları her an, içlerinde büyük bir boşluk yaratır, daha da kırılgan hale getirir. Hayatı yaralarla öğrenirler; her düşüş bir yara izine, her yara izi birer sessiz çığlığa dönüşür. Dizlerindeki yara izleri, onların gücünün bir sembolü olurken, ruhlarındaki yaralar görünmeyen, ama her daim hissedilen acılar olarak kalır. Bu acıların kökeni, zamanla taşınması imkansız hale gelen, onlara her an eşlik eden derin bir boşluktur. Ne kadar başka insanlardan sevgi bulmaya çalışsalar da, içlerindeki bu kaybolmuş sevgiyi hiç kimse dolduramaz. Öyle ki bu yaralara ne bir teselli, ne de bir ilaç çare olabilir. Ailenin açtığı yaralar, bir ömür boyu taşıyacakları birer iz olarak kalır. Ve bu izler, hiçbir zaman kaybolmaz; her yeni günde daha fazla büyür, onlara geriye dönüp bakıldığında, kaybettikleri o sevgiyi hatırlatan derin hatıralar olarak kalır.

Böylesi kızlar, içlerinde daima bir eksiklik hissi taşırlar. Bir boşluk, bir yara, bir özlem... Sevgiyi ya başka yerlerde ararlar ya da bu arayışın beyhudeliğiyle kendilerini yalnızlıkla cezalandırırlar. En küçük hatada kendilerini suçlar, suçluluk duygusunu göğüslerinde bir hançer gibi taşırlar. Hayatta, dışarıdan narin ve güzel görünseler de, dokunan herkesin eline batan dikenleri vardır. Onlar bir gül kadar güzeldir ama her yaprağın ardında gizlenen acı, onları dokunulmaz ve uzak kılar. Kalpleri kırıldığında, dış dünyaya karşı kapanan bir kabuk gibi, içlerinde bir derinlikte büyür yalnızlıkları. Sevginin eksikliğinden dolayı, kendilerine bile yabancılaşabilirler. Başkalarına açıldıklarında, her bir parça güvenin sonunda bir travmaya dönüşme korkusu taşırlar. Bu korkuyla yaşamak, bir kez daha incinmektense, içe kapanmayı tercih ederler. En derin acı, belki de kimseye kendilerini tam anlamıyla açamamaktan gelir. Ve her geçen gün, biraz daha eksik, biraz daha kırık hissederler, ama asla kimseye bunu hissettirmezler. Çünkü onlar, dışarıdan güçlü görünmek zorundadırlar; içsel yaralarını kimseye göstermemek için her şeyi gizlerler, maskeler takarlar. Ve bu maskeler, onları bir arada tutan tek şeydir.

Balkonun demir korkuluklarını sıkıca kavramıştım; parmaklarımın altında soğuk metalin sertliği hissediliyordum. Aşağıya baktıkça, karanlık düşünceler sanki beni dibe doğru çekiyordu. İçimde yankılanan sessiz bir çağrı gibi, gitgide daha güçlü hissettiriyordu kendini. O kadar derin bir boşluğa çekiliyordum ki, bu boşluğun içinde kaybolmak, tüm dünyadan ve acılardan kurtulmak istiyordum. Zihnim, bir çırpıda yok olmak, son bir kez karanlığa teslim olmak istiyordu. Ama bir yandan da, bilinçaltımda bir şeyler tutunmaya çalışıyordu. Bu çelişki, içimi sızlatıyordu. Gözlerim, altımdaki boşluğu izlerken, her şeyin bir anlık kararlarla değişebileceğini düşünüyordum. Son bir adım, her şeyi sonlandırabilirdi, her şeyi... Ama içimdeki ses, hala kaybolmamı istemiyordu. Korku ve umutsuzluk arasında sıkışmıştım.

Tam o sırada, arkamdan gelen bir ses beni irkiltti.

"Yasemin Hanım?"

Aniden toparlandım ve içgüdüsel olarak bir adım geri attım. Nasıl dalıp gitmişsem, birinin geldiğini bile fark etmemiştim. Kendi içime gömülmüş, yalnızca uçurumun boşluğunu hissetmiştim. Sesi duyar duymaz, toparlanarak sesin geldiği yöne döndüm. Karşımda genç bir adam duruyordu. Ona baktığımda, yüzümde nötr bir ifade takındım.

"Buyurun?" dedim, sesimde hafif bir titremeyle.

Adamın bakışları endişeliydi. Kahverengi gözlerinde bir sorgulama, bir anlam arayışı vardı. "Siz edebiyat hocası Yasemin Hanım'sınız, değil mi?" diye sordu yumuşak bir sesle.

"Evet, Yasemin Öztürk. Size nasıl yardımcı olabilirim?" dedim, onu dikkatlice süzerek. Üzerindeki giyim tarzı, onu öğrenciden çok öğretmen gibi gösteriyordu. Büyük ihtimalle okuldaki yeni müzik öğretmeniydi, benim yaşlarımda biriydi. Fakat hatırlayamadım; son zamanlarda zihnim bulanık, hafızam eksikti. Stres yüzünden bazı detaylar aklımdan uçup gidiyordu, ama geçmişin ağır izleri hâlâ net bir şekilde zihnimdeydi.

Ona baktığımda ilk dikkatimi çeken, kahverengi gözlerindeki yoğun endişeydi. Yüzünde beni inceler gibi bir ifade vardı. Bakışları ürkekti, sanki söylemek isteyip de söyleyemediği bir şeyler taşıyordu. Gözleri üzerimde sabitlenmişken, içimde bir şüphe belirdi. "Acaba beni az önce balkonda eğilmiş halde mi gördü?" diye düşündüm bir an. Aklımdan bu düşünce geçerken, bileğimde zamanımın belirdiği kısmın açık olduğunu fark ettim ve hemen üstümü kapattım. Bu işaretin başkaları tarafından görülmesini istemiyordum. Bana acımalarından veya sorular sormalarından nefret ediyordum.

Bunu fark ettiğimde, adeta bir parmak izi gibi tanınan bu işaretin içimdeki boşluğu daha da büyüteceğini biliyordum. Kimseye açıklama yapmaya gerek duymadan bu durumu atlatmak istiyordum.

O an, saçma düşünceler zihnimi sararken adam konuşmaya başladı.

"Ah, kusura bakmayın. Ben Mert Akyıldız, müzik hocası. Galiba şu yandaki sınıf da sizin dersiniz olması gerekiyor. Sınıf şu an boş olduğu için baya gürültü yapıyor da, onu haber vermeye gelmiştim."

Müzik hocasının sesi, koridorun yankıları arasında kaybolmuş gibi geldi. Derin bir nefes alıp, kafamı kaldırdım. Gözlerim, sınıf kapısının yanındaki duvarda asılı olan rengarenk afişlere kaydı. Gözlerim, müzikle dolu bir dünyanın çağrısını hissetti ama şu an zihnimde başka bir melodi vardı.

"Evet, benim dersimin saati. Kusura bakmayın, unutmuşum. Şimdi gidiyorum. Haber verdiğiniz için teşekkürler," diyerek kapıya doğru ilerledim. Ancak tam kapıyı açacakken, arkamdan bir ses yankılandı.

"Yasemin hanım."

Sesini duyunca durdum, içimde bir merak uyandı. O an, içimdeki huzursuzluk yeniden su yüzüne çıkmıştı.

Çantamı göstererek, "Çantanızı unuttunuz," dedi Mert, sesinde samimiyet vardı.

Masada unutmuş olduğum çantamı alırken, zihnimde tuhaf bir karmaşa belirdi. O an, başımda dönen düşünceler arasında, nedenini bilemediğim bir çekim hissettim. Mert'in gülümsemesi, o anki endişesiyle birleşince daha da karmaşık hale geldi.

Gözlerindeki o endişe, bana bir şeyler anlatıyordu sanki; ama ne? Bir an, o gözlerde kaybolmayı düşündüm.

Çantamı aldıktan sonra, hızlıca o sınıftan çıktım. Bugün, okuldaki son günümdü. Bu yüzden, her şeyin yolunda gitmesini istiyordum. Kapıyı kapatırken, geride bıraktığım tüm gürültü ve telaşla birlikte içimdeki huzursuzluk da beni takip ediyormuş gibi hissettim. Hızlı adımlarla koridoru geçerken, sanki kalbim, yolumdan sapacak gibi atıyordu.....

Sağlığım kötüye doğru gittiği için okuldan ayrılmaya karar vermiştim. Sınıfın kapısına doğru geldiğimde, içimdeki boşluğu bir nebze de olsa toparlamaya çalıştım. Onların karşısında pozitif görünmeliydim. Son kez mutlu bir şekilde hatırlanmak, içimdeki derin acıya karşı bir tür savunmaydı. Bu, belki de bir sahtekarlık gibi görünebilirdi ama zayıf görünmek, zayıflıklarımı açığa çıkarmak istemiyordum.

En azından, hayatımda mutlu olmasam bile, onların gözünde mutlu biri olarak kalabilirdim. Gözlerimdeki hüzünle, sıradan bir gülümseme arasında denge kurmaya çalıştım.

Son derste ne ödev konuştum ne de yeni dersin konusunu. Zamanı, anı paylaşarak değerlendirdim; sadece onlarla uzun uzun sohbet ettim. Bu, onlarla olan son görüşüm gibiydi. Veda konuşmamdı, belki de farkında olmadıkları bir ayrılışın eşiğindeydiler. İçimdeki acı, onları mutlu görmek arzusuyla birleşince daha da derinleşti.

Zil çaldığında, onlara son kez baktım. "Bir gün iyileştiğimde geri döneceğim," dedim. O an, içimdeki bu cümle kocaman bir yalan gibi yankılandı. Ne iyileşecektim ne de geri dönecektim. Ama onlara sadece üç günüm kaldığını ve bu üç günü beklememeye karar verdiğimi söyleyemezdim. O yüzden gözlerimdeki duyguları saklamaya çalışarak, hızlıca sınıftan ayrıldım.

Adımlarım hızlıydı, içimde bir tür panik vardı. Birçok şey sona eriyordu, ama bu sona erdiğini kabullenmek bile istemiyordum. O an, bir kısmım hâlâ tüm bu karanlık düşünceleri reddediyor, başka bir dünyada yaşamak istiyordu. Ama ne kadar dirensem de, zamanımın sonuna gelmiştim. Başım dönerken, kalbimde yalnızca sessiz bir veda vardı.

Son kez okulun koridorunda yürüyerek okulun çıkışına doğru ilerledim. Her adımımda içimdeki kaygı ve belirsizlikle yüzleşmek zorunda kaldım. Okulun çıkışında, yine o müzik hocası Mert'i gördüm. Sanki birini beklercesine orada duruyordu. Dışarıda ise gökyüzü, tüm insanların günahlarını yıkamak istercesine güçlü bir yağmurla sarmalanmıştı. Yağmurun düşüşü, içimdeki hüzünle buluşuyor, her damla kalbimden bir parça alıyormuş gibi hissettiriyordu.

Attığım ilk adımda Mert, beni fark ederek hemen döndü. Gözleri, sanki bir şeyler hissetmiş gibi parlıyordu. O an, hayatımda belki de son kez onunla göz göze geleceğimi bilmeden duraksadım. Ordaca kalakaldım; aniden bastıran yağmur, iki dünyayı birbirine bağlayan ince bir perde gibiydi.

"Yasemin hanım, sizi tekrar iyi bir şekilde gördüğüme sevindim."

İyi bir şekilde mi? Bu söz, samimiyetle mi söylenmişti, yoksa sadece lafın gelişi miydi? Bu küçük cümle, kafamı yine allak bullak etti. Çocukluğumdan beri içimde bir huzursuzluk vardı; karşımda biri dururken, istemsizce yargılıyor ve hemen olumsuz düşüncelere kapılıyordum. İşte bu yüzden iyiyi kötüyü ayıramıyordum. Herkes bana aynı gibi geliyor, kimseye güvenemiyordum. Kendimi herkesten uzaklaştırıyor, yaklaşmaya çalışanları da kendimden itiyordum. Herkes aynı olmasa da ben, istemsizce hepsini aynı görüyordum.

Kendimi toparlamaya çalıştım ve yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. Nasıl olsa bu konuda iyiydim; yapmaya alışkındım.

"Lütfen sadece Yasemin diye seslenin."

Mert gülümseyerek, "Tabii, olur Yasemin. O zaman lütfen siz de bana ismimle seslenin," dedi. Sesindeki samimiyet, içimde bir şeylerin kıpırdamasına neden oldu ama yine de bir mesafe koymaya çalıştım.

"Yağmur uzun zamandır mı yağıyor Mert?"

İsmiyle seslenmem onu mutlu etmişti; tebessümüyle bana bakıyordu. Ama bakışları aynıydı. Hiç değişmemişti. Derinlere inmeden, o eski duyguları yeniden açığa çıkarmak istemiyordum.

"Neredeyse yarım saat oluyor," dedi.

"O zaman geç dinecek gibi duruyor. Neyse ki yanımda şemsiyem var. En iyisi ben gideyim," dedim. Hızlıca buradan uzaklaşmak istediğim için çantamdan şemsiyemi çıkararak gitmeye çalışıyordum ki, Mert kolumdan tuttu.

"Biraz daha kalabilir misin?"

Şaşkın bir şekilde bir ona, bir de kolumu tutan eline bakıyordum. Aniden kolumu tuttuğu elini hızla çekti.

"Üzgünüm, kusura bakmayın... sadece hava çok soğuk olduğu için gitmenizi istemedim. Böyle yağmurlu havada giderek hasta olmak istemezsiniz."

"Merak etmeyin, bir şey olmaz. Zaten otobüs durağına kadar yürüyeceğim," dedim, sert bir şekilde cevap vererek şemsiyemi açtım. Garip bir his içimi kapladı; hem o anki rahatsızlık hem de geçmişin izleri beni ele geçiriyordu.

"Yasemin, lütfen dur," dedi Mert, sesindeki ciddiyet beni duraksattı.

O an, kalbimde bir şeylerin kırılmakta olduğunu hissettim. Yağmurun sesi, ikimizin arasında yükselen gerginliği daha da belirgin hale getiriyordu. İçimdeki karmaşa, onun sesinin derinliğinde kaybolmuştu.

Onu bir türlü anlayamıyordum. Buradan bir an önce çıkıp gitmek isterken, beni durduruyor, yine o bakışlarıyla bana bakıyordu. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Ona cevap vermek için dudaklarımı aralayacakken, o konuşmaya başladı.

"Bunu yaparak hiçbir şey kazanmayacaksın."

"Sizi gerçekten anlamıyorum. Ne hakkında konuştuğunuzu, benden ne istediğinizi bilmiyorum. Neyden bahsettiğinizi anlamıyorum..." dedim, sesimdeki öfke ve belirsizlikle.

"Ölmek hiçbir acıyı dindirmiyor. Hiçbir şeyi de değiştirmiyor. Kendimizle verdiğimiz sonlar asla mutluluk getirmez, sadece pişmanlık doğurur. Eğer birileriyle konuşmak istiyorsan, benimle konuşabilirsin. Çünkü seni çok iyi anlıyorum."

Söyledikleri karşısında öylece donarak kalmıştım. Nasıl anlamıştı ki? Uzakta ölmeyi istediğimi bu kadar mı çok belli ediyordum? Hiç kimse fark etmezken, o nasıl farkına varmıştı? Yoksa o sınıfın balkonundayken, önceden orada bekleyerek beni mi izliyordu? Belki de kendi kendime sesli konuşmuştum... ya da belki açıkça beni görmüş olabilirdi...

"Seninle ne konuşacağız ki, Mert?" dedim, titreyen sesimle. Kahretsin, sesim yine titriyordu; bu da en nefret ettiğim şeydi. Kendi içimdeki zayıflığı yine dışarıya yansıtmaktan korkuyordum.

"Her şeyi konuşabiliriz, istediğin konuda. Emin ol, seni çok iyi anlayacağım."

Kendimi acınası bir zavallı gibi hissettim. Bu kadar mı çok acıyordu? Acısı, belki de kendimden bile daha derin bir yaraya sahipti. O an, gözlerimdeki hüzünle birlikte, içimdeki karanlık bir nebze daha derinleşti.

"Sizinle konuşabilecek bir konumuz olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden ben gidiyorum. Kusuruma bakmayın, acelem var," dedim, sesimdeki kararlılığa rağmen içimdeki çalkantıyı gizleyemeyerek.

Daha fazla durmadan yüzümü döndüm ve şemsiyemi başımın üzerine tutarak okuldan çıktım. Tam o sırada arkamdan bir ses yükseldi.

"Yasemin, lütfen dur!"

O an kalbimde bir şeyler kırılmaya başladı. Onun sesindeki acı ve çaresizlik, içimdeki duyguları daha da karıştırıyordu. Yağmurun sesi, ikimizin arasında yükselen gerginliği daha da belirgin hale getiriyordu. Geri dönmeyi düşündüm ama içimdeki savaş daha büyük bir sesle devam ediyordu.

"Yasemin, yarın meydandaki yeni açılan kafede saat 2'de orada olacağım. Sizinle konuşmak istiyorum... Lütfen yarın gelin. Çünkü başka bir zaman sizinle konuşma şansım olacağını sanmıyorum. Sizi bir daha görmeye de bilirim. Bu yüzden siz gelene kadar orada bekliyor olacağım."

Onun son sözleri beni garip bir hisle doldurdu. İçimdeki belirsizlik, bu kadar ısrarcı olmasının nedenini sorgulamama neden oluyordu. Son kez ona dönerek baktım, ama hiçbir cevap vermeden oradan gittim. Yüreğimde bir ağırlıkla otobüs durağına doğru ilerledim.

Otobüs geldiğinde bindim ama aklım hala onda kalmıştı. Otobüsün camından yol boyunca yağan yağmuru izledim. Yağmur damlaları cama çarparak düz bir çizgi şeklinde süzülüyordu; bu, durmadan akıp giden hayatımızın bir yansıması gibiydi. Her bir damla, içimde bir yerlerde kaybolan umutları simgeliyor gibiydi.

Kaldığım apartmanın sokağında indim. Hala onun sözleri kafamın içinde dönüyordu. "Sizi bir daha görmeye de bilirim..." demişti. Bu cümle, içimdeki korkuları tetikliyordu. Neden benimle bu kadar ısrarla konuşmak istiyordu? Ne hakkında konuşmak istiyordu? Beni teselli mi etmek istiyordu, yoksa acıyordu ve üzülüyor muydu? Eğer öyleyse, bu neden önemliydi?

Adımlarım, her geçen saniyede ağırlaşıyor gibiydi. Yağmurdan sırılsıklam olmam, içimdeki karışık duyguları bir an olsun dindirmemişti. Zihnimdeki bu fırtına, sadece onunla ilgili değil, yaşamımın tüm kırılgan yönleriyle ilgiliydi. O anlarda, her şeyin bir arada nasıl da bozulduğunu hissediyordum. Onun söylediklerini anlamaya çalışırken, kendimi daha da kaybolmuş hissediyordum.

Evimin kapısını açarak içeri girdim. Sıcak bir bardak kahve hazırlayıp saatlerce düşüncelere daldım. Kafamın içinde dönen sorular, içimi kemiriyordu. Onun söyledikleri, sanki beni aydınlatmaya çalışıyor gibiydi ama ben karanlıkta kaybolmuş hissediyordum.

Masanın üzerinde duran ilaç kutusu gözüme çarptı. "Gerçekten ölmek hiçbir acımı dindirmez mi?" diye düşündüm. Kutuyu elimde çevirerek baktım. İçi doluydu, beni çağırıyordu sanki.

Bunlardan birkaçını bir anda içersem, büyük ihtimalle yüksek dozdan ölürdüm. Ama onu buluşmamaya karar vermiştim. Bir yabancıyla konuşmak, hiçbir şeyi değiştirmeyecekmiş gibi geliyordu... içimdeki derin yalnızlıkla yüzleşmekten kaçmak, belki de ruhuma daha fazla zarar veriyordu.

O ilaçlar bana bir çıkış yolu gibi görünüyor olsa da, belki de sadece bir illüzyondan ibaretti. Gerçekten sonu görmek mi istiyordum, yoksa yalnızlığımı daha da derinleştirmek mi? İçimdeki o yoğun boşluk, bana çözüm sunmuyor, sadece kendimi daha fazla kaybetmeme neden oluyordu. Yalnızlıkla yüzleşmek, ona karşı koymak belki de en zor olanıydı, ama aynı zamanda hayatta kalmanın da tek yoluydu.

Yağmurun sesi, içimdeki karmaşanın yankısı gibi geliyordu. Bir yanda Mert'in teklifinin getirdiği belirsizlik, diğer yanda kendi karanlık düşüncelerim... Sanki hayatın beni iki farklı yöne itmekte olduğu hissiyle boğuşuyordum.......

Not: Hikaye de yazım hataları ola bilir şimdiden kusuruma bakmayın, elimden geldiği kadar doğru yazmaya çalışacağım.♥️

Yorumlarınız ve oylarınız, bu yolculukta bana ışık tutacak. Fikirlerinizi benimle paylaşmayı ve hikayemi daha da geliştirmemi sağlayacak geri dönüşlerde bulunmayı unutmayın.Eğer hoşunuza gittiyse, lütfen yıldızınızı bırakmayı ve düşüncelerinizi paylaşmayı da unutmayın. Benim bu küçük yazarlık deneyimim de sizlerden başka desteğim, yok. Bu yüzden gelişmem için fikirlerinize ve yardımınıza ihtiyacım var .Her bir destek, hikayenin hayata geçmesinde büyük bir etki yaratacak. Teşekkür ederim!"(●⁀‿⁀●)

Bana burdan ulaşabilirsiniz:

İnstagram: this_is.star

X: this_is_star_

Tiktok: _this_is_star

Wattpad : starmaystory

Kitap karakterlerinin rol modelleri

Mert Akyıldız

Yasemin Öztürk

Bölüm sonu

28 yorum

  • Umarım değerin anlaşılır...Yazim tarzını çok beğendim,başarılar💝💝💝

  • https://discord.com/invite/M2PUn4GY2q Sizi 2500+ üyeye sahip Discord'ta gece gündüz her an aktif sohbet eğlence, kitap, AI sohbet ve resim botları (farklı Chatgpt ve GPT4o botları ile), dil sohbet(Native İngilizlerle), oyun(lol, valorant, mafya, gartic, among us, doğruluk cesaret gibi) temelli "Yazarlar Ansiklopedisi" isimli hep aktif sunucumuza davet ediyoruz. Metin ve ses kanallarında toplu oyunlar oynuyor(mafya, vampir köylü, hikaye devam ettirme, köstebek, doğruluk cesaret), toplu müzik dinliyor, toplu sesli sohbet ediyor ya da dinliyoruz. Sunucuda oyunlardan yana çok sıcak bir arkadaş ortamı vardır ve sunucu tüm saatlerde aktiftir. Eğer yazarsanız sunucuda sizler için hafta içi kitaplarınızın sırayla okunduğu " eleştiri ve destek" turları da vardır.

  • İkisi de renkli gözmüss ayayayaa güzel olmuşş

  • Şarkılar çok güzel bagzioarini dinliyorum ayrıca fotoğraflar güzel

  • MERHABA SEVGİLİ YAZAR DİSCORD'A BIR KANAL KURDUM EGER GELMEK ISTERSEN OKUMA,YORUM YAPMA GIBI ETKILEŞIMLER DUZENLIYECEGIM SENIDE ARAMIZDA GÖRMEKTEN KEYIF DUYARIM

  • Ayyy çok güzel yarın ilk işim bunun kalanını bitirmek olacak 🐦‍⬛🫡

    1Yanıt