Hayat, ne kadar uzun görünürse görünsün, aslında gözlerimizi kapatıp açıncaya kadar geçen kısacık bir andan ibaret. Bebeklikten yaşlılığa uzanan bu serüvende ne kadar çok deneyim yaşar, ne kadar çok anıya imza atarsak atalım, hayat her zaman kısadır. Kimileri buna katılmayabilir. “Elli, altmış yıl az bir zaman mı?” deyip geçebilir. Ama evet, az bir zamandır. Çünkü insan, hayatı boyunca sürekli bir koşturmacanın içindedir. Bu yalnızca işlerin, sorumlulukların ya da yetişilmesi gereken şeylerin koşturmacası değildir; duygular da insanı kendi içinde durmadan koşturur. Öyle yoğun yaşarız ki bazen gözyaşlarımızın arasında bir anda gülmeye, kahkahalarımızın ortasında ansızın öfkelenmeye başlayabiliriz. Hayat ise tüm bu karmaşanın, telaşın ve yoğunluğun içinden elimizden kayıp gidercesine hızla sıyrılıp geçer. Daha dün çocuk olduğumuzu sanırken bugün büyümüş, yarını düşünürken yılları geride bırakmış oluruz. Bir bakmışız varız, bir bakmışız yokuz... Ben bunu herkesten önce öğrendim. Daha hayatın ne olduğunu bile anlayamayacak kadar küçükken, hayat bana kaybetmenin ne demek olduğunu öğretti. Annemi ve babamı kaybettiğim gün, çocukluğum da onlarla birlikte gitti. O gün ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Sadece gözlerimin önünde uyuduklarını sandığımı, Berk'in beni kendine daha sıkı çektiğini ve bir daha annemin sesini duyamayacağımı biliyordum. Annemin kokusunu, sesini, bana sarılışını unutmadım. Belki de bu yüzden bambaşka birine bağlanmaktan hep korktum. Çünkü birini sevmenin, bir gün onu kaybetme ihtimalini de beraberinde getirdiğini çok küçük yaşta öğrendim. Sonra hayatıma Berk ve Aybike girdi. Berk'i ilk kez görmemiştim. Bazen evimize kadar gelir babamla konuşurdu. Ben ise kapının pervazından başımı uzatıp sadece kızıl saçlarını görmekteydim. Sonra babamın son nefesini verdiği anda görmüştüm onu. Yanıma gelip elimi sıkıca tuttu ve ailemi kaybettiğimi hissettirmeden bana aile olmuştu. Onunla beraber hayatıma 3 kişi daha girmişti. Asya, Deniz ve Aybike. İlk başlarda Aybike'den neden korktuğumu ben bile bilmiyordum. Bana yaklaştığında, saçımı okşadığında, yemek yiyip yemediğimi sorduğunda içimde garip bir şey oluyordu. Çünkü onun yanındayken bir sıcaklık hissediyordum. Anne sıcaklığını... Ve ben bundan korkuyordum. Çünkü Aybike'ye alışmaktan, onun bana gerçekten bir anne gibi gelmesinden, yanında kendimi bir çocuk gibi güvende hissetmekten korkuyordum. Ya onu da kaybedersem diye düşünüyordum. Ya ona bağlanırsam ve bir gün hayat onu da benden çekip alırsa? Bir kez daha aynı acıyı yaşamak istemiyordum. Bu yüzden ondan uzak durdum. Bazen ona karşı soğuk davrandım, bazen istemeden kalbini kırdım. İnsanlar belki beni nankör sandı, belki Aybike'yi sevmediğimi düşündü. Oysa gerçek bambaşkaydı. Ben Aybike'den korkmuyordum. Ben, Aybike'yi kaybetmekten korkuyordum. Çünkü onu sevmeye başladığım an, onu kaybetme ihtimalini de hayatıma sokmuş olacaktım. Ve ben bir kez daha sevdiğim birinin ardından bakacak gücü kendimde bulamıyordum. Belki de insanın en büyük korkusu, geçmişte yaşadığı acının yeniden karşısına çıkmasıydı. Benim korkum da buydu. Aybike bana annemi hatırlattığı için değil, bana annemin sıcaklığını yeniden hissettirdiği için korkutuyordu beni. Çünkü o sıcaklığı bir kez daha kaybetmeye dayanamazdım. Ama en büyük kahramanım oydu...
20 Mart 2013
Ailemin melek olmasının üzerinden tam bir ay geçmişti. Daha çok küçüktüm ve onların yokluğuna alışmak benim için hiç kolay değildi. Aslında alışmak ne demekti, onu bile tam olarak bilmiyordum. Sadece artık annemin ve babamın eskisi gibi kapıdan içeri girmediğini biliyordum. Bazen akşamları kapıya bakıp geleceklerini düşünüyor bazen de uyumadan önce sabah uyandığımda her şeyin eski hâline döneceğine inanıyordum. Ama her sabah aynı evde aynı sessizlikle uyanıyordum. Onlar yoktu. Yine de hayatımda beni yalnız bırakmayan iki kişi vardı. Berk ve Aybike. Onların yanında kendimi güvende hissediyordum. O koskoca bir ay içerisinde yaşadığım en büyük değişiklik de buydu aslında. Farkında olmadan onlara alışmıştım. Özellikle Berk eve geldiğinde içimde oluşan o tarifsiz mutluluğu artık saklayamıyordum. O gün de her zamanki gibi sıradan bir gündü. Aybike mutfakta akşam yemeği hazırlıyor, ben ise salonun ortasına yaydığım oyuncaklarımla oynuyordum. En sevdiğim kırmızı kamyonumu halının üzerinde sürüyor, önüne koyduğum oyuncak arabaların arasından geçirmeye çalışıyordum. Arada bir kamyonumu havaya kaldırıp kendi çıkardığım motor sesleriyle odanın içinde dolaştırıyordum. Dışarıda hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Pencereden içeri süzülen son ışıklar azalırken evin içindeki sıcak sarı ışıklar yanmıştı. Tam o sırada kapının açılma sesini duydum. Başımı kaldırdım. Ardından koridordan tanıdık bir ses geldi. “Ben geldim!” Berk'in sesini duyar duymaz elimdeki kırmızı kamyonu yere bıraktım ve bütün gücümle kapıya doğru koşmaya başladım. Berk beni görür görmez elindeki poşetleri yere bıraktı, dizlerinin üzerine çöktü ve kollarını iki yana açtı. “Aslan parçam! Gel bakayım buraya!” dedi gülümseyerek. Hiç düşünmeden kollarının arasına girdim. Berk beni sıkıca sarıp saçlarımı öptü. “Özledin mi beni?” diye sordu. Başımı salladım. “Çok.” Gülümseyerek yanağıma bir öpücük daha kondurdu. “Ben de seni çok özledim.” Sonra yerdeki poşetleri gösterdi. “Bak, size neler aldım.” Gözlerim hemen poşetlere kaydı. Berk bunu görünce güldü. “Merak ettin, değil mi?” Başımı yine salladım. “Bana ne aldın?” diye sordum. “Bir sürü şey aldım. Ama hepsini hemen vermek yok.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Neden?” “Çünkü önce hangisini açacağımıza karar vermemiz lazım.” Berk poşetleri açıp içindeki kutuları tek tek çıkarmaya başladı. Ben de yanına oturup büyük bir merakla onları izliyordum. Tam o sırada Aybike mutfaktan çıktı. Ellerini önündeki mutfak önlüğüne silip Berk'e baktı. “Hoş geldin, hayatım.” Berk başını kaldırıp ona baktı ve gülümseyerek, “Hoş buldum, bir tanem,” dedi. Aybike yanımıza gelip yerdeki kutulara baktı. “Bunlar ne?” diye sordu. Berk hafifçe güldü. “Ne yapayım? Gördüm, dayanamadım.” dedi. “Şımartıyorsun bak bizi.” dedi Aybike gülümseyerek. “Bırak da biraz şımartayım. Zaten başka ne yapabilirim?” Aybike ona bakıp gülümsemeye devam etti. Ben ise ikisinin konuşmasını dinlemek yerine kutulardan birine takılmıştım. Berk kutuyu eline alıp bana uzattı. “Bunu mu istiyorsun?” Başımı hızla salladım. “Evet!” “Tamam, gel. Beraber açalım.” Yanına sokuldum. Berk kutunun kapağını açarken ben de sabırsızlıkla bekliyordum. İçinden yeni bir oyuncak çıktığında gözlerim parladı. Oyuncağı iki elimle kavrayıp hemen incelemeye başladım. Berk ise yüzüme bakıp gülümsüyordu. “Beğendin mi?” “Çok güzel!” dedim. “O zaman senin.” Oyuncağı göğsüme bastırıp ona sarıldım. Berk'in yüzündeki gülümseme bir anda yumuşadı. Beni kucağına çekip saçlarımı okşadı. “Sen yeter ki mutlu ol. Bu da ayakkabı. ” dedi ve ışıklı ayakkabıyı çıkarıp ayağıma giydirdi. “Aybike çok yakıştı değil mi Can’a?” dedi başını kaldırıp Aybike’ye bakarak. “Hıhım! Hem de çok!” dedi Aybike. Ben ise ışıklarına bakarak olduğum yerde zıplıyordum. Sevinçten bayılmak üzereydim. “Teşekkür ederim.” diyip Berk’e sıkıca sarıldım. Aybike bize bakıp gülümsedi ve Berk’in onun için aldığı poşetleri alıp odasına götürdükten sonra aşağıya inip mutfağa geçti. Başımı onun göğsüne yasladım. Bir süre öylece durduk. Onun kalp atışlarını duyuyordum. O an kendimi garip bir şekilde huzurlu hissediyordum. Sanki uzun zamandır içimde eksik olan bir şey, yavaş yavaş yerine oturuyordu. Berk beni kucağından indirip yerdeki oyuncakları toplamaya başladı. Ben de yeni oyuncağımla oynamaya koyuldum. Ayakkabılarımı çıkarmadan içeri koşarak geçtim. Bir süre sonra Berk ayağa kalkıp mutfağa doğru giderken arkasından seslenmek istedim. O güne kadar ona hep “Berk abi” diyordum. Ama o an, nedenini bilmeden başka bir kelime geldi aklıma. Ağzımdan çıkmadan önce bir an duraksadım. Sonra küçük sesimle, “Baba...” dedim. Berk'in adımları bir anda durdu. Aybike de mutfaktan başını çıkarıp bana baktı. Berk yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki ifade değişmişti. Sanki az önce duyduğu kelimeyi doğru işitip işitmediğinden emin olamıyordu. Bana doğru birkaç adım attı ve önümde diz çöktü. “Ne dedin, oğlum?” diye sordu, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. Ben gözlerimi ondan ayırmadan aynı kelimeyi bir kez daha söyledim. “Baba.” Berk'in gözleri yavaşça doldu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra beni kollarının arasına çekti ve sımsıkı sarıldı. Göğsüne yaslandığımda kalbinin hızlı hızlı attığını hissedebiliyordum. Saçlarımı öperken sesinin titrediğini duydum. “Bir daha söyler misin?” Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Baba.” Berk gözlerini kapattı. Gözlerinden süzülen yaşlardan birini eliyle silmeye çalıştı ama başaramadı. Aybike de sessizce bizi izliyordu. O an, benim için hiçbir şey değişmemişti. Ben sadece içimden gelen bir kelimeyi söylemiştim. Ama Berk için o kelime, hayatının en büyük mutluluğuydu. Çünkü o gün ben, onu sadece sevdiğimi değil, kalbimde ona bir yer verdiğimi de söylemiştim. Ve belki de ilk kez, kaybettiğim ailemin bıraktığı boşluğun içinde kendime yeni bir yuva bulduğumu hissetmiştim.
Berk'in gözlerinden süzülen yaşlardan birini eliyle silmeye çalıştığını görünce neden ağladığını anlamadan ona baktım. Sonra ellerimi küçük yanaklarına götürüp, “Üzülme,” dedim. Berk, ellerimin üzerine kendi ellerini koyup başını iki yana salladı. “Üzülmüyorum ki, aslan parçam. Mutluluktan ağlıyorum.” “Mutluluktan ağlanır mı?” diye sordum merakla. Berk hafifçe gülümsedi. “İnsanın senin gibi bir oğlu varsa ağlanır.” Ne demek istediğini tam olarak anlamasam da gülümsedim. Berk de alnıma bir öpücük kondurup beni yavaşça yere indirdi. Tam o sırada Aybike'ye baktım. Biraz önce sessizce bizi izliyordu ve yüzünde öyle güzel, öyle sıcak bir gülümseme vardı ki gözlerimi ondan alamadım. Bana bakarken gözlerinin içi gülüyordu. Sanki Berk'e söylediğim o kelime onun da kalbinin bir yerine dokunmuştu. Göz göze geldiğimizi fark edince başını hafifçe yana eğip, “Ne oldu?” diye sordu. “Sen de mutlu oldun mu?” diye sordum. Aybike birkaç saniye bana baktıktan sonra yanıma gelip saçlarımı düzeltti. “Çok mutlu oldum.” “Niye?” diye sordum. Aybike gülümsedi. “Çünkü siz mutluysanız ben de mutluyum.” Bunu duyunca yeniden Berk'e baktım. Berk de Aybike'ye bakıyordu. İkisinin birbirine bakışında benim anlayamadığım ama içimi sıcacık yapan bir şey vardı. Aybike daha sonra masayı işaret ederek, “Hadi bakalım, yemek hazır. Oturalım da soğutmadan yiyelim,” dedi. Berk elimi tuttu. “Duydun mu babacım? Hadi, sofraya.” Elimi bırakmadan beni masaya götürdü. Sandalyeme oturmama yardım etti, ardından karşımdaki sandalyeye geçip oturdu. Aybike de tabakları masaya yerleştirmeye başladı. Ben bir süre sessizce önüme baktım. İçimde garip bir heyecan vardı. Az önce Berk'e baba demiştim ve şimdi bunu bir kez daha söylemek istiyordum. Ama söylemeden önce sanki ondan izin almam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Kaşığımla tabağın kenarına hafifçe vurup Berk'e baktım. “Baba...” Berk'in yüzünde hemen bir gülümseme oluştu. “Efendim, oğlum?” Bir süre sustum. Sonra gözlerimi masaya indirip peçetenin ucuyla oynamaya başladım. “Bir şey soracağım.” Berk başını bana doğru eğdi. “Tabii, sor.” Dudaklarımı birbirine bastırıp cesaretimi toplamaya çalıştım. “Ben sana hep baba diyebilir miyim?” Berk'in yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Yerini derin ve duygulu bir ifade aldı. Birkaç saniye boyunca bana yalnızca baktı. Sonra sandalyesinden kalkıp yanıma geldi ve dizlerinin üzerine çökerek göz hizama indi. “Tabii ki diyebilirsin.” dedi elimi öperek. “Gerçekten mi?” diye sordum merakla. “Gerçekten.” gülümsemeye devam etti. “Hiç kızmaz mısın?” Berk başını iki yana salladı. “Ben, sen bana baba dediğinde nasıl kızabilirim?” diye sordu. Aybike de bize bakıp gülümseyerek dinliyordu.“Ya yanlış söylersem?” gözlerinin içine bakıyordum.“Yanlış söylemezsin.” dedi anlayışlı bir ses tonuyla. “Ya çok söylersem?” Berk bu kez güldü. “O zaman daha çok mutlu olurum.” Bir süre düşündüm. Sonra yüzüne bakıp küçük bir gülümsemeyle, “Babam,” diye fısıldadım. Berk'in gözleri yeniden doldu. Bu kez beni kucağına çekmek yerine iki eliyle başımı kavrayıp alnımdan öptü. “Canım oğlum.” yüzüne baktım.“Sen benim babam mısın artık?” diye sordum. Berk'in nefesi bir anlığına kesildi. Sonra hiç düşünmeden başını salladı. “İstersen öyleyim.” gülümseyerek başımı salladım. “Ben istiyorum.” Berk'in dudaklarında yumuşak bir gülümseme oluştu. “O zaman bundan sonra ben senin babanım.” İçimde kocaman bir mutluluk oluştu. “Ben de senin oğlun muyum?” Berk burnuma hafifçe dokundu. “Sen benim dünyadaki en güzel oğlumsun.” kaşlarım bir anda çatıldı. “Benden başka oğlun var mı?” başını hafifçe eğdi ve yüzüme baktı. “Yok.” tekrar soru sordum. “Hiç olacak mı?” Berk bir an düşündü ve Aybike'ye baktı. “Bilmiyorum.” Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Olmasın.” Berk kahkaha attı. “Niye?” “Çünkü seni paylaşmak istemiyorum.” Aybike de masanın diğer tarafında gülmeye başladı. Berk başını ona çevirip, “Duydun mu?” dedi. “Bizim oğlan beni kıskanıyor.” Aybike tabakları yerleştirirken başını iki yana salladı. “Daha şimdiden başladı bile.” Dudaklarımı büzüp Berk'e baktım. “Ben seni paylaşmam.” Berk gülümseyerek, “Tamam, paylaşma. Sen de beni paylaşma.” dedi gülerek. “Anlaştık.” Ardından serçe parmağını bana uzattı. “Söz mü?” Serçe parmağımı onun parmağına doladım. “Söz.” Berk parmağımı hafifçe sıktıktan sonra yerine oturdu. Ben de önüme dönüp yemeğimi yemeye başladım. Birkaç lokma aldıktan sonra aklıma bir şey geldi ve heyecanla Aybike'ye baktım. “Aybike.” başını kaldırıp bana baktı ve büyük bir şekilde gülümsedi. “Efendim, Can?” yüzüne bakmaya devam ettim. “Asya ablayı görmeye gidelim mi?” Aybike'nin yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu. Elindeki kaşık havada kaldı. Birkaç saniye boyunca bana cevap vermedi. Ben ise hiçbir şey fark etmeden heyecanla konuşmaya devam ettim. “Onu çok özledim. Hem bebeğini de görmek istiyorum.” Aybike yavaşça kaşığı masaya bıraktı. Bakışlarını önümdeki tabağa çevirdi. “Gideriz,” dedi yalnızca. Fakat sesi az önceki gibi değildi. Berk de Aybike'nin yüzündeki değişimi fark etmişti. Ona dikkatlice bakarak, “İyi misin?” diye sordu. Aybike hemen başını kaldırıp gülümsemeye çalıştı. “İyiyim.” Ama iyi değildi. Ben ise bunu anlayamayacak kadar küçüktüm. Sandalyemde biraz doğrulup yeniden heyecanla, “Ne zaman gideceğiz?” diye sordum. Aybike bana baktı. Gözlerindeki burukluğu gizlemek istercesine dudaklarını hafifçe yukarı kaldırdı. “Yakında gideriz, Can.” gülümseyerek yüzüne baktım. “Yarın mı?” Aybike birkaç saniye sustu. “Bakarız.” yemeği yerken konuşmaya devam ettim. “Bugün?” diye yeniden sordum. Aybike elini uzatıp saçlarımı okşadı. “Bugün değil, bir tanem.” Biraz hayal kırıklığıyla dudaklarımı büzüp önüme döndüm. Berk ise gözlerini Aybike'den ayırmıyordu. Çünkü onun neden bir anda sustuğunu anlamıştı. Aybike'nin bakışları kısa bir anlığına karnına indi, ardından hemen kaçtı. Ben hiçbir şey fark etmeden yemeğime devam ederken Aybike sessizce oturuyordu. Az önce benim “baba” deyişimi duyduğunda yüzünde açan o güzel gülümsemenin yerinde şimdi derin bir hüzün vardı. Asya ablayı görmek istiyordum. Onu özlemiştim, üstelik karnındaki bebeği de çok merak ediyordum. Birkaç gündür onu görmem için fırsat kolluyordum ama Aybike'nin sesindeki isteksizliği anlayamasam da nedenini merak etmiştim. Berk ise Aybike'nin yüzüne dikkatlice bakıyordu. Az önce benim “baba” deyişime gülümseyen Aybike'nin yüzündeki mutluluk bir anda kaybolmuştu. Berk bunu fark edince kaşlarını hafifçe çattı. “Sen gitmek istemiyor musun?” diye sordu. Aybike bir an başını kaldırıp Berk'e baktı ama cevap vermedi. Bakışlarını kaçırıp önündeki tabağa çevirdi. Berk bu kez daha yumuşak bir sesle, “Aybike?” dedi. Aybike dudaklarını araladı, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi oldu fakat hiçbir kelime çıkmadı. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra sandalyesini geriye çekip ayağa kalktı. “Ben biraz yukarı çıkacağım,” dedi yalnızca. Berk şaşkınlıkla ona baktı. “Ne oldu?” Aybike yine cevap vermedi. Sadece arkasını dönüp merdivenlere doğru yürümeye başladı. Berk bir süre onun arkasından baktı. Sonra bana döndü. Yüzündeki endişeyi gizlemeye çalışarak küçük bir gülümseme oluşturdu. “Sen yemeğini bitir, aslan parçam. Ben Aybike'nin yanına çıkıp geleceğim.” Başımı salladım. Berk merdivenlerden yukarı çıkmaya başladığında gözlerimi ondan ayırmadım. Birkaç saniye yerimde oturdum. Fakat içimdeki merak giderek büyüyordu. Sandalyemden sessizce indim ve Berk'in peşinden merdivenleri çıkmaya başladım. Küçük adımlarımı olabildiğince sessiz atıyordum. Berk'in Aybike'nin bulunduğu odaya girdiğini gördüğümde koridorun köşesinde durdum. Kapı tam kapanmamıştı. Kimse beni fark etmesin diye yavaşça kapının yanına sokuldum ve kulağımı kapıya dayadım. İçeriden Berk'in sesi geldi. “Aybike?” Birkaç saniye sessizlik oldu. “Benimle konuşmayacak mısın?” Aybike'nin sesi çok kısık çıktı. “Konuşacak bir şey yok.” Berk ısrarla, “Var. Sen bir anda neden böyle oldun? Can, Asya'yı görmek istediğini söyledi diye yüzün değişti.” dedi. Aybike derin bir nefes aldı.
“Çünkü gitmek istemiyorum, Berk.”
“Neden?”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Aybike'nin sesi titreyerek duyuldu.“Çünkü dayanamıyorum.” Berk'in sesi daha da yumuşadı. “Neye dayanamıyorsun?” Aybike birkaç saniye sustu. Ardından ağlamaya başladı. “Can'a...” dedi güçlükle. “Can'a dayanamıyorum bazen.” Berk hemen karşılık vermedi. Aybike devam etti. “Berk, ben onu çok seviyorum. Bunu biliyorsun. Onun için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Onu kendi çocuğum gibi seviyorum. Ama bazen...” Sesi titredi. “Bazen bana öyle bakıyor ki...” Berk'in sesi endişeyle yükseldi. “Nasıl bakıyor?” Aybike gözyaşlarının arasında konuşmaya çalıştı. “Sanki benden nefret ediyor gibi.” Bu cümleyle birlikte odanın içinde sessizlik oldu. Ben kapının arkasında ne dediğini anlamaya çalışıyordum. Berk'in sesi birkaç saniye sonra duyuldu. “Can senden nefret etmiyor.” dedi sakin bir ses tonuyla.“Biliyorum,” dedi Aybike ağlayarak. “Aklım biliyor. Ama kalbim bunu kabul etmiyor.” Burnunu çekip devam etti. “Bazen ona sarılmak istiyorum, saçlarını okşamak istiyorum ama bana öyle bir bakıyor ki elim havada kalıyor. Sanki ona dokunmamı istemiyor gibi.” Berk derin bir nefes aldı. “O daha çok küçük, Aybike. Yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışıyor.” Aybike iç çekerek devam etti. “Biliyorum.” Sesi daha da kırıldı. “Ama sonra Asya'yı görüyor...” Birkaç saniye sustu. “Asya'ya bakışı değişiyor. Ona sanki annesiymiş gibi bakıyor. Yanına gidiyor, elini tutuyor, onunla konuşuyor, karnına dokunmak istiyor. Asya'nın yanında yüzü gülüyor. Benim yanımda ise...” Aybike cümlesini tamamlayamadı. Ağlamaya başladı. “Benim yanımda sanki hiçbir şey yokmuş gibi.” Berk hemen, “Aybike,” diye seslendi. “Ben bunu görüyorum. Her şeyi görüyorum.” araya girerek, “Ama ben dayanamıyorum, Berk.” Aybike'nin sesi artık hıçkırıklarla bölünüyordu. “Her seferinde kendimi sorguluyorum. Acaba neyi yanlış yaptım? Acaba ona kendimi sevdirmenin bir yolunu bulamadım mı? Acaba beni gerçekten istemiyor mu? Sonra Asya'ya bakışını görüyorum ve...” Derin bir nefes aldı. “İçim parçalanıyor.” Berk'in sesi sakindi. “Sen hiçbir şeyi yanlış yapmadın.” tekrar Aybike’nin sesi geldi. “Ama Can bana nefretle bakıyor gibi hissediyorum.”
“Sana nefretle bakmıyor.”
“Bazen bakıyor gibi.”
“Çünkü seni istemediğinden değil. Çünkü annesini ve babasını kaybettiği için öfkeli ve ne yapacağını bilmiyor.” Aybike sustu. Berk devam etti. “Can daha çok küçük. İçinde ne olduğunu anlatamıyor. Kime kızdığını, neden kızdığını bile bilmiyor. Bazen en güvende hissettiği kişiye karşı bile öfkesini gösterebilir.”
“Peki neden Asya'ya böyle davranıyor?”
Aybike'nin sorusu titrek bir fısıltı gibiydi. Berk bir süre düşündü. “Çünkü Asya ona annesini hatırlatıyor olabilir. Çünkü karnında bir bebek var ve Can'ın kafasında annelikle ilgili bazı şeyler birbirine karışıyor olabilir. Belki de Asya'nın yanında kendini annesine daha yakın hissediyor.” Aybike ağlamaya devam etti. “Ama ben de onun yanında olmak istiyorum.”
“Biliyorum.”
“Ben de onun saçlarını okşamak, bana sarılmasını istiyorum.”
“Biliyorum.”
“Bana bir kere bile anne dese...” Aybike'nin sesi tamamen dağıldı. “Bir kere bile dese, dünyanın en mutlu insanı olurum.” Berk'in sesi yumuşadı. “Aybike, sen onun annesi değilsin belki ama onun hayatında annesinin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışan kişisin. Bunu küçümseme.” Aybike sessiz kaldı. Berk devam etti. “Can bugün bana baba dedi.” Aybike'nin ağlamasının arasında küçük bir sessizlik oluştu. “Biliyorum,” dedi.
“Seni duyunca yüzündeki mutluluğu gördüm.”
“Sen de mutlu oldun.”
“Hem de çok.”
“Peki ben neden mutlu olamıyorum?” Berk'in sesi bir anda daha da yumuşadı. “Çünkü sen de Can'ın sana bir gün aynı şekilde yaklaşmasını istiyorsun.” Aybike cevap vermedi. Berk haklıydı. “Ama gelecek,” dedi Berk. “Bana inan. Bir gün Can sana da öyle bakacak. Bir gün senin peşinden koşacak. Bir gün senin kucağına oturmak isteyecek. Bir gün sen olmadan uyumak istemeyecek. Belki bugün değil, belki yarın da değil. Ama gelecek.” Aybike'nin ağlaması biraz olsun hafifledi. “Ya gelmezse?”
“Gelecek.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü sen onun için her gün oradasın.” Berk'in sesi kararlıydı. “Sen ona yemek hazırlıyorsun. Hastalandığında başında bekliyorsun. Korktuğunda yanında oluyorsun. Gece üstünü örtüyorsun. Oyuncaklarını topluyorsun. Saçlarını okşuyorsun. Can bunların hepsini şimdi anlamasa bile bir gün hatırlayacak.” Aybike sessizce ağladı. Berk devam etti. “Bir çocuğun kalbine girmek için kan bağına ihtiyacın yok. Sevgiye ihtiyacın var. Sen de ona fazlasıyla sevgi veriyorsun.” Aybike'nin sesi çok kısık çıktı. “Ama Asya...”
“Asya onun hayatında başka bir yere sahip olabilir. Bu senin yerini eksiltmez.”
“Biliyorum ama...”
“Hayır, bilmiyorsun.” Berk hafifçe iç çekti. “Çünkü bilsen kendini onunla kıyaslamazdın. Asya'ya sarılması, onunla konuşması, ona annesiymiş gibi davranması senin kötü bir anne olduğunu göstermez. Sen de onun hayatında kendi yerini oluşturacaksın.” Aybike birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, “Ben sadece Can'ın beni sevmesini istiyorum,” dedi. Berk'in cevabı hiç gecikmedi. “Can seni sevecek.”
“Ya sevmezse?”
“Sevecek.”
“Berk...”
“Sevecek, Aybike. Çünkü sen onu zaten seviyorsun.” Odada yeniden sessizlik oldu. Ardından Aybike'nin hıçkırıkları arasında Berk'in onu kendisine çektiğini düşündüm. “Bırak ağla,” dedi. “İçinde tutma. Ama bir daha Can'ın sana öyle bakmasını kendine karşı bir nefret olarak görme. O çocuk acı çekiyor.” Aybike ağlayarak başını salladı. “Biliyorum.”
“Ve sen onun acısını azaltmak için buradasın.” Bir süre sonra Aybike'nin sesi daha sakin çıktı. “Seni çok seviyorum.” Berk de hiç düşünmeden, “Ben de seni çok seviyorum,” dedi. “Ve Can da bir gün seni sevecek. Bundan hiç şüphem yok.” Ben kapının arkasında sessizce duruyordum. Konuştuklarının çoğunu anlamıyordum ama Aybike'nin ağladığını anlamıştım. İçimde ona sarılmak için bir istek oluştu. Tam kapının koluna uzanacakken içeriden Berk'in sesi duyuldu. “Can?” Bir anda elim havada kaldı. Beni fark etmişti. Kapı yavaşça açıldı ve Berk karşıma çıktı. Önce şaşkınlıkla yüzüme baktı, sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi. “Ne yapıyorsun burada, aslan parçam?” Başımı önüme eğdim. “Seni dinliyordum.” Berk birkaç saniye bana baktıktan sonra dizlerinin üzerine çöktü ve saçlarımı okşadı. “Merak ettin demek.” Başımı salladım. Sonra odanın içine baktım. Aybike yatağın kenarında oturuyordu. Gözleri kızarmıştı. Ona bakınca içim burkuldu. Küçük adımlarla yanına gidip hiçbir şey söylemeden kollarımı boynuna doladım. Aybike şaşırdı. Sonra beni sıkıca kendisine çekti. Saçlarımı öpüp gözlerini kapattı. “Canım benim...” diye fısıldadı. Ben neden ağladığını bilmiyordum. Neden bana bazen kızgın gibi baktığını da anlamıyordum. Ama o an tek bildiğim şey, Aybike'nin üzülmesini istemediğimdi. Başımı omzuna yaslayıp, “Ağlama,” dedim. Aybike gözyaşlarının arasından gülümsedi. “Tamam,” diye fısıldadı. “Sen yanımdayken ağlamam.”
Aybike'nin gözyaşlarının arasından bana gülümsemesini bir süre sessizce izledim. Neden ağladığını hâlâ tam olarak anlayamıyordum ama ona sarıldığımda biraz olsun sakinleştiğini görmek içimi rahatlatmıştı. Kollarımı boynundan çektiğimde Berk de yanımıza yaklaşıp Aybike'nin omzuna hafifçe dokundu. “Biraz daha iyi misin?” diye sordu. Aybike gözlerini silip başını salladı. “İyiyim.” Fakat sesi hâlâ kırgındı. Berk onun yüzüne birkaç saniye dikkatlice baktıktan sonra, “O zaman aşağı inelim. Can da seni bekliyor,” dedi. Aybike bu kez başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde kararlı bir ifade vardı. “Siz gidin.” Berk kaşlarını hafifçe çattı. “Ne?”
“Siz gidin. Ben evde kalmak istiyorum.” Berk birkaç saniye hiçbir şey söylemeden onu izledi. “Aybike...”
“Lütfen, Berk.” Aybike'nin sesi bu kez daha yumuşaktı ama kararından vazgeçmeyeceği belliydi. “Ben bugün gitmek istemiyorum.” Berk yatağın kenarına oturup ona doğru döndü. “Can Asya'yı görmek istiyor. Sen de onun yanında olsan daha iyi olmaz mı?” Aybike başını öne eğdi. “Olmaz.”
“Neden?”
“Çünkü kendimi hazır hissetmiyorum.” Berk derin bir nefes aldı. “Az önce konuştuklarımızdan sonra mı?” Aybike cevap vermedi. Berk bir süre onu izledi. Sonra yavaşça, “Can'ın yanında olmak istemiyor musun?” diye sordu. Aybike hemen başını kaldırdı. “İstiyorum. Hem de çok. Ama bugün değil.” Gözleri yeniden dolmaya başladı. “Bugün onun Asya'ya nasıl baktığını görmek istemiyorum. Kendimi yine kötü hissetmek istemiyorum. Sonra Can'ın yanında yüzümü saklamaya çalışmak istemiyorum. O daha çocuk. Benim üzgün olduğumu görmesini istemiyorum.” Berk'in yüzündeki ifade yumuşadı. Aybike devam etti. “Siz gidin. Biraz yalnız kalayım. Kafamı toparlarım. Sonra Can'la ilgilenirim.” Berk bir süre sustu. Onu zorlamanın hiçbir işe yaramayacağını anlamıştı. Yine de içinden onu yalnız bırakmak gelmiyordu. “Emin misin?” diye sordu. Aybike başını salladı. “Eminim.”
“Bir şey olursa beni ara.”
“Ararım.”
“Söz?”
“Söz.” Berk bir süre daha ona baktı. Sonunda derin bir nefes verip başını salladı. “Peki.” Aybike'nin gözlerine bakarak, “İstemiyorsan seni zorlamayacağım,” dedi. “Ama ne olursa olsun yalnız değilsin, tamam mı?” Aybike hafifçe gülümsedi. “Tamam.” Berk ayağa kalktı. Ben ise kapının yanında onları izliyordum. Berk bana dönüp elini uzattı. “Hadi bakalım, aslan parçam. Biz hazırlanıyoruz.” Elini tuttum. Aybike'ye baktım. “Sen gelmeyecek misin?” Aybike yüzünde zoraki ama sıcak bir gülümsemeyle bana baktı. “Bugün evde kalacağım, Can.” “Neden?” Bir an durdu. Sonra saçlarımı okşayarak, “Biraz dinlenmek istiyorum,” dedi. Başımı salladım. “Tamam.” Berk elimden tutup beni odadan çıkardı. Merdivenlerden aşağı inerken arkamı dönüp birkaç kez Aybike'ye baktım. O da kapının önünde durmuş bizi izliyordu. Yüzünde hâlâ biraz önceki hüznün izleri vardı ama bana belli etmemeye çalışıyordu. Aşağı indiğimizde Berk önce montunu aldı, sonra benim montumu eline geçirdi. “Kollarını kaldır bakalım.” Kollarımı kaldırdım. Montumu giydirdi, fermuarını çeneme kadar çekti ve atkımı boynuma doladı. “Üşütmek yok.”
“Üşümem.”
“Öyle diyorsun ama sonra burnun kızarıyor.” Gülerek burnuma hafifçe dokundu. Ben de güldüm. Ayakkabılarımı giyerken Berk eğilip bağcıklarımı bağladı. Sonra ayağa kalkıp kendi montunu giydi. Kapıya yönelmeden önce bir an durdu. Başını kaldırıp merdivenlere baktı. “Aybike'ye veda edelim mi?” diye sordu. Ben hemen yukarı doğru baktım. “Evet.” Birlikte tekrar merdivenlerin başına gittik. Aybike hâlâ odasının kapısında duruyordu. Bizi görünce gülümsedi. “Hazır mısınız?” diye sordu. “Hazırız,” dedim. Sonra ona doğru koşup sarıldım. Aybike beni kollarının arasına alıp sıkıca sarıldı. “Güzel güzel gez, tamam mı?”
“Tamam.”
“Beni de özle.”
“Çok özlerim.” Aybike gülümsedi. “Ben de seni özleyeceğim.” Berk yanımıza gelip Aybike'nin alnına küçük bir öpücük kondurdu. “Biraz dinlen. Biz çok kalmayız.” Aybike başını salladı. “Tamam.” Berk kapıya doğru yürürken Aybike'ye son kez baktı. “Bir şey olursa ara.”
“Ararım.” Ben de kapının önünde durup ona el salladım. “Güle güle Aybike.” Aybike'nin yüzünde buruk ama sıcak bir gülümseme oluştu. “Güle güle, Can.” Berk kapıyı açtı ve elimden tuttu. Dışarı çıktığımızda akşamın serin havası yüzüme çarptı. Berk kapıyı kapattıktan sonra elimi biraz daha sıkı tuttu. Birlikte yavaş yavaş arabaya doğru yürümeye başladık. Ben küçük adımlarla onun yanında ilerlerken bir süre sessiz kaldım. Sonra başımı kaldırıp ona baktım. “Baba?” Berk hemen bana döndü. “Efendim, oğlum?” “Asya abla çok sevinir mi?” Berk gülümsedi. “Çok sevinir.”
“Bebeğini görebilecek miyim?”
“Belki.”
“Karnına dokunabilir miyim?”
“İzin verirse dokunursun.” Gözlerim parladı. “Ben de bebeği sevebilir miyim?” Berk gülerek başımı okşadı. “Tabii ki sevebilirsin.” Elini daha sıkı tuttum. Arabaya bindik ve Berk arabayı çalıştırıp sürdü. Birlikte akşamın sessizliğinde Asya'nın evine doğru ilerlemeye devam ettik. Arkamızda bıraktığımız evin pencerelerinden birinde Aybike'nin bizi izleyip izlemediğini bilmiyordum. Ama o an, içimde küçük bir huzursuzluk vardı. Nedenini anlayamıyordum. Sadece Aybike'nin yüzündeki o üzgün ifadeyi unutamıyordum. Berk ise hiçbir şey söylemeden elimi tutmaya devam ediyordu.Yavaşça evin önünde durdu ve kendisi arabadan indikten sonra benim kapımı açıp beni kucağına alıp indirdi. Ve biz, yavaş yavaş Asya'nın evine doğru ilerliyorduk.
Bir süre daha yürüdükten sonra sonunda Asya ile Deniz'in evinin önüne geldik. Akşam iyice çökmüş, sokak lambaları çoktan yanmıştı. Berk kapının önünde durup önce bana baktı, sonra eğilip montumun fermuarını biraz daha yukarı çekti. “Üşüdün mü?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
“Emin misin?”
“Eminim.” Berk gülümsedi. Sonra saçlarımı eliyle düzeltti. “Tamam, o zaman bakalım Asya abla seni görünce ne yapacak.” Bunu söyler söylemez heyecanlandım. Berk zile bastı. İçeriden birkaç saniye sonra ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldığında karşımızda Asya vardı. Bizi gördüğü anda yüzü aydınlandı. Fakat gözleri hemen beni buldu. “Can!” diye sevinçle seslendi. “Sen mi geldin?” Hiç düşünmeden Berk'in elini bırakıp Asya'ya doğru koştum. Asya da eğilip kollarını açtı ve beni sımsıkı kucakladı. “Benim güzel oğlum, seni çok özledim.” Küçük kollarımı onun boynuna doladım. “Ben de seni özledim.” Asya yanağımdan öpüp saçlarımı okşadı. “Bakayım, ne kadar büyümüşsün sen?” İki eliyle omuzlarımdan tutup beni biraz geri çekti. “Sanki geçen gördüğümden daha da uzamışsın.”
“Ben büyüyorum.” Asya gülerek, “Belli oluyor,” dedi. Sonra Berk'e baktı. “Hoş geldiniz.” Berk gülümseyerek başını salladı. “Hoş bulduk.” “Aybike nerede?” diye soracak gibi oldu ama vazgeçti. Belki de o an bunu sormak aklına gelmemişti. Deniz'in sesi içeriden duyuldu. “Kim geldi, Asya?” Asya kapıyı biraz daha açtı. “Berk ve Can.” Deniz birkaç saniye sonra salondan çıkıp kapının önüne geldi. Bizi görünce yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu. “Ooo, kimler gelmiş?” Berk'le tokalaşıp ardından sarıldı. “Hoş geldiniz kardeşim.”
“Hoş bulduk, Deniz.” Deniz sonra bana eğildi. “Gel bakalım küçük adam.” Elini uzattı. Ben de elini tuttum. Deniz beni hafifçe kendisine çekip saçlarımı karıştırdı. “Büyümüşsün sen.”
“Ben büyüdüm zaten.” Deniz kahkaha attı. “Öyle mi? Peki ne kadar büyüdün?” Bir an düşündüm. Sonra iki elimi açıp, “Bu kadar,” dedim. Deniz gülerek başını salladı. “Maşallah, bayağı büyümüşsün.” Asya araya girip, “Hadi, içeri geçin. Kapının önünde kalmayın,” dedi. Hep birlikte salona geçtik. Ben daha içeri girer girmez gözlerim Asya'nın karnına kaydı. O karnına baktıkça içimde büyük bir merak oluşuyordu. Asya bunu fark etmiş olacak ki gülümseyerek elini karnının üzerine koydu. “Bebeği merak ediyorsun, değil mi?” Başımı hızla salladım. “Çok.”
“Gel o zaman.” Yanına çağırdı. Koşarak yanına gittim. Asya koltuğa oturdu ve elimi tuttu. “İstersen elini buraya koyabilirsin.” Elimi dikkatlice karnının üzerine yerleştirdi. Bir süre hiçbir şey olmadı. Ben sabırsızlıkla bekliyordum. “Hareket edecek mi?” diye sordum. Asya gülümsedi. “Belki biraz beklersek eder.” Deniz karşıdaki koltuktan bizi izliyordu. “Bebeğin amcası geldiğini anlayınca utanmış olabilir.”
“Ben onun amcası mıyım?” diye sordum. Deniz gülerek, “İstersen ol,” dedi. “Olurum.” Asya'nın yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu. “O zaman artık bebeğin amcasısın.” Birkaç saniye sonra elim karnının üzerinde hafif bir hareket hissetti. Gözlerim kocaman açıldı. “Asya abla!” diye bağırdım. “Hareket etti!” Asya kahkaha atarak elimi tuttu. “Evet, hissettin mi?”
“Evet! Beni duydu!” Deniz de gülerek ayağa kalktı. “Bana da vuruyor ama sana vurunca seviniyorsun.” Asya ona bakıp gülümsedi. “Sen alıştın artık.” Deniz elini Asya'nın karnına koydu. “Kızım babana da bir tekme gönder bakalım.” Ben merakla onların ellerine baktım. Birkaç saniye sonra Asya'nın karnı yeniden hareket etti. “İşte!” dedi Asya. Deniz'in yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. “İşte benim kızım! ” Ben de gülmeye başladım. “Bir daha yapacak mı?” Asya başını salladı. “Belki.”
“Bebeğin adı ne olacaktı?” diye sordum. Asya ile Deniz birbirlerine baktılar. Asya gülerek, “Tanem” dedi. Bir süre düşündüm. “Ben ona doğduğunda ‘‘bir Tanem’ diyebilir miyim?” Asya ve Deniz birbirine baktıktan sonra bana bakıp gülmeye başladılar. “Tabiki diyebilirsin. O senin zaten bir tanen.” dedi Asya. Ona bakıp gülümsedim. Sonra bir süre daha birlikte oturduk. Asya bana meyve getirdi, Deniz televizyonda bir şeyler açtı ama ben pek ilgilenmedim. Bütün dikkatimi Asya'nın karnına vermiştim. Arada bir, “Bebek şimdi uyuyor mu?” diye soruyor, Asya da sabırla cevap veriyordu. Bir ara başımı Asya'nın karnına yaklaştırıp sessizce dinlemeye çalıştım. “Sesini duyabilir miyim?” diye sordum. Asya gülümseyerek saçlarımı okşadı. “Daha çok küçük, sesini duyman biraz zor.”
“Ama ben duyacağım.”
“İstersen biraz daha bekle.”
“Tamam.” Berk bütün bu süre boyunca bizi izliyordu. Yüzünde zaman zaman gülümseme oluşsa da gözlerinde düşünceli bir ifade vardı. Özellikle ben Asya'nın yanında mutlu oldukça yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşiyor, fakat ardından aklına Aybike geldiğinde bakışları dalıyordu. Bir süre sonra Asya ayağa kalkıp mutfağa geçti. “Bir şeyler hazırlayayım,” dedi. Deniz de onun peşinden gitti. Berk ise benim yanıma oturdu. Ben başımı onun omzuna yasladım. “Baba.” Berk hemen bana baktı. “Efendim?”
“Bebeği çok sevdim.”
“Belli oluyor.”
“Asya ablayı da seviyorum.” Berk gülümsedi. “O da seni çok seviyor.” Bir süre sonra Asya elinde tabaklarla salona döndü. Hep birlikte bir şeyler atıştırmaya başladık. Sohbet devam ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Ben bazen Deniz'le konuşuyor, bazen Asya'ya sorular soruyor, bazen de Berk'in kucağına çıkıyordum. Evde sıcak ve huzurlu bir hava vardı. Bir süre sonra Asya bana bakıp gülümsedi. “Can, Aybike nerede?” Soruyu duyduğum anda Berk'in yüzündeki ifade çok kısa bir anlığına değişti. Bana baktı, sonra Asya'ya döndü. Sanki cevabı düşünmek için birkaç saniyeye ihtiyacı vardı. “Aybike biraz yoruldu,” dedi sonunda. “Bugün evde kalıp dinlenmek istedi.” Asya'nın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. “Yoruldu mu?”
“Biraz,” dedi Berk. “Başının ağrıdığını söyledi. Ben de dinlenmesinin daha iyi olacağını düşündüm.” Deniz de konuşmaya dahil oldu. “Ciddi bir şey yoktur umarım.” Berk hemen başını salladı. “Yok, hayır. Ciddi bir şey yok.” Asya bir süre sustu. Bakışları yere indi. “Yine de içim rahat etmedi.” Berk onu sakinleştirmek istercesine, “Gerçekten bir şeyi yok, Asya,” dedi. “Sadece biraz dinlenmek istedi.” Asya karnının üzerine elini koydu. “Bilmiyorum... Son zamanlarda biraz dalgın. Bugün de gelmek istememesi...” Cümlesini tamamlamadı. Deniz eşinin yanına oturup elini tuttu. “İstersen ararsın.” Asya başını salladı. “Aramak istemiyorum. Yanına gitmek istiyorum.” Berk'in yüzündeki gerginlik biraz daha arttı. “Asya, bence biraz dinlenmesine izin verelim.”
“Biliyorum ama içim rahat etmiyor.” Asya'nın sesi kararlıydı. “Bir gidip bakmak istiyorum. Sonra içim rahat eder.” Deniz de başını salladı. “O zaman gidelim.” Berk birkaç saniye sessiz kaldı. Aybike'nin özellikle gitmek istemediğini biliyordu. Onu zor durumda bırakmak istemiyordu. Ama Asya'nın endişesini de anlayabiliyordu. Sonunda başını salladı. “Tamam. Gidelim.” Ben hemen ayağa kalktım. “Aybike'yi göreceğiz!” Asya bana gülümseyerek, “Evet, göreceğiz,” dedi. Deniz montunu almak için odaya geçerken Asya da hazırlanmak üzere ayağa kalktı. Berk ise yanıma gelip eğildi. “Aslan parçam, Aybike'ye sürpriz yapacağız.”
“Çok sevinir mi?” Berk birkaç saniye düşündü. “Sevinir.” Ama bu kelimeyi söylerken gözlerinde bir tereddüt vardı. Birkaç dakika içinde herkes hazırlandı. Asya son kez evin ışıklarını kontrol edip kapıya yöneldi. Deniz kapıyı kilitledi. Ben Berk'in elini tutarken Asya ile Deniz önümüzde yürümeye başladılar. Sokak artık iyice sessizleşmişti. Asya bir eliyle karnını destekliyor, Deniz de diğer eliyle onun elini tutuyordu. Yavaşça Berk’in arabasına bindik. Ben yol boyunca Aybike'ye ne söyleyeceğimi düşünüyordum. Asya'nın bebeğinin hareket ettiğini anlatmak istiyordum. Bir de ona bugün söylediğim şeyi tekrar söylemek istiyordum. “Baba” dediğimi... Berk'in elini biraz daha sıkı tuttum. Berk bana bakıp gülümsedi. “Ne düşünüyorsun?”
“Aybike'ye anlatacaklarım var.”
“Ne anlatacaksın?”
“Çok şey.” Berk güldü. “O zaman hazırlıklı olsun.” Ben de güldüm. Araba bir süre sonra durdu. Hep birlikte arabadan inip yürümeye başladık. Fakat birkaç adım sonra Berk'in yüzündeki gülümseme yeniden kayboldu. Çünkü ileride kendi evlerinin ışıkları görünmüştü. Ve o evin içinde, onları beklemeyen tek kişi Aybike'ydi. Berk, Asya'nın gelmesinin Aybike'nin yarasını yeniden kanatabileceğini biliyordu. Ama artık geri dönmek için çok geçti. Dört kişi, sessizce eve doğru yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra evin önüne geldiğimizde Berk'in adımları yavaşladı. Anahtarı cebinden çıkarırken kısa bir an durup kapıya baktı. İçeride Aybike vardı ve onun bu ziyaretin nasıl sonuçlanacağını düşünmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Asya ise hiçbir şeyden habersiz, bir an önce Aybike'yi görmek için sabırsızlanıyordu. Deniz, Asya'nın hemen yanında duruyor, bir eliyle onun belini destekliyordu. Ben ise Berk'in elini tutmuş, kapının açılmasını bekliyordum. Berk sonunda anahtarı kilide sokup kapıyı açtı. “Hadi bakalım,” dedi sessizce. “İçeri geçelim.” Kapı açılır açılmaz eve ağır bir sessizlik çöktü. Salon karanlıktı. Sadece koridordaki küçük lambanın ışığı yanıyordu. Ayakkabılarımızı çıkarırken Asya başını yukarı kaldırıp merdivenlere baktı. “Aybike yukarıda mı?” diye sordu. Berk başını salladı. “Muhtemelen.” Asya hiç beklemeden merdivenlere yöneldi. Deniz arkasından, “Yavaş,” diye seslendi. “Merdivenleri hızlı çıkma.” Asya gülümseyerek elini kaldırdı. “İyiyim.” Berk ise bana dönüp montumu çıkarmama yardım etti. “Sen burada biraz oyuncaklarınla oyna, tamam mı?”
“Tamam.”
“Ben de birazdan yanına geleceğim.” Başımı salladım. Sonra yerde duran kırmızı kamyonumu elime aldım ve salondaki halının üzerine oturdum. Berk göz ucuyla beni kontrol ettikten sonra merdivenlere baktı. Asya çoktan yukarı çıkmıştı. Deniz de salonun girişinde durup Berk'e baktı. İkisi birkaç saniye sessizce birbirlerine baktılar. Deniz, Berk'in yüzündeki endişeyi fark etmişti. “Bir şey ters giderse haber ver,” dedi alçak sesle. Berk başını salladı. “Merak etme.” O sırada yukarıdan Asya'nın sesi duyuldu. “Aybike?” Berk'in yüzü gerildi. Ben ise kamyonumu halının üzerinde sürmeye devam ediyordum. Merakla kamyonumu elime alıp yukarıya yavaşça çıktım. Merdivenin kenarından ona bakıyordum. Asya birkaç adım daha atıp Aybike'nin odasının kapısına geldi. Kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden cevap gelmeyince kapıyı yavaşça araladı. Aybike yatağın kenarında oturuyordu. Üzerinde ev kıyafetleri vardı. Saçları dağılmış, gözleri kızarmıştı. Başını pencereye çevirmiş, dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Asya onu görünce yüzündeki endişe daha da arttı. Yavaşça içeri girdi. “Bir tanem...” Aybike başını çevirdi. Asya'yı görünce gözleri bir anlığına büyüdü. Sonra bakışlarını kaçırdı. Asya yatağın kenarına oturdu. “İyi misin?” Aybike cevap vermedi. Asya biraz daha yaklaştı. “Aybike?” Aybike derin bir nefes aldı. “İyiyim.” Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, Asya onun gerçekten iyi olmadığını hemen anladı. “İyi değilsin.” Aybike gözlerini kapatıp başını iki yana salladı. “Sadece biraz yoruldum.”
“Berk bana başının ağrıdığını söyledi.” Aybike'nin yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu. “Evet.”
“Neden bana söylemedin?”
“Söylemek istemedim.” Asya birkaç saniye onu izledi. Sonra elini Aybike'nin elinin üzerine koydu. “Birtanem, sen benim kardeşim gibisin. Sana bir şey olduğunda merak etmem çok normal.” Aybike elini yavaşça çekti. “Bir şeyim yok.” “Bana bak.” Aybike bakmadı. Asya onun yüzünü görmeye çalışarak, “Lütfen,” dedi. “Konuş benimle.” Aybike bu kez başını kaldırdı. Gözleri doluydu. “Konuşmak istemiyorum, Asya.” Asya birkaç saniye sustu. “Peki.” Aybike şaşırmış gibi baktı. Asya devam etti. “Konuşmak istemiyorsan konuşmayız.” Aybike gözlerini yeniden pencereye çevirdi. Fakat Asya birkaç saniye sonra, “Ama bari aşağı inelim,” dedi. Aybike hemen başını salladı. “Hayır.”
“Neden?”
“İstemiyorum.”
“Can seni bekliyor.” Aybike'nin yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Can aşağıda mı?”
“Evet.” Aybike gözlerini kapattı. Asya onun bu tepkisini fark etti. “Ne oldu?” Aybike cevap vermedi. Asya biraz daha yumuşak bir sesle konuştu. “Can seni görünce çok sevinecek.” Aybike'nin dudakları titredi. “Asya, lütfen.”
“Ne olur?”
“Beni zorlamasan?” Asya onun elini tuttu. “Seni zorlamak istemiyorum. Sadece...” Bir an durdu. “Can senin yanında olmak istiyor.” Aybike gözlerinden süzülen yaşı eliyle sildi. “Ben de onun yanında olmak istiyorum.”
“O zaman neden aşağı inmiyorsun?” Aybike cevap vermedi. Asya onun suskunluğundan ne kadar zorlandığını anlamaya çalışıyordu. “Bir tanem, ne olursa olsun bana anlatabilirsin.” Aybike başını salladı. “Şimdi anlatamam.”
“Peki.” Asya biraz düşündü. Sonra sesini yumuşatıp, “O zaman aşağı gelme. Can'ı yukarı çağırayım,” dedi. Aybike bir anda ona döndü. “Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü...” Aybike'nin sesi titredi. “Çünkü şu an onu görmek istemiyorum.” Asya şaşkınlıkla ona baktı. “Can'ı mı?” Aybike gözlerini kapattı. “Evet.” Asya'nın yüzündeki şaşkınlık daha da arttı. “Ama neden?” Aybike cevap vermedi. Ben ise çaresizce Aybike’ye bakıyordum. İlk defa beni istememişti. Asya bunu görünce ne olduğunu anlamaya çalıştı. “Can aşağıda oyuncaklarıyla oynuyor.” Aybike başını öne eğdi. “ “İstersen aşağı inelim.”
“Hayır.”
“Aybike...”
“Lütfen.” Asya birkaç saniye sustu ve ayağa kalktı. “Ben Can'ı yukarı çağırayım.” Aybike hemen başını kaldırdı. “Hayır, Asya.”
“Sadece biraz oynarsınız.”
“Hayır.” Asya anlam veremiyordu. “Can senin çocuğun gibi.” Bu cümle Aybike'nin kalbine dokundu. Gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. “Keşke...” diye fısıldadı. “Ne?” Asya yaklaşınca Aybike başını iki yana salladı. “Hiç.” Bir süre sonra odaya yaklaştığımda Asya kapının önünde duruyordu. Beni görünce gülümsedi. “Can, gel bakalım.” Ben Asya'nın yanına gidip elini tuttum. Sonra odanın içine baktım. Aybike yatağın kenarında oturuyordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Onu görünce yüzüm aydınlandı. “Aybike!” diye seslendim. Aybike bana baktı. Gözlerinde sevgi vardı ama aynı zamanda büyük bir acı da vardı. Ben hiçbirini anlamadan ona doğru birkaç adım attım. “Ben geldim.” Asya gülümseyerek, “Bak, seni görmeye geldi,” dedi. Sonra bana dönüp, “Can, istersen aşağı inelim. Oyuncaklarınla biraz oynarız,” dedi. “Aybike de gelsin,” dedim. Asya cevap vermeden Aybike'ye baktı. “Birtanem, hadi aşağı inelim. Can oyuncaklarıyla oynar, biz de yanında otururuz.” Aybike başını iki yana salladı. “Hayır.”
“Aybike...”
“Hayır, Asya.” Ben ikisine bakıyordum. Neden Aybike gelmek istemiyordu, anlamıyordum. Elimdeki kırmızı kamyonu çaresizce ona doğru uzattım. “Bak, bunu da getirdim. Birlikte oynarız.” Aybike'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Asya yumuşak bir sesle, “Can seni çağırıyor,” dedi. Aybike başını öne eğdi. “Yapamıyorum.”
“Neyi yapamıyorsun?”
“Bunu...” Aybike eliyle bizi işaret etti. “Sizi böyle görmek...” Asya şaşkınlıkla ona baktı. “Ne demek istiyorsun?” Aybike cevap vermedi. Ben ise hâlâ elimdeki kamyonla ona bakıyordum. Berk de kapının önünde durmuş, olup biteni sessizce izliyordu. Asya bir adım daha attı. “Bir.tanem, gel. Aşağıda Can'la oynarız. Hem Deniz de orada.” Aybike'nin nefesi hızlandı. Gözlerini bana çevirdi. Sonra Asya'ya baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Fakat yüzündeki acı giderek büyüdü. Ben ise hiçbir şey anlamadan, “Aybike, hadi,” dedim. “Baba da gelecek.” Berk'in yüzü gerildi. Aybike'nin gözlerinden yaşlar daha hızlı akmaya başladı. Asya tekrar, “Aybike...” diye seslendi. Ve o anda Aybike'nin içinde tuttuğu her şey bir anda koptu. “YETER!” diye bağırdı. Sesinin şiddetiyle olduğum yerde donup kaldım. Elimdeki kırmızı kamyon yere düştü. Odanın içinde bir anda ağır bir sessizlik oluştu. Asya şaşkınlıkla Aybike'ye bakıyordu. Berk hemen bana doğru bir adım attı. Ben ise korkuyla Aybike'ye bakıyordum. Aybike'nin de bağırdığına kendisi bile şaşırmış gibiydi. Birkaç saniye sonra yüzündeki öfke yerini pişmanlığa bıraktı. Ellerini yüzüne kapattı ve ağlamaya başladı. “Ben... özür dilerim...” diye fısıldadı. “Can, ben sana bağırmak istemedim. Kimseye bağırmak istemedim! ” Berk hemen yanıma gelip omuzlarımdan tuttu. “Korkma, aslan parçam.” Ben hiçbir şey söylemeden ona sokuldum. Aybike bunu görünce daha çok ağladı. Çünkü korkutmak istediği son kişi bendim. Asya ise olduğu yerde kalmış, Aybike'nin neden böyle bir anda patladığını anlamaya çalışıyordu. Odanın içindeki herkes susmuştu. Sadece Aybike'nin hıçkırıkları duyuluyordu. Ve o an, biraz önce saklamaya çalıştığı bütün acı, artık saklanamayacak kadar büyümüştü.
Aybike'nin “Yeter!” diye bağırmasıyla olduğum yerde kalakalmıştım. Elimde tuttuğum kırmızı kamyon yere düşmüş, çıkardığı küçük ses bile odadaki sessizliğin içinde kocaman duyulmuştu. Berk hemen yanıma gelmiş, elini omzuma koymuştu ama ben gözlerimi Aybike'den ayıramıyordum. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Yüzü ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu, gözlerinden yaşlar durmadan akıyordu. Sanki içinde çok uzun zamandır tuttuğu bir şey vardı ve artık onu tutacak gücü kalmamıştı. Asya da ne söyleyeceğini bilemeden ona bakıyordu. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonra Aybike ellerini yüzünden çekti. Gözyaşlarını silmeye çalıştı ama elleri titriyordu. Asya'ya baktı. “Ne istiyorsun benden?” dedi ağlayarak. Sesi öylesine kırılmıştı ki, bağırmasına rağmen bana kızıyormuş gibi gelmedi. Daha çok çok yorulmuş biri gibiydi. “Ne istiyorsun benden, Asya? Yeter artık... Yeter. Ben acı çekiyorum.” Asya bir adım ona doğru attı. “Aybike, ben senden hiçbir şey istemiyorum.”
“Ama ben artık dayanamıyorum!” diye karşılık verdi Aybike. Sesi yeniden yükselmişti. “Her seferinde aynı şey oluyor. Her seferinde kendimi toparlamaya çalışıyorum, sonra yine karşıma çıkıyor.” Bir elini göğsüne koydu. “Ben bir kez olsun... bir kez olsun karnımda canlı birini taşımak için kendimi feda ettim. Kendimden verdim. Her şeyimi verdim. Ama başaramadım.” Asya'nın gözleri doldu. “Aybike...”
“Hayır!” Aybike başını salladı. “Bırak konuşayım. Ne olur bırak bu kez konuşayım.” Asya sustu. Aybike'nin sesi biraz daha kısıldı. “Sen başardın.” Gözleri Asya'nın karnına kaydı. “Senin içinde bir canlı var. Her gün büyüyor. Onun hareketlerini hissediyorsun. Karnına dokunuyorsun. Onunla konuşuyorsun. İnsanlar senin karnına bakıp gülümsüyor. Sana 'anne' diyecek bir çocuk var.” Dudakları titredi. “Ben bunu hiç yaşayamadım.” Asya'nın gözlerinden yaş süzüldü. “Bunu sana yaşatmak istemedim.” Aybike acıyla güldü. “Biliyorum. Zaten mesele bu değil.” Bir an nefes almakta zorlanıyormuş gibi durdu. “Sonra Can geldi.” Bana baktı. O bakışında kızgınlıktan çok büyük bir sevgi vardı ama ben bunu o yaşta anlayamıyordum. “Evet dedim. Belki bu kez olacak. Belki bir çocuğun yanımda büyümesini izleyeceğim. Belki bir çocuk bana alışacak. Belki bir gün bana sarılacak. Belki bir gün beni arayacak. Belki...” Sesi titredi. “Belki ben de bir çocuğun hayatında anne gibi bir yer edineceğim.” Gözlerini kapattı. “Bunun için çok umutlandım.” Sonra bana baktı. “Ama o çocuk yine sana yaklaştı.” Asya'nın yüzü düştü. “Aybike...”
“Yine sana.” Aybike'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. “Ben onun yanında durdum. Onu sevdim. Ona baktım. Hastalandığında başında bekledim. Gece ağladığında yanına koştum. Oyuncaklarını topladım. Yemeklerini yaptım. Saçlarını taradım. Bir gün bana 'anne' der mi diye bekledim.” Dudaklarını ısırdı. “Ama o seni gördüğünde yüzü değişiyor.” Bir an bana baktı. “Sana başka bakıyor. Sana yaklaşmak istiyor. Sana sarılmak istiyor. Senin karnındaki bebeğe dokunmak istiyor. Ben yanındayken ise...” Cümlesini tamamlayamadı. “Benim neyim eksik, Asya?” Asya ağlayarak başını iki yana salladı. “Hiçbir şeyin eksik değil.”
“Bendeki sorun ne?” Aybike'nin sesi artık neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Söyler misin bana? Ben neyi yanlış yaptım?” Asya'nın gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Hiçbir şeyi yanlış yapmadın.”
“O zaman neden?” Aybike iki elini açtı. “Neden bana böyle davranıyor?” Asya cevap veremedi. “Senin gibi olmak için ne yapmam lazım?” diye sordu Aybike ağlayarak. “Söyle bana. Ne yapmam lazım? Senin gibi olmak için ne yapmam lazım? Ben de onun bana sana baktığı gibi bakmasını istiyorum. Ben de bir çocuğun bana koşmasını istiyorum. Ben de bir çocuğun beni seçmesini istiyorum.” Odanın köşesinde küçücük kalmıştım. Berk'in arkasında duruyor, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Aybike'nin söylediklerinin çoğunu anlamıyordum. Sadece onun çok ağladığını biliyordum. Bir de Asya'nın ağladığını. İçimden Aybike'nin yanına gitmek geliyordu ama Berk'in arkasından çıkmaya cesaret edemiyordum. Berk birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça Aybike'ye doğru yürüdü. “Yeter, Aybike.” Sesi sertti. Aybike başını kaldırıp ona baktı. Berk'in yüzünde daha önce görmediğim kadar ciddi bir ifade vardı. “Ne?”
“Yeter artık.” Aybike'nin gözleri büyüdü. Berk devam etti. “Hamile bir kadına böyle şeyler nasıl söyleyebiliyorsun?” Asya hemen, “Berk...” diye araya girmek istedi ama Berk elini kaldırarak onu durdurdu. “Hayır, Asya. Sen sus.” Sonra Aybike'ye döndü. “O karnında canlı taşırken, sen bunu yaşayamadığın için ona böyle kızıp bağıramazsın. Senin canın yanıyor diye onun suçlu olduğu anlamına gelmez.” Aybike gözyaşlarının arasından başını salladı. “Ben ona suç atmadım.”
“Ama söylediklerin bunu gösteriyor.”
“Ben sadece...”
“Sürekli herkese bağırıp duruyorsun!” Berk'in sesi odada yankılandı. Ben irkildim. “Baba...” diye fısıldadım ama beni duymadı bile. “Bu kadın seni düşünerek hamile hâliyle buraya geldi. Seni merak ettiği için geldi. İçinin rahat etmediğini söylediği için geldi. Sen ise onun karşısında ne yaptığını biliyor musun?” Aybike hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. “Sen annelik nedir biliyor musun ki Asya'ya karşı böyle davranıyorsun?” O cümleyi duyduğumda Aybike'nin yüzündeki bütün ifade bir anda değişti. Sanki Berk ona bağırmamış da doğrudan kalbinin tam ortasına dokunmuştu. Berk de söylediği cümlenin ağırlığını fark etmiş gibi bir anda sustu. Gözleri Aybike'nin yüzünde kaldı. Birkaç saniye önce öfkeden yükselen sesi tamamen kesilmişti. Aybike'nin dudakları aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Birkaç saniye boyunca Berk'e baktı. Sonra başını yavaşça eğdi. O an Berk'in yüzündeki öfkenin yerini pişmanlık aldı. Sanki söylediği şeyi geri almak için zamanın birkaç saniye geriye dönmesini istiyordu. “Aybike...” dedi. Aybike cevap vermedi. Asya bir anda karnını tuttu. Yüzü bembeyaz oldu. “Berk...” diye inledi. Bir eliyle duvara tutundu. Deniz hemen yanına koştu. “Asya?” Asya'nın yüzü acıyla buruştu. “Karnım...” Berk'in yüzündeki bütün öfke bir anda dağıldı. “Asya!” Deniz onu kolundan tutup destekledi. Asya ağlayarak, “Canım acıyor,” dedi. Deniz hemen onu aşağıya doğru götürmeye başladı. “Tamam, tamam. Yavaş. Ben yanındayım.” Asya merdivenlerden inerken ağlıyordu. Ben olduğum yerde kalmıştım. Bir yandan Asya'nın neden ağladığına bakıyor, diğer yandan Aybike'nin sessizce ağlayışını izliyordum. Berk birkaç saniye sonra Aybike'ye döndü. Yüzünde büyük bir pişmanlık vardı. “Aybike...” Aybike başını kaldırmadı. Berk bir adım attı. “Özür dilerim.” Aybike'nin parmakları birbirine kenetlenmişti. “Çok özür dilerim.” Berk'in sesi titredi. “Onu söylemek istemedim. Sinirle söyledim. Seni kırmak istemedim.” Aybike yine cevap vermedi. Berk biraz daha yaklaştı. “İstemeden söyledim.” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Aybike başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. Berk'e baktı ama hiçbir şey söylemedi. O bakışta öyle büyük bir kırgınlık vardı ki, Berk'in yüzü daha da düştü. Aybike ayağa kalktı. Yavaşça yanından geçti. Berk elini uzatacak gibi oldu ama vazgeçti. Aybike kapıya doğru yürüdü. Ben onun arkasından bakıyordum. Yanımdan geçerken bir an durdu. Bana baktı. Gözleri doluydu. Sanki bana bir şey söylemek istiyordu ama söylemedi. Sadece başımı okşadı. Sonra hiçbir şey demeden odadan çıktı. Ayak sesleri koridorda yavaşça uzaklaştı. Ben hâlâ köşede duruyordum. O gün ilk kez insanların birbirini sevse bile birbirlerini incitebileceğini anlamaya başlamıştım. Ama neden Aybike'nin bu kadar ağladığını, neden Berk'in ona kızdığını, neden Asya'nın karnının ağrıdığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, az önce herkesin birbirini sevdiği hâlde çok mutsuz olduğuydu. Ve ben küçük ellerimle yere düşen kırmızı kamyonumu alırken, içimden sadece tek bir şey geçiyordu: Keşke kimse ağlamasaydı.
Berk, Asya'nın karnındaki sancı biraz olsun dinmeyince onunla Deniz'i hastaneye götürmek için aşağı indi. Ben ise Aybike'yle birlikte salonda kaldım. Berk kapının önünde birkaç kez arkasına dönüp bize baktı. Sanki gitmek istemiyor gibiydi. Sonunda Aybike'ye, “Bir şey olursa hemen beni ara,” dedi. Aybike hiçbir şey söylemeden başını salladı. Berk bana baktı. “Sen de uslu dur, tamam mı aslan parçam?” Başımı salladım ama içimde garip bir sıkıntı vardı. Berk kapıyı açıp Asya ve Deniz'le birlikte çıktı. Kapı kapandığında ev bir anda çok sessiz oldu. Az önce herkesin sesinin birbirine karıştığı evde şimdi yalnızca saatin tik takları duyuluyordu. Aybike salondaki koltuğun kenarına oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Başını öne eğmişti. Gözlerinden hâlâ sessizce yaşlar süzülüyordu. Ben karşısında ayakta durup ona baktım. İçimde anlamlandıramadığım bir öfke vardı. Asya'nın ağlaması, Berk'in bağırması, Aybike'nin söylediği sözler birbirine karışmıştı. Sonra bir anda ona bağırdım. “Asya'ya neden öyle davrandın?” Aybike başını kaldırmadı. “Neden ona bağırdın?” Sesimi biraz daha yükselttim. “O sana ne yaptı?” Aybike yine cevap vermedi. Sadece ellerini birbirine daha sıkı kenetledi. Gözlerinden yaşlar düşmeye devam ediyordu. “Sana soruyorum!” diye bağırdım. “Neden Asya'ya öyle söyledin?” Aybike dudaklarını araladı ama hiçbir kelime çıkmadı. Başını tekrar öne eğdi. Ben onun sessizliğine daha çok sinirlendim. Çünkü cevap vermesini istiyordum. “Sen kötüsün,” dedim. Aybike'nin omuzları hafifçe titredi. “Asya iyi.” Birkaç saniye sustum. Sonra içimdeki çocukça öfkeyle, düşünmeden söyledim. “Senden nefret ediyorum.” Aybike'nin başı yavaşça kalktı. Gözleri bana çevrildi. O an söylediğim sözün ona ne yaptığını bilmiyordum. Yalnızca gözlerindeki acının bir anda daha da büyüdüğünü gördüm. “Keşke Asya benim annem olsaydı,” dedim. Bu kez Aybike'nin yüzündeki bütün renk çekildi. Dudakları titredi. Gözlerini benden kaçırdı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra başını eğip elleriyle yüzünü kapattı. Sessizce ağlamaya başladı. Ben de bir süre ona baktım. İçimdeki öfke hâlâ vardı ama nedenini bilmiyordum. Söylediğim sözün onun kalbini nasıl parçaladığını anlayamayacak kadar küçüktüm. Tam arkamı dönüp oyuncaklarıma gidecekken burnuma garip bir koku geldi. Önce ne olduğunu anlayamadım. Sonra koku daha da yoğunlaştı. Yanık kokuyordu. Aybike de bir anda başını kaldırdı. “Bu ne?” diye fısıldadı. Salondan mutfağa doğru baktı. “Can, burada kal.” Hemen ayağa kalkıp mutfağa doğru koştu. Ben de peşinden gitmek istedim ama olduğu yerde kalmamı söylediği için birkaç saniye durdum. Sonra mutfaktan Aybike'nin telaşlı sesi geldi. “Hayır...” Ardından büyük bir gürültü koptu. Sanki bir şey yere devrilmişti. Ev bir anda sarsılmış gibi oldu. Mutfaktan yoğun duman yükselmeye başladı. Aybike'nin çığlığını duydum. “Can!” Korkudan olduğum yerde kaldım. Duman birkaç saniye içinde koridora doğru yayılmaya başladı. Aybike mutfaktan çıkmaya çalışırken ayağı takıldı ve büyük bir sesle yere düştü. “Aybike!” diye bağırdım. Ona doğru koştuğumda her yer duman olmuştu. Gözlerim yanmaya başladı. Aybike yerdeydi. “Aybike, iyi misin?” diye bağırdım. O öksürüyordu. “Can...” dedi güçlükle. “Buraya gelme!” Korkudan ağlamaya başladım. “Aybike!” Aybike dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. “Korkma... Korkma, Can.” Ama sesi çok zor çıkıyordu. Öksürükleri artıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Berk gelecek,” dedi öksürerek. “Şimdi... gelecek.” Duman giderek yoğunlaşıyordu. Aybike bütün gücüyle ayağa kalkmaya çalıştı. Bana doğru uzandı. “Can, beni dinle.”
“Ne?”
“Kapıya git.”
“Sen de gel.”
“Geleceğim.”
“Hayır!” diye ağladım. “Ben seni bırakmam.” Aybike gözlerini kapatıp derin bir nefes almaya çalıştı ama hemen öksürmeye başladı. Sonra elimi tuttu. “Can, ne olur... beni dinle.” Beni kendisine çekip alnımdan öptü. “Seni çok seviyorum.”
“Ben de...” diye ağladım ama biraz önce söylediklerim aklıma geldi. “Ben sana...” Cümlemi tamamlayamadım. Aybike başını iki yana salladı. “Bir şey söyleme.”
“Senden nefret etmiyorum.” Aybike'nin gözlerinden yaşlar boşandı. “Biliyorum.”
“Özür dilerim.”
“Ben de özür dilerim, Can.” Sonra beni kapıya doğru itti. “Git.”
“Ama sen?”
“Ben arkandan geleceğim.” Bana gülümsemeye çalıştı ama yüzündeki korkuyu görebiliyordum. Ben ağlayarak kapıya doğru koştum. Dumanın içinde nefes almak zorlaşıyordu. Tam kapıdan çıktıktan sonra arkamda bir şey devrildi. Büyük bir gürültüyle yere düşen parça çıkış yolunu kapattı. Geri dönmeye çalıştım ama duman yüzünden hiçbir şey göremiyordum. “Aybike!” diye bağırdım. “Aybike!” Aybike'nin sesi uzaktan geldi. “Can!”
“Buradayım!” diye ağladım. “Ben buradayım!” Bir süre sonra sesini duyamadım. “Aybike?” Cevap yoktu. Korkum daha da büyüdü. Kapının yakınında yere oturdum. Dizlerimi karnıma çekip ağlamaya başladım. “Baba...” diye fısıldadım. “Baba gelsin...” Ama kimse gelmiyordu. Evdeki duman giderek artıyordu. Gözlerimden yaşlar durmadan akıyordu. Ellerim titriyordu. “Yardım edin...” diye bağırdım. “Lütfen yardım edin...” Bir süre sonra dışarıdan sesler duydum. Önce anlamadım. Sonra kapının dışından insanların konuştuğunu fark ettim.
“Ne olmuş burada?”
“Berk Bey'in evi yanıyor galiba!”
“İçeride biri var mı?”
“Bilmiyorum, duman her yeri kaplamış.”
“İtfaiyeyi arayın!”
“Arayın, arayın! İçeride olabilirler!” Sesleri duyunca bütün gücümle bağırdım. “Yardım edin!” Dışarıdaki sesler bir anda kesildi. “Baba da gelecek!” Komşulardan biri dışarıdan, “Korkma yavrum! İtfaiye geliyor!” diye bağırdı. Ben ise yalnızca Berk'i istiyordum. Bir süre sonra uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı ama bana çok uzaktaymış gibi geliyordu. Dizlerimi kendime çekip ağlamaya devam ettim. Sonra bir anda dışarıdan başka bir ses geldi. Bir araba hızla durdu. Kapı açıldı. Ayak sesleri duyuldu. Ardından Berk'in sesi bütün sokağı doldurdu. “AYBİKE!” Birkaç saniye sonra yeniden bağırdı. “CAN!” O sesi duyduğum anda bütün korkum biraz olsun azaldı. “Baba!” diye bağırdım. “Baba!” Berk'in ayak sesleri bana doğru yaklaştı. Ayağa kalktım. “Baba!” Berk beni görünce koşup yanıma geldi. Beni kollarının arasına aldı. “Can!” Beni öyle sıkı sarıldı ki nefesim kesilecek sandım. “Oğlum, iyi misin? Sana bir şey oldu mu?” Ben onun boynuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. “Baba...”
“Buradayım.”
“Baba...”
“Buradayım oğlum.”
“Aybike içeride kaldı.” Berk'in yüzü bir anda değişti. “Ne?” Parmakları omuzlarımı sıkıca kavradı. “Aybike içeride mi?” Başımı salladım. “Evet.” Gözyaşlarım yeniden akmaya başladı. “Baba, Aybike içeride kaldı.” Berk bir an arkasındaki yangına baktı. Sonra bana döndü. “Sen burda kalacaksın.”
“Ama Aybike...”
“Ben onu çıkaracağım.”
“Baba, korkuyorum.” Berk alnımdan öptü. “Ben de korkuyorum ama sen benim aslan parçımsın. Şimdi beni dinleyeceksin.” Beni komşulara doğru uzattı. “Can'a göz kulak olun!” Sonra tekrar yangına döndü. Ben onun kolunu tuttum. “Baba gitme!” Berk bana baktı. Gözlerinde korku vardı ama kararlıydı. “Aybike'yi bırakmayacağım.”
“Baba...”
“Seni seviyorum, Can.” Sonra elimi yavaşça bıraktı ve yeniden dumanların içine doğru koştu. Ben komşunun kollarında ağlamaya devam ettim. Gözlerim Berk'in kaybolduğu yere kilitlenmişti. “Baba...” diye fısıldadım. “Lütfen Aybike'yi getir.” Sonra ellerimi birbirine kenetleyip bütün gücümle ağlayarak beklemeye başladım. Çünkü o gece ilk kez, birini kaybetmenin ne demek olduğunu gerçekten anlayacak kadar korkmuştum.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Bana dakikalar gibi gelen o bekleyişin içinde sadece yangının sesini ve uzaktan gelen insanların telaşını duyuyordum. Gözlerim sürekli evin kapısındaydı. Berk içeri girmişti ve hâlâ geri dönmemişti. Komşunun kollarında sıkışmış gibi duruyor, ağlamaktan yorulan gözlerimi kapıya dikiyordum. Her birkaç saniyede bir, “Baba...” diye fısıldıyordum. Sonra bir anda içeriden büyük bir hareketlilik oldu. Dumanların arasından önce Berk'in silueti göründü. Bir kolu Aybike'nin sırtındaydı, diğer koluyla onu destekliyordu. Aybike'nin başı Berk'in omzuna düşmüş, gözleri kapalıydı. “Aybike!” diye bağırdım. Komşunun elinden kurtulup ona doğru koşmak istedim ama kadın beni tuttu. “Yavaş yavrum!” Birkaç saniye sonra Berk dışarı çıktı. Aybike'yi güvenli bir yere yatırmaya çalışırken ben artık kendimi tutamadım. “Baba!” diye ağlayarak yanlarına koştum. Berk beni görünce hemen bana doğru döndü. “Can, iyi misin?” Ben cevap vermeden Aybike'nin yanına çöktüm. Yüzü bembeyazdı. Saçları duman ve is içindeydi. Gözleri kapalıydı. “Aybike...” diye fısıldadım. Elini tuttum. Eli sıcaktı. “Aybike, kalk.” Cevap vermedi. Gözlerim yeniden doldu. “Ne olur kalk.” Sonra bir anda içimde tuttuğum bütün korku dışarı çıktı. Aybike'nin boynuna sarıldım. “Özür dilerim, anne...” Ağzımdan çıkan kelimeyle birlikte her şey sanki bir anda sessizleşti. Berk'in hareketleri durdu. Bana şaşkın şaşkın baktı. “Ne dedin?” Ben başımı kaldırıp Berk'e baktım. Gözlerim yaşlarla doluydu. “Baba...” Sesim titriyordu. “İyi olacak, değil mi annem?” Berk'in yüzünde tarifsiz bir ifade oluştu. Gözleri Aybike'ye, sonra bana çevrildi. Birkaç saniye konuşamadı. Sonra dizlerinin üzerine çöktü ve iki elini omuzlarıma koydu. “İyi olacak annen,” dedi titreyen bir sesle. “İyi olacak, Can.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.” Berk gözlerini Aybike'den ayırmadan devam etti. “Annen güçlü. Bizi bırakmayacak.” Sonra bana sarıldı. Ben bir kolumla Berk'e, diğer kolumla Aybike'ye sarıldım. Berk de ikimizi birden kollarının arasına aldı. Üçümüz birbirimize sıkıca sarılmıştık. Ben ağlıyordum. Berk'in gözlerinden de yaşlar süzülüyordu. Aybike hâlâ kendinde değildi ama başını hafifçe oynattı. Berk bunu fark edince hemen ona baktı. “Aybike?” diye fısıldadı. Aybike'nin gözleri çok az aralandı. Beni gördü. Dudakları belli belirsiz kıpırdadı. “Can...” dedi güçlükle. Ben hemen elini tuttum. “Buradayım anne.” Aybike'nin gözünden bir damla yaş süzüldü. Berk başını eğip Aybike'nin alnına bir öpücük kondurdu. “Buradayız.” Bir süre hiç kimse konuşmadı. Sadece birbirimize sarıldık. Ben biraz önce söylediğim sözleri düşündüm. “Senden nefret ediyorum,” demiştim. “Keşke Asya benim annem olsaydı,” demiştim. O sözleri geri alabilmek için ne yapacağımı bilmiyordum. Aybike'nin elini daha sıkı tuttum. “Anne...” diye fısıldadım. “Bir daha öyle söylemeyeceğim.” Aybike gözlerini kapatıp çok hafifçe başını salladı. Berk ikimize daha sıkı sarıldı. O an evimizin duvarları yanmış, oyuncaklarımın bir kısmı kül olmuş, her şey değişmişti. Ama o karmaşanın ortasında üçümüz hâlâ birbirimize sarılıyorduk.
-O gece evimizden geriye yalnızca küller kaldı; ama birbirimize sarıldığımız o anda, aile olduğumuzu yeniden öğrendik-