Babamın omuzlarına yüklenen borçların, annemin bedenine hastalık olarak işlendiği günü hiç unutamadım. İnsanlar borçların sadece cüzdanı boşalttığını sanır. Oysa bazı borçlar, önce evin huzurunu çalar. Sonra kahkahaları susturur. En sonunda da sevdiklerini elinden alır. Ben bunu daha dört yaşındayken öğrendim. Annem gün geçtikçe eriyordu. Eskisi gibi saçlarımı okşayamıyor, beni kucağına alamıyor, peşimden koşup oyun oynayamıyordu. Yine de her sabah yüzüne kocaman bir gülümseme konduruyordu. Sanki hiçbir şeyi yokmuş gibi... Sanki geceleri sessiz sessiz ağlayan kadın o değilmiş gibi... O zamanlar hastalık nedir bilmiyordum. Sadece annemin çok yorulduğunu sanıyordum. Bir gün iyileşeceğine, yine parka gideceğimize, bana masal okuyacağına inanıyordum. Çocuklar umut etmeyi çok iyi bilir. Ama hayat... Çocukların umutlarını önemsemezmiş. Dört yaşındaydım. Annem, bana son kez gülümsediği gün, saçlarımı okşayıp alnımdan öpmüştü. O sıcaklığı yıllar geçmesine rağmen hâlâ hissedebiliyorum. Sonra gözlerini kapattı. Ve bir daha hiç açmadı. O gün annem melek oldu. Ben ise annemin yokluğuna alışmak zorunda bırakılmış küçücük bir çocuk... O günden sonra evimiz daha da sessizleşti. Babam konuşmamaya başladı. Eskiden beni omzuna alıp gezdiren adamın yerini, geceleri tek başına oturup saatlerce boş duvarı izleyen biri aldı. Borçları bitmedi. Tam tersine, her geçen gün biraz daha büyüdü. Ödeyemediği her kuruş, omuzlarına yeni bir yük bindirdi. Çaresizlik bazen insanın yüzüne değil, kalbine çöker. Babamın kalbine çökmüştü. Yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Sürekli öksürüyor, geceleri nefes almakta zorlanıyordu. Bana belli etmemeye çalışsa da her geçen gün biraz daha tükeniyordu. Bir gün onun da hasta olduğunu öğrendim. Kader, sanki aynı hikâyeyi ikinci kez yazmaya karar vermişti. Bu kez sonunu biliyordum. Ve ne yazık ki değiştiremedim. Babam da annem gibi gözlerimin önünde yavaş yavaş hayattan koptu. Onu son kez uğurlarken, içimde yalnızca bir cümle yankılanıyordu. "Ben artık kimsesizim." İnsan, anne ve babasını kaybedince yetim kalıyor sanıyor. Ben de öyle sanmıştım. Meğer asıl hikâyem bundan sonra başlayacakmış. Babam ölmeden önce beni yıllardır borçlu olduğu insanlara emanet etmişti, hiçbir zaman babamın onların önünde yere çöküp "borcumu ödeyemeden bu dünyadan göçüp gideceğim. Oğluma iyi bakın ne olur. Sizden başka emanet edecek kimsem yok." diye son nefesini verdiğini günü asla unutmayacağım. İlk başta korktum. Onları, babamın korktuğu insanlar olarak biliyordum. Bana da zarar vereceklerini düşündüm. Ama hayat bazen en büyük sürprizlerini, en beklenmedik kapıların ardına saklıyor. Ben o eve yetim bir çocuk olarak girmedim. Ben o eve, ilk kez aile olmanın ne demek olduğunu öğrenecek bir çocuk olarak girdim. Kan bağı olmadan da kardeş olunabileceğini... Bir sofrada aynı ekmeği paylaşmanın insanı nasıl iyileştirdiğini... Birinin seni gerçekten merak etmesinin nasıl bir his olduğunu... İlk kez orada öğrendim. O ev, geçmişimi silemedi. Ama bana yeniden nefes almayı öğretti. Ve fark etmeden... Hayatımın en güzel insanlarıyla tanışacağım yola ilk adımı da orada attım. Ben o gün, sadece yeni bir eve taşınmadım. Hayatımın geri kalanını değiştirecek hikâyenin içine yürüdüm. Ve işte... Benim hikâyem tam da burada başladı.
Adam, babamın hareketsiz bedenine son bir kez baktı. Gözlerindeki çaresizliği, daha dört yaşındaki bir çocuk olmama rağmen anlayabiliyordum. Sonra bakışlarını bana çevirdi. Ben ise elimde annemden kalan son hatıramı tutuyordum. Kırmızı, tekerleklerinin boyası dökülmeye başlamış küçük kamyonumu... Onu öyle sıkıyordum ki parmak uçlarım beyazlamıştı. Sanki bırakırsam annem de babam da tamamen benden gidecekti. Adam ağır adımlarla yanıma geldi. Dizlerinin üzerine çöktü. Artık göz göze bakıyorduk. Yüzünde, o güne kadar hiç görmediğim kadar sıcak bir gülümseme vardı. "Merhaba, yakışıklı." dedi yumuşak bir sesle. "Ben Berk." Hiçbir şey söylemedim. Sadece korkuyla yüzüne baktım. Yabancıydı. Ama sesi... garip bir şekilde güven veriyordu. "Benden korkma olur mu?" dedi hafifçe gülümseyerek. "Ben kötü biri değilim. Sana zarar vermeyeceğim." Gözlerim yavaşça babamın yattığı yere kaydı. "Baba..." Sesim titriyordu. Babam cevap vermedi. Biraz daha yüksek sesle seslendim. "Baba..." Sonra tekrar Berk'e baktım. Küçücük kalbimin kaldırmaya çalıştığı soruyu fısıldadım. "Gitti mi babam?" Berk'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Başını eğdi. Derin bir nefes aldı. Arkasına dönüp birkaç saniye boyunca babama baktı. Sonra yeniden bana döndü. Gözlerinin içi dolmuştu. "Bak Can..." dedi usulca. "Baban artık bir melek." Bu cümleyi duyunca boğazım düğümlendi. Annem de melek olmuştu. Şimdi babam da... Demek melek olanlar geri gelmiyordu.
Berk yavaşça elini uzattı. İşaret parmağını göğsümün üzerine, tam kalbimin olduğu yere koydu. "Ama seni hiçbir zaman yalnız bırakmayacak." Parmağını küçük bir daire çizerek gezdirdi. "Hep burada yaşayacak." Kalbime baktım. Babam gerçekten orada mıydı? Onu görebilir miydim? Sesini duyabilir miydim? Bilmiyordum. Berk sözlerine devam etti. "Ve artık..." Kısa bir nefes aldı. "Ben varım." Bir an durdu. "Aybike var." Kaşlarımı çattım. Aybike... Kimdi? Neden adını söylerken gülümsüyordu? Neden "ben varım" demişti? Ben nereye gidiyordum? Babamı burada bırakıp gerçekten gidecek miydim? Berk yavaşça elimi tuttu. Eli sıcacıktı. Ayağa kalktıktan sonra beni de nazikçe kaldırdı. "Hadi." Birlikte siyah arabanın yanına yürümeye başladık. Ben yürürken sürekli arkama dönüp babama bakıyordum. Her seferinde biraz daha uzaklaşıyordu. En sonunda onu göremez oldum.
İşte o an...
Gerçekten yalnız kaldığımı hissettim. Berk arabanın kapısını açtı. Beni kollarımdan kaldırıp dikkatlice ön koltuğa oturttu. Emniyet kemerimi özenle bağladı. Sanki kırılacak bir cam parçasıymışım gibi davranıyordu. Kapıyı kapattıktan sonra kendi yerine geçti. Fakat arabayı hemen çalıştırmadı. Kontağa uzanan eli geri çekildi. Bana döndü. Yavaşça elimi tuttu. "Bak delikanlı..." Sesinde tarif edemediğim bir huzur vardı. "Aybike benim eşim. Onu dünyalar kadar seviyorum. Gülüşünü de, gözyaşını da... Her hâlini seviyorum." Ama son cümleyi söylerken sesi hafifçe çatladı. "Son birkaç aydır onun acısını izlemek, elimden hiçbir şey gelmemesi... İnan bana, çok zor." Camdan dışarı baktı. Sanki geçmişi yeniden yaşıyordu. "Aybike anne olmayı çok istedi. Her gün dua etti. Doktor doktor gezdik. Her seferinde umutlandık. Her seferinde biraz daha kırıldık." Bir an sustu. Sonra buruk bir gülümsemeyle devam etti. "Doktor, çocuk sahibi olma ihtimalimizin çok düşük olduğunu söyledi. O gün eve döndüğümüzde ilk defa sessizce ağladığını gördüm. Bir çocuk görünce gözleri doluyordu. Bir oyuncak mağazasının önünden geçerken yürümeyi bırakıyordu. Bebek kıyafetlerine bakıp gülümsüyor. Sonra kimse görmeden ağlıyordu. Ben onu öyle gördükçe, kendimi daha çaresiz hissediyordum." Elimi biraz daha sıkıca tuttu. "Biz sandığın gibi insanlar değiliz Can. Sana anne ve babanı unutturmayacağız. Çünkü biliyoruz... Anne bir tanedir. Baba da... Ama insanın bir yuvası olabilir. Bir evi olabilir. Onu seven insanlar olabilir." Gözlerimin içine baktı. "Senin bir yuvaya ihtiyacın var. Bizim de, seni sevmeye... Gerisini birlikte öğreniriz. O yüzden senden tek istediğim şey... Bana biraz güvenmen."
Küçük kalbim, söylediklerinin hepsini anlamaya yetmiyordu. Ama sesindeki samimiyeti hissedebiliyordum. Yüzüne baktım. İlk kez korkmadan... İlk kez biraz olsun güvenerek... Küçücük bir gülümsemeyle karşılık verdim. Berk'in yüzü aydınlandı. "İşte bu..." diye fısıldadı. Sonra kontağı çevirdi. Araba yavaşça hareket etti. Yaklaşık yarım saat sonra büyük bir bahçenin önünde durduk. Evin dış cephesi gri taşlarla kaplıydı. Ahşap detayları olan, tek katlı ama geniş bir bungalov evdi. Bahçede rengârenk çiçekler açmıştı. Pencerelerin önünde saksılar vardı. Burası, şimdiye kadar gördüğüm en sıcak evdi. Berk önce benim kemerimi çözdü. Sonra beni dikkatlice kucağına aldı. Başımı göğsüne yaslamıştım. Kalbi düzenli atıyordu. Kapıya kadar yürüdük. Zile bastı. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı yavaşça açıldı.
Karşımızda bembeyaz, uzun bir elbise giymiş genç bir kadın duruyordu. Uzun, dümdüz kahverengi saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yanaklarındaki gamzeler, daha gülümsemeden bile belli oluyordu. Önce Berk'e baktı. Sonra gözleri bana kaydı. Bir anda olduğu yerde kaldı. Nefesi kesilmiş gibiydi. "Hoş geldiniz..." dedi fısıltıyla. Bakışları benden ayrılmıyordu. Berk gülümsedi. "Hoş bulduk, hayatım." İçeri bir adım attı. Sonra bana bakıp yeniden Aybike'ye döndü. "Hani sana hep 'Bana güven.' diyordum ya... Bugün o hayallerimizden biri gerçek oldu." Kollarını bana doğru biraz kaldırdı. "Bu Can. Sadece bize emanet edilen bir çocuk değil. Eğer o da isterse, bizim evladımız. Bizim de ona yuva olacağımız çocuk." Aybike'nin bir anda gözleri doldu. Titreyen dudaklarıyla bana baktı. "Bize... Evlat mı?" diye fısıldadı. Berk başını salladı. "Annesi de babası da artık melek. Babası son nefesinde onu bize emanet etti." Aybike gözyaşlarını silemedi bile. Yavaş yavaş yanıma yaklaştı. Sanki ürkek bir kuşa yaklaşır gibi... Ellerini bana uzattı.
"Hoş geldin Can" dedi gülümseyerek O an içimi tarif edemediğim bir korku kapladı. İstemsizce Berk'in boynuna daha sıkı sarıldım. Yüzümü omzuna gömdüm. Aybike'nin elleri havada asılı kaldı. Göz ucuyla ona baktım. Gülümsemeye çalışıyordu. Ama gözlerinden süzülen yaşlar, kalbinin sessizce kırıldığını anlatmaya yetiyordu. Berk, beni hâlâ kucağında taşırken evin içine doğru yürüdü. İçeri adım attığım anda burnuma sıcacık kurabiye ve tarçın kokusu geldi. Salon, daha önce gördüğüm hiçbir eve benzemiyordu. Krem rengi koltuklar, şöminenin üzerinde duran aile fotoğrafları, pencerenin önündeki rengârenk çiçekler... Her köşede bir sıcaklık vardı. Sanki bu ev uzun zamandır bir çocuğun kahkahasını bekliyordu. Ben ise başımı Berk'in omzundan kaldırmadan etrafı izliyordum. "Baksana," dedi Berk gülümseyerek. "Evi beğendin mi?" Sessizce omzuna yaslandım. Ne "evet" diyebildim ne de "hayır". Aybike birkaç adım gerimizden yürüyordu. Bize yaklaşmıyor, sadece bizi izliyordu. Yüzündeki o ince gülümseme hiç kaybolmuyordu. Belli ki bana dokunmak, saçımı okşamak, belki de beni kucağına almak istiyordu. Ama kendini tutuyordu. Berk mutfağa doğru yöneldi. "Sabah erkenden kalkıp kurabiye yapmıştın ya..." dedi Aybike'ye bakıp gülerek. "Sanırım doğru zamanı bekliyormuş." Aybike mahcup bir şekilde gülümsedi. "Can içinmiş meğerse." Berk Aybike'ye bakıp gülümsedi. Sonra beni mutfak tezgâhının yanındaki sandalyeye oturtmak istedi. Kollarını gevşetir gevşetmez tekrar boynuna sarıldım. İnmek istemiyordum. Berk hafifçe güldü. "Tamam. Daha hazır değiliz demek." Hiç itiraz etmeden beni yeniden kucağına aldı. O sırada Aybike dolaptan küçük, mavi renkli bir bardak çıkardı. İçine süt doldurdu. Bardağın üzerinde küçük ayıcıklar vardı. Yavaşça masaya bıraktı. Bana değil... Berk'e bakarak konuştu. "Belki içmek ister." Berk başını salladı. "Can..." Kucağında hafifçe doğrulmamı sağladı. "Süt sever misin?" Başımı çok hafif salladım. Severdim. Annem her gece uyumadan önce bana süt verirdi. O an boğazım düğümlendi. Berk bunu anlamış gibi hiçbir şey söylemedi. Bardağı bana uzattı. Küçük ellerimle alıp birkaç yudum içtim. Aybike uzaktan beni izliyordu. Her yudum alışımda yüzünde küçücük bir mutluluk beliriyordu. Sanki ben süt içmiyordum da onun en büyük hayali gerçekleşiyordu. Bardağı bitirince sessizce Berk'e uzattım. "Teşekkür ederim. Berk abi." O ana kadar söylediğim ilk cümle buydu. Berk gülümsedi. "Afiyet olsun, aslan." Aybike'nin gözleri parladı. Bana bir şey söylemek istedi. Dudaklarını araladı. Sonra vazgeçti. Beni ürkütmek istemiyordu.
Berk bunu fark edince usulca onun elini tuttu. "Sabret." diye fısıldadı. "Bir gün kendi isteğiyle sana gelecek." Aybike başını eğdi. "Gelmese de olur." dedi kısık bir sesle. "Yeter ki burada mutlu olsun." Berk hafifçe gülümsedi. "Sen gerçekten iyi bir annesin." Aybike buruk bir tebessüm etti. "Henüz değil. Belki..." Gözleri bana kaydı. "Bir gün." Emin değildim, belki bir gün Berk'e baba diyebilirdim. Ama Aybike'ye anne diyemezdim. Onda hiçbir şekilde anne sevgisini hissetmedim. Başımı çevirip elimdeki kamyona baktım, masanın üzerine koydum. Oyuncağın ön tekerleği dönmüyordu. Yüzüm düştüğünde başımı kaldırıp ikisine baktuım. Aybike beni görünce oyuncağımı fark etti. Hiç bana yaklaşmadan, mutfağın çekmecesinden küçük bir tornavida aldı. Berk'e uzattı. "Kamyonunun tekerleği sıkışmış. Yapabilir misin?" bana baktı ve hafifçe tebessüm etti. Berk oyuncağı eline aldı. "Hemen hallolur. Yaparım şimdi." Birkaç dakika uğraştı. Sonra yere bırakıp hafifçe itti. Kamyon, uzun zamandır ilk kez düzgünce ilerledi. Şaşkınlıkla oyuncağıma baktım. Sonra Berk'e... İlk defa istemeden de olsa yüzümde küçücük bir gülümseme belirdi. Berk de gülümsedi. "Artık eskisi gibi." dedi gülümseyerek. Kamyonumu kucağıma aldım. Sonra hiç düşünmeden Berk'in boynuna sarıldım. Aybike o an yüzünü başka tarafa çevirdi. Çünkü gözlerinden süzülen yaşların görülmesini istemiyordu. Ama ben görüyordum...
...
Pencereden içeri süzülen turuncu gün ışığı yavaş yavaş yerini loş lambalara bırakıyordu. Ev, akşamın sessizliğine bürünmüş; mutfaktan gelen tatlı kokular bütün salonu sarmıştı. Ben hâlâ Berk'in yanından ayrılmıyordum. Kocaman koltuğun üzerine oturmuş, kırmızı kamyonumu koltuğun üzerinde sürüyordum. Berk de yanıma oturmuş, ara sıra kamyonu elimden alıp benimle oyun oynuyordu. "Bak Can," dedi kamyonu koltuğun üzerinde ilerletirken. "Bu kamyon çok hızlı gidiyor." İlk defa biraz daha rahat hissetmiştim. Kamyonu onun elinden alıp ben sürmeye başladım. "Hayır..." başımı salladım. "Benimki daha hızlı." Berk bana bakıp kocaman gülümsedi. "Öyle mi? Demek bana yarış açıyorsun." Başımı salladım. "Hı hı." O sırada mutfaktan fırının sesi geldi. Berk başını kaldırıp mutfağa baktı. "Aybike..." diye seslendi mutfağa doğru. "Sana yardım edeyim mi?" Mutfaktan yumuşak sesi duyuldu. "Yok, siz oyuna devam edin." Birkaç dakika sonra Aybike elinde büyük, yuvarlak bir tepsiyle salona geldi. Tepsinin üzerinde kalp şeklinde kurabiyeler vardı. Bazılarının üzerinde kırmızı şekerlemeler, bazılarının üzerinde ise küçük çikolata parçaları bulunuyordu. Aybike tepsiyi yavaşça orta sehpaya bıraktı. Bana bakıp gülümsedi. "Can..." Bir an duraksadı. Sonra sesini daha da yumuşattı. "Acıkmış olabilirsin. İstersen kurabiyelerden yiyebilirsin." Hiçbir şey söylemedim. Başımı çevirip Berk'e baktım. "Berk abi...Yiyebilir miyim?" Berk gülümseyerek başını salladı. "Tabii ki yiyebilirsin." Elimi uzatıp bir kurabiye aldım. Aybike, ona teşekkür etmemi ya da yüzüne bakmamı beklemiyordu. Sadece sessizce gülümsüyordu. Kurabiyeden bir ısırık aldım. Çok güzeldi. Tarçın kokuyordu. Tıpkı annemin yaptığı kurabiyeler gibi... Bir an durdum. Boğazım düğümlendi. Kurabiyeyi tekrar tabağa bıraktım. Aybike buruk bir şekilde bana bakarak gülümsedi. Sessizce tepsiyi biraz daha yakınımıza itti. Sonra tekrar mutfağa geçti. Bir süre sonra bu kez elinde büyük bir kâseyle geldi. Sıcacık patlamış mısırlar... Salonun içi tereyağı kokusuyla dolmuştu. Kâseyi yine önümdeki masaya bıraktı. "Film izlerken güzel gider diye düşündüm." Bana değil... Berk'e söylemişti bunu. Sonra yine birkaç adım geri çekildi. Berk kumandayı alıp televizyonu açtı. Eski bir çizgi film buldu. "İzleyelim mi?" dedi bana bakıp gülümseyerek. Başımı hafifçe salladım ve gülümsedim. İlk kez kendi isteğimle biraz daha ona yaklaştım. Koluna yaslandım. Berk saçlarımı okşayarak gülümsemeye devam etti. Aybike ise salonun diğer ucundaki tekli koltuğa oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koymuş bizi izliyordu. Yüzünde buruk ama sıcacık bir gülümseme vardı. Sanki bana yaklaşırsa beni korkutacağını biliyordu. Bu yüzden uzaktan izlemeyi seçmişti. Bir süre sonra Berk dönüp ona baktı. "Aybike." elini hafifçe diğer yanına koltuğun üzerine hafifçe vurdu. "Gel. Buraya otur." Aybike başını iki yana sallayıp gülümsedi. "Yok. Siz böyle iyisiniz." Başımı kaldırdım ve Berk'in yüzüne baktım. Kaşlarını çatarak Aybike'ye baktı. "Gel hayatım. Can rahatsız olmaz." dedi bana bakıp gülümseyerek. Aybike yine gülümsedi. "Olur." dedi iç çekerek. "Bakışlarından belli. Beni görünce geriliyor. Hiç gerek yok." Berk bana bakıp iç çekti ve tekrar ona döndü. "Sen de bizimlesin." dedi hafifçe doğrulup ona bakarak. "Biliyorum. Ama biraz daha uzaktan olayım. Şimdilik böyle daha doğru." başını çevirip televizyona bakarken Berk'in hafifçe gözleri doldu. Karşısında yıllardır anne olmayı bekleyen kadın vardı. Ve o kadın... Hayalini kurduğu, bana sadece uzaktan bakabiliyordu. Elini uzatamıyor... Saçımı okşayamıyor... Yanıma oturamıyordu. Ben ise bütün akşam boyunca sadece Berk'le konuşuyordum. Ona hissettiğim yakınlığı Aybike'de hissedemiyordum.
"Berk abi." dedim ona bakıp gülümseyerek. "Efendim aslanım?" dedi meraklı bir ses tonuyla. "Bu kamyon eskiden daha kırmızıydı biliyor musun?" dedim gülümsemeye devam ederek. "Öyle mi?" dedi ve o da gülümsedi. "Evet," dedim ve başımı göğsüne yaslayıp televizyona baktım. Bir süre sessizce çizgi filmi izledik. Ben her güldüğümde Berk de gülüyordu. Her soru sorduğumda sadece ona dönüyordum. "Berk abi..." dedim yeniden. "Efendim?" dedi hiç sıkılmadan. "Yarın da burada mıyım?" diye sordum yüzüne bakarak. Berk hiç düşünmeden cevap verdi. "Evet. Yarın da. Öbür gün de. İstediğin kadar." dedi saçlarımı okşayıp öperek. Derin bir nefes aldım. Sonra usulca sordum. "Sen de gitmezsin değil mi?" Berk'in yüzündeki gülümseme yavaşça hüzne dönüştü. "Hiçbir yere gitmem." Bu konuşmaları salonun diğer ucundan dinleyen Aybike, gözlerini kaçırdı. Sessizce mutfağa geçti
Ben, Berk'in yanına iyice sokulmuş, elimde kırmızı kamyonumla oynuyordum. Aybike ise mutfaktan getirdiği çayları sehpanın üzerine bıraktıktan sonra yine aynı köşedeki tekli koltuğa oturmuş bizi izliyordu. Tam o sırada Berk'in telefonu çaldı. Ekrana baktı. Yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. "Abim arıyor." dedi Aybike'ye bakarak. Telefonu açtı. "Abi." Berk derin bir nefes aldı. "Uzun hikâye. İyiyiz. Sen de Asya da müsaitseniz bize gelsin Sizi bekliyoruz." telefon kapandı. Ben merakla Berk'e baktım. "Kimdi?" bana bakıp gülümsedi. "Abimdi. Birazdan gelecek." Başımı salladım. Tekrar oyuncağımla oynamaya başladım.
Yaklaşık yirmi dakika sonra kapının zili çaldı. Aybike hemen ayağa kalktı. Onunla beraber Berk de ayağa kalkıp kapıya doğru gitti. Kapıyı açar açmaz içeriden neşeli bir ses duyuldu. "Kardeşim!" Kapıda Berk'in abisi ve eşi vardı, ondan birkaç yaş büyük bir adam duruyordu. Sarıya çalan kumral saçları hafif dalgalıydı sanki her zaman rüzgâr dokunmuş gibiydi. Açık mavi gözleri ilk bakışta dikkat çekiyordu. Kaşları belirgin, kirpikleri uzundu. Düz ve orantılı bir burnu, ince ama dolgun dudakları vardı. Keskin çene hattı yüzüne sert bir ifade verse de sakin bakışları bunu yumuşatıyordu. Teni açıktı. Geniş omuzları ve fit yapısıyla oldukça güçlü görünüyordu. Kolları belirgin, elleri ise iriydi. Boyu uzun, duruşu ise kendinden emin ve dikti. Yüzündeki bütün hatlar birbiriyle uyum içindeydi; ne eksik ne de fazla... İlk bakışta insanın aklında kalan, mavi gözleri ve dağınık kumral saçları oluyordu. Yanında güler yüzlü genç bir kadın vardı. Uzun, dalgalı koyu kahverengi saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Kahverengi gözleri gülümsediğinde daha da parlıyordu. Dolgun dudakları, belirgin kaşları ve gamzeli gülüşü yüzüne ayrı bir güzellik katıyordu. Kadının karnı oldukça belirgindi. Üzerindeki açık mavi elbisenin altında, büyümüş karnını saklamaya çalışmıyordu. İçeri girer girmez gözlerim istemsizce onun karnına takıldı.
Orada...
Bir bebek vardı. Gerçekten bir bebek... Nefesimi tuttum. Ayağa kalktım. Kimse bir şey söylemeden yavaş yavaş ona doğru yürüdüm. Kadın şaşkınlıkla bana baktı. Yüzünde sıcacık bir gülümseme oluştu. "Merhaba..." dedi usulca. Ben cevap vermedim. Gözlerim hâlâ karnındaydı. Bir adım daha yaklaştım. Sonra çekinerek elimi kaldırdım. "Asya..." diye fısıldadı Berk. "Evet, Asya..." Asya gülümsedi ve yavaşça eğildi. "Dokunmak ister misin?" Başımı usulca salladım. Titreyen elimle karnına dokundum. İçerisi sıcacıktı. Uzun süre hiç konuşmadan öylece bekledim. Sonra gözlerimi kaldırıp Asya'ya baktım. İlk kez o akşam, Berk dışında birine kendi isteğimle konuşuyordum. "Ben..." Küçük bir tebessüm ettim. "Ben bebekleri çok severim." Asya bana bakıp gülümsedi. "Gerçekten mi?" Başımı salladım. "Evet. Annem bana..." Bir an durdum. Boğazım düğümlendi. "Bebeklerin melek koktuğunu söylerdi." Asya usulca gülümsemeye devam etti. "Evet. Bence de öyle." Tam o sırada başımı çevirip salona baktım. Aybike bize bakıyordu. Gülümsemeye çalışıyordu. Ama gözleri... Gözleri hiç gülmüyordu. Bakışlarında tarifsiz bir hüzün vardı. Ben Asya'nın karnına yaklaşabilmiştim. Ama saatlerdir aynı evde olduğum Aybike'nin elini bile tutmamıştım. Aybike bunu belli etmemeye çalışarak mutfağa yöneldi. "Bana yardım eder misin Berk?" dedi. Berk onun sesindeki kırgınlığı hemen anlamıştı. "Bir dakika güzelim." dedi ayağa kalkıp peşinden gitti.
Adam arkalarından bakakalmıştı. "Merhana delikanlı." demişti bana bakarak. "Ben Deniz. Berk"in abisiyim. Asya ablanın eşiyim. Karnındaki bebeğin babasıyım." dedi gülümseyerek. "Ben de Can. Bu bebeğin babası mısın?" dedim gülümseyerek. "Evet, kızımın hatta." dedi karnına bakarak. Şaşkınlıkla Asya'ya baktım. "Kız mı?" dedim gülümseyerek. Asya abla bana bakıp güldü ve saçlarımı okşadı. "Evet, ismi Tanem." dedi karnına bakarak. Elim karnının üstündeyken karnında bir hareketlilik hissedince kahkaha attı. "Can, baksana!" dedi heyecanla. "Tekme attı. Demek ki seni tanımak istedi." gülümsedi. Karnına bakıp kocaman gülümsedim. "Merhaba Tanem." dedim karnını okşayarak. Başımı kaldırıp Asya'ya baktım. "Öpebilir miyim?" dedim gülümseyerek. Asya hiçbir şey söylemeden başını salladı. Yavaşça yaklaştım ve karnını uzunca öpüp gülümsedim. Geri çekilip karnına baktım. Karnında yine hareketlilik olunca ilk defa kahkaha atarcasına güldüm. Aybike ve Berk ikramlıklarla içeri gelip bana baktılar. İkisi de gülümsedi ve bana bakmaya devam ettiler. Deniz Berk'e dönüp kaşlarını kaldırdı. "Kardeşim ne oluyor anlatacak mısın artık?" diye srodu. Ben sadece konuşmalarını duydum.
"İhsan vardı ya, onun oğlu. Bugün yanımda son nefesini vermeden önce çocuğunu bize emnaet etti."
"Borcu olan değil mi?"
"Evet abi."
"Bundan sonra sizinle mi?"
"Evet."
"İyi ya işte oğlum. Sizin evlada onun da yuvaya ihtiyacınız vardı. Bugün de gerçekleşti."
"Evet abi."
Asya bana bakıp gülümsedi ve Aybike'ye döndü. "Hayırlı olsun bir tanem. Baksana Tanem'in abisi oldu." dedi gülümseyerek. Başımı çevirip ona baktım. "Ben onun abisi miyim?" başını salladı ve gülümsedi. "Evet bir tanem." Aybike kısa bir sessizliğin sonunda son kez konuştu. "Ben biraz yukarıya çıksam size ayıp olur mu?" dedi herkese bakarak. Berk başını kaldırıp Aybike'ye baktı. "İyi misin hayatım?" Sadece başını salladı ve gülümsedi. "Aybike," dedi Asya. "Geleyim mi güzelim?" dedi yüzüne endişeli bir ses tonuyla baktı. "Hayır, güzelim." dedi Aybike. "Sanırım yalnız kalmaya ihtiyacım var." dedi veusulca merdivenlerden çıktı. Bir süre sonra kapı açılıp kapandı.
Ev sessizleşti. Kamyonumu halının üzerinde sürmeye devam ediyordum. Bir ara başımı kaldırıp Berk'e baktım. O da yukarıdaki kapıya bakıyordu. Eskisi gibi gülümsemiyordu. Sanki o da üzülmüştü. "Berk abi." dedim yüzüne bakarak. "Hı?" duraksadı ve başını merdivenlerden bana doğru çevirdi, yüzüme baktı. "Aybike abla ağlıyor mu?" diye sordum. Çok hafif gülümsedi. "Yok aslan. Sadece biraz dinleniyor." Başımı salladım. Tam o sırada Deniz konuşmaya başladı. "Berk." dedi yüzüne bakarak. "Hı abi."
"Depodaki işler nasıl?" dedi konuyu dağıtmaya çalışarak. Kamyonumu sürmeye devam ettim. Ama onları da dinliyordum.
"Hepsi halledildi."
"Karşı taraftan ses var mı?"
"Var."
"Bugün yine bizim malların geçtiği yolu kontrol etmişler."
Ben hiçbir şey anlamıyordum. Hangi yoldu? Hangi mallardı? Deniz biraz daha sessiz konuştu.
"Adamlarımız ne yaptı?"
"Kimseye dokunmadılar."
"Şimdilik sadece izliyoruz."
Deniz başını salladı.
"İyi."
"Önce onlar hata yapacak. Sonra biz konuşacağız."
Kamyonumu durdurup merakla Berk'e baktım."Berk abi." başını çevirip yüzüme baktı. "Efendim aslanım?" Meraklı bir ses tonuyla, "ne konuşuyorsunuz?" diye sordum. Berk gülümsedi. "İş, aslanım." dedi sakin bir ses tonuyla. "İşe mi gidiyorsun?" kaşlarımı kaldırdım. "Evet. Her gün." başımı salladım ve yüzüne bakmaya devam ettim. "Ben de gelebilir miyim?" Deniz bir anda gülmeye başladı. Berk de onunla beraber gülmeye başladı. "Sen biraz daha büyü. Sonra bakarız." Ben de gülümsedim ve onlara bakıp başımı salladım. "Tamam."
O sırada Asya merdivenlere baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi.Sonra Deniz'in yanına gidip sessizce konuştu. "Deniz." yavaşça yanına oturdu. Deniz başını ona doğru çevirip gülümsedi. "Efendim, ömrüm?" Asya iç çekerek yüzüne baktı. "Bence yavaştan kalkalım." Deniz, Asya'ya bakıp kaşlarını kaldırdı. "Neden?" Asya gözlerini merdivenlere çevirdi. "Aybike'nin canı çok sıkkın." dedi başını eğerek. "Belli etmemeye çalışıyor ama çok üzüldü." Deniz başını çevirip yukarı baktı. Sonra Berk'e döndü. "Kardeşim. Biz kalkalım." dedi iç çekerek. Aybike'nin mutsuzluğu sanırım herkese bulaşmıştı. Berk başını sallayarak iç çekti. "Olur abi." Asya yanıma geldi. Bu kez karnına dokunmadım. Sadece yüzüne baktım. Saçımı usulca okşamak ister gibi oldu. Sonra vazgeçti. "Görüşürüz Can." Sessizce başımı salladım. "Görüşürüz." İlk defa kendi isteğimle birine veda etmiştim. Asya bana bakıp gülümsedi. Sonra Deniz'le birlikte kapıya yöneldiler. Kapı kapanınca ev yine sessizleşti. Yavaşça ayağa kalkıp Berk'in yanına gittim. Koltuğa tırmandım. Hiçbir şey söylemeden omzuna yaslandım. Berk kolunu omzuma doladı. "Berk abi." dedim elimle oynayarak. "Hı?" dedi saçlarımı okşayarak. "Aybike abla benim yüzümden mi gitti?" Bu soruyu sorarken sesim çok küçüktü. Berk hemen bana döndü. "Can, insan bazen en çok sevdiğine yaklaşmaya korkar. Bu yüzden yalnız kalmak istedi." dedi buruk bir şekilde gülümseyerek. Başımı hafifçe salladım. "Seninle uyuyabilir miyim o zaman bugün?" Berk'in yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi. Hiç düşünmeden saçlarımı okşamaya devam etti. "Tabii ki uyuyabilirsin." Bir an durdu. Sonra yumuşak bir sesle ekledi. "Hatta istersen... Sen, ben ve Aybike ablan birlikte uyuyabiliriz." O cümleyi duyduğum anda başımı kaldırdım. Yüzümdeki küçücük gülümseme kayboldu. Başımı hızla iki yana salladım. "Hayır..." Sesim neredeyse fısıltıydı. "İstemiyorum." Berk bana baktığında şaşırmıştı. "Neden?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sadece... Seninle uyumak istiyorum." Gözleri yavaşça yumuşadı. Dizlerinin üzerine çöküp benimle aynı hizaya geldi. "Can... Aybike ablan yukarıda tek başına uyursa korkmaz mı?" Hiç düşünmeden cevap verdim. "Ben de tek başıma uyurum o zaman." kollarımı bağlamıştım. Berk'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Kalbi sıkışmış gibiydi. "Hayır, aslan." dedi başını sağa sola sallayarak. "Ben seni yalnız bırakmam." yüzüne uzun bir süre baktıktan sonra başımı salladım. "Yok." Başımı eğdim. "Sen Aybike ablayla uyu. Ben burada uyurum." Söylerken sesim giderek küçülüyordu. Çünkü aslında yalnız uyumak istemiyordum. Ama Aybike'nin yanına da gitmek istemiyordum. Berk bunu anlamıştı. İç çekti. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Salondaki büyük koltuğu açmaya başladı. Ben şaşkınlıkla onu izliyordum. "Berk abi...Ne yapıyorsun?" diye sordum. Koltuktaki yastıkları düzeltti. Üzerine ince bir battaniye serdi. Sonra bana dönüp gülümsedi. "Bugün burada uyuyacağız. İkimiz." Şaşkınlıkla gözlerini izledim. "Peki...Aybike abla?" Berk birkaç saniye sustu. Sonra buruk bir tebessüm etti. "O da odasında uyuyacak." İçimde tarif edemediğim bir rahatlama oldu. Küçük adımlarla yanına gidip boynuna sarıldım. "Teşekkür ederim." Berk beni sıkıca kucakladı. "Her zaman." Tam o sırada merdivenlerden hafif ayak sesleri geldi. Aybike durmuş, sessizce bizi izliyordu. Koltuğun hazırlandığını görünce ne olduğunu anlamıştı. Bakışları önce bana, sonra Berk'e kaydı. "Burada mı uyuyacaksınız?" diye sordu usulca. Berk başını salladı. "Can bugün benim yanımda kalmak istedi." Aybike sadece "Anladım." diyebildi. Yüzünde yine o nazik gülümseme vardı. Ama Berk, o gülümsemenin ardındaki kırgınlığı görebiliyordu. Aybike birkaç saniye bana baktı. "İyi geceler Can." Ben başımı hafifçe salladım. "İyi geceler." Sonra tekrar Berk'in yanına sokuldum. Aybike, "İyi geceler hayatım." diyerek Berk'e baktı. Buruk bir şekilde gülümsedi. Berk'in boğazı düğümlendi. "İyi geceler. güzelim" Aybike merdivenlerden yavaşça çıkarken, Berk uzun süre arkasından baktı. O an, iki tarafın da canı yanıyordu. Ben, annemi kaybettiğim için ona yaklaşamıyordum. Aybike ise yıllardır beklediği anneliğe dokunamadığı için sessizce kırılıyordu. Ama elimden bir şey gelmiyordu. Berk ise ikimizi de seviyordu. Ve hangismizin acısını önce saracağını bilmiyordu.
O gece koltuğa uzandık. Ben başımı Berk'in koluna koydum. O da üzerimizi battaniyeyle örttü. Gözlerim kapanırken tek hissettiğim şey güvendi. Berk saçlarımı okşayarak fısıldadı, "İyi geceler, aslan." Ben de gözlerimi kapatırken usulca cevap verdim. "İyi geceler Berk abi..." Salondaki ışık söndü. Belki de bu evde üzgün olan tek kişi ben değildim...
-O gece kimse fark etmedi ama aynı evde üç farklı kalp, aynı acıyla sınanıyordu.-