“İnsan, hayatının değişeceği anı çoğu zaman önceden bilemez. Ben de bilmiyordum. Ta ki o gece, her şeyin başladığı o yangına kadar…”ı
Bazı geceler vardır. Sabah olduğunda hiçbir şey eskisi gibi değildir. Duvarlar aynı yerde durur, insanlar aynı isimlerle çağrılır, güneş yine doğar… Ama sen değişmişsindir. İçinde bir şey yerinden sökülmüş, başka bir şey onun yerine bırakılmıştır. Benim için de öyle olmuştu. O geceden önce kim olduğumu, nereye ait olduğumu ve hayatımda kimlerin kalacağını bildiğimi sanıyordum. Meğer hiçbirini bilmiyormuşum. Hayat bana kaybetmeyi çok erken öğretmişti. İnsanların birer birer hayatından çıkmasına alışabileceğimi sanmıştım. Her vedanın ardından biraz daha sessizleşmiş, biraz daha kendi içime kapanmıştım. Ama insan kaybetmeye alışmıyormuş. Sadece acısını kimseye göstermemeyi öğreniyormuş. Sonra karşıma Berk çıktı. Onu ilk gördüğüm an nedenini açıklayamadığım bir yakınlık hissetmiştim. Sanki yabancı birinin karşısında değil, yıllardır özlediğim birinin yanında duruyordum. Berk'in yanında kendimi güvende hissediyordum. Sesindeki sakinlikte, bakışlarındaki şefkatte ve bana karşı sergilediği o koruyucu tavırda daha önce unuttuğumu sandığım bir duyguyu bulmuştum: baba sıcaklığını. Belki de bu yüzden ona bağlanmam uzun sürmedi. Fakat Aybike… Onun hikâyesi benim için bambaşka başlamıştı. İlk gördüğümde ondan korkmuştum. Sertti, mesafeliydi, bakışları insanın içine işliyordu. Yanında kendimi rahat hissedemiyor, söylediklerine nasıl karşılık vereceğimi bilemiyordum. O zamanlar onun hayatımda bu kadar büyük bir yere sahip olacağını söyleselerdi, muhtemelen inanmazdım. Çünkü insanları ilk bakışta tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa bazen ilk bakış yalnızca gördüğümüz yüzü anlatıyor, kalbin içindekini değil. Aradan bir ay geçti. Sadece bir ay… Ve o bir ay, benim Aybike'ye dair bütün düşüncelerimi değiştirdi. Çünkü onun sevgisini sözlerinden değil, yaptıklarından gördüm. Benim için canını hiçe saydığı o an, içimde yıllardır ördüğüm bir duvar yıkıldı. Korktuğum kadının aslında beni korumak için korkusuzca ateşe yürüyebileceğini gördüm. Ve o gün bir şeyi anladım: Anne olmak, her zaman bir çocuğu dünyaya getirmek değildi. Bazen bir insanın canını kendi canından daha değerli görmekti. Bazen “korkma, ben buradayım” demeden önce kendini tehlikenin önüne atmaktı. Bazen de bir çocuğun kalbinde, hiçbir kan bağı olmadan anne olabilmekti. Sonra hiç planlamadığım bir şey oldu. Bir gün Berk'e baktım ve ağzımdan tek bir kelime çıktı. “Baba.” Kelime havada asılı kaldığında, ben bile ne söylediğimi anlamaya çalışıyordum. Ama Berk'in yüzündeki ifadeyi gördüğüm an, o kelimenin yanlış olmadığını hissettim. Sanki uzun zamandır içimde duran bir kelimeydi. Sadece söylemek için doğru kişiyi bekliyordu. Aybike'ye “Anne” dediğimde ise içimde bambaşka bir şey oldu. Bir zamanlar korktuğum kadına artık sarılmak istiyordum. Bir zamanlar yanında sessiz kaldığım kadının yanında kendimi evimde hissediyordum. Ve hayatımda ilk kez, aile kelimesinin yalnızca geçmişte kalan bir şey olmadığını düşündüm. Belki aile, bazen yeniden kurulabilirdi. Belki insan, kaybettiklerinin ardından yeniden birilerini sevebilirdi. Belki de bazı insanlar hayatımıza kan bağıyla değil, kalplerimize dokunarak girerdi. Ama ben henüz bilmiyordum… Berk'e “baba”, Aybike'ye “anne” dediğim o günlerin, hayatımın en sakin günleri olduğunu. Çünkü asıl fırtına daha yeni başlıyordu. Yangından sonra yaşananlar, yalnızca o gecenin korkusundan ibaret değildi. O ateş, geçmişimizin üzerini örten perdeleri de yakmıştı. Saklanan gerçekler birer birer ortaya çıkacak, hiç beklemediğim insanlar hayatıma girecek ve bildiğimi sandığım her şey yeniden değişecekti. Bazı gerçekler öğrenilmek için bekler. Bazı yaralar kapanmak için değil, yeniden kanamak için sessizleşir. Ve bazı geceler… insanın hayatını ikiye böler. Yangından önce. Yangından sonra. Benim hikâyem ise tam olarak o ikinci kısımda başladı. Şimdi size, hatırlayabildiğim kadarıyla, o geceden sonra yaşanan her şeyi anlatacağım. Çünkü bazı hikâyeler ateş söndüğünde bitmez. Bazıları, asıl yangından sonra başlar.
Berk ikimizi birden kollarının arasına almışken, uzaktan yükselen siren sesleri giderek yaklaştı. Önce tek bir araç sandım. Sonra peş peşe başka sirenler de duyuldu. Kırmızı ve mavi ışıklar sokağın duvarlarına vuruyor, gecenin karanlığını parçalıyordu. Ama benim gözlerim yalnızca Aybike'deydi. Yüzü hâlâ bembeyazdı. Saçlarının arasına sinmiş is kokusunu, yüzündeki küçük siyah lekeleri görebiliyordum. Gözleri kapalıydı. Birkaç dakika önce bana sarılıp “Seni çok seviyorum,” diyen kadının şimdi kollarımın arasında hareketsiz yatması beni korkutuyordu. Berk bir anda ayağa kalktı. Aybike'yi dikkatlice kollarına aldı. “Hastaneye gidiyoruz.” dedi. Sesi kararlı çıkmaya çalışıyordu ama sesinin altındaki titremeyi duyabiliyordum. Sonra bana döndü. “Can, benimle gel.” Başımı salladım. Komşunun yanından ayrılıp Berk'in peşinden koştum. Ayaklarım birbirine dolaşıyor, nefesim kesiliyor, gözlerim sürekli Aybike'ye kayıyordu. Berk onu arabaya götürürken bir an durdu. Arka kapıyı açtı ve Aybike'yi olabildiğince nazik bir şekilde koltuğa yatırdı. Başının altına kendi montunu koydu. Sonra yüzüne eğildi. “Aybike… beni duyuyor musun?” Cevap gelmedi. Berk'in yüzündeki endişeyi görünce içimdeki korku daha da büyüdü. “Baba…” dedim. Bana döndü. “İyi olacak mı?” Birkaç saniye bana baktı. Sonra elini saçlarıma götürüp başımı okşadı. “İyi olacak.” dedi. “Annen güçlü.” Annen… O kelimeyi duyduğumda göğsümün içinde bir şey sıkıştı. Çünkü biraz önce ona söylediğim sözler aklıma geldi. “Senden nefret ediyorum. Keşke Asya benim annem olsaydı.” Keşke zaman geri dönseydi. Keşke o sözleri hiç söylemeseydim. Aybike'nin gözlerindeki kırgınlığı yeniden hatırladım. “Baba…” diye fısıldadım. “Ben ona kötü şeyler söyledim.” Berk bir an sustu. Sonra diz çöküp gözlerimin hizasına geldi. “Can, şimdi bunun zamanı değil.” dedi yumuşakça. “Sonra konuşacağız. Şimdi anneni hastaneye yetiştirmemiz gerekiyor.” Başımı salladım. Arabaya bindim. Berk kapımı kapattıktan sonra hızla şoför koltuğuna geçti. Motor çalıştığında araba sanki bir anda gecenin içine fırladı. Lastiklerin yola sürtünme sesi, dışarıdaki sirenlerin uğultusuna karışıyordu. Berk direksiyonu iki eliyle sıkıca kavramıştı. Gözleri yoldaydı ama birkaç saniyede bir dikiz aynasından Aybike'ye bakıyordu. “Aybike…” diye mırıldandı. “Ne olur gözlerini aç.” Ben arka koltukta onun yanında oturuyordum. Aybike'nin elini tuttum. Parmakları sıcaktı ama hareketsizdi. Küçük parmaklarını kendi parmaklarımın arasına geçirdim. “Anne…” diye fısıldadım. “Ben buradayım.” Cevap vermedi. Gözlerim doldu. “Bana kızma.” Sesim titriyordu. “Ben öyle demek istemedim.” Berk aynadan bana baktı. Bir şey söylemedi. Ben Aybike'nin elini daha sıkı tuttum. “Seni seviyorum.” dedim. “Gerçekten seviyorum.” Araba hızla ilerliyordu. Şehir ışıkları camlardan içeri girip yüzlerimizin üzerinde kayıyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu. Her ışık yüzüme vurduğunda Aybike'nin yüzünü biraz daha net görebiliyor, her karanlıkta onu yeniden kaybediyormuşum gibi hissediyordum. Bir ara araba sertçe sarsıldı. Berk frene bastı. Önümüzdeki araç geçtikten sonra yeniden gaza bastı. “Lütfen…” diye fısıldadığını duydum. Ellerinin titrediğini fark ettim. Berk her zaman güçlü görünürdü. Bana korkmamam gerektiğini söylerdi. Ama o gece ilk kez onun da korktuğunu görüyordum. “Baba…” dedim. “Efendim oğlum?” yüzüne baktım. “Sen de korkuyor musun?” Birkaç saniye cevap vermedi. Sonra aynadan gözlerime baktı. “Evet.” dedi dürüstçe. “Ama korksam da anneni kurtaracağım.” Başımı eğdim. Aybike'nin elini göğsüme bastırdım. “Anne de korkuyor mudur?” diye sordum. Berk'in gözleri kısa bir anlığına kapandı gibi oldu. “Belki.” dedi. “Ama sen onun elini tuttuğun sürece yalnız değil.” O cümleden sonra Aybike'nin elini bırakmadım. Sanki elini bırakırsam onu gerçekten kaybedecekmişim gibi hissediyordum. “Anne…” diye tekrar ettim. “Lütfen uyan.” Hiçbir cevap yoktu. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. “Ben bir daha sana kötü konuşmayacağım.” Dudaklarım titredi. “Bir daha seni üzmeyeceğim. Söz veriyorum.” Birkaç saniye sonra çok hafif bir hareket hissettim. Aybike'nin parmakları benim parmaklarımı belli belirsiz sıktı. Gözlerim bir anda büyüdü. “Baba!” diye bağırdım. “Baba, elimi sıktı!” Berk'in bakışları hemen aynaya döndü. “Aybike?” diye seslendi. “Aybike, beni duyuyor musun?” Aybike'nin göz kapakları titredi ama açılmadı. Berk'in yüzüne bir anlığına umut yayıldı. “Dayan aşkım.” dedi. “Az kaldı.” Hastanenin tabelasını gördüğümüzde içimde küçücük bir umut doğdu. Beyaz ışıklı bina uzaktan görünüyordu. Berk arabayı acil servisin önüne yanaştırdı. Daha araba tamamen durmadan kapısını açtı ve dışarı çıktı. “Yardım edin!” diye bağırdı. “Yangından çıktılar! Biri baygın!” Sağlık görevlileri birkaç saniye içinde yanımıza geldi. Sedyeyi gördüğüm anda Aybike'nin elini bırakmak istemedim. “Ben de geleceğim.” dedim. Berk bana baktı. “Can…” başımı sağa sola salladım. “Annemle gideceğim.” Sesim titriyordu. Berk birkaç saniye sustu, sonra elimi tuttu. “Tamam. Ama beni dinleyeceksin.” Aybike'yi sedyeye aldılar. Bir sağlık görevlisi yüzüne oksijen maskesi yerleştirdi. Ben yanından yürümeye çalışıyordum. Her şey çok hızlıydı. Koridorun beyaz ışıkları gözlerimi kamaştırıyor, insanların ayak sesleri birbirine karışıyordu. Aybike'nin sedyesi acil müdahale odasına doğru ilerlerken elini son kez tuttum. “Anne…” dedim. “Ben buradayım.” Sonra kapı kapandı. Elim havada kaldı. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde öylece durdum. Berk yanıma geldi ve omuzlarımdan tuttu. Başımı kaldırıp ona baktım. “Baba…” dedim. “Onu kaybetmeyeceğiz, değil mi?” Berk'in gözleri dolmuştu. Ama yine de bana gülümsedi. Eğilip beni kendine çekti. “Hayır.” dedi. “Kaybetmeyeceğiz.” Kollarına sarıldım. Göğsüne yüzümü gömdüm ve yeniden ağlamaya başladım. Birkaç dakika önce yanan evimizin önünde başlayan korku, şimdi hastanenin soğuk ve sessiz koridorlarında devam ediyordu. Ama bu kez yalnız değildim. Berk yanımdaydı. Ve kapının arkasında, benim biraz önce “anne” dediğim kadın hayatı için mücadele ediyordu. Ben ise ellerimi birbirine kenetleyip tek bir şey diliyordum. Lütfen onu benden alma. Çünkü insan bazen birini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında, ona ne kadar bağlandığını ancak o zaman anlıyordu. Ben de Aybike'yi kaybetmekten korktuğum o gece, onun benim için çoktan annem olduğunu anlamıştım. anlıyordu.
Kapının kapanmasının üzerinden yalnızca birkaç saniye geçmişti ama bana saatler geçmiş gibi geliyordu. Acil müdahale odasının kapısına bakıyordum ve gözlerimi bir türlü oradan ayıramıyordum. İçeriden gelen ayak sesleri, hızlı konuşmalar, metal aletlerin birbirine çarpma sesleri ve arada duyulan kısa komutlar kalbimin daha hızlı atmasına neden oluyordu. Berk yanımda duruyordu ama onun da gözleri aynı kapıya kilitlenmişti. Birkaç dakika önce annemi kollarımın arasından alıp içeri götürmüşlerdi. Şimdi o kapının arkasında ne olduğunu bilmiyordum. Sadece bekliyordum. Bir hemşire yanıma gelip omzuma dokunduğunda irkildim. “Senin de kontrol edilmen gerekiyor.” dedi. Başımı hemen iki yana salladım. “Hayır.” iç çekti. “Can, sen de yangından çıktın. Kolunda ve yüzünde yaralar var.” başımı tekrar salladım. “Ben iyiyim.” dedim ama sesim titriyordu. “Annem içeride.” Hemşire bana üzgün gözlerle baktı. “Doktorlar annenle ilgileniyor. Senin de iyi olduğundan emin olmamız gerekiyor.” Tam cevap verecekken Berk yanıma geldi ve omzuma elini koydu. “Git oğlum.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Ama baba…” yüzüme baktı. “Git.” dedi bu kez daha yumuşak bir sesle. “Annen için güçlü olmamız gerekiyor.” İstemeyerek hemşirenin peşinden gittim. Küçük bir müdahale odasına aldılar beni. Üzerimdeki kıyafetlerin bazı yerleri is içindeydi. Kolumda küçük sıyrıklar, yüzümde siyah lekeler vardı. Hemşire yüzümü temizlerken gözlerim sürekli kapıya kayıyordu. “Can, biraz sabret.” dedi. “Annem nasıl?” diye sordum. “Doktorlar ilgileniyor.” soru sormaya devam ettim. “Ama nasıl?” hemşire sakin bir ses tonuyla konuştu. “Şu anda müdahale ediliyor.” yaralarımı temizlerken ona baktım. “Yaşıyor mu?” Bu soruyu sorarken kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Hemşire birkaç saniye bana baktı. Sonra başını salladı. “Evet, yaşıyor.” O tek kelimeyle içimde küçücük bir umut doğdu. Ama hemen ardından dışarıdan gelen sesler o umudu yeniden korkuya çevirdi. “Basıncı düşüyor!” Gözlerim kapıya çevrildi. Sandalyeden kalkmaya çalıştım. “Anne!” Hemşire omzumdan tuttu. “Can, otur.” gitmeye çalıştım. “Annem!” hemşire tekrar beni tuttu. “Doktorlar müdahale ediyor.” Tam o sırada koridordan Berk’in sesi duyuldu. “Aybike!” O sesi duyduğum anda yerimde duramadım. Kapıyı açıp koridora çıktım. Berk acil müdahale odasının önündeydi. Bir doktor onunla konuşuyordu. “Hasta yangından mı çıkarıldı?” dedi doktor. “Evet.” dedi Berk. “Eşim.” sormaya devam etti doktor. “Ne kadar süre duman altında kaldı?” Berk başını eğdi. “Bilmiyorum. Ben… Ben onu evde bırakıp gitmiştim.” Doktorun yüzü ciddileşti. “Çok fazla duman solumuş. Solunumu ciddi şekilde etkilenmiş.” Berk’in yüzü bembeyaz oldu. “Durumu kötü mü?” Doktor birkaç saniye sustu. “Şu an ağır.” Berk’in dudakları titredi. “Hayır…” Doktor tekrar içeri dönmek üzereyken Berk arkasından seslendi. “Ne olur… Onu kurtarın.” doktor güçlükle yutkundu ve bana baktı. “Elimizden geleni yapıyoruz.” Doktor içeri girdi. Berk olduğu yerde kaldı. Ben yanına yaklaştım. “Baba…” Cevap vermedi. Gözleri dolmuştu. Sonra iki elini yüzüne götürdü. “Ben bırakmamalıydım.” dedi. “Baba…” yanına gittim. “Onu evde bırakmamalıydım, Can.” Sesi titriyordu. “Benim yüzümden oldu.” başımı salladım. “Hayır.” dedim yüzünü okşayarak. “Onu yalnız bırakmasaydım…” Cümlesini tamamlayamadı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Aybike bana güveniyordu. Ben onu koruyamadım.” Ona sarıldım. “Sen onu kurtardın.” dedim. Berk başını iki yana salladı. “Geç kaldım.” başımı tekrar salladım. “Hayır.” dedim gözümden yaş akarak. “Geç kaldım oğlum.” Bir anda içeriden yüksek bir ses geldi. “Sırtında ciddi yanık var!” Berk’in başı hızla kapıya döndü. Ben de nefesimi tuttum. “Yanık mı?” diye fısıldadım. İçeriden başka bir ses geldi. “Kıyafetleri dikkatlice çıkarın. Sırtında büyük bir yara var. Tahta parçası düşmüş olabilir.” Berk’in yüzündeki bütün renk çekildi. “Tahta parçası mı?” Birkaç saniye sonra doktorun sesi duyuldu. “Muhtemelen ev çökerken sırtına tahta parçası düşmüş. Yaralanma derin.” Berk duvara yaslandı. “Allah'ım…” Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Ben onu orada bıraktım.” dedi tekrar. “Ben onu yalnız bıraktım.” Doktor kısa süre sonra dışarı çıktı. Berk hemen ayaklandı. Onunla beraber ben de ayaklandım. “Eşinizin sırtında derin bir yanık var. Yangın sırasında muhtemelen üzerine düşen tahta parçası sırtında ciddi bir yaralanmaya neden olmuş.” Berk doktorun karşısında öylece duruyordu. “Durumu?” diye sordu. Doktor derin bir nefes aldı. “Maalesef hâlâ ağır.” Berk konuşurken sesi titremişti. “Hayati tehlikesi var mı?” Doktorun birkaç saniyelik sessizliği bile cevabı anlatmaya yetmişti. “Evet. Şu anda hayati tehlikesi var.” Berk’in gözlerinden yaşlar boşandı. “Ben… Ben onu koruyamadım.” doktor iç çekerek Berk’e baktı. “Şu an kendinizi suçlamanızın bir faydası yok.” Gözlerindeki yaşı silip doktora baktı. “Ama ben kocasıyım!” diye bağırdı Berk. “Onu korumam gerekiyordu!” Doktor bir şey söylemeden tekrar içeri girdi. Ben babama baktım. İlk kez onu bu kadar çaresiz görüyordum. Her zaman güçlü olan, hiçbir şeyden korkmayan babam şimdi duvara yaslanmış ağlıyordu. “Baba…” Yanına gittim. “Ben de onu kaybetmek istemiyorum.” Berk başını kaldırdı. “Kaybetmeyeceğiz.” dedi ama sesi titriyordu. Tam o sırada acil müdahale odasının kapısı kısa bir anlığına açıldı. İçerideki kalabalığın arasında annemi gördüm. Yüzünde oksijen maskesi vardı. Saçları dağılmıştı. Üzerindeki kıyafetleri çıkarmışlardı. Bir hemşire sırtındaki yarayı kontrol ediyordu. Sonra annemin sırtını gördüm. Gördüğüm anda nefesim kesildi. Sırtında büyük, derin bir yanık vardı. Kızarmış, zarar görmüş bölgeyi görünce gözlerimden yaşlar bir anda boşaldı. “Anne…” diye fısıldadım. Berk de onu gördü. Bir anda yüzünü ellerinin arasına aldı. Omuzları titremeye başladı. “Aybike…” dedi ağlayarak. “Ben seni nasıl koruyamadım?” Ben de ağlamaya başladım. Annemin sırtındaki o yaraya bakamıyordum ama gözlerimi de ondan ayıramıyordum. Birkaç saat önce bana sarılan kadın şimdi o odada hayatı için savaşıyordu. Aklıma söylediğim sözler geldi. “Senden nefret ediyorum. Keşke Asya benim annem olsaydı.” Gözlerimi kapattım. “Keşke…” diye fısıldadım. “Keşke o sözleri hiç söylemeseydim.” Berk yanıma geldi. O da ağlıyordu. “Can…” dedi. Ona sarıldım. “Ben anneme kötü şeyler söyledim.” Berk cevap vermedi. O sessizlik beni daha çok ağlattı. “Baba, ne olur annem ölmesin.” Berk beni kendine çekti. “Ölmeyecek.” dedi. “Annen güçlü.” Ama ben onun sesindeki korkuyu duyabiliyordum. O da korkuyordu. İkimiz de korkuyorduk. Bir süre sonra doktor yeniden dışarı çıktı. “Duman inhalasyonu nedeniyle solunumu ciddi şekilde etkilenmiş durumda. Sırtındaki yanık da oldukça derin. Şu an oksijen desteği ve yoğun müdahale uyguluyoruz.” Berk hemen sordu. “Ameliyat mı olacak?” yüzüne anlamsız bir bakış attı. “Durumuna göre değerlendireceğiz. Önceliğimiz solunumunu stabilize etmek.” Berk başını salladı. “Ne gerekiyorsa yapın.” Doktor tekrar içeri girdi. Ben koridordaki sandalyeye oturdum. Ellerimi birbirine kenetledim. Gözlerimi kapattım. “Allah'ım…” dedim. “Ne olur annemi alma.” Berk yanıma oturdu. Elimi tuttu. “Can…” gözlerimi açmadım. “Efendim?” Berk saçlarımı okşadı. “Annen seni çok seviyor.” Gözlerim yeniden doldu. “Ben de onu çok seviyoru." Gözlerimi açarken gözümdeki yaşlar yanağıma süzüldü. “Biliyorum.” gözlerine baktım.“Ama ona söylemedim.” Berk alnımdan öptü. “Sonra söylersin.” Başımı kaldırıp ona baktım. “Ya sonra olmazsa?” Berk’in gözleri doldu. Birkaç saniye cevap veremedi. Sonra beni kendine çekti. “Olacak.” dedi. “Annen bunu duyacak.” Başımı onun göğsüne yasladım. İçeriden gelen her sesle irkiliyordum. Her kapı açıldığında ayağa kalkıyor, sonra yine oturuyordum. Zaman geçmiyordu. Sanki hastanenin koridorunda saatler durmuştu. Bir ara içeriden “Oksijenini artırın.” sesi geldi. Berk gözlerini kapattı. Ben onun elini daha sıkı tuttum. “Baba…” sıkıca sarıldım. “Buradayım.” Gözlerimi kapattım. Annemin bana sarıldığı anı düşündüm. Bana “Seni çok seviyorum.” deyişini düşündüm. O cümle artık kulaklarımda yankılanıyordu. “Anne…” diye fısıldadım. “Ne olur geri dön.” Çünkü artık çok iyi biliyordum. İnsan bazen birini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalınca, onun hayatındaki yerini ancak o zaman anlıyordu. Ve o kapının ardında hayatı için savaşan kadına söyleyebildiğim tek şey vardı. “Anne, ne olur gözlerini aç… Sana söylemem gereken daha çok şey var.”
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Hastanenin duvarındaki saate bakmayı çoktan bırakmıştım çünkü akrep ve yelkovan sanki benimle dalga geçer gibi ağır ağır ilerliyordu. Dakikalar geçiyor ama annemin bulunduğu o kapının önündeki bekleyiş hiç bitmiyordu. Koridorun beyaz ışıkları gözlerimi yoruyordu. Hastanenin o kendine özgü kokusu burnuma doluyor, arada bir hemşireler yanımızdan hızlı adımlarla geçiyor, her kapı açıldığında başımı kaldırıp içeriden gelecek bir haber bekliyordum. Ama hiçbir haber yoktu. Berk yanımda oturuyordu. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birbirine kenetlemişti. Başını eğmişti ve dakikalardır tek kelime etmiyordu. Ben de konuşmuyordum. Çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Söylesem ağlayacaktım. Ağlasam belki bir daha susamayacaktım. Bir süre sonra başımı babama çevirdim. Yüzüne baktım. Gözlerinin altı kızarmıştı. Saçları hâlâ yangından kalma islerle kaplıydı. Üzerindeki kıyafetlerin bazı yerleri yanmıştı. Ellerinde küçük kesikler vardı. Ama bunların hiçbirine aldırmıyordu. Tek düşündüğü annemdi. “Baba…” dedim sessizce. Başını kaldırdı. “Efendim oğlum?” Birkaç saniye ona baktım ama söylemek istediğim şeyi bir türlü söyleyemedim. “Sen iyi misin?” diye sordum sonunda. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme oluştu. “Ben mi?” Başını iki yana salladı. “Ben iyiyim.” Ona baktım. “Değilsin.” Bu kez gülümsemedi. Gözlerini kaçırdı. “Biliyorum.” dedi. Sesindeki kırgınlık beni daha da üzdü. Birkaç saniye sessiz kaldık. Sonra babam ellerini yüzüne götürdü. Parmaklarının arasından gözyaşlarının aktığını gördüm. Onu böyle görünce dayanamadım. Yanına biraz daha yaklaştım. “Baba…” başını salladı. “Can, bir şey söyleme.” dedi. “Ne olur.” sesi çok çaresizdi. “Ama…” tekrar lafa girdi. “Şu an konuşursam…” Sesi titredi. “Kendimi tutamam.” Başımı eğdim. Birkaç saniye sessizce oturduk. Sonra dayanamayıp elini tuttum. Parmakları soğuktu. “Ben korkuyorum.” dedim. Babam gözlerini kapattı. “Ben de.” dedi. “Çok korkuyorum.” Bunu söylediğinde içimde bir şey kırıldı. Çünkü babamın korktuğunu ilk kez bu kadar açık duyuyordum. “Baba…” dedim. “Annem ölecek mi?” Soru ağzımdan çıktığı anda pişman oldum. Berk başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde tarifsiz bir acı vardı. “Bilmiyorum.” dedi. Bu kelime beni daha çok korkuttu. “Doktorlar kurtaracak değil mi?” iç çekti. “Uğraşıyorlar.” “Ama kurtaracaklar mı?” Berk dudaklarını birbirine bastırdı. Sonra elimi iki eliyle kavradı. “Can, bazen insanın elinden sadece beklemek gelir.” yüzüne baktım ve istemsizce başımı salladım. “Ben beklemek istemiyorum.”
“Ben de istemiyorum.”
“Bir şey yapmak istiyorum.”
“Biliyorum.”
“Ama hiçbir şey yapamıyorum.” Gözlerimden yaşlar süzüldü. Berk başımı kendine çekti. “Bazen en zor şey budur oğlum.” dedi. “Sevdiğin insan için hiçbir şey yapamadan beklemek.” Göğsüne yaslandım. “Ben ona kötü davrandım.” dedim. Berk’in eli saçlarımın üzerinde durdu. “Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü aklımdan çıkmıyor.”
“Can…”
“Ben ona ‘senden nefret ediyorum’ dedim.” Sesim titredi. “Bir anneye söylenmemesi gereken şeyi söyledim.” Berk birkaç saniye sustu. “Sen çocuksun.”
“Ama söyledim.”
“Öfkeliydin.”
“Ama söyledim.”
“Can…”
“Keşke ağzımı kapatsaydım.” Gözyaşlarım artık durmuyordu. “Keşke ona sarılsaydım. Keşke ‘seni seviyorum’ deseydim. Keşke ona ‘anne’ deseydim.” Berk beni daha sıkı sardı. “O senin ne hissettiğini biliyor.”
“Ya bilmiyorsa?”
“Biliyor.”
“Ya duyduğu son şey benim ondan nefret ettiğimi söylediğim ansa?” Bu cümlede Berk’in nefesi kesilir gibi oldu. Başını eğip alnını saçlarıma yasladı. “Bunu düşünme.”
“Ama ya öyleyse?”
“Annen seni tanıyor.”
“Ama ben onu kırdım.”
“Hepimiz bazen sevdiklerimizi kırıyoruz.”
“Ben çok kırdım.”
“O da seni affetti.”
“Bunu nereden biliyorsun?” Berk gözlerime baktı. “Çünkü o senin annen.” O cümleyi duyduğum anda yeniden ağlamaya başladım. Berk başımı göğsüne yasladı. “Bir anne, çocuğunun öfkesini sevgisinden ayırabilir.” dedi. “Sen ona ne söylersen söyle, seni sevdi.”
“Ben de onu seviyorum.”
“Biliyorum.”
“Çok seviyorum.”
“Biliyorum oğlum.”
“Onu kaybetmek istemiyorum.” Berk’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Ben de istemiyorum.” Sonra bir süre ikimiz de sustuk. Ben babamın kalp atışlarını duyuyordum. Düzenli değildi. O da çok korkuyordu. Bir süre sonra başımı kaldırdım. “Baba…”
“Efendim?”
“Sen annemi gerçekten çok seviyorsun, değil mi?” Soru ağzımdan çıktığında Berk bir an bana baktı. Sonra acı bir gülümseme oluştu yüzünde. “Çok.” dedi. “Ne kadar?” Birkaç saniye düşündü. “Anlatamayacağım kadar.”
“Peki neden bizi evde bırakıp gittin?” Bu soruyu sorarken sesim suçlayıcı değildi. Sadece anlamak istiyordum. Berk başını eğdi. “Bilmiyorum. O an sadece Asya ve Deniz'in yanında olmak istiyordum.”
“Sen de kendine kızıyorsun.”
“Evet.”
“Çok mu?”
“Her saniye.” Başını ellerinin arasına aldı. “Can, ben o eve döndüğümde her yer yanıyordu. Seni gördüm. Komşuyu gördüm. Sonra anneni gördüm…” Sesi kesildi. “Onu yerde gördüğüm an…” Gözlerini kapattı. “Hayatım boyunca unutamayacağım.”
“Baba…”
“Onu kollarıma aldığımda nefes alıp almadığını bile anlayamadım.” Gözyaşlarını sildi. “Saçları is içindeydi. Yüzü…” Cümlesini tamamlayamadı. “Ben onu kaybettim sandım.” Birkaç saniye sessiz kaldı. “Ve şimdi burada oturup bekliyorum.”
“Ama onu buldun.”
“Evet.”
“Ve kurtardın.”
“Kurtarabilecek miyim bilmiyorum.”
“Kurtardın.” dedim bu kez daha kararlı. “Onu o evden çıkardın. Buraya getirdin.” Berk bana baktı. “Bazen yetmiyor.”
“Yetiyor.”
“Yaşaması için yetmeli.”
“Yaşayacak.” Babam gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “İnşallah.” Sonra elimi tuttu. “Can, sana bir şey söylemem lazım.”
“Ne?”
“Eğer annen…” Bir anda sustu. “Hayır.” dedim. “Öyle deme.”
“Sadece…”
“Hayır baba.” Elini daha sıkı tuttum. “Annem yaşayacak.” Berk bana baktı. Gözleri doldu. “Tamam.” dedi. “Yaşayacak.”
“Söz mü?” Birkaç saniye sustu. Sonra başını salladı. “Söz.” Ben de başımı salladım. “Ben de söz veriyorum.”
“Neye?”
“Annem uyanınca bir daha onu üzmeyeceğim.” Berk hafifçe gülümsedi.
“Bunu annenin yanında da söyleyeceksin.”
“Söyleyeceğim.”
“Sarılacaksın.”
“Sarılacağım.”
“Ve ona onu sevdiğini söyleyeceksin.” Gözlerimi sildim. “Defalarca.”
“Güzel.” Sonra Berk bir anda beni kendine çekti. Sıkıca sarıldı. Öyle sıkı sarılmıştı ki nefes almakta zorlanıyordum ama hiç itmedim. Çünkü o an onun da bana ihtiyacı olduğunu hissediyordum. “Can…” diye fısıldadı. “Efendim?” “Ne olursa olsun birbirimize sahip çıkacağız.” Başımı salladım. “Çıkacağız.”
“Annen için.”
“Annem için.”
“Birbirimiz için.”
“Birbirimiz için.” Bir süre öylece sarıldık. Sonra Berk saçlarımı okşadı. “Sen benim oğlumsun.” dedi.
“Biliyorum.”
“Ve annenin de oğlusun.” Gözlerim yeniden doldu. “Biliyorum.”
“O seni çok seviyor.”
“Biliyorum.”
“Seni kaybetmekten korktuğu kadar seni kaybettiğini düşünmekten de korkuyordur.” Başımı kaldırdım. “Ne demek?”
“Senin onu sevmediğini düşünmek…” Berk’in sesi titredi.
“Bir anne için bundan daha büyük bir acı yoktur.” Gözlerimi kapattım. “Ben onu seviyorum.”
“Biliyorum.”
“Çok seviyorum.”
“Biliyorum oğlum.”
“Ona söyleyeceğim.”
“Söyleyeceksin.” Tam o sırada koridorun diğer ucundan bir hemşire hızla geçti. İkimiz de aynı anda ayağa kalktık. Hemşire acil müdahale odasının kapısına girdi. Kapı yeniden kapandı. Ben babamın elini tuttum. “Baba…”
“Buradayım.”
“Bir şey mi oldu?”
“Bilmiyorum.” Yine beklemeye başladık. Dakikalar geçti. Sonra bir saat daha geçti. Zamanın nasıl ilerlediğini anlayamıyordum. Başımı babamın omzuna yasladım. Gözlerim kapanmaya başlamıştı ama uyumaktan korkuyordum. Ya ben uyurken annem uyanırsa? Ya bir haber gelir ve ben duymazsam? Bu yüzden gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Berk de başını duvara yaslamıştı. Bir süre sonra bana baktı. “Uyu biraz.”
“Uyumam.”
“Can.”
“Ya annem uyanırsa?”
“Ben seni uyandırırım.”
“Söz mü?”
“Söz.” Ama yine de gözlerimi kapatmadım. Berk bunu fark edince hiçbir şey söylemedi. Sadece elimi tuttu. “Birlikte bekleyeceğiz.”
“Ne kadar sürerse sürsün.”
“Ne kadar sürerse sürsün.”
“O çıkana kadar.”
“O çıkana kadar.” Ve o gece, hastanenin soğuk koridorunda, zamanın ilerlemediği o uzun bekleyişte, babamla birbirimize sarılıp aynı kapıya baktık. İkimizin de aklında aynı kadın vardı. Benim annem, onun hayatının aşkı… Aybike. İçeride hayatı için savaşırken biz dışarıda onun için dua ediyorduk. Ben ellerimi birbirine kenetleyip gözlerimi kapattım ve içimden son kez fısıldadım. “Anne, ne olur dayan. Çünkü babam seni bekliyor. Ben seni bekliyorum. Evimiz seni bekliyor. Ve ben sana söyleyemediğim bütün sevgimi, sen gözlerini açtığın anda sana sarılarak anlatmak istiyorum.”
Annemin gözlem odasına alınmasının ardından bir süre daha kapının önünde bekledik. İçeri girmemize izin vermiyorlardı. Doktor, durumunun hâlâ ciddi olduğunu ve özellikle solunumunun yakından takip edilmesi gerektiğini söylemişti. Ben her kapı açıldığında başımı kaldırıyor, annemin yanına girebileceğimiz anı bekliyordum. Berk ise yanımdan ayrılmıyordu. Bir süre sonra dizlerimin üzerinde oturmak bile zor gelmeye başladı. Bacaklarım ağrıyor, gözlerim kapanıyor ama uyumaya cesaret edemiyordum. Annem içerideydi. Onu göremiyordum. Ne durumda olduğunu bilmiyordum. Birkaç dakika sonra Berk yanıma gelip hiçbir şey söylemeden beni kucağına aldı. Başımı omzuna yasladım. “Baba…” diye fısıldadım. “Efendim?”
“Nereye gidiyoruz?”
“Denizlerin yanına.”
“Neden?”
“Asya’nın da durumunu öğrenmemiz gerekiyor.” Koridor boyunca beni kucağında taşıdı. Bir süre sonra ameliyathanelerin bulunduğu bölüme geldik. Deniz'i gördüğümde hemen tanıdım. Bir sandalyenin üzerinde oturuyordu ama sanki oturmuyor, olduğu yerde çökmüş gibi görünüyordu. Ellerini birbirine kenetlemiş, gözlerini ameliyathane kapısından ayırmıyordu. Berk beni yere indirdi ve Deniz'in yanına gitti. “Abi…” Deniz başını kaldırdı. “Berk.”
“Asya ne durumda?” Deniz derin bir nefes aldı. “Ameliyathaneye aldılar.” Berk'in yüzü gerildi. “Neden?” Deniz bir an sustu. “Doğum başladı.” Ben şaşkınlıkla Deniz'e baktım. “Ama daha zamanı vardı…” dedim. Deniz gözlerini kapattı. “Evet.” Sesi titriyordu. “Daha erkendi. Doktorlar doğumu durdurmaya çalıştı ama sancılar çok sıklaştı. Bebeğin ve Asya’nın durumunu daha fazla riske atmak istemediler. Erken doğum olacak.” Berk hemen sordu. “Bebek nasıl?” dedi yüzüne bakarak. “Şimdilik kalp atışlarını takip ediyorlar.” Deniz'in gözleri doldu. “Ama küçük doğacak. Doktorlar doğduğunda yenidoğan yoğun bakımına alınabileceğini söylediler.” Berk'in yüzündeki endişeyi görebiliyordum. “Asya?”
“O da çok korkuyor.” Deniz dudaklarını birbirine bastırdı. “Ameliyathaneye götürülmeden önce elimi tuttu. ‘Deniz, bebeğimize bir şey olmasın.’ dedi. Ben ona ne diyeceğimi bilemedim.” Bir süre sessizlik oldu. Sonra Deniz'in bakışları bana kaydı. “Siz neden buradasınız?” Berk cevap verdi. “Yangın çıktı.” Deniz kaşlarını çattı. “Ne yangını?”
“Evde yangın çıktı.” Berk'in sesi kısıldı. “Aybike içeride kaldı. Can da oradaydı.” Deniz'in yüzündeki ifade değişti. “Aybike?” Berk başını salladı. “Evet.” Deniz birkaç saniye sustu. “O iyi mi?” Berk cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. “Hayır.” Deniz'in yüzü gerildi. “Ne oldu?” “Yangında çok fazla duman çekti. Üstelik evin bir kısmı çökerken sırtına tahta parçası düşmüş. Sırtında derin bir yanık var.” Deniz'in gözleri büyüdü. “Şu an nerede?”
“Gözlem altında.”
“Durumu?” Berk'in sesi titredi. “Ağır.” Deniz başını eğdi. “Bu yüzden oldu.” Berk ona baktı. “Ne?” Deniz'in sesi sertleşti. “Asya'nın doğumu. Belki de sebep olduğu için-” Berk'in kaşları çatıldı. “Ne demek istiyorsun?” “Bütün o korku, stres… Aybike yüzünden yaşananlar…” Berk'in yüzü gerildi. “Deniz, yangın çıktı.”
“Ben ne olduğunu biliyorum.”
“O zaman neyi söylüyorsun?” Deniz ayağa kalktı. “Benim karım şu an ameliyathanede, Berk. Erken doğum yapıyor.”
“Biliyorum.”
“Daha zamanı gelmemişti.”
“Biliyorum.”
“Bebeğimiz daha sağlıklı değil. ” Deniz'in sesi titriyordu. “Doktorlar doğar doğmaz yoğun bakıma alınabileceğini söylüyor.” Berk bir an gözlerini kapattı.
“Bunun ne kadar korkunç olduğunu biliyorum.”
“Biliyor musun?” Deniz'in sesi yükseldi. “Benim karım çocuğumuzu erken doğurmak üzere!” Berk de ayağa kalktı. “Benim karım da şu anda yaşam mücadelesi veriyor!” Deniz birkaç saniye sustu. Sonra dişlerini sıktı. “Karımı bu hâle getirdi. Emin ol o küçücük bedenin ve karıma söylediklerinin bedelini ödüyor.” Berk'in gözleri doldu. “Şu an düşündüğün şey bu mu abi?”
“Ne düşüneceğim?”
“Ben onu evde tek bıraktım!” diye bağırdı Berk. Koridordaki herkes bize dönüp bakmaya başladı. “Ben Aybike'yi evde tek bıraktım! Yangın çıktığında yanında değildim! Sizinle gelmeyi tercih ettim. Geri döndüğümde onu yerde buldum! Sırtında derin bir yanık vardı! Çok fazla duman çekmişti! Doktorlar hayati tehlikesi olduğunu söyledi!” Deniz de bağırdı. “Benim karım da onun yüzünden erken doğum yapıyor! Aybike’nin ona neler söylediğini unuttun heralde!”
“Sen gerçekten şu an bunu mu konuşacaksın?”
“Evet!”
“Benim karım ölebilir!”
“Benim karım da çocuğumuzu kaybedebilir!”
“Ben onun ölmesini istemiyorum!”
“Ben de çocuğumu kaybetmek istemiyorum!” İkisi birbirine doğru bir adım attı. Ben korkuyla geri çekildim. Berk'in elleri titriyordu. “Deniz, benim ne yaşadığımı görmüyor musun?”
“Sen benim ne yaşadığımı görüyor musun?” “ Birkaç saniye ikisi de birbirine bakarak kaldı. Sonra Berk'in sesi kırıldı. “Abi… Ben onu evde bıraktım.” Deniz sustu. Berk'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben onu yalnız bıraktım. Şimdi bunu her saniye düşünüyorum. Eğer yanında olsaydım belki yangını daha erken fark ederdim. Belki o tahta parçası sırtına düşmezdi. Belki bu kadar duman çekmezdi. Belki…” Sesi kesildi. “Ama şimdi bunların hiçbirini değiştiremiyorum. Tek yapabildiğim onun yaşaması için dua etmek.” Deniz'in yüzündeki öfke yavaş yavaş kırıldı ama korkusu hâlâ oradaydı. “Ben de korkuyorum.” dedi. “Ben de Asya’yı, bebeği kaybetmek istemiyorum.” Berk başını salladı. “Biliyorum.” Tam o sırada ameliyathane kapısından bir hemşire çıktı. Deniz hemen yanına koştu. “Asya?” Hemşire ona baktı. “Doğum bitti. Doktorlar müdahaleye devam ediyor.” Deniz'in yüzü bembeyaz oldu. “Bebek?”
“Kalp atışlarını takip ediyoruz. Şimdilik stabil.” Deniz derin bir nefes aldı. Hemşire sakin bir şekilde konuştu. “Bebek doğduğunda yenidoğan ekibi hazır olacak.” Deniz başını salladı. “Peki eşim?”
“O da takip altında.” Hemşire tekrar içeri girdi. Deniz ameliyathane kapısının önünde öylece kaldı. Ellerini yüzüne kapattı. Berk onun yanına gitti. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra omzuna elini koydu. “Abi…” Deniz başını kaldırdı. “Ne?”
“Umarım ikisi de iyi olur.” Deniz'in gözlerinden yaş aktı. “Umarım.” Sonra Berk yanıma döndü. Ben hâlâ onun elini tutuyordum. “Can…” dedi. “Efendim?”
“Hadi oturalım.” Yanına oturdum. Başımı omzuna yasladım. Deniz de karşıdaki sandalyeye oturdu. Birimiz annemizi, birimiz Asya ve dünyaya gelmek için henüz çok küçük olan bebeği bekliyorduk. Koridorun sessizliği içinde yalnızca ameliyathane kapısının üzerindeki ışığa bakıyorduk. Bir süre sonra içeriden hareketlilik arttı. Deniz ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. Berk elimi tuttu. “Korkma.”
“Korkuyorum.”
“Ben de.”
“Baba…”
“Efendim?”
“İki kadın da iyi olacak mı?” Berk gözlerime baktı. Gözleri doluydu. “Olacak.”
“Söz mü?”
“Söz.” Sonra beni kucağına aldı. Başımı omzuna koydum. O sırada ameliyathanenin diğer tarafında bir hemşire hızlı adımlarla geçti. Deniz hemen arkasından baktı. “Bebek mi?” diye seslendi. Hemşire durmadı. Deniz'in elleri titremeye başladı. Berk beni daha sıkı tuttu. Ben de boynuna sarıldım. İçimden anneme dua ediyordum. Ama ilk kez aynı anda Asya ve bebeği için de dua etmeye başladım. Çünkü o gece hastanenin aynı koridorunda üç hayatın birbirine bağlı olduğunu hissediyordum. Annem bir odada yaşam mücadelesi veriyordu. Asya ameliyathanede hiç hazır olmadığı bir doğuma girmişti. Ve küçücük bir bebek, dünyaya gelmek için henüz erken olan bir zamanda, hayata tutunmaya hazırlanıyordu. Berk'in göğsüne başımı yasladım ve gözlerimi kapattım.
Ameliyathanenin önünde geçen dakikalar birbirine karışmıştı. Ne kadar süredir orada olduğumuzu bilmiyordum. Sanki hastanenin koridorunda zaman durmuş, herkes hareket ederken yalnızca ben olduğum yerde kalmıştım. Berk yanımda oturuyordu. Bir eli dizinin üzerinde, diğer eli ise benim elimdeydi. Bazen elimi sıkıyor, bazen başımı okşuyor, bazen de hiçbir şey söylemeden ameliyathane kapısına bakıyordu. Deniz ise birkaç metre ilerimizde ayakta bekliyordu. O da aynı kapıya bakıyordu ama onun gözlerindeki korku bizimkinden farklıydı. Bir ara gözlerim kapandı. Uyuyup uyumadığımı bile bilmiyordum. Sonra koridorda hızlanan ayak sesleriyle irkildim. Gözlerimi açtığımda birkaç hemşirenin ameliyathanenin önünden geçtiğini gördüm. Deniz hemen ayağa kalktı. Berk de doğruldu. Hepimiz aynı anda kapıya baktık. Birkaç saniye sonra ameliyathanenin kapısı açıldı ve bir hemşire dışarı çıktı. Deniz hemen ona doğru koştu. “Asya?” Hemşire ona baktı. “Ameliyat bitti.” Deniz'in yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi. “Bebeğim?”
“Şimdi çıkaracağız kızınızı.” Deniz'in gözleri doldu. Dudakları titredi. “Kızım…” diye fısıldadı. Hemşire devam etti. “Ama erken doğduğu için yenidoğan ekibi müdahale ediyor. Bebeği kuvöze alacağız.” Deniz'in yüzündeki gülümseme yerini endişeye bıraktı. “İyi mi?”
“Şu an nefes alıyor. Ancak erken doğduğu için yakın takip gerekiyor.” Deniz başını salladı. “Görebilir miyim?”
“Birazdan.” Ben onları dinlerken içimde garip bir heyecan oluşmuştu. Daha birkaç dakika önce doğmuş bir bebeğin varlığını düşünmek bile tuhaftı. Sonra içeriden küçük bir hareketlilik daha duyuldu. Bir hemşire kuvözü hazırlayarak koridora çıktı. Ardından başka bir sağlık görevlisi geldi. Kuvözün içindeki küçücük bedeni gördüğüm anda olduğum yerde kaldım. O kadar küçüktü ki… Bir bebeğin bu kadar küçük olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim. Minicik yüzü, küçücük elleri, neredeyse görünmeyecek kadar ince parmakları vardı. Etrafında kablolar ve cihazlar bulunuyordu. Küçük göğsü her nefeste hafifçe yükselip iniyordu. Deniz kuvözün yanına koştu. “Kızım…” dedi. Sesi titriyordu. “Baban burada.” Bebeğin yüzüne bakarken gözlerinden yaşlar aktı. Ben de birkaç adım geriden onları izliyordum. Sonra Berk elimi tuttu. “Hadi.” dedi. “Sen de bak.” Yanına gittim. Kuvözün camının önünde durdum. Gözlerimi bebeğe diktim. İçimde anlamlandıramadığım bir duygu vardı. Onu daha önce hiç görmemiştim. Ama nedense yüzüne bakınca gülümsemek istedim. Küçük eli hafifçe hareket etti. Dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. “Çok küçük…” diye fısıldadım. Berk yanıma eğildi. “Evet.”
“Ama güçlü.”
“Nereden anladın?”
“Baksana.” dedim. “Daha doğar doğmaz hayata tutunuyor.” Berk gülümsedi. “Belli ki babasına çekmiş.” Deniz gözyaşlarının arasından hafifçe güldü. “Annesine çekmiş olsun.” dedi. Sonra yeniden bebeğine döndü. Ben ise gözlerimi kuvözden ayıramıyordum. Bir süre sonra cama biraz daha yaklaştım. “Merhaba Tanem.” diye fısıldadım. “Ben Can.” Kendi kendime gülümsedim. “Beni tanımıyorsun tabii.” Bebeğin parmakları yeniden kıpırdadı. “Ama belki bir gün tanırsın.” Berk bana baktı. “Ne anlatıyorsun sen?” Gülerek omuz silktim. “Hiç.” Sonra yeniden bebeğe döndüm. “Bugün çok küçüksün.” dedim. “Hayatın daha yeni başladı.” İçimden geçenleri yüksek sesle söylemeye başladığımı fark etmeden devam ettim. “Belki ileride bu geceyi hiç hatırlamayacaksın. Bu hastaneyi, bu kuvözü, seni ilk gördüğümüz anı… hiçbirini.” Bir an durdum. “Ama ben hatırlayacağım.” Gözlerim onun küçücük yüzünde gezindi. “Seni ilk gördüğümde ne kadar küçük olduğunu hatırlayacağım. Herkesin senin için korktuğunu hatırlayacağım. Babanın sana bakarken ağladığını, benim de sana bakıp neden gülümsediğimi hatırlayacağım.” Deniz bana baktı ama bir şey söylemedi. Ben ise sanki gelecekteki birine konuşuyormuşum gibi devam ettim. “Belki büyüdüğünde çok farklı biri olacaksın. Belki çok güleceksin. Belki çok ağlayacaksın. Belki hayatında seni kıran insanlar olacak. Belki bir gün sen de birini çok seveceksin.” Hafifçe gülümsedim. “Belki o zaman bugün ne kadar küçük olduğunu anlatırlar sana.” Başımı cama biraz daha yaklaştırdım. “Ve belki sen buna inanmazsın.” Küçük yüzüne bakarken içimde garip bir sıcaklık hissettim. Sanki onu ilk kez görmüyormuşum gibi… Sanki hayatımın çok uzak bir yerinde onunla ilgili bir an zaten vardı ama ben henüz o anı yaşamamıştım. Bunu açıklayamıyordum. Sadece bakıyordum. O sırada Berk elini omzuma koydu. “Can.” Başımı ona çevirdim. “Efendim?”
“Hadi biraz dinlen.” Başımı salladım ama gözlerimi bebekten ayırmadım. “Biraz daha bakabilir miyim?” Berk gülümsedi. “Tabii.” Tekrar kuvöze döndüm. “Çünkü nedense…” dedim. “Sanki seni bir daha böyle görmeyecekmişim gibi hissediyorum.” Sonra bu düşünceme kendim bile şaşırıp hafifçe güldüm. “Belki büyüdüğünde beni tanımazsın bile.” Bebeğin küçücük eli yeniden kıpırdadı. “Ama ben seni hatırlarım.” Sonra sustum. Koridorun diğer ucundan bir doktor geçti. Deniz onunla konuşmaya gitti. Berk yanımda sessizce duruyordu. Ben ise o küçücük kıza bakmaya devam ediyordum. O an hayatımın ileride nasıl şekilleneceğini bilmiyordum. Annemin o gece hayatta kalıp kalamayacağını bile bilmiyordum. Önümüzde daha kaç acı, kaç kayıp, kaç mutluluk olduğunu bilmiyordum. O küçücük bebeğin birkaç yıl sonra nasıl biri olacağını bilmiyordum. Onunla yeniden ne zaman karşılaşacağımızı, karşılaştığımızda birbirimizi tanıyıp tanımayacağımızı bilmiyordum. Hatta bir gün hayatımın en önemli insanı olacağını düşünmek bile aklımın ucundan geçmiyordu. O gece onun için yalnızca bir bebekti. Benim için ise hastanenin soğuk koridorunda, kuvözün içinde hayata tutunmaya çalışan küçücük bir kız çocuğuydu. Ama bazı anlar vardır. Yaşandığı anda sıradan görünür, yıllar sonra dönüp baktığında hayatının başlangıç noktası olduğunu anlarsın. Ben o anın hayatımdaki en önemli anlardan biri olduğunu bilmiyordum. Sadece camın arkasındaki küçücük kıza baktım ve gülümsedim. Sonra başımı yavaşça eğip ona, kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle fısıldadım. “Şimdi ben seni tanıyorum… Sen beni tanımıyorsun. Ama yıllar sonra bu geceyi hatırladığımda, seni ilk kez burada gördüğümü değil, hayatımın ilk kez sana doğru yürümeye başladığını hatırlayacağım.” Çünkü bilmiyordum ki o gece kuvözün içinde hayata tutunmaya çalışan o küçücük kız, yıllar sonra peşinden koşacağım, gözlerinin içine baktığımda dünyayı unutacağım ve uğruna kalbimi hiç düşünmeden teslim edeceğim kadın olacaktı…