İçeriğe geç

Gök Sekendiz

Bölüm 37 · 12 dk okuma

Gök Sekendiz

Bölüm 37

Değişen Geçmişin Geleceğinde

🎧 Smelss Like Teen Spirit- Tomme Profitt & Fleurie

Gözlerimi kırpıştırarak açtım. Güneş ışığı içeriyi aydınlatıyordu. Aydınlık ortama alışana kadar kendime süre tanıdım. Tamamen uyandığım zaman bakışlarımı etrafta dolaştırdım. Bir odadaydım. Pencereden içeriye dolan rüzgar ile beyaz tüllerin uçuşmasını izledim. Dışarıdan kulağıma dolan dalga sesleri ile bir an için hala rüyada olduğumu düşündüm.

Yataktan kendimi kaldırdım. Serin rüzgar ile üşümüştüm. Uykumdan tamamen ayıldığım zaman bu yerin dün gelmiş olduğum Koruyucu Melekler Konağı olduğunu biliyordum. Beyazlarla süslenmiş ve güneşli bir gökyüzünü Uzak Diyar’da görülemeyecek bir manzaraydı.

Sakince nefes alıp verdim. Gözlerimi ovuştururken buraya asıl gelişimin dedem adına Koruyucu Melekler Konağı’nı kontrol altına alınmasıydı. Belki de bu bana verilen en büyük hediyelerden birisiydi.

17 yaşıma henüz yeni girmiştim. Belki babamın büyü gücü olmasa istenmeyen o çocuk bile olabilirdim. Fakat annem ve babam bana fazlasıyla sahip çıktılar. Ve benden sonra başka bir çocuk yapma fikirleri bile olmadı. Bunun sebebi bile başlı başına belliydi. Babamın tahminine göre büyü gücüne sahip zaten benim neslimde birisi vardı ve benden sonra başka çocuk yapsalar bile onların da büyü gücü olmadan yaşayacağı belliydi.

Kafamı bu düşüncelerden uzaklaştırdım odanın içerisinde yürüyerek pencereye ulaştım. Tahta ve beyaz renklerin hakim olduğu bu yerde özellikle manzarası güzel olabilecek bir yeri seçmiştim. Kara Kule’de en kuytu köşeye yerleştirilen ve bataklığa bakan odamın aksine şimdi kendimi buraya adapte etmem gerekiyordu.

Pencereden dışarıya baktım.

Derin mavilikle kaplı okyanus güneş ışığı üzerine düştükçe parıldıyordu. Gökyüzünde uçsuz bucaksız uzanan mavi bir gökyüzü ve bulutlar kaplıydı. Bakışlarım dışarıda dolaşırken arka bahçede duran Hayat Ağacına bir süre takıldı gözlerim. Rüzgarla hareket eden dalları ile normal bir ağaç gibi gözükse bile onun tüm dünyayı hisseden bir ağaç olduğunu kim söyleyebilirdi ki?

Ağacın üzerinde yoğunlaşan bakışlarım bir an için ona gidip ulaşmak istedim. Fakat hiçbir yere ait olmayan benimle bir ilgisi olmadığını biliyordum. Benden alabileceği sadece canımdı. Bunun haricinde pek bir özelliğe sahip değildim.

Dışarıya bakmaya devam ederken kapı tıklatıldı. Arkama yavaşça dönerken açılan kapıdan içeriye giren güzel yüzlü bir kız gördüm. Belki benden birkaç yaş küçüktü. “Umay Hanım…” Ona doğru ilerlerken sakince soludum. “Bana Umay de.” Başını eğdi ve konuşmaya devam etti. “Baş Koruyucular sizi bekliyor.”

Elinde tuttuğu kıyafetlere baktım. Tüm bu beyaz kıyafetler benim kıyafetlerimden tamamen uzaktaydı. Siyah bir gömlek ve bir pantolon giyinebilirdim. Bir elbise benim yanımdan geçmezdi.

“Bana eşlik edecek Koruyucu belirlendi mi?”

“Baş Koruyucular size uygun birisini buldular fakat eğer değiştirmek isterseniz değiştirebilirsiniz.”

Üzerimi giymem için bana yardım etti. Onun aksine tenim güneşle koyulaşmıştı ve güneş lekelerim çoğalmıştı. Sanırım annem Koruyucu olsa bile hiçsizliğe mahkum olmak kadar berbat bir şey yoktu.

“Kahvaltı?”

“Giyindikten sonra eğer isterseniz aşağıda yemekhanede yiyebilirsiniz.”

Bana bu şekilde boyun eğmeleri aslında dedeme boyun eğdikleri içindi. Dedemin torunuydum. Yüzüm benzemese bile karakterim tamamen ona benziyordu. Biraz bile olsa ona benzemek isterdim. Hiç olmadı sert bir yüzden çok daha kibar bir yüzüm olmasını dilerdim.

“Güzel bir yüze sahipsin. Adın ne?”

Kız mavi gözlerini bana çevirirken telaşa tutunmuştu. Sanki benim onunla ilgilendiğimi ima eder gibiydi. “Adım Büke…” Gülümsedim. Bu güzel bir isimdi. Kıyafetlerimi tamamen giydirdikten sonra bana yakışmayan kıyafetlere baktım. Kılıç tutmaktan nasırlaşan ellerim, dövüşmekten yara alan kollarımla kesinlikle muhteşem bir görüntüye sahiptim.

“Benim gibi birisine bu elbise çok yakıştı değil mi?” Yapmacık bir tebessüm ona gönderirken heyecanla ellerini birleştirdi ve bana karşı geldi. “Kesinlikle çok güzel duruyorsunuz.” Uzun kirpiklerini kırpıştırırken bana bir süre daha baktı sanki benim bu yalana inanmamı bekler gibi. “Başka bir şey demek mi istiyorsun?”

“Sadece,” bir süre çekindi. Dudaklarının içini ısırırken uzandım ve çenesini tuttum. “Dudaklarını ısırmaya devam edersen yara yapacaksın.” Bu hareketimle kızaran bir yüz sergiledi bana karşı. Elimi ondan çekerken bir anda yüksek sesle konuşmaya başladı. Bu ani girişi ile korkumu gizleyememiştim. “Sadece sizin çok havalı ve güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu sizi çok daha güzel yapıyor.” Bu kelimeleri dilinden zorla dökülmesini sağlayan bir çocuk karşımda kızarıp duruyor ve utançla titriyordu.

Gülümsedim.

“Seni sevdim.”

Tatlı bir kızdı. Burada kalırken canımın sıkılmayacağını biliyordum. “Bana yemekhaneyi gösterebilirsin.” Başını eğip önüme geçerek beni yönlendirdi. Kadınlar için ayrılan salondan çıktıktan sonra ortak salonun girişine gelmiştik. Kapının dışında dikilen erkek bir Koruyucu vardı. Sarı dalgalı saçları vardı. Yüzü beyazdı ve mavi gözleri güneş ışığı gibi parıldıyordu. Yüzünde ki sakallar yeni terlemeye başlamış olmasına rağmen Koruyucuların gerçekten güzel varlık olduğunu düşünmeye başlamıştım.

“Vay canına etrafımı bilerek güzel kişilerle mi donattılar?”

Koruyucu onunla konuştuğumu fark ettiği zaman başını eğdi ve bana selam verdi. “Burada size eşlik edecek olan kişi benim. Adım Aybars.” Bana kendisini tanıtırken dudaklarımın genişlemesine izin verdim.

“Sanırım daha fazla güzel şeyler görmem için Baş Koruyucular bana ödül veriyor. Bir erkeğe göre oldukça güzel bir yüzün var.”

Şaşkın bakışları beni buldu. Burada sanırım iltifat almak bunlar için şaşırtılacak bir şeydi. Beyaz yanaklarının pembeleşmesini izlemek keyfimi daha fazla yerine getirmişti. Yüzünü benden sakladı. “Baş Koruyucular en iyi şekilde hizmet görmenizi istiyor.”

Merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Arkamdan beni takip ettiğini biliyordum. “Kaç yaşındasın Aybars?”

“17.”

“Aynı yaştayız. Benimle rahat konuşabilirsin.”

“Fakat…”

“Ben rahatlığı seven birisiyim.”

Bana daha fazla karşılık vermeden beni yemekhaneye götürdü ve kahvaltımı tuhaf bakışlar altında yaptıktan sonra Baş Koruyucular ile görüşmek için hazırlandım. Beş kişi beni odanın içinde bekliyordu. Beni gördükleri zaman onları kısaca selamladım. “Selam verme konusunda iyi değilim.” Odanın içinde ilerledim ve bir masaya yerleştim. “Bir sürede buralarda takılacağım.”

“Rau Panu başka birisini gönderir diye düşündük,” dedi saçları ağırlaşmaya başlayan bir kadın Koruyucu. Gözlerimi devirdim. “Üzgünüm benim gibi birisi ile ilgilenmek zorundasınız.” Yapmacık bir gülücük gönderdim kadına. Tahminimce görmek istedikleri kişi büyük ihtimalle Kutay’dı. Henüz doğmadan önce babam büyü güçlerini almak istemiş fakat dedeme yakalandıkları zaman canları baya yanmıştı.

“Yoksa dedeme daha çok benzeyen Kutay’ı mı görmek isterdiniz?”

Alaycı sesim kadına ulaşırken yüzü sinirle kararmıştı. Kadın onunla hangi konu yüzünden dalga geçtiğimi anlamıştı. Ağzını açıp bana bir şeyler söylemek isterken adam onu susturdu ve ortamı yumuşattı. “Tüm diyarda bilmeyen yoktur ki Rau Panu’ya en çok benzeyen kişi sizsiniz.”

Bu durum yeniden canımı sıkmıştı. Surat astım. “Bana güzelliğinden vermedi. Bana büyü gücünü de vermedi… Merak ediyorum dedeme benzeyen yanım tam olarak neresi?” Bir an için daha ağır konuşmak istemiştim fakat konuşma şeklimin bu ağır ortama uymayacağını düşünerek es geçmiştim.

“Kişiliğiniz…” Cümleye başladığı an serçe parmağımı kulağıma yerleştirip karıştırdım. “Ah! Can sıkıcı asıl konuya gelelim.” Sürekli duyduğum bu kelimeleri daha fazla duymak istemiyordum.

“Asıl konuya gelmemiz gerekirse…” O kadar yavaş konuşuyorlardı ki canım daha fazla sıkılmıştı. Oturduğum yerden kalkıp pencerenin önüne yaklaştım. “Dedemin, Erlik ile anlaşmasını tamamen kesmesini istiyorsunuz ve bu yüzden bir elçi aracılığı ile bunun tartışmasını yapmak istiyorsunuz değil mi?”

Söyleyeceği kelimeleri hızlıca dile getirdim. Tahmini yapılacak şey buydu. “Buraya benim yerime Kutay gelseydi tahminen dedeme karşı gelmek istemezdi.” Hayat Ağacını izlerken beni kendisine çekiyor oluşu canımı iyice sıkmıştı.

“Fakat bu konunun konuşulması gerekiyor. Yeraltı Diyarı, gökyüzüne ulaşmak istediği zaman yıkılmayan yer, alınmayacak can kalmayacak!”

Orta boylu saçları dökülmeye başlayan hafif göbekli bir adam konuşmaya başladı. Ona bakıp güldüm. “Tüm diyar çökerken, halk açlıkla savaşırken sen göbek yapmaya devam et Baş Koruyucu Toygar!” Adamın öfkeyle homurdanıp gerildi. Giydiği beyaz uzun yelek ile önünü kapatsa bile göbeği hala orada duruyordu.

“Siz Koruyucular bu Cennet gibi bir bahçede, beyazlarla süslenmiş bir kulede, çiçek kokuları ile donatılmış bu yerde, okyanusu karşınıza alarak korumalık yaptığınızı dile getirirken ben o şeytanlarla uğraşan kişiyim!”

Kanım kaynamaya başlamıştı. Bu adi pisliklerin bu şekilde davranmaları midemi bulandırıyordu. “Sizin konuşmaya tenezzül etmediğiniz, kayıp ruh Umay sizin götünüzü toparlamak için buraya geldi.”

Dudaklarımdan kahkaha gibi bir kıkırtı çıktı. Her birinin ağzı sus pus olmuştu. Kapının kenarında beni izleyen Aybars’a baktım. “Aybars! En son dışarıya ne zaman çıktın? En son bir kötü ruh ile ne zaman savaştın?”

Başını eğdi. Bir süre düşündükten sonra “Eğitimlerimizi burada alıyoruz. Ve bize söylenen şey Gezer Halkı bir çok şeyle ilgilendiği.” Gerçekleri yeniden duyan Koruyucular homurdanmaya başladılar. Ellerimi havaya kaldırdım ve onu alkışladım. “Burada gittiğimde bana eşlik etmeye ne dersin Koruyucu. Sana asıl yapman gereken görevi verebilirim.” Aybars’ın dışarıya çıkma fikri ile gözleri parıldarken burada keyfine düşen birkaç Koruyucu yüzünden herkesin buna mahkum olması gerçekten iğrenç bir şeydi.

“Dedemin yıllar önce Erlik ile anlaşma yapmasını sağlayan şey neydi?”

Sesimi yükselttim. Her biri başını eğip sustu. 17 yaşında ki bir kız çocuğundan korkacak kadar berbat haldeydiler çünkü. “Çünkü…” Aybars’ın sesi yeniden yükseldi. “Koruyucular Büyücüleri ölüme mahkum etti.” Sesi öfke ile çıkıyordu. Pencerenin kenarından ilerledim ve ona ulaştım. Eğik başı geçmişte atalarının aldıkları kararlar yüzünden duyduğu öfkeyle buruşmuştu. Parmaklarımı çenesine yerleştirdim ve kaldırdım. Neredeyse benimle aynı boydaydı fakat bir yıl içerisinde benden çok daha uzun olacağa benziyordu.

“Seni eşim yapmaya ne dersin? Buradan çok daha iyi bir hayat yaşatabilirim sana.”

Birkaç yıl öncesine kadar kulede sesim çıkmazken şimdi dedeme karşı gelebilecek güce ulaşmıştım. Büyü kullanamasam bile kılıçta onunla teke tek dövüşebilecek güce sahiptim. Zekamdan bahsetmiyorum bile.

Sorum karşısında utançla kızardı yeniden. “Koruyucuların görevi soyumuzu devam ettirmek için en iyi seçeneği değerlendirmek.” Bu sıradan şeyleri dile getirirken göz devirdim. Kapıyı açıp onu peşimden sürüklerken Koruyucular arkamdan bağırdılar. “Fakat…”

“Henüz bir yere ayrılmıyorum. Daha iyi seçenekler ile bana gelin.”

Kapı tok bir sesle arkamızdan kapanırken dikkatimi çocuğa verdim. “Sadece şaka yapıyorum.” Aybars’ı rahatlatırken kahkahamı bastırdım yeniden. O gerçekten eğlenceli birisiydi ve onunla uğraşarak burada günlerimi geçirebilirdim eminim.

***

Konakta geçen bir yılın ardından her şey benim için çok daha güzel geçiyordu. Koruyucular ile yaptığımız günlük dövüş talimlerinin ardından sıcak bir banyo almaya başlamıştım. Burada hava bir an olsun değişmiyordu. Ne çok sıcak ne de çok soğuktu. Gökyüzü daima berrak ve güneş parıldıyordu. Sanırım kutsal enerjinin sonucunda bu olması fazlasıyla normaldi.

Bir yıl içerisinde tek yaptığım keyfime bakmaktı. Diyarın çökmesi, açlığın çoğalması, ölümlerin artması açıkçası pek umurumda değildi.

Bana karşı gelen Baş Koruyucular çoktan zindanda çürümeye mahkum edilmişti. Ve onların yerine başka birisinin gelmesi tamamen imkansızdı. Dedemin tam olarak benden istediği şey buydu. Onun gözünden uzak ve işlerini karıştırmadığım sürece yaşayıp yaşamadığım onu ilgilendirmiyordu bile.

Banyonun kapısı çalındı. Dışarıdan Aybars’ın sesini duydum. “Umay, Uzak Diyar’dan bir ziyaretçi gelmiş.” Kaşlarım çatıldı. Çok da umurumda değildi. “Hala banyo ediyorum.” Dışarıda ses bir anlığına kesildi. Sesimi yükselttim. “Eğer hızlı olmamı istiyorsan bana yardım edebilirsin.” Tepkisini aşırı derece merak ediyordum.

“Ziyaretçi sizin kuzeniniz Kutay.”

Bu ismi duyduğum zaman dudaklarımda ki tebessüm solmuştu. Başımı küvetin kenarına yerleştirdim ve iç çektim. “O pisliği görmek istemiyorum. Geri gönder.”

“Seninle görüşmeden gitmeyeceğini bildiren bir mektup göndermiş.”

Başım ağrımaya başlamıştı. O pislik herif tüm güzel günlerini geçirirken ben günümü bayat yemeklerle geçiriyordum.

“Aybars!”

“Efendim?”

“Kaçalım mı?”

Ses kesildi yeniden. Birkaç dakikanın ardından cevap geldi. “Nereye kaçalım?” O sırada ben de küvetten çıkmış üzerime bir elbise giyindim. Kumaş ıslak bedenimle bedenime yapışmıştı bile. Kapıya ulaştım ve araladım. Bir adım ilerimde bana yukarıdan bakan Aybars’ı gördüm. Görünüşümle yeniden yüzü kızarmaya başlamıştı. Bu çocuk benden hoşlandığı fazlasıyla belliydi. Bir eş yapmak için fazlasıyla saf bir güzelliğe sahipti. Benim aksime daha uysaldı.

“İnsan Diyarı’na. Tüm bunlardan kaçalım.”

Bakışları yüzümden aşağıya inerken başını eğdi. Yüzü daha fazla kızarmıştı. Kapıyı biraz daha araladım. Kollarımı göğsümde birleştirip kapıya yaslandım. “Gerçekten teklifimi ret etmeye devam edecek misin?”

Bakışları bir an için kalktı ardından hemen başını başka bir yere çevirdi. “Lütfen üzerinize daha kalın şeyler giyinin üşüteceksiniz.” Kahkaha atmamak için direnirken koridorun diğer ucundan yüksek seslen birisi bana seslendi.

“Umay!”

Sesin geldiği yöne baktığım zaman bana doğru hızlı adımlarla ilerleyen biricik kuzenimle göz göze geldim. Arkasından koşturup onu durdurmaya çalışan Büke’yi dinlemiyordu bile. Göz devirdim.

“Günüm mahvoldu.”

Yanıma ulaştığı zaman beni baştan aşağıya süzdü ardından karşımda duran Aybars’a baktı. Hızlı hareketlerle Aybars’ı geriye ittirip yakasından tuttu. “Ne yaptığını sanıyorsun?” Sanırım şu an Aybars’a kızarak beni koruduğunu düşünüyordu. “Çek ellerini Aybars’ın üzerinden!”

Kapıyı daha fazla açıp ona engel olacağım sırada bakışları bana döndü. Aybars’ı bırakıp üzerinde ki pelerini hızlı hareketlerle çıkarıp üzerime yerleştirdi. Bu şekilde davrandığı zaman ne yapmayı planlıyordu acaba?

Beni seri hareketlerle içeriye ittirmeye çalışırken ona engel oldum. “Yavaş ol büyük adam!” Onu görmeyeli bir yıldan fazla oluyordu. Ve onunla çok yakın bir ilişkimiz yoktu bile. Hatta aynı yerde yaşamamıza rağmen beni görmezden gelen hatta benim için ağır laflar söyleyen kendisi olmasına rağmen bu şekilde davranmasını gerektirecek durum neydi acaba?

“Bu halinle ne yaptığını düşünüyorsun?”

“Birincisi bu seni ilgilendirmez! İkincisi bu şekilde davranarak ne ima ediyorsun?”

Kaşları öfkeyle çatılmıştı. Gözlerimi devirip içeriye girdim ve bana verdiği pelerini kenara attım. Ona ait hiçbir şeye dokunmak bile istemiyordum. Kendimi kuruladıktan sonra üzerime kıyafetlerimi giydim ve odadan dışarıya çıktım. Hemen karşı duvara yaslanan Kutay’ı görünce göz devirdim.

Adımlarımı koridorda atmaya devam ettim. Ayağıma giydiğim siyah çizmeler yere bastıkça gıcırdıyordu. “Akşam yemeğinde ne var?” Benimle aynı hizada yürüyen Aybars’a baktım. Hemen diğer yanında yürüyen Büke hızımıza yetişmeye çalışıyordu. “Sanırım sevdiğin bir menü vardı.”

“Bu güzel bir haber. Bazı şeylerin aksine,” bilerek sesimi yükseltmiştim. Hemen arkamızdan yürüyen Kutay’ın buraya bu şekilde rahat girmesi komik bir durumdu. İlk geldiğim gün beni öldürmek isteyen Koruyucular ona karşı dostça yaklaşmışlardı.

“Umay konuşmamız gerek!”

“Yarın çömezleri yine aynı saatte topla. Eğitim alacaklar.” Aybars ile konuşurken onu duymamış gibi davrandım. “Senin sayende çok iyi bir eğitimden geçiyorlar.”

“Eh, sonuç olarak sahip olabileceğim tek şey kılıç.”

Adımlarımı odama yönlendirdim. Bu benim yaptığım klasik hareketlerimden bir tanesiydi. Onca zaman boyunca görmemezlikten geldiğim Kutay sonunda dayanamadı ve bileğimden tutarak durmamı sağladı.

“Bunca yıl sonra birbirimizi görmüşken bu şekilde mi davranacaksın?”

Sözleri gülmemi sağlamıştı. Ondan kurtulurken Aybars çoktan aramıza girmek için hareket etti fakat engel oldum. Elimin tersini Aybars’ın göğsünün üzerine yerleştirdim. “Birbirimizi gördüğümüz zaman sarılacak kadar yakın olduğumuzu düşünmüyorum.” Bakışları rahatlıkla temas halinde bulunduğum Aybars’a ve benim aramda dolaşıp duruyordu.

“Bana zaman ayır,” diye ısrarda bulundu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Büke’ye döndüm. “Büke, Doran’a biricik Büyücümüz Kutay ile ilgilenmesini söyler misin?”

Onunla Aybars’ın ilgilenmesini de isteyebilirdim fakat ikisini yan yana getirmek istemiyorum. “Hayır ben bu çocuğun benimle ilgilenmesini istiyorum.” Aybars’ın dişlerini gıcırdattığını duydum. Nefesimi dışarıya vererek güldüm. “Aybars bana eşlik ediyor.”

“Buraya yerleşen birisi için geçerli değil artık.”

“Eş kelimesini yardımcı olarak algılamasan iyi edersin.”

Aybars benim yerime hızlıca cevap verirken bu çekingen çocuğun bir anda dişlenmesini beklemiyordum. Gülüşüm çoğalırken onun yüzünü izledim. “Benim bebek parsım sonunda büyümeye başladı mı?” Aybars bakışlarını bana çevirirken çenesini sıktı. Bu dalga geçmenin şimdi sırası olmadığını gösteriyordu. “Dişlerini kime göstermen gerektiğini biliyorsun değil mi?” Başını eğerken elimi kaldırıp saçlarını okşadım. Bu adam sanki benim onu eğitmem için doğmuş gibiydi.

“Bu mu yani istediğin?”

Sonunda davetsiz misafirin sesi yükseldi. “Senin yanında durabilmek için sana itaat mi etmemiz lazım?” Yumuşak sarı saçlardan aşağıya kayan parmaklarım Aybars’ın yanağına yerleşti. “Hayır beni kabul etmen lazım.” Bakışlarım donuklaştı. Dudaklarımda ki muzip tebessüm solmaya başlamıştı. Canım iyice sıkılmaya başlamıştı. “Bana zamanını ayır ve konuşalım.”

Parmaklarımı sıcak yanaktan çekerken arkama sinirle döndüm. “Büke senden istediğimi yap.” Sesimi son kez yükseltip kadınlar için ayrılan bölümden içeriye girdim. Merdivenlerden yukarıya tırmanmaya başladığım zaman kalbimin acısı çoğalıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.