Çocukluğum aklıma geldikçe gözlerime dolan yaşları yok etmek istedim. Elim öfkeyle titremeye başlamıştı. Babam hayatta olmazsa berbat bir çocukluk yaşayacağımı biliyordum. Hele ki bir kız çocuğu olarak erkek gibi büyümekten başka şansım yoktu. Hiçbir zaman Kutay’ı kıskanmadım. Hatta çoğu zaman oyun oynayabileceğim birisi olduğu için mutlu olurdum. Fakat onunla ilgilenen kişiler onu hep benden uzak tutarlardı.
Amcam Barlas beni kucağına sevgi ile alıp, yengem İynem benimle evcilik oynamasına rağmen benden daima uzakta dururdu. Zamanının çoğunu dedem ile geçirir büyü çalışırdı.
Çocukken Kutay ve Salur arasında bir konuşma duymuştum. Salur, Kutay’a benden uzak durması ve benim bir işe yaramayan bir varlık olduğumu söylemişti. Salur beni hiçbir zaman ilgilendirmezdi fakat Kutay onu dinler gibi başını sallamış ve buna söz vermişti.
Hatta öyle ki birlikte kılıç eğitimi aldığımı eğitmenler tarafından aşağılanırken bile sanki beni hiç görmek istemez ve benden uzakta kalmaya devam ederdi.
Belki de onunla tek yakınlaşmamız ben 13 yaşımdayken olmuştu. Eğitmenler beni bilerek ve isteyerek ölmem için dört kötü ruh ile dövüşmemi sağlarken her şeyi bilmesine ve görmesine rağmen. Ezici bir şekilde savaşırken parçalanmayan tek bir noktam bile kalmadan sağlam olmayan tahtadan bir kılıç ile dövüştüğümü görmesine rağmen hareket etmemişti.
O gün gözlerimi bir haftanın ardından sonra açmıştım. Şifacı Mayda beni zorlukla yaşatmıştı. O günden sonra benden uzak duran Kutay benim ölüm korkumla bana yakınlaşmaya başlamıştı. Yani hepsi korkusu sayesinde olmuştu. O gün başıma o olay gelmemiş olsaydı şu an burada olmazdı.
Anılar yüzünden gözlerim dolmaya başlamıştı. Kollarımda duran birkaç yara izi o günden kalanlardı. Bu yara izlerini gördükçe aklıma gelen tek şey buydu. Başımı havaya kaldırıp gözlerime dolan yaşları engellemeye çalıştım. Fakat sanki çok daha fazlası gelmek için çabalıyordu. Çenem titremeye başladığı zaman ise kendime daha fazla öfkelenmiştim.
Oturduğum yerden kalkıp öylece masanın kenarında duran sandalyeyi kaldırdım ve yere vurdum. Tahta sandalye parçalara ayrılıp etrafa savrulurken öfkem bir türlü dinmek bilmiyordu. Ve bunu nasıl yok edeceğimi de biliyordum. Duvarda asılı duran aynaya yumruğumu yerleştirip kanın fışkırarak dağılmasını izledim. Yere kırılarak düşen ayna parçaları ise kalbimde kırılarak etrafa saçılan parçalardan çok daha fazla acı veriyordu.
İçimde yükselen acı başka bir acı ile dağılmaya başlamıştı. Elimden yere damlayan kanı bir bez parçası ile bağladım. Odadan dışarıya çıktım. Adımlarım bu sefer beni talim alanına ilerletiyordu.
Vücutta ki yara izleri geçerdi fakat ruhta ki yara izler iyileşmemek üzere orada dururlardı. Ve senin en zayıf anından bulup daha fazla acı çekmen için çabalarlardı.
Sonunda konağın yan tarafında çömezlere ayrılan alana geldiğimde tahta kılıçlardan bir tanesini elime aldım. Hala kanamakta olan elime rağmen kılıç darbelerini tahta menzile vurdum. Darbelerim çoğaldıkça avuç içime yayılan titreşim ile acı ile sızlayan elimin ağrısı çoğaldı. Ağlamamak için kendimi tuttukça çok daha fazlasını indirdim. Ta ki üç tane tahta kılıcı yok edene kadar. Dördüncüsünü almak için ulaştığımda duyduğum ses ile durakladım.
“O yaralı el ile kendini fazla zorlamıyor musun?”
Titreyen çenemi tuttum. Tahta kılıcı elime alıp dikleşirken benimle konuşan Şifacıya çevirdim gözlerimi. Şifacı Mayda’ya benzeyen teni, gözleri, saçları ve kulakları vardı. Onu ondan ayıran tek özellik burnunun üzeri çil ile kaplıydı. “Bu yaradan çok daha fazlasını gördüm, Şifacı Çolpan.”
Kılıcı havada döndürdüm. Yeniden saldırmak için hareket edeceğim zaman sanki içimi görür gibi konuşmaya başladı. “Anlaşılan o ki ruhunda ki acı o kadar fazla ki bedenin de ki acı bunu engelleyemiyor.” Havada duran elim yanıma düştü. Sakince bir nefes aldım. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Bu lanet olasıca dünya da beni görebilen gerçekten tek bir kişi var mıydı?
“Bu diyarda dünyaya gelmek çok zordur. Hele ki bir yere ait olmayan bir ruh isen çok daha zordur. Fakat tüm bunların yanında bir de kadınsan onun ağırlığı çok daha ayrıdır.”
Başımı çevirdim ve Şifacıya baktım. Çökmüş omuzlarım ile ağlamamak için verdiğim mücadele ile kendimi öylesine zorluyordum ki… Ve en kötüsü ise bu mücadele ben öldüğüm zaman son bulacağını biliyordum.
“Buraya gel, kayıp ruh. Ruhunu dindiremesem bile bedeninde ki yara ile ilgilenebileyim.”
Elimde ki tahta kılıcı savurduğum da acı bir kez daha kolumu sarstı. Adımlarımı Şifacının yanına ulaştırırken rüzgar sesi ile ağacın dallarının savruluşunu duydum. Ve sanki adımlarım Şifacıya değil de ağaca ilerletmemi ister gibi hissediyordum. Bakışlarımı arka taraftan ancak Şifacının yeniden bana seslenmesi ile çekebilmiştim.
“Ağacın gücüne mi çekiliyorsun yoksa?”
Bu sorusu ile şaşırmıştım. “Benim bir özelliğim yok. Ağacın beni çağırması imkansız.” Birlikte yan taraftan revire ilerledik. Elimde ki kanı temizlerken konuşmaya devam etti. “Ağaç bu dünyada ki her varlığı hisseder. Eğer kendini özel hissetmiyorsan o zaman ağaç neden seni çekmek ister kendine?”
“Bu tıpkı bir kuşu kendisine çağırması kadar saçma bir şey.”
“Fakat şu ana kadar Hayat Ağacı hiçbir hayvanı yanına çağırmamıştır.”
Sözleri ile kaşlarımı çattım. Bu Şifacı kendim basit görmemem için uğraşıyorsa bunda fazlasıyla başarılıydı. “Buraya geldiğinizden beri herkes sizin sayenizde daha iyi duruma geldi,” diye konuştu. Güldüm. “Ben o kadar iyi birisi değilim.” Bu sözler bana söylenecek en son sözlerdi.
“Dışarıda ölen bir diyar var ve ben ömrümü burada sonlandırmayı planlıyorum.”
Şifacı başını salladı. “Koruyucular eskisine göre daha güçlüler. Ve eğer bir gün savaş olursa savaşmaktan geriye çekilmezler bile.” Omuz silktim. “Bu onların doğasında var Şifacı. Beni kabul etmeyen bir diyar için canımı feda edemem.”
“Fakat bu diyarda dünyaya geldiniz. Gelişiniz boşuna değildir.”
Bu çarpık sözler duymak istediğim o imkansız sözlerdi. Her zaman güçlü kalmak için bana söylenmesini istediğim sözlerdi. Ve hiçbir zaman hak etmeyeceğim sözler. “Çok güzel şeyler söylüyorsun. Lütfen bir gün Gök-Erk Diyarı’nın yüce büyücüsü Rau Panu ve onun biricik öğrencisi Kutay’a da bu sözleri söyle.”
“Sizi görmek isteyen kişi daima gözleri sizde olur. Size değer veren kişi daime sizi korur. Ve sizi seven kişi de daima peşinizden gelir.”
Bu sevgi dolu sözcükler taş gibi kalbimi eritmek için çok geç söylenmişti. Elimi pansuman eden Şifacı sonunda bir bezle sıkıca sardı. “Dünyanın en saf ırkından bu sözleri duymak beni iyi hissettirdi. Fakat bana söylenmesi için çok geç kaldın.” Oturduğum yerden kalkarken elime son kez baktım. “Bu sözlerimin doğruluğunu ölene kadar yaşamaya devam edeceksiniz. Hayat devam ediyor ve bize ne zaman sürpriz yapacağı belli değil.” Gülümsedim. “Teşekkürler her şey için Şifacı.”
Odadan dışarıya çıkarken yanlış zamanda söylenen bu sözler yine de kalbimi rahatlatmıştı. Mermer zeminim üzerinde yürürken diyarın tablolarına baktım. Belki de tüm vaktimi burada harcamak yerine diyarı görebilmek için bir gezintiye çıkmalıydım.
Bu lanet olasıca yerde huzur bulacağım bir yer yok muydu? Beni rahat bırakacakları. Benim varlığımı tamamen unutmalarını istiyordum.
Yemekhaneye ilerlerken merdivenlerden yukarıya hızla çıkan Aybars’ı gördüm. Arkasından ona seslenmek istediğim zaman merdivenlerden inen Kutay ile karşılaştılar. Onun da hemen arkasından Doran bekliyordu. Bakışları beni bulduğu zaman sesini yükseltmek istedi ama izin vermedim. Başımı kesin bir şekilde sallayıp durması için elimi kaldırdım.
“Umay nerede?”
Onu geçip giden Aybars’ı durdurdu Kutay. Aybars ona bakarken sakince soludu. “Bu seni ilgilendiriyor mu?”
“Sence kuzenimle arama girecek kadar değerli misin?”
“Bir buçuk yıldır benimle kalan kuzenin aklına yeni mi geliyor?”
Aybars hızlıca ona cevap verirken keyfim yerine gelmişti. Demek Şifacının dediği şey doğruydu. Beni görmek isteyen kişinin gözleri daima benim üzerimde olabilirdi. “Yani ne demek istiyorsun?”
“Geldiğin yere geri dön. Umay’ı sana vermek gibi bir niyetim yok!”
Kollarımı göğsüme bağlarken Aybars’ın sinirli halini görmek keyfimin yerine gelmesini sağlamıştı. Suskun bebek bağırmaya başlamıştı. Bu gerçekten keyifliydi.
“Bunu söylerken çok rahat değil misin?” Kutay anlam veremediğim bir öfke ile sormuştu soruyu Aybars’a. Adımlarımı merdivenin başına attım. Bakışlarım Kutay ve Aybars arasında gezinirken birkaç yıl öncesine kadar ölümümü izleyen herifin teki için şimdi önemli mi olmuştum?
“Peki sen benim hakkımda konuşabilecek kadar çok rahat değil misin?”
İkisi dönüp bana bakarken ciddiliklerini algılamaya çalıştım. Kutay sözlerime karşılık vereceği zaman bakışları bir an da sargılı elime ulaşmıştı ve bakışları değişmişti. Onun aksine merdivenin kenarına dayanarak yanıma zıplayan Aybars daha hızlıydı. Elimi tutup baktı. “Eline ne oldu?”
“Sadece ufak bir kaza.”
“Nasıl ufak bir kaza elini bu hale getirebilir. Bu küçük bir çizik değil Umay.”
Telaşlı halini görmek hoşuma gitmişti. Elimi kaldırıp saçlarını okşarken sesimi yükselttim. “Birilerinin aksine ölmemi beklemek yerine ufak bir şeyle ortalığı ayağa kaldırman çok hoş hissettiriyor.” Aybars’ın bakışları ciddileşti. Neyden bahsettiğimi anlaması fazla sürmemişti. Yanımıza ulaşarak gelen Kutay elimi saçlarından çekmişti. “Umay!” Sesi çırpınan birisinin sesi gibi çıkıyordu. Kendimi ondan kurtardım.
“Oradan bakıldığı zaman bir kız çocuğu gibi sevgiye veya özür dilemelere muhtaç birisi gibi mi duruyorum?” Sessizliğini korudu. “Sen ve ben kuzeniz fakat hepsi bu kadar. Sen tüm diyarın biricik büyücüsüyken ben ölmesi beklenen lanet kızım!”
Sözlerim ile yüzü düştü. Gözleri yoğun bir duygu ile kaplanırken bu hali çok umurumda bile değildi. “Her şey bu kadar değil!”
“Seni hiçbir zaman kıskanmadım Kutay! Ve ölene kadar seni kıskanmayacağım. Fakat şunu unutma senin ve benim aramda hayalini kurduğun hiçbir şey olmayacak!”
Az önce yuttuğum öfkem yeniden yükselirken Aybars kolunu belime dolayıp beni yemekhaneye yönlendirdi. Kendimi zorlukla yemekhaneye atmış ve öfkeyle kaynayan kanımın yanında zorlukla yemek yemiştim. Akşam olduğu zaman kendimi odama atmış ve dağılmış ortalığa rağmen uyumaya zorlamıştım.