🎧 Epic Fantasy Music- Mother Earth
Ertesi gün diğer günlerin aksine kısa bir süreliğine uyanık kalacak kadar güç toplayabilmiştim. Ağrılar hala devam etse bile kendi başıma bir şekilde Aybars’ın pişirdiği tavşan ile yaptığı sulu yemeği yiyebilmiştim.
“Yemeklerini özlemişim.”
Mavi gözleri kısılarak gülümsedi. Memnun olmuş hali sözlerine ve sesine de yansımıştı. “Üç gündür uyuyorsun. Güzel yemeğini yemelisin.” Başımı salladım. Haşlanmış et ağzımda dağılırken yeniden mutlu olmuştu.
Sabah kahvaltının ardından çıktığımız yolculuğa devam ettik. Biruni Ormanı ile Farabi Ormanı arasında birkaç günlük mesafe olduğunu ve bugün içerisinde orada olabileceğimizi öğrendiğimde tuhaf bir şekilde mutlu olmuştum. Ne kadar süredir çıktığımızı bilmediğim bu yolculuktan sonra uzun bir süre yatacağıma dair kendime söz vermiştim.
Atlar geniş açıklıkta ilerlemeye devam ediyordu. Hava açıktı fakat soğuktu. Atların ayakları altında uzanan toprak hala ıslaktı. Bugün yolculuğuma Aybars ile devam ediyordum. Son zamanlarda ikisi arasına mesafe koymak için direnirken Kutay ile fazlasıyla yakınlaşmıştım.
Onunla öpüştüm!
O anı hatırladığımda utançla yanmaya başladım. Beni tatmin olana kadar bırakmamıştı ve en kötüsü de o an ondan uzaklaşmak için bir çabaya da girmemiştm. Başımı sallayıp pelerine iyice sarıldım. Burnumun ucu soğuk rüzgarla sızlamasına rağmen yanaklarım ateş gibi yanıyordu. Ellerimi yanaklarıma bastırıp sıcaklığı almaya çalışırken o anı unutmaya çalıştım.
“Eren’e ne oldu?”
Bebek aklıma düşerken ayrılmadan önce ona veda edemediğim için kendimi kötü hissediyordum. “Bir aile bulundu ve ona verildi.” Aybars hemen kulağımın arkasından bana cevap vermişti. “Bir daha onu görebilecek miyim?” Merakla soludum.
“Tüm bunlar bittiği zaman seni onun yanına götüreceğim.”
Yumuşak sesi güven verici çıkıyordu. Başımı sallayıp dediklerini onayladım. “Lütfen birlikte gidelim.” Atı hızlandırıp önümüzde giden Kutay’a yaklaştık. Kaşlarını çatmıştı soğuk hava gibi yüz ifadesi de soğuktu.
“O gece Rau Panu beni görmeye geldi.” Sonunda dünden beri söylemek istediğim olayı anlatırken Kutay hızla başını bana çevirip sert ifadesini anlamamış bakışlara çevirdi. “Nasıl yani? Ne zaman?” Aybars merakla sordu.
“Sen uyumaya gittikten sonra diğer iki Koruyucu ile kavga ettim. Sinirle köyün etrafını dolaşırken benimle ruh aracılığı ile buluştu.”
Sanırım o gece benimle astral seyahat aracılığı ile görüşmüştü. Bu çok tuhaftı. Ruhunu istediği gibi bedeninden çıkartıp hareket ettirebiliyor muydu?
“Peki ne oldu? Ne konuştunuz?”
Kutay’ın bal rengi gözleri kararmıştı. O gece gördüğüm bal rengi gözler ile aynıydı gözleri. Ve bu canımı ister istemez sıkıyordu. “Tüm bunları ‘Ailem için yapıyorum’ yalanı ardına saklanmış. Bu ölümler ve her şey bir bedel olduğunu söyledi.” O anları hatırladığım zaman yeniden öfkeyle sinirlenmiştim.
“Kafayı yemiş!” dedim o halini hatırlayarak. “Ve tüm bu olanlar için üzülmüyor bile! Onun bunun çocuğu!”
Aybars küfrü dile getirirken elinden geldiği kadar yumuşak yapmaya çalışmıştı. Nefesimi dışarıya verirken uzakta ki ormana iyice yaklaşmamızı izledim. “Bana bir şans verdiğini söyledi. Ona ulaşıp onu öldürmem için bir şans. Ve hala yaşamamızın sebebi onun buna izin verdiği ile alakalı bir şeymiş.” Kaşlarım çatıldı. Şu ana kadar başımıza gelenleri hatırladıkça bir çoğunda ölümden kurtulmuştuk. Kerey bizi yakaladığı zaman öldürebilirdi fakat bunu yapmak yerine Rau Panu’ya teslim etmek için canlı tutmuştu.
Ve kötü ruhlar ile savaştığımız o gün… Erlik’in çocuğu ile savaştığımız o gün… Her birinden şansımız sayesinde kurtulmuştuk. Peki bu dediği şey ne kadar doğruydu?
“Tamamen saçmalık!” Kutay sinir dolu sesini yükseltirken uzun yıllar boyunca dedesinin yanına büyüyüp ona bu şekilde karşı çıkmasına bir yandan anlam veremiyordum. “Yani bizim hala yaşamamızı istediği için mi yaşıyoruz?” Zihnimden geçip duran soruları sesli söyledi.
“Buraya kadar kendi başımıza geldik. Bunun onun izin vermesi ile alakalı bir durum yok!” Aybars tekrar hiddetle kükredi. Kolları atın dizginlerini tutarken iyice gerilmişti. Bunu açıkta kalan ellerinden görebiliyordum. Soğuktan kızarmış ve boğumları beyazlaşmıştı.
“Seni istese bile öldüremez! Birbirinize bağlanmış durumdasınız. Eğer seni ondan başkası öldürecek olursa bu onun için de iyi olmayacak!”
Kutay önümüzden ilerliyordu. Pelerin altından ellerimi çıkarıp bir elini tutup ısıtmaya çalışırken bilinçsizce yaptığım bir hareketti bu. Daha önce bahsettiği mühür olayını hatırladım. Yaptığı bağlama büyüsü yalnızca beni ona değil onu da bana bağlamıştı. Aramızda ki mesafe uzun olmasaydı belki de bu bağlama büyüsü bizi çok daha farklı konumlara getirirdi. Belki de onun için bir savaş robotu haline gelirdim. Tıpkı Kutay’da olduğu gibi.
Hala Rau Panu hakkında konuşmaya devam eden Kutay’a, Aybars’ın diğer elini ısıtmaya çalışırken baktım. Kaşlarım istemsiz çakıldı. Daha sonrasında bunun olmayacağı ile ilgili kendimi ikna ettim. Bu anlamsızdı. Kutay bu zamana kadar yaşamak için dedem ile yaşamıştı ona bağlandığı için değil. Ve kehanette geçen kişi bendim Kutay değildi.
Kendi kendime hızlıca bir şüpheye düşmüş hemen ardından bu şüpheden çıkmıştım. Olması imkansız gibi hissettiriyordu çünkü.
Sonunda ormanın içine girerken burasının aurası diğer ormanlara kıyasla daha farklıydı. İçimi dolduran bu huzur verici his ile kalbim hızla atmaya başlamıştı. Ruhumun sakinleşmesi kadar bedenimde ki sızı da azalmış gibiydi.
“Teşekkürler,” dedi Aybars sesinin yalnızca benim duymamı sağlayacak şekilde. Gülümseyip kendimi iyice ona yaslayıp bu soğuk havada biraz daha ısınabilmek için.
Orman sanki yaşayan bir canlı gibi heyecan doluydu. Ve içine doğru ilerledikçe bu daha da yoğunlaşıyordu. Bir yere vardığımız zaman Kutay atından indi ve onu bir ağaca bağlarken konuştu. “Buradan sonrasını yürüyerek gitmemiz gerek.”
Bizim yanımıza yaklaşıp kollarını bana uzattı. Kendimi bu sefer Aybars’ın kolları yerine onun kollarına bırakmıştım. Kollarımı boynuna dolarken bu kadar rahat bir şekilde beni taşımasına şaşırmıştım. Sanırım son birkaç günde kilo vermiştim ve beni taşıması kolay hale gelmişti.
Aybars atını bağladı. İkisi de yerde ki kuru otları kemirirken yürüyüşümüze yayan devam ettik. Orman içerisinde ilerlemeye devam ettikçe heyecanla çarpmaya devam eden kalbimi tuttum. Midemde kıpır kıpır hareket eden gıdıklanmamı sağlıyordu.
“Farabi Ormanlarına hoş geldiniz.”
Kutay’ın sesi bize duyuldu. Beni kendisine bir kez daha çekti ona sarılmamı kolaylaştırdı. Adım atarken sanki şeffaf bir duvardan geçer gibi bedenimi diğer tarafa taşıdı. Az önce ki soğuk ve kurumuş dalları ile sallanan ağaçlar yerine yemyeşil bir orman bizi karşılamıştı. Kutay ilerledikçe bakışlarımı etrafta gezdirdim. Hayran kalışımı gizleyemedim. Kirpiklerim kırpıştıkça sanki bu anı kaçıracakmışım gibi hissediyordu. Etrafta uçuşan kuş sesleri bir melodi gibi etrafımızı sarıyordu.
“Bu muhteşem.” Hayranlık tınımı bastıramıyordum. Aybars benim gibi heyecanla sesini yükseltti. “Gerçekten muhteşem.”
Buraya gelene kadar buranın büyülü bir diyar olduğunu ilk defa dile getiriyordum. Bu büyüleyici yer tek başına Gök-Erk Diyarı’nı temsil edebilirdi. “Perde zayıfladıkça burası da zayıflamaya başladı. Sekiz yıl önce girişi çok daha ileride başlıyordu.” Kutay buranın bile yıkım eşiğinde olduğunu söylerken kalbim sızlamıştı. Hayat Ağacından sonra yaşam diyebileceğim tek yer burasıydı. Burası da yıkılırsa geri dönüşü olmayacak gibi hissettiriyordu.
“Peki, burayı yöneten hiç Erlik’in çocuğu yok mu?”
“Sürekli bu ormanın etrafını keşfe çıkıyorlar fakat kötü ruhların buraya girmesi yasak. Bu yüzden burada kalan bir bekçi köpeği yok.”
Kutay açıklama yaparken Erlik’in çocuklarına bekçi köpeği demesi ile kıkırtımı tutamadım. “Evet gerçekten bekçi köpekleri.” Onu onaylarken arkamızdan gelen Aybars kahkahasını tutamadı.
Bir patika üzerinde ilerlemeye devam ettik. Güneş ışığının düştüğü yerler parıldıyordu. Çiçeklerin üzerinde uçuşan çeşit çeşit kelebekler tüm zarafeti ile kendi aralarında oynuyordu. Birkaç yusufçuk böceği etrafta dolaşırken yakınlarda bir su akıntısı olduğunu gösteriyordu. Tatlı kuş seslerini ise unutmamak gerekirdi. Rüzgar güneş ışığı ile birlikte sıcak esintisini bize taşımaya devam etti.
Kutay Aybars’a bastığı yerlere dikkat etmesi gerektiğini söylemişti. Burada ki her bitki birbirinden şifalı bitkilerin olduğundan bahsetmişti..
Büyülü yürüyüşümüzün sonunda Kutay durdu. Hemen arkasında durup çevreme göz gezdirdim. Salkım söğüt ağaçlarının yaprakları rüzgarla savrulurken Kutay’ın sesi duyuldu. “Bu dünyanın en narin ve en kutsal ırkı, Orman Perileri yardımınıza ihtiyacımız var. Ben Kutay yıllar önce verdiğim sözü tuttum. Kehanette ki kişiyi kuzenimi getirdim.” Beni yere yerleştirirken titreyen bacaklarım sızladı. Dengemi kaybettiğimde sırtımda hissettiğim el ile düşmem engellenmişti. Aybars sakince gülümserken eli hala sırtımda duruyor destek vermek için bekliyor gibiydi.
“İris Hanım size ve bilgeliğinize ihtiyacımız var. Bize yardım edin.” Ormanın içini anlık ufak bir sessizlik kapladı. Ağaç dallarına konan beyaz güvercinler bizi izlerken kulağıma ufak bir kıkırtı geldi. Çevreme bakınırken Kutay’ın kiminle konuştuğunu görmek istedim.
Birkaç güvercin kanat çırpıp uçarken geriye birkaç tüy bırakmıştı. Nefesimi tutuyordum. Sanki en ufak bir ses çıkarırsam her şeyin büyüsü bozulacak gibiydi. Sakince yutkundum. Hemen yanımda duran Aybars’ta benim gibi heyecanlı ve sessizce bekliyordu. Mavi gözleri parıltı ile parlıyordu.
Hava da uçarak bize doğru yaklaşan güvercin sanki bize çarpacak kadar hızlıydı. Bana çarpmasını beklerken gözlerimi kıstım. Güvercin bir büyü misali bir anda değişti ve bana soluk mavi renginde ki bedeni gösterdi. Tıpkı Alkım’ın teni gibi güzel sarmal şekillerle kaplıydı. Ve büyüklüğü serçe parmağımın büyüklüğü kadar vardı. Kanatlarını çarpıp heyecanla uçarken “Gerçekten kehanette ki kişi sen misin?” Tatlı bir ses kulaklarımı doldururken sanki onun gibi birkaç ses daha duydum.
“Bu Kutay. Kutay gelmiş…”
“Seçilmiş kişi sen misin?”
“Bu büyüleyici. Seçilmiş kişi, o bir kız.”
“Hadi bize büyünü göster…”
Ardı ardına çıkan periler etrafımı sararken hayranlığım daha fazla arttı. Onları izlerken gözlerimi kırpmak istemedim bu güzelliğin tek bir saniyesini dahi kaçırmak istemiyordum. “İris Hanım ile görüşebilir miyiz?”
“Kraliçe eminim geliyordur. Sizi hissettiği an buraya ulaşmak için acele ediyordur.”
Pembe teninde olan peri Kutay’a cevap verdi. Ardından bana dönerek bir kez daha sordu. “Kehanette ki seçilmiş kişi sen misin?” Başımı sakince sallayıp “Evet sanırım o benim.” Ona karşılık verirken bu küçük canlıların yanında asıl büyülü olan kişinin kim olduğuna karar veremedim.
“Kutay…” En arkadan diğerlerinden daha ufak bir peri çıktı. Uçtu ve Kutay’ın eline konmasını sağladı. “Alkım gerçekten gitti mi?” Dudaklarımda ki ifade bir an da solmaya başladı. Bakışlarım Kutay’ı buldu. Yıllarca birbirlerine destek olan iki arkadaştan birisi sonunda kendini diğeri için feda etmişti.
“Evet gitti…” Kutay’ın sesi titriyordu.
“Peki onu güzelce uğurladın mı?”
“Evet onu üçümüz güzel bir şekilde uğurladık.”
“Ona iyi baktığın için teşekkürler Kutay. Sen gerçekten Rau Panu’dan farklısın.”
Yalnızca ufacık bir peri bile Kutay’ın kalbinde yatan asıl özü görürken diğer kişilerin görmeyişi canımı sıkıyordu. Alkım’ın ölümü hakkında konuşsalar bile hepimiz onun ölümünün boşa olmadığını biliyorduk.
“Alkım muhteşem bir Orman Perisi’ydi.”
Sesimi onlara duyurunca hepsi aynı anda yanıma uçuştu ve beni görmek için hareket ettiler. “Onu sen de gördün mü? O seni aramak için bizim yanımızdan ayrılmıştı.” İki elimi de açıp avuç içlerime yerleşmelerini izlerken başımı salladım. “Evet çok sevimli bir periydi. Ve siz de onun kadar muhteşemsiniz.”
Bir tanesi oturduğu yerden kalkıp kanatlarını bana gösterdi. “Kanatlarımı yeni kazandım. Bunlar önceki kanatlarıma göre çok daha güzeller.” Kendisini bana gösterirken ellerimi birbirine vurup alkış yapma isteğimi unutmaya çalıştım. Hayran dolu bir tınıyla ona sesimi yükselttim. “Gerçekten muhteşem gözüküyorlar.”
“İlbi senin eski kanatlarını bilmiyor bile.”
“Ama yine de…”
Sarı renkte olan peri ona kızarken adının İlbi olduğunu öğrendiğim peri yüzünü astı. Benimle ilgilenmeye devam ederken bütün perilerin sesini bastıran ses duyuldu. “Kehanetin gerçekleşmesine çok az kaldı…” Bakışlarımı havada diğer tüm perilerden daha yaşlı olduğunu belli eden beyaz renkleri ile parıltı gibi parlayan bir peri bize yaklaşıyordu.
“Hiçbir yere ait olmayan bir ruh. Seçilmiş kişi. Koruyucuların en cesuru.”
Kutay yere otururken onun gibi yere oturdum bende. Üçümüz sırayla yan yana dizilmiştik. Peri bir çiçeğin üzerinde duruyordu bizimle konuşurken. Çiçek çok az hareket etmişti ve onu rahat bir şekilde taşıyabiliyordu. “Hayat çok tuhaf değil mi? Birbirinden farklı yerlere ait üç kişi fakat kader denilen şey sizi bir araya getirdi.”
Onu dinlerken bu gerçekliği defalarca düşünmüştüm. Dudaklarımda hafif bir tebessüm oluşurken İris Hanım ufak bir parmak hareketi ile perilerin bizim etrafımızdan ayrılmasını sağladı. Bir süredir havada duran ellerim boş kaldığında kendimi tuhaf hissetmiştim. “Bağlanman gereken yeri bulabildin mi, kayıp ruh?”
“Buldum İris Hanım.”
“Kalbinde ki iz silindi mi?”
“Yok denecek kadar az.”
“Çünkü tam anlamda bağlanmadınız.”
İris Hanım bir anda bana dönüp baktığında ikisinin neyden bahsettiğini anlamadım. Kutay’ın kalbinin üzerinde bir leke vardı fakat bu lekenin benimle ne ilgisi olabilirdi ki? Bakışlarım Kutay’ın üzerinde dolaştı. “Biz Orman Peri’lerinin diğerlerinden ayıran farkın ne olduğunu bilir misin?”
Peri uçarak yanıma gelirken sormuştu. Başımı hayır der gibi salladım. Küçük eli kalbimin üzerine elini yerleştirirken “Bizler içlerinizde sakladığınız en derin saklanmış duyguları biliyoruz,” diye konuştu. “Kendinizden bile sakladığınız her şeyi görebiliyoruz.” Ona bakarken sanki küçük bir peri ile değil benimle aynı boylarda büyük bir insanla konuşuyordum. Ve tam gözlerimin içine bakıyordu. Kendimden bile sakladığım gerçekliğimi düşündüm fakat zihnimde hiçbir şey belirmiyordu.
“Koruyucu…” Benim yerime ona dönüp konuşmaya başladı. “Kalbimizin en derinliklerine gömdüğümüz duygularımız vardır.” Aybars’ın yanına doğru uçtu ve onun önünde durdu. “Üzülmeni gerektirecek bir şey yok. Çünkü senin kaderin de güzel şeyler seni bekliyor olacak.”
“Eğer geleceğimde mutlu olacaksam bu bana yeter Peri Ana.” Aybars’ın dudaklarında buruk bir tebessümle bu cümleleri dökmüştü.
“Yıldızın Kızıl Yıldız misali parlayacak.
Yertinç, Kızıl Yıldız ve Sekendiz...
Hepsi aynı hizaya gelecek
Kader saati işlemeye başlayacak.”
Peri Ana konuşurken bakışları üzerimizde dolaşmıştı. Ve sanki bunları söylerken bizimle alakası olduğunu hissetmiştim. “Peki, söyleyin bana size nasıl yardım edebilirim?”
Kutay sanki bunu bekliyormuş gibi öne atıldı. “Umay…” Bana bakarken üzerime giydiğim deri yeleği çıkardım ve kazağın kollarını aralayıp tenimi gösterdim. Büyü hala damarlarımın arasında dolaşıyor ve çıkmak istiyordu.
“Bu da ne böyle?”
Peri şaşkınlıkla havada uçuştu tenimi gösterdiğim koluma yaklaştı. Dikkatlice izlerken küçük parmakları tenimde dolaştı. Sanki bir tüy beni gıdıklıyordu. “Büyün seni kabul etmiyor. Dur bir dakika… İçinde ki büyüler birbirini kabul etmiyor.”
Bileğime yerleşti ve nabzımın olduğu yerde ellerini yerleştirdi. Bir süre o şekilde durdu. “Bu çok tuhaf… Bir, iki, üç ve dört büyü gücü…” Kaşlarımı çatarken tenimin üzerinde ilerledi. “Bir Yer-Su edinmişsin fakat bunu diğer güçler kabul etmiyor.”
“İris Hanım dört büyü gücüne nasıl sahip olabilirim?”
Sesim sonunda dudaklarımdan çıktığı zaman bana baktı. Bir süre sessizce durduktan sonra sakince konuşmaya başladı. “Bir güç var ki diğerlerine göre çok daha güçlü. Sarı bir rengi var. Ve bir tane daha var ki bu güç yeşil renginde. Sarı güç ile birbirlerine dolaşarak yaşıyorlar. Bunların yanında bir tane Yer-Su var fakat çok tuhaf olanı ise ufacık bir kırıntı misali içinde dolaşan başka bir güç daha var.” Ağzının içinde olumsuz sesler çıkardı.
“Benimle gelin…”
Bizi peşinden sürükledi. Ormanın içinde ilerledik. En sonunda bir açıklığa geldiğimiz zaman etrafa iyice bakındım. Az ilerimizde sağ tarafımızda kalan nehri gördüm. Birkaç Su İyesi kendisini suyun üzerine çıkarmış ve bizi izliyorlardı. Uzun saçları bedenini örtüyordu. Yüzünün yanaklarında balıklarda olduğu gibi onunda solungaçları vardı. Kollarında parlak pullar parıldıyordu. Birbirimize bakarken sakince suyun içine girdi ve bana muhteşem parıltılı farklı renklere sahip kuyruğunu gösterdi.
“İşte buraya gel.”
Peri Ana beni çağırdı. Yanına ulaşmam için bana destek oldular. Çimlerin üzerine yerleşip oturdum. Birkaç periden bir yaprak istemişti. Çok geçmeden ellerinde büyük bir çınar ağacının yaprağını getirdiklerini görmüştüm.
Peri Ana elimin içine basit bir büyü ile yarık açıp içinden büyünün akmasını sağladı. Büyüm, getirdiği yaprağın içine boşaldı. Daha sonra açtığı yaranın üzerine elini yerleştirip kapanmasını sağladı. Tüm bu zaman boyunca neredeyse hiç acı hissetmemiştim.
Yaprağın içerisinde birbirine sıvı misali karışan büyüyü inceledi. Elini içine daldırdı ve karıştırdı. Elini büyünün içinden çıkarırken ip gibi bir şey tutuyordu. Fakat bu daha çok sarı parlak bir çizgi gibiydi. “Muhteşem bir güç.” Hayranlıkla büyüyü izledi. “Bir ışık büyüsü. Büyücülerde bulunması çok nadir olan bir büyü gücü bu.”
İpliği elinden bırakırken özgürlüğüne kavuşmuş gibi havada uçmaya ve dolaşmaya başladı. Etrafımda döndükten sonra uçtu ve arkamda duran Kutay ve Aybars ile oyun oynadıktan sonra bir kelebeğe dönüştü ve ormanın derinliklerinde kayboldu.
Peri Ana yeniden elini büyünün içine daldırdı. Bu sefer içinden yeşil bir büyü gücü çıkarmıştı. “Bu Hayat Ağacı’nın özü.” Dudaklarından kelimeler dökülürken, sanki uzun bir süre sonra bir dostu hatırladığında hissettiği duygu dolu özlemi duyabiliyordum sesinden. Büyüyü özgür bırakırken “Seni yeniden hissetmek güzeldi güzel dostum.”
Büyü az önce ki büyünün aksine hızlı bir şekilde toprağın içine girerek ortalıktan kayboldu.
Peri Ana yeniden elini içine daldırdı. Bu sefer parmakları arasında kurtulmak için çırpınan mavi renkte bir büyü çıkarmıştı. “Bu seni kabul eden Yer-Su” diye konuştu. Zihnimin ortasında büyük harfler ile beliren Balaban ile yaşlı ve çökmüş yüzü belirdi.
“Bazı bedenlere büyük sorumluluklar yüklenir. Ve kişinin iradesi bu sorumluluğu yerine getirmek için çabalar. Bu zamana kadar çok güzel iş çıkardın kadim dostum.”
Büyüyü okşarken sanki onunla konuşuyor gibiydi. Üçümüz sessiz bir şekilde onları izlerken Peri Ana elinde ki büyüyü serbest bıraktı. Büyü özgürlüğüne kavuşunca onu ilk gördüğüm parlak bir kuşa dönüşmüştü. Parıltılı bir mücevher gibi parlıyordu. Kanatlarını hızla çarparak yanımızdan uzaklaşırken gidişini izledik.
“İyi yolculuklar dede.”
Aybars kuşun arkasından hüzünlü sesini duyurdu. Kuş gözden kaybolana kadar izledi onu. Kalbimde ki sızı bu sefer büyünün verdiği acıdan değil Şaman Balaban’ın yaşattığı acı dolu özlemdi.
Nemlenen gözlerimi çevirdim ve Peri Ana’ya baktım yeniden. Elini son kez yaprağın içine daldırdı ve içinde diğer üçüne göre daha az parlaklıkta olan ve neredeyse hiç hareket etmeyen turuncu renkte büyüydü. Büyü elinde bir iplik gibi uzandı fakat aşağıya doğru sarkmıştı. “Bu büyü yıllar önce Hayat Ağacı’na geri dönüşmüş olması gerekiyordu.”
Şaşkınlığını dile getirirken büyü ile birlikte uçtu ve avcumun içine yeniden yerleşirken büyüyü tenimin üzerine bıraktı. Büyü sanki evine geri dönmek ister gibi bir anda heyecanlanmıştı. Peri Ana büyüyü bıraktığı an tenimin içinden geçip damarlarımın arasına karıştığında, kuyruk sokumumdan giren soğukluk bedenimi titretti.
“Bu ne demek oluyor İris Hanım?” Ona sorarken çenesini sıvazladı. “Bu büyü babana aitti.” Şimdi ise asıl şaşkınlığı yaşayan biz olmuştuk. Üçümüz aynı anda şaşkınlık ifadesi ile “Ne?” demiştik.
“Babam ben doğduğum gün öldü. Bu nasıl olabilir?”
Peri Ana elini kaldırıp birisini daha çağırdı. Sonunda Kutay yanıma yerleşip oturdu. “Amcamın büyü gücü nasıl olurda Umay’ın içine girer Peri Ana?”
Şu an hepimizin merak ettiği sorulardan birisi buydu. “Büyü gücü, kişi öldükten sonra içinden çıkıp istediği kişiye gidebilir mi?” Aybars merakımızı arttırırken tüm bunlara dayanamayan Peri Ana sonunda elini havaya kaldırıp durmamızı sağladı.
“Kader… Karşına çıktıkça aldığın kararlar ile değişir. Kader yazılmış ve silinemez bir şey değildir. İşte bu yüzden irademiz vardır. İnsani değerler bu yüzden evrende ki diğer ırklardan farklıdır.”
Onu dinlemeye başladığımız zaman sözlerinin nereye çıkacağını merakla beklemeye başladık. “Fakat bazı küçük dokunuşlar vardı bunlar hayatımızı şekillendirmemize yardımcı olan ufak dokunuşlardır. O şans sana verilir ve sen de o şansı ya kullanır ya da bundan kaçınırsın. Ya da belki de başka kişilerin yaşaması gereken sorumluluğu yüklenmek zorunda kalırsın.” Nefesimizi tutmuştuk. Tüm bu kelimelerin nereye çıkacağını öylesine merak ediyordum ki. Fakat bedenimde ki acılar benim tüm bu zamana dayanmama izin vermeyecek kadar zalimdi.
Kalbim tekledi. Tüm bedenim kasılırken elimi göğsüme koyup sıvazladım. Sadece sabretmem gerekiyordu. Yanımda ki iki erkek iyi olup olmadığımı sorarken, İris Hanım ben tamamen kendime gelene kadar beni beklemişti.
“Çok uzun yıllar önce bir çocuk doğdu. Bu çocuğun damarlarında büyü akıyordu. Fakat babası, büyünün çocuğunda olmasını istemedi. Bu yüzden ona büyü yaptılar. Çakra kapılarını kapatıp büyünün bedenini terk etmesi için mühürlediler.” Zihnimin ortasına istemsizce Kutay düşmüştü. Çünkü çakra kapıları kapalıydı ve içinde boşluk vardı. Sanki o kapılar açıldığında içi dolacak gibi gözüküyordu.
Bakışlarım bu düşünceler ile Kutay’a çevrildi. Göz ucuyla ona bakarken başını yere eğmiş yalnızca söylenenleri dinliyordu.
“Bir baba oğlunu mühürledi. Ve bir başka adam o büyüyü kendi bedenine yerleştirdi. Büyüyü alan adam aldığı büyüyü taşıyamadı. Bedeni onu kabul etmedi ve delirmeye başladı. O adamın bir bebeği oldu. Bebeğinin olduğu gün adam yaşadıklarına dayanamadı ve sonunda kendisini öldürdü. Aldığı büyü bedeninden çıktı. Sahibine geri dönmek istedi fakat dönemedi.”
Kelimeler kulaklarımı doldurdukça düşüneler de zihnimi dolduruyordu. Tüm bunlar neden bana kendi geçmişimi dinliyormuşum gibi hissettiriyordu?
“Peri Ana? Sen kimden bahsediyorsun?” Kutay zihnimde ki soruları kendisi de düşünüyormuş gibi sormuştu. Titrek bakışlarım perinin üzerinde dolaşıyordu. “Tüm soruların cevaplarını almak istiyor musunuz?” Başımı yavaşça salladım.
“Öyle ise büyünü biraz daha kullanmam gerek, çocuğum.”
İris Hanım aldığı büyüm ile yere daire çizdi. Dairenin içine çizdi şekiller birbirine sarmallar şeklinde ilerliyor ve en ortasında ay ve güneş iç içe geçmiş bir şekilde duruyordu.
Çizilen şekiller büyüm ile parlıyordu. Kutay ve benim dairenin üzerinde, yan yana yatmamızı istedi. “Bir süre uykuya gireceksiniz. Tüm bu zaman boyunca Koruyucu orada kalmanız için büyülü sözleri söylemeye devam edecek.”
“Neden Kutay ve ben bunu yapıyoruz İris Hanım?” Asıl sorum Aybars’ın da neden bizimle gelmediği ile alakalıydı. “Cevapları ben vermek yerine oraya gittiğiniz zaman ulaşabilirsiniz.”
Yere uzandık. Birbirimize baktık. Kutay düşünmeden elimi tutarken bakışlarım Aybars’a kaydı. Bana yarım bir tebessüm gönderdi. Başımıza ne geleceğini ve tam olarak ne yaşayacağımızı bilmiyordum. “Orada birbirinizden ayrılamazsınız. Ruhunuz kaybolursa geri dönmeniz zor olacaktır.” Başımıza gelebilecek olan şeyleri anlatırken çarpan kalbimin aksine sakin gözüküyordum. “Büyücü, Koruyucu seni buraya getiren kişi olacak. Ve sen ise kayıp ruhu buraya getireceksin.”
Elimi Aybars’a uzattım. Aybars yanıma biraz daha yaklaştı ve elimi tuttu. Dizlerine yerleştirip iki eli arasında elimi tutarken Peri Ana’nın söylediği sözleri tekrar etmeye başladı.
“Yıldızlar size yol göstersin,
Ruhunuz kaderinizin başladığı yere gitsin.”