İçeriğe geç

Gök Sekendiz

Bölüm 31 · 14 dk okuma

Gök Sekendiz

Bölüm 31

Anılar Denizinde

🎧 World's Most Heroic Emotional Music- Epic Music World

“Uzun zaman önce çok uzaklarda kulenin en tepesinde yaşayan küçük bir kız çocuğu varmış. Fakat bu küçük kız çok mutsuzmuş.”

“Neden mutsuzmuş anne?”

“Sus ve devamını getirmesini bekle Umay!”

“Of tamam. Anne devam et lütfen.”

“Bu kız tek başına kaldığı için hiç mutlu değilmiş. Onunla birlikte oynayacak bir arkadaşı bile yokmuş. Bu yüzden günlerini tek başına başlar ve tek başına bitirirmiş.”

“Peki anne bu kızın yanında kimse yok muymuş?”

Bir el saçlarımı okşadı. Titreyen bakışlarım beni doğuran ve kurtulmam için hayatını feda eden annemin üzerinde durdu. Bu bir anı olsa bile beni böylesine seven bir kadını kaybetmek canımı yakıyordu. “Bir gün bu kız kulede tek başına dolaşırken bir den bir ses duymuş.” Hikayeyi heyecanlı bir şekilde anlatırken yattığım yerde kıpırdandım. Küçük ayaklarım hemen yanımda yatan Kutay’a vuruyordu. Bu sanırım üçümüzün en güzel zamanlarımızdan birisiydi.

“Merakla sesin geldiği yere gidip baktığında mutfakta yemek çalan bir çocuk görmüş.” Heyecandan çarpan kalbim bu anın sonsuza kadar sürmesini istiyordu. “Bir çocuk mu? Kız artık yalnız değil mi?”

“Önemli olan bu mu? Çocuk hırsızmış!”

“Hayır! Eminim ki aç olduğu için çalıyordur.”

Kutay ile inatlaşıp annemin masalını yarıda kesmiştik. Son çare olarak annem bizimle alay ederek konuştu. “Eğer kavga edecekseniz masala devam etmeyeceğim.” Dudaklarını büzerken ona ne kadar benzediğimi düşündüm. Tek farkla. Yüzü biraz daha yaşlı ve yorulmuş gözüküyordu. Büyük ihtimalle şu an 22 yaşlarındaydı. Fakat buna rağmen burada yaşadıkları… Özellikle babamsız geçirdiği günler ona çok zor gelmiş olmalıydı.

“Anlat anne!”

“Anlat Almila abla!”

Dudaklarında güzel bir tebessüm oluşurken güzel sıralı dişlerini gösterdi ve sıcak bir gülücük sundu bize. Gözlerinin kenarları kırışırken mutlu olduğunu hissettim. “Bu çocuk çok aç olduğu için hırsızlık yapıyormuş. Fakat küçük kız o kadar yalnızmış ki bunu düşünmeden çocukla arkadaş olmak istemiş. Çok fazla ısrar ettikten sonra çocukla arkadaş olan küçük kız artık mutsuz değilmiş. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra kule de birden kötü kalpli bir cadı çıkmış. Cadı o kadar korkutucuymuş ki iki arkadaş ondan sürekli saklanıyorlarmış.”

“Dedem gibi…” Sesim üzüntülü çıkmıştı. Sanırım o zamanlar ki ben dedemden bir sevgi bekliyordum fakat ne bana ne de Kutay’a bunu göstermişti. “Peki, iki arkadaş ne yapmışlar. Cadıyı yenmişler mi?” Annem başını sallayıp ikimizin de saçlarını okşarken kaldığı yerden devam etti.

“Evet. İki arkadaş cadının kötü isteklerine rağmen birbirlerinden hiç ayrılmamışlar ve o kuleden kaçarak sonsuza kadar birlikte yaşamışlar. Mutlu bir şekilde.” Yüzümde gülücükler açılırken elimi tutan Kutay ile daha fazla heyecanlanmıştım.

“Bir gün biz de buradan kaçalım anne.”

Ona bakarken parıldayan bakışları bir anda soğumuştu. Sanırım buradan yalnızca ölü bedenlerimiz çıkabilirdi. Gözleri dolarken bunu bize göstermemek için elinden geleni yaptı. Çenesi titremesine rağmen gülümsüyordu. Yanağında tatlı bir gamze oluşmuştu. O zamanlar ki küçük ben bunu anlamasam bile uzun yıllar sonra bu anıyı hatırlayan ben ne kadar zor zamanlardan geçtiğini bir kez daha görebiliyordum. Yattığım yerden kalkıp küçük kollarımı ona doladım. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu. “Üzülme anne. Kutay ve ben bir gün buradan çok uzaklarda yaşayacağız. Bir süre birbirimizden uzakta kalsak bile yeniden bir araya geleceğiz birbirimize sahip olacağız.”

Bu sözler küçük Umay’dan değil benim dudaklarımdan dökülüyordu. Bu bir rüyaydı ve rüyamda hatıralarımdan birisini görüyordum. Sanırım birazcık değiştirsem problem olmazdı. “Lütfen güzelce yaşayın Umay’ım. Yanınızda ben olmasam bile buraya bir daha ayak basmayın.”

Bedenim sarsılırken gördüğüm rüyadan uyanmıştım. Birisinin önünde oturuyordum. Ve beni sıkıca tutuyordu. Bir örtüye sarılmıştım. Atın adım sesleri kulağımı dolduruyordu. Sanırım ilerlemeye devam ediyorduk?

Başıma ağrı girerken en son yaşadıklarımı hatırlamaya çalıştım. Şeytanı öldürmeye çalışıyorduk ve Kutay onu bir şekilde yenmemiz için güzel bir plan uygulamıştı. Bittiği için mutlu olacağım sırada bayılmış olmalıydım. 24 saatten fazla süredir ayakta duran bedenim sanırım daha fazla dayanamamıştı. Bir gün içerisinde gereğinden fazla büyü kullanmıştım ve tükenmiş durumdaydım.

Kalbime saplanan acı ile nefesim kesildi. Bir şey sanki kalbimi deliyor ve kesiyordu. Tüm bedenimin kasılmasına neden oluyordu. İstemsizce acıyla karışık inlemeler döküldü dudaklarımdan. “Acıyor.” Nefesim kesiliyor ve düzgün konuşmama engel oluyordu.

“Umay neyin var?”

Beni tutan kişi, beni sarsıp konuştu. Gözlerime yaşlar dolmaya başlamıştı. Kollarımda ve bacaklarımda kas yeniden kasılırken bağrışım çoğaldı. Soluk soluğa konuşmaya devam ettim. “Acıyor, çok acıyor.”

Elimi Aybars’ın yakasına yerleştirip sıkmaya çalıştım. “Ah..” Birkaç damla yaş yanaklarımdan süzülürken at durmuş ve beni kendisine çevirip tutmuştu.

“Umay?”

Bu Kutay’dı. Sesini duyduğumda bir şeyler dediğini biliyordum fakat ne dediklerini anlamamıştım. Daha doğru dinlememiştim bile.

Kalbim yeniden acıyla sızladı. Beynimin içi uyarı verir gibi nefesim yeniden kesilirken bilincim kapandı. Karanlığın içinde birbirine karışıp duran üç farklı renk görüyordum. Bir tanesi öylesine parlak ve yoğundu ki diğer iki ışığı kapatıyordu. Ve sürekli birbirlerini ret eder gibi hareket ediyorlardı. Sanki bana acı veren şeyin bu olduğunu hissettim. Kalbimi acıyla sızlatan şeyin bu olduğunu.

Onları izlerken yan tarafımda açılan bir kapı gördüm. Üç ışığı izlemek yerine açılan kapıya ilerledim ve içine girdim. Kapı beni, başka anıların içine girmemi sağlamıştı. Bu anım Almila annem yerine Aleyna annem ile birlikte geçirdiğim zamana aitti.

Gecenin bir vakti çığlık çığlığa uyandıktan sonra bana içirdiği ilaçla sanki her şeyi bir anda unutmuştum. Ve uykuma kaldığım yerden devam etmiştim. İnsan Diyarı’na yeni gelmiştim ve diyarda yaşadığım olayları hatırladıkça… Annemin ölüşünü hatırladıkça, saatlerce ağlamaya başlıyordum. Ardından bana bu ilaçtan veriyor ve Gök-Erk Diyarı ile aramda ki tüm bağları koparmamı sağlıyordu.

Rüyalarım içinde geçmişimle alakalı birçok farklı anım bana kendisini hatırlatıyordu. Zihnimin en derinliklerinde tozlu raflara kaldırılmış en ufak anılarımı anımsadıkça ruhum ikiye bölünüyordu. Bir tarafta rengarenk çiçeklerin ve kelebeklerin içinde koşuşturarak büyüyen ben varken diğer tarafta soğuk taş duvarların arasında kendisine sıkıca sarılıp, ısınmaya çalışan küçük bir çocuk vardı.

Adımlarımı açılan iki kapıdan karanlık olana doğru ilerlettirdim. Yağmur odanın camını dövüyordu. Hava aydınlıktı fakat karanlık bulutlar yüzünden sabah mı yoksa akşam mı olduğun çıkartamadım. Yatağımda öylesine yatarken daha fazla dayanamadım ve kendimi yataktan indirdim. Çıplak ayaklarım taş zemine değdiği zaman tüm bedenim titremişti. Odanın içi kendisini zar zor ısıtan bir şöminenin ateşi ile aydınlanıyordu. Ufak deriden yapılmış ayakkabıları ayağıma geçirip odanın içinde koşturdum.

Büyük kapıyı zorlukla ittirip aralıktan başımı çıkardım ve dışarıya baktım. Kimse gözükmüyordu. Düşünmeden koşar adımlarla koridorda ilerlerken ufak bir gök gürültüsü yükseldi. Korkuyla sıçrarken sessiz kalmak için ellerim ile ağzımı kapattım. Odamın olduğu koridoru geçip diğer koridorda koşturdum. Birkaç asker dolaşırken hızlıca saklandım. Gözden kayboldukları zaman koşar adımlarla devam ettim. Sonunda bir odanın önüne geldiğimde kapıyı açıp ittirdim ve içeriye girdim.

“Kutay canım sıkıldı oyun oynayalım.”

Karşılık gelmemişti. Odanın içinde ki ateş sönmek üzereydi. “Hadi kalk oyun oynayalım.” Yatağın üzerine sıçrayıp yorganın içinde yatan Kutay’a baktım. Alnının çevresinde terler birikirken bu anıyı daha önce gördüğümü anımsadım.

O gün Koruyucu Melekler Konağı’nda Kutay ile kavga ettiğimiz gün gördüğüm rüya gerçek miydi?

“Ama sen çok sıcaksın. Hem de çok…”

Yorganı üzerine daha fazla çekip alnında ki terleri sildim. Yataktan aşağıya inip ateşin içine birkaç parça odun atmaya çalışırken elime batan tahta parçasının acısını dinlemedim. Kimden yardım isteyebileceğimi düşündüm. Yatağın üzerine çıkıp yeniden Kutay’a bakarken ıslanmış saçlarını okşadı ufak ellerim. “Ben yardım isteyeceğim. Bekle burada…” Gideceğim zaman hafifçe aralanan bal rengi gözleri gördüm. Yüzü kızarmıştı ve zorlukla nefes alıp veriyordu. Elimi tuttu.

“Hayır! Eğer gidersen kızacaklar.”

“Ama hastasın. Şifacı Mayda’yı getirebilirsem…”

Başını sallarken öksürdü. “Hayır. İyi olacağım.” Kuru dudaklarını ıslatırken su içmesi için demir bir bardağın içine su koyup ona içirmeye çalıştım. Zorlukla içtiği suyu birkaç öksürükle bitirdikten sonra yatmaya devam etti.

Kutay küçük olmasına rağmen hala bana karşı geliyordu. Onu dinlemeyen ben, sonunda hareket ettim. Odadan dışarıya çıkarken Şifacı Mayda’nın yanına kimseye gözükmeden gidip ilaç almam gerekiyordu. Yavaşça ve gittiğim koridorda defalarca Kutay ile birlikte geçtiğim gizli yerlerden şimdi tek başıma geçmek küçük beni korkutuyordu.

Saklanarak ilerlediğim uzun ve yorucu yolun sonunda Şifacı Mayda’nın yanına ulaşabilmiştim. Onun yanına koşturarak giderken bağırmaya başladım. “Şifacı Mayda! Şifacı Mayda!” Odanın içi boştu. Arka tarafta dinlendiği odaya koştururken aniden dışarıya çıkan bir askere çarpıp düşmüştüm. Taş zemine çarpan popom acıyla sızlamıştı. “Senin burada ne işin var velet!”

Askerlerin hepsi bizden nefret ediyordu. Çünkü dedem de bizden nefret ediyordu. Bu yüzden çoğu bize karşı saygısızca ve umursamaz şekilde davranıyordu. Oturduğum yerden kalkarken “Şifacı…” diyebildim sadece. Omzumdan tutup beni yeniden yere fırlatırken dizlerim ve avcumun içi taşlara sürtünmüş kanamaya başlamıştı. “Şifacı Mayda şu an biraz yorgun. Daha sonra yanına gidebilirsin.”

Ağlamamak için zor dayanıyordum. Çoktan uyanmış olan güçlerimi göstermemek içinde direniyordum. İçeriden Şifacı’nın sesini duyduğumda titrek nefesimi dışarıya verdim. “Birazdan geleceğim Umay. Bekle beni.” Sesi ağlamaklı geliyordu. Küçük ben o an ne olduğunu anlayamasam bile şu an ki ben Şifacı Mayda’nın o an başına gelen şeyi biliyordum. Büyük ihtimalle taciz edilmiş veya tecavüze uğramıştı. Ve bu durum burada çok normaldi.

Birkaç hizmetçinin ağzından, doğduktan sonra ölüme gönderilen birçok bebeğin olduğunu duymuştum. Ve hiçbir hizmetçi temiz kalmamıştı burada. Gerçekler beni bir kez daha bulduğunda bu iğrenç şeye sessiz kalan dedemden bir kez daha nefret ettim. Bu zamana kadar yaptığı ve yapılmasına izin verdiği tüm kötülüklerin cezasını çekmek zorundaydı.

Şifacı Mayda kızaran gözleri ile beni bulduğunda ona olanları hızlıca anlatmıştım. Kanayan yerlerim için merhem vereceğini söylemesine rağmen hasta olan Kutay’a ulaşmak için onu bekleyemezdim.

Anılarım devam ederken düşünmeden edemedim. O an ki çocuk olan ben Şifacı Mayda’nın başına gelenleri bilmiyordum. Buraya 10 yaşındayken getirilmişti, burada geçirdiği tüm zaman boyunca başından neler geçtiğini tahmin bile edemiyordum.

Geldiğim yolları koşarak geri döndüm. Odaya bir şekilde ulaştığında yanı başına bırakılıp gidilen bir kap su ve bez parçası gördüm. Büyük ihtimalle birisi yardım ettiği belli olmasın diye yalnızca bunu yapmış ve hemen kaybolmuştu. Yatağa tırmanıp cenin pozisyonunda yatan Kutay’ı sarstım ve bana dönmesi için uğraştım.

“Kutay ilaç getirdim. Şifacı Mayda bunun iyi geleceğini söyledi.”

Gözlerini açıp bana bakan Kutay’ın bu halinde bile bana kızacağını biliyordum. İlacını içirip ıslak bezi alnına koyarak ateşini geçirmeye çalıştığım saatler boyunca yemek getiren hizmetçi hariç kimse içeriye girmemişti.

Ve yeniden uykumdan uyanmıştım.

Saat kaçtı? Yoksa bu da başka bir anı mıydı?

Kalbim acıyla titriyordu. Ateşin cızıldayarak parçalandığını duydum. Soğuk bir rüzgar esip yüzüme değerken rüyalarımdan çıktığımı artık biliyordum. Titrek nefesimi dışarıya verirken yanaklarımı ıslatan yaşları yeni fark etmiştim. Onları silerek etrafıma bakındım. Bir mağaranın içindeydik. Hava karanlıktı ve ateşin diğer ucunda deri battaniyeye sarılarak uyuyan Aybars’ı gördüm.

Yattığım yerden kalktım. Gözlerim Kutay’ı aradı. Sonunda onu mağaranın dışında otururken gördüm. Bağdaş kurarak oturan dizinin üzerine kolunu yerleştirmişti. Üzerimde ki battaniyeyi elimde tutarak sessizce ilerledim. Mağaranın girişine yaklaştığımda geldiğimi hisseden Kutay ile göz göze geldim. Ağzı şaşkınlıkla açılırken düşünmeden yere eğilip boynuna sarıldım. Gözlerimden yaşlar sessizce boşalıyordu. “Umay?” Adım dudaklarından dökülürken ona biraz daha sıkı sarıldım. Beni çekip boş kucağına yerleştirirken yaptığı şeye karşı çıkmadım bile.

“Uzun zaman önce uzak bir kulenin içinde bir kız yaşarmış. Ve bu kız çok mutsuzmuş. Bir gün kulenin içinde dolaşırken mutfaktan yemek çalan bir çocuk görmüş. Kız artık yalnız değilmiş.”

“Yoksa kız, hırsız olan bir çocukla arkadaş mı olacak?”

“Ne önemi var. Belki de aç olduğu için çalıyordu.”

Tıpkı geçmişte olduğu gibi o cümleleri bana kurarken hatırlayan kişinin yalnızca ben olmadığımı bilmek beni rahatlatmıştı. Eli sırtımda ve saçlarımda dolaşırken çenesini alnıma sürttü. Yeni çıkmaya başlayan sakalları batmıştı. “Peki çocuk ve kıza ne olmuş?”

“Birlikte kuleden kaçmışlar. Bir süre ayrı kalmalarına rağmen yeniden bir araya gelmişler. Ve birbirlerini hiç bırakmamışlar.”

O gün annem bu masalı anlatırken aslında ben ve Kutay’ı anlatıyordu. “Peki ama neden mutfaktan yemek çalan çocuk ben oluyorum?” Mızmızlanarak sorarken elimle göğsüne vurdum. “Çünkü her zaman mutfaktan bir şeyler çalan sen oluyordun.”

Kollarımı büyük gövdesine daha fazla sarıp kendimi ona yaslarken çocukluk anılarımızın bana verdiği kötü hisle dolup taşıyordum. “Konakta kavga ettiğimiz zaman…” diye başladım. Sesim kuru boğazımdan zar zor çıkıyordu. “Rüyamda küçük bir çocuk görmüştüm. Ateşler içinde yanıyordu ve o çocuğun bir an için sen olduğunu düşünmüştüm. Aslında o gece seni görmek için çıkmıştım odamdan.” Ufak itirafım ile kıkırtısını bana duyururken bundan fazlasıyla keyif aldığı belliydi.

“Demek rüyandan korktuğun için beni arıyordun.”

“Çocukken ateşlenip uzun süre yataktan çıkamadığın zamanı hatırlıyorum.” Başımı kaldırıp ona baktım. Bakışlarını bana çevirirken o küçük çocuğun bu kadar büyüyeceğini tahmin bile etmezdim. Yüzüme düşen saçlarımı çekip kulağımın arkasına sıkıştırdı. “O gece sana değişmeni söylediğimi hatırlıyorsun değil mi?” Başımı salladım. Parmakları yanağımda dolaşırken yeniden dudaklarında tuhaf bir tebessüm belirdi. “Çocukken en ufak bir şeyden korkup yanıma koşarak gelişin bile aynı.” Bana yeniden sıkıca sarılırken onunla alakalı birçok şeyi unutmama rağmen alışkanlıklarımı unutmamıştım. Ben hala korktuğum zaman onun yanına kaçıyordum.

“O gün…” Kelimeler boğazımdan dökülmek bilmiyordu. “O gün Şifacı Mayda…” Gerçek yeniden bir kırbaç gibi beynime saplanırken ağlamamak için zor direndim. “Biliyorum.” Bir anda bildiğini söylediğinde şaşırmıştım. Yeniden yüzüne bakmak için geri çekildim. Bakışları yüzümde dolaşıyordu. “Şifacı Mayda’ya dokunan her bir eli kestim.” Sözleri dudaklarından çok basit bir şey gibi dökülürken “Ve yalnızca kesilen yer elleri değildi,” diye eklerken son anda ne yaptığını anlamıştım. Bu onlar için verilecek en büyük cezaydı belki de.

“Fakat nasıl?”

“Askerler yaptıkları şeyleri gururla anlatırken duydum.”

Başımı sallarken kaç yaşından beri bu şekilde düşüncelere girdiğini merak etmeye başlamıştım. Ondan iyice uzaklaşıp aramıza kolumu yerleştirip elimi göğsüne koydum. “Kutay bunu yaparken kaç yaşındaydın?” Dudak büzerek konuştu. Göğsünde duran elimi tutup yüzüne yerleştirdi. Avuç içim soğumuş yanaklarına dokununca ne kadar süredir burada durduğunu merak ettim. “Sanırım henüz sekiz yaşımdaydım.”

Kaşlarımı kaldırarak ona baktığımda sekiz yaşında ki ilkokul çocuğunun böyle bir şeyi nasıl yaptığını düşünmeye çalıştım. “Bana öyle bakma. Üç yaşımdan beri seninle ilgileniyorum. Beş yaşımdan sonra kılıç eğitimi almaya başladım.”

İnsan Diyarı’nda yaşayan çocuklarla burada ki çocukları karşılaştırmam hataydı. Burada her şeye erken yaşta öğrenmeye başlaman lazımdı. Başımı sallarken yüzünde tuttuğu elime yaslanıp okşamaya devam etti. “Neden bu şekilde davranıyorsun?” Elimi ondan çekmeye çalıştım. Bana engel oldu. “Kaç gündür uyuduğunun farkında mısın?” Başımı salladım. “Koca üç gün boyunca uyuyorsun Umay. Acı çekip ağlıyor ardından uyumaya devam ettin.”

Saçlarımı okşadı. Kaşlarımı kaldırıp şaşkınca ona bakarken beni bir kez daha onayladı. Üç gün boyunca nasıl uyuyabilirdim ki? Kendimi ondan kurtardım. Üzerinden kalkmak istediğimde yeniden beni kendisine çekerek arkamdan bana sarıldı ve getirdiğim battaniyeyi bana sarıp ısınmamı sağladı.

“Kutay?”

Sesimi kıstım. Aybars’ın bizi bu şekilde görmesini istemiyordum. Kollarını iyice bana doladı. “Sessiz dur. Eğer biricik aşkının bizi bu şekilde görmesini istemiyorsan.” Kaşlarımı çattım. Başımı çevirip ona bakmama izin dahi vermemişti. “O benim aşkım değil arkadaşım!”

“Ah o yüzden mi uyuklarken onun adını sayıklayıp durdun?”

Öyle mi yapmıştım? Rüyalarımda Aybars ile alakalı ufak tefek anlarımı hatırlıyordum. “Bununla alakalı en ufak bir fikrim yok.”

“Benim var. Belki de aynı anda hem onu hem de beni seviyorsundur?”

Saçma düşüncesi ile mızmızlandım. Bu salakça cümleyi bana kuracak kadar kendisini nasıl düşüncelerle doldurduğunu merak ediyordum açıkçası. “Söylediklerini duymamış gibi yapacağım.” Bakışlarım etrafta dolaşırken aya baktım. Parlak beyaz ışık gökyüzünde duruyordu. Hava da birkaç bulut duruyordu.

“Belki de doğruluk payı olduğu için olabilir.”

Şu an kıskanç bir sevgili gibi bana davranıyordu. Ve benim bu tarz şeylerle uğraşacak vaktim yoktu. “Şu an aşk düşüneceğim en son şey.” Ondan yeniden kurtulmak için çaba harcadım. Saatlerce uyumama rağmen bedenim hala uyku için direniyordu. “Bırak beni.” Kollarını bir kez daha bana sıkıca sardı ve nefesi saçlarımın arasına değerek sesi kulağıma ulaştı.

“Bir süre daha bu şekilde kalmama izin ver.”

Benden izin isterken ondan kurtulamayacağımı anlamıştım. Anlamsız savaşıma son vererek başımı ona yasladım. Üç gün öncesini düşünürken her şey üst üste gelmişti. Kerey Kaan’ın kalesinden kaçtık. Balaban ile konuştuk ve ölümünü izledik. Tepegöz ve Demirkıynak ile savaşmak zorunda kaldık. Yaratıklardan bahsetmiyorum bile. Dedemin yansıması ile konuştum. En kötü kısım ise Pay Maattır’dı. Görüntüsü hala gözlerimin önünde duruyordu. Yüreğim tekrar titredi. Bir gün içerisinde yaşayabildiğimiz tüm olayları yaşamıştık.

Kutay’a dedem ile alakalı yaşadığım olayı anlatmak istedim fakat bunu Aybars’ın duymasını da istiyordum. Başıma ağrılar girerken bedenim yeniden sızlanmaya başladı. Eklem yerlerim sanki hasta olmuşum gibi ağrıyordu. Kalbime yeniden bir ağrı saplanırken kolları arasında kıvrandım. “Hala ağrın var mı?” Başımı salladım.

“Peki şimdi nereye gidiyoruz?” Uykulu sesimi duyan Kutay hemen bana cevap verdi. “Farabi Ormanına. Orman Perisi İris Hanım ile görüşmemiz gerekiyor.”

Başımı sallarken zihin gölümün üzerine düşen damla ile Alkım aklıma gelmişti. Küçük bedeni büyüleyici duruyordu. Yeşile benzer ten rengi altın işlemeler ile parlıyordu. Kanatları hızla çarpıyordu ve uçarken görünmez oluyordu. Sanki havada asılıyormuş gibi duruyordu.

Ondan bahsedip Kutay’ın canını sıkmak istemedim. Bu yüzden ona Alkım’dan bahsetmedim.

“Peki neden?” Çıktığımız yolculukta Kutay bana Yer-Su kazanmam için dolaşmaya başladığımızı söylemişti. “Bedenin berbat halde.” Kolumu kaldırdı ve tenim gösterebilmek için hareket etti. Damarlarımın olduğu yerlerde dolaşan parlaklık ile kaşlarım çatıldı. “Tüm bedenin bu halde,” diye konuşurken dönüp ona baktım.

“Neden ve nasıl?” Kıyafetlerimi çıkarıp kendi bedenime bakmak istedim. Damarlarımda akan bu şeyin büyü olduğunu biliyordum. Sanki tenimin içinden dışarıya çıkmak ister gibi atıyor ve kendisini zorluyordu. “Şaman Bibi seni inceledi. İçinde ki iki büyü birbirini kabul etmiyor.” Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Bayılmadan önce gördüğüm üç farklı büyünün birbiri etrafında dönmelerine rağmen kabul etmeyişlerini gördüğümü anımsadım. “Üç büyü…” Dudaklarımdan kelimeler dökülürken şaşırmış bir şekilde ses çıkardı.

“Üç büyü mü?”

Başımı salladım. Belki de Hayat Ağacının verdiği güç benim kendi gücüm ve Balaban’ın Yer-Su gücü birbirini kabul etmiyordu. “Bibi bize, Farabi Ormanına gitmemiz gerektiğini bu durumu yalnızca İris Hanım’ın düzeltebileceğini söyledi.”

Bileğimi kapattım. Yeniden acı bedenimde belirirken yüzümü ekşittim ve gerildim. “Ağrıların için ilaç vereceğim. Bu uyumanı sağlayacak.” Başımı salladım. Beni kucağında taşıyıp yattığım yere yatırırken gürültü ile sarsılarak uyanan Aybars bize şaşkınca baktı.

“Umay?”

Uykulu sesi kalın ve derinden geliyordu. Başka bir ağrı yeniden bedenime saplanırken eşyaların arasından çıkardığı şişenin içinde ki sıvıyı içmemi sağladı Kutay. Acı tat boğazımı yakarak ilerlemişti. Ufak bir öksürükle yeniden yerime yatırıp battaniyeyi üzerime örttü.

“Hala ağrısı mı var?”

Kutay ile konuşmaya başladığında başımın üzerinde bir el hissettim. Elini alnıma yerleştirip kontrol etti. “Ateşi düşmüş…” Aybars yeniden konuştu. İlaç ile uyku halime girmeye başlamıştım. Bakışlarım Aybars’ı yakaladığı zaman zorla gülümsedim. “İyi olacağım.”

Onlara, uykuya dalmadan önce söylediğim sözler bunlardı. Diğer üç günün aksine bu sefer bilinç altım beni farklı anıların içine sürüklemek yerine birbirleri etrafında dolaşıp duran büyüleri gösterdi. Her biri daire şeklinde aşağıya ve yukarıya doğru hareket ediyordu fakat hiçbiri birbirine karışmıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.