İçeriğe geç

Gök Sekendiz

Bölüm 29 · 9 dk okuma

Gök Sekendiz

Bölüm 29

Rau Panu

🎧 Sickicd- Mind Games

Ateş başında yediğimiz yemek yalnızca bir buğday lapası ve kuru ekmek olmasına rağmen midem için bir şenlik olmuştu. Hatta içine birkaç parça et gönderirsek keşkek bile olabilirdi. Ve büyük ihtimalle ellerinde bulunan basit bir malzemeyle çok yemek yapmak istemişlerdi.

Sıcak aromalı ve hafif acı tat boğazımdan aşağıya inerken bitki çayının ne olduğunu bilmek istiyordum. Bardağı kaldırıp benimle birlikte nöbete katılan Aybars ve diğer iki Koruyucuya baktım. Kutay ilk uykuya gitmek isteyenlerden olmuştu. “Bu ne çayı?” Zihnime düşen zencefil kelimesini onaylayan adının Yalım olduğunu öğrendiğim Koruyucu söylemişti. “Zencefil. Burada sıkça tüketiliyor.” Başımı sallarken ateşin yanına iyice yaklaştım. Bebeğe sardığım yeleğim yerine benim bedenimde daha fazla büyük olan Kutay’ın yeleği rahat hareket etmemi engelliyordu.

“Gerçekten,” diye söze başladı diğer Koruyucu olan Gencer. Kumral uzun saçları ve uzun sakalı yüzünün yarısını kapatmıştı. Fakat yeşil gözleri keskin bir şekilde parlıyordu. Gözünün üzerine aldığı yara ona farklı bir hava katmıştı. “Kehanette geçen seçilmiş kişi sen misin?” Sesinde ki şaşkınlık tınısını duyamayacak kadar aptal değildim. Başımı sallarken bana inanmayacak şekilde bakıyordu.

“Nasıl?”

Gencer’in zihninde bağıran cümleyi Yalım dile getirmişti. Siyah kıvırcık saçları önemsizce kesilmişti. Yüzünde yeni çıkmaya başlayan sakallar yalnızca yara izinin olduğu yerde çıkmıyordu. Büyük ihtimalle yanmıştı ve orada ki kök zedelenmişti.

Elimi yanan ateşe gönderip hareket ettirdim ve tüm alevi avuç içime toplayarak sönmesini sağladım. Şaşkınlıkla bana bakarken aldığım ateşi bir kıvılcım parçası ile geri gönderip yeniden odunların yanmasını sağladım. Bu büyücü olduğumu göstermenin en kolay yoluydu. Yüzümde bu durumu defalarca göstermişim gibi bıkmış bir tebessüm vardı.

“Şimdi oldu mu?”

İkisi başını sallayarak beni onaylarken ateşe dalıp giden Aybars’a baktım. Tam karşımda oturuyordu. Yorgun olduğu fazlasıyla belliydi. Oturduğum yerden kalkıp onun yanına yerleştim. Omzumla onu dürterken bana bakmasını sağladım. Boğazını temizleyerek “Ne oldu?” diye sordu. Keyfi yerinde değildi. Boş bakışları yorgun olduğu için miydi yoksa başka bir sebebi mi vardı diye meraklandım. Fakat sonradan bu düşüncenin saçma olduğunu anladım. Saatler öncesinde korkutucu bir saldırı olmuştu. Ve üzerine dedesi ölmüştü.

Nasırlı ellerini birbirine sürterken sesini duymamak elde değildi. “Eğer yorgunsan uyumaya ne dersin?” Onun gibi bende berbat haldeydim. Bir çok şey yaşamıştım. Zihnimde birbirini kovalayan bir çok düşünce vardı. Sürekli bir duygudan çıkıp başka duyguya girmiştim. “Hayır nöbet saatimi doldurabilirim.” Uzanıp kolunu tuttum.

“Gidip dinlen. Bir problem olduğu zaman uyarı fişeği gönderebilirim.”

“Peki sen yorgun değil misin?”

Bakışlarım ağırlaşmasına rağmen gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey yaratıkların ölümü, parçalanan bedenler olacaktı. Bu yüzden iyice tükenene kadar gözlerimi açık tutmak gerekiyordu. “Uyumak istesem bile uyuyamam.” Buruk bir tebessüm ona gönderirken bana karşılık veremeyecek kadar berbat haldeydi.

Oturduğu yerden kalktı. “Ben dinlenmeye gidiyorum. Yerime bir başkasını gönderirim.” Yanımızdan ayrılırken havanın mı yoksa bu Aybars’ın mı daha soğuk olduğunu bilemedim. Ona yüklenmek gibi bir niyetim yoktu. Bir gün içerisinde bir çok kötü duruma maruz kalmıştı. Henüz iyileşmeden savaşmak zorunda bile kalmıştı. Arkasından uzaklaşmasını izlerken titrek bir nefes verdim. Başımı gökyüzüne kaldırıp ay ışığı ile aydınlanan bulutlara ve birkaç tane gözüken yıldızlara baktım.

Zihnimin içinde çığlık çığlığa bağıran sesler kesilmek bilmiyordu. Başımı indirip ateşe odaklandım. Zaman aksime daha yavaş ilerliyordu. Yalım ve Gencer ile yaptığım ara sıra muhabbetlerin arasına tanıdık bir yüz katılırken surat astım. Fakat Gözde’yi görünce aklımda beliren Kutay ile tenim yanmaya başladı. Kapanmaya hazır uykulu gözlerim bir anda uykusuzluğunu gidermişti. Bu utanç vericiydi. Fakat hoşuma gitmişti. Hoşlandığım kişinin beni öpmesi düşündüğümden çok daha güzel hissettiriyordu. Yaşadığımı hissediyordum. Hala çabalamam gerektiğini bana hatırlatıyordu. Karşılıksız derin bir sevgiye beni sürüklüyordu.

“Gerçekten Rau Panu’nun ikizi bizim yanımızda mı?”

Yalım ve Gencer’in yaptığı konuşma bir anda zihnimin ortasında parlak bir gülümseme ile bana bakan Kutay’dan konu alınınca dikkatimi onlara verdim. “Tuhaf bir şekilde evet.” Gözde bugün yaşadığı sarsıcı anlarından sonra kendisine gelmiş gibiydi. Artık ne öfkesi vardı ne de saldırganca hali. Sanırım durması gereken yeri biliyordu. İki adamın gözleri üzerime çekilirken basit bir açıklama yaptım.

“Kutay benim kuzenim. Ne yaparsa yapsın onu kabullenmeyen Rau Panu’nun yerine en başından beri arkadaşı olan benim yanımda durmayı tercih ediyor.”

Kutay’ın tek isteği ilgiydi. İlgisiz bir çocukluğu olmuştu .Şımarık ve küstah tavırları altında yatan yaralı çocuğu gizlemek için elinden geleni yapıyordu. “Fakat bu yine bir kandırmaca olabilir.” Yalım hala şüpheliydi. İnsan Diyarı’na gelene kadar adını nasıl diyarın dört bir yanına sardığını merak ediyordum.

“O herif Rau Panu için yapmadığı şey kalmadı.”

Kutay’ın zamanında neler yaptığını bilmiyordum. Bu iyi veya kötü olsun başka şansı olmadığını da biliyordum. Çünkü çocukken beni korumak için nasıl basit bir askerden bile dayak yediğini biliyordum. Vücudunda her zaman iyileşmeye duran bir yara olduğu gibi yeni yapılmış bir morlukta bulunuyordu. Kimse tarafından istenmeyen bir çocuğu anımsadıkça gidip ona sarılma dürtümü engelleyemedim.

Gözlerim dolarken öfkem kabarmıştı yeniden. “Eğer Uzak Diyar’da doğsaydın. Hayatta kalmak için bir insan eti bile yiyebilirdin.” Oranın vahşeti çok daha büyüktü. Yalnızca bir çocuk olan ben gördüğüm şeyler basit ve kolay değildi. Tüm alçak ve değersiz askerler oraya toplandığı yetmiyormuş gibi kuzenim diye bildiğim bir çok çocuğun ölümünü hala anımsıyordum.

Gözlerimi üçü üzerinde gezdirirken daha önce oraya hiç gitmediklerini biliyordum. “Peki sen bunu nereden biliyorsun?” Soruyu sorması çok normaldi. Saçlarımı gösterdim. “Doğduğum ilk andan itibaren her anımı hatırlıyorum. Henüz bir günlük bebekken başına gelenleri hatırlasaydın akıl sağlığın yerinde olmazdı.” O gün babam Güray’ın ve amcam Barlas’ın öldükleri gündü. Annem babamın ölümünü duyduğu zaman erken doğum yapmıştı ve hasta halinde olmasına rağmen beni hızlı bir şekilde Kutay’a vermişti.

“Bu hala ona güvenmemiz için bir sebep değil. Aslında sana güvenmemiz için bile bir sebep yok.”

Sözler öfkemin son damlasını taşırmıştı. Bu aptal insanlar için daha ne yapmamız gerekiyordu? “Ne yapmamızı istersin?” Açık bir şekilde sorduğum zaman ikisi bana şaşkınlıkla dönüp baktılar. Ağızlarını açsalar bile cevap veremediler. “Yıllarca İnsan Diyarı’nda büyüyen ben size karşı ufak bir empati duymuyorum.” Sesim gereğinden fazla soğuk çıkıyordu. “İki ay öncesine kadar İnsan Diyarı’nda muhteşem bir hayat süren ben tüm bu zahmete giriyorum ve siz bana kalkıp güven mi diyorsunuz?”

Aptal ve bencil insanların isteklerini doyurmak gibi bir düşüncem yoktu. Nasıl bir hayatı bırakıp burada nasıl fedakarlıklar yaptığımın da farkında değillerdi. “Bir sahil kenarında oturmam gerekirken birkaç saat önce hayatımda ilk defa gördüğüm bir devle savaştım! Ve siz bana gelmiş hala güvenden mi bahsediyorsunuz?” Ses tonumu sakinleştirmeye çalışsam bile güven derken gülüşüme engel olamamıştım. Saçlarımı geriye atıp öfkemi dindirmek için çaba harcadım. Bir şey demelerini beklemiyordum. Deseler bile dinlemeyecek kadar sağırlaşmış durumdaydım. Adımlarımı onların yanından uzaklaştırırken nereye gideceğimi bilmeden adımlarımı atıyordum.

Herkesi tatmin etmek kolay değildi. Yaptığın işlere rağmen hala nankörce takılan insanların doyumsuz isteklerini dolduracak kadar da yüce gönüllü birisi değildim.

Sinirden hala elim ayağım titriyordu. Soğuk bedenime işlemesine rağmen yeniden ateşler içinde yanıyor gibiydim. Uykulu bedenim tamamen uykudan arınmıştı. Tam olarak şu an benden dövüşmemi isteseler her yeri yakıp geçebilirdim.

Köyün dışına doğru ilerledim ve karanlık ormana baktım.

Nefes alış verişimi dizginlemeye çalışırken ormanın dışında devin yattığı yere baktığımda tamamen yok olduğunu görebiliyordum. Sanki hiç burada değilmiş gibi kaybolmuştu. Tamamen sakinleştiğimi fark ettiğimde geriye dönmek için hareket ettim. Tam o anda gözüme takılan bir karartı ile kaşlarımı çattım. Havada aniden oluşan bir sis hızla ormanın içinden çıkıp düzlük boyunca ilerlerken iyi bir şey olmadığını siyah renginden anlayabiliyordum.

Anlayabilmek için dikkatlice izlemeye başladım. Sonunda siyah sis önüme gelene kadar hızla ilerledikten sonra kendi etrafında dönerek yoğunlaştı ve bir insan bedenine dönüşerek kendisini gösterdi. Siyah saçları omuzlarından aşağıya dökülen bir adamdı bu. Soğuk havaya rağmen giydiği ince kıyafetler vardı üzerinde. Beyaz gömleğinin altında parlayan şekilli beyaz teni, şekilli dudakları ve bir erkek için fazlasıyla özenle çizilmiş yüz hatları. Ay ışığının aydınlattığı bal rengi gözleri beni bulduğu zaman çığlık atmamak için direndim. Bu yüzü biliyordum.

Rau Panu yani biricik dedem beni bulmuştu.

“Sevgili torunum…”

Sesi bana ulaştığında kaçmak istedim. Fakat yanıma hızlıca yaklaştığında onun gerçek bedeni değil bir yansımadan başka bir şey olmadığını biliyordum. Büyük ihtimalle ruhunu bana göndermişti ve benimle bu şekilde iletişim kuruyordu. “Sevgili dedem…”

Ses tonunda ki iğneleyici tınıyı bende tekrar ettim ve ona seslendim. Kutay’dan çok daha uzundu. Büyük ve heybetli cüssesi muhteşem yüzü… O gerçekten çok güzeldi. Ve gerçekten Kutay ile birbirlerine çok benziyorlardı.

“Evine gelmiş olmana rağmen dedenin yanına uğramadın bile. Çok kırıldım.”

Parmakları yanağımda dolaşırken nefesimi tuttum. Yalnızca bir yansıma olmasına rağmen ruhu ile üzerimde büyük bir baskı hissediyordum. “Yanına gelmek için güçleniyordum dedeciğim.” Bakışlarımı ona sabitledim. Tam şu an da güçlü durmam gerekiyordu. Dudakları yukarıya doğru kıvrılıp belirgin sivri dişlerini bana gösterdi. “Beni öldürmek için mi?”

Kendimi ondan uzaklaştırdım. Etrafımda dönerken hareketsiz kalmaya devam ediyordum. “Sadece yaptıklarının cezasını çekmen için uğraşıyorum.” Sözlerimi duyduktan sonra ciddi olup olmadığıma anlamak için yüzüme bir süre baktı. Çatık kaşlarımı gördükten sonra “Yaptıklarımın cezasını çekmemi istiyorsun,” dedi ve ardından bir kahkaha yankılandı. Sanki ona büyük bir şaka yapmışım gibi kahkahalara boğulmuştu. “Tüm bunların hepsi ailemin iyiliği içindi!”

Bana bariz yalanını söylerken neden hala böyle davrandığını merak ediyordum. Yıllar önce Erlik ile anlaşma yaptığı zaman ki yüzü duruyordu karşımda. Sadece biraz daha kilo almış ve kendisine bakım yapmıştı bu kadar. Sesi aynıydı. Yüzü aynıydı fakat o an gözlerinde ki bakışlar aynı değildi. “O zaman neden beni öldürmek istiyorsun?”

“Çünkü beni öldüreceksin!”

Şimdi kehanet muhabbetini mi bana döndürecekti. Gülme sırası bendeydi. Kahkahalar atarak dediklerine gülerken yüzünde ki ifade bozulmaya başladı. “Yalnızca bir dedikoduya inanarak tüm bunları yaptın. Kendi sonunu en başında kendin hazırladın! Her şeyi düzeltme fırsatın varken ailem için kelimesi ardında saklanarak katliamlar yaptın! Sen koca bir korkaksın ve yalancısın!”

Öfkemi sonunda ona dile getirirken en başında ölmek istemediği için tüm bunları yapmıştı. Bir yalanın dile getirerek asıl gerçeğini sakladı. “Tüm bunların hepsini güç için yaptın! Sana saygı ile boyun eğmeleri yerine herkesi korkuyla önünde diz çöktürdün.”

Parmaklarını havada kaldırdı. Parmağının ucunda bir su birikintisi oluştu ardından bir toprak parçasına ve ateşe. Havaya ve ardından farklı çeşitli şekillere. Bir çiçek ve bir kuş oldu. Bir yaprak ve bir kelebek. Büyüsünü bu denli şekil vererek bana gücünü gösterirken olmayan bir şeyi oluşturarak gücünü bana belli ediyordu. Tüm bu canlıları yapmak benim için imkansız gözüküyordu.

“Gücü elinde kim tutarsa tutsun herkes ondan korkacak, torunum.” Bana böyle seslenirken fazlasıyla tuhafıma gidiyordu. 30’lu yaşlarında gözüken birisine dede demek de tuhaftı. “Çevrende ki herkes yaptığın güzel şeyler yerine kendi bencilliklerini tatmin etmeni isteyecekler senden. Ve gün gelecek istediklerini alamadıkları zaman seni yok etmek isteyecekler. Onlardan daha fazla güçlü olduğun için senden korkacak ve seni alaşağı etmek için birlik olacaklar. Peki o zaman saygı denen şeyin ne önemi var?”

Söylediği sözler zihnimde ki tüm sözcükleri susturmuştu. Az önce yaşadığım olayın hemen ardından bu sözleri duymak kafamın karışmasına sebep olmuştu. Kirpiklerimi birkaç kez kırpıştırdım. Kalbime saplanan bir ağrı ile kendime gelmem için uyarılmış gibi sarsıldım.

“Peki bu yoldan gitmen için neden diyarı hatta dünyayı yok etmeye çalışıyorsun?”

“Bunlar yalnızca mutlak kader için ödenmesi gereken küçük bir bedel.”

Bunu o kadar basit bir şekilde dile getiriyordu ki. Hiç görmemiş olduğum babam zihnime düşerken yüzünü bir kez olsun görmek isterdim. “Peki bu yolda harcadığın babam. Kendi öz oğlun! Buna değer miydi?” Sesim titrerken annemin başına gelenleri düşündüm. “Yıllarca kabul etmen için uğraşıp duran Kutay buna değer miydi?” Gözümden bir damla yaş düştü. “Yıllarca kendi evimden ailemden uzakta yaşadım. Buna değer miydi?” Elimi yumruk yapıp sıkarken sinirden ağlamama rağmen başımı dikleştirdim. Kendime hakim olmak için çabalıyordum.

“Neden olmuş şeyler için oturup üzülmeliyim?” Bu sözleri söylerken ciddi miydi? Bakışlarımı ona çevirdim. Bal rengi gözlerinin içinde dalga geçen ifadeyi gördüğüm zaman yalnızca bir yansıma olduğunu bilmeme rağmen yumruğumu havada savurdum ve yansımasının dağılmasını sağladım. Kahkahasını yeniden bana duyururken etrafımda sakince dolaştı. “Sevgili torunum. Eğer hala ölmediysen bu benim iznim dahilinde olan bir şey. Sana bir şans veriyorum. Bu şansı iyi değerlendir. Gel ve bul beni. Bul ve öldür beni.” Ruhunun verdiği enerji tüylerimi diken diken etmişti. Yüzünü bana yakınlaştırıp konuştu.

“Değerini kanıtla ve o şeytanı öldürerek bana değerini göster.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.