🎧Royalty- Egzod & Meastro Chives
Karşımıza çıkan yaratıkları indiriyorduk. Karanlık iyice çökmüştü. Dalların arasından gözüken gökyüzünde bulutların açıldığını gördüğümde rahatlamıştım. Bu yağmur yağmayacağı anlamına geliyordu. Ara ara kendisini gösteren Dolunay ışığını yansıtmaya başlamıştı bile.
Çakramın izlerini takip ederken dikkatli adımlar atmaya özen gösteriyordum. Bedenim alev içinde yanıyordu. Ağaca yaslanıp soluklanmak istedim. “Neyin var?” Başımı kaldırıp ona baktım. Nefes alış verişim sıklaşırken başımı sallayıp sanki bir şey yokmuş gibi hareket ettim. Beynimin içinde çığlık çığlığa bağıran ve ölen kişilerin sesleri durursa her şey çok daha iyi olacaktı. Uzandım ve kendimi Kutay’a yaslanmam için zaman tanıdım.
Elimi tutan Kutay birden ciddileşti. “Yandığının farkında mısın?” Başımı sallarken bu yangının beni deli gibi hareket ettireceğini hissediyordum ama. “Fark etmez o kadını bulmamız lazım.” Kendimi ondan uzaklaştırıp önden hareket etmeye başladım. Ağaçların arasında ilerlerken yerde bizden önce buraya geldiği ve dövüştükleri belli olan ölü bedenler gördük. Ve az ileride parçalanarak yerde duran bir ayna. Demek Gözde buraya gelmiş ve aynayı kırmayı başarmıştı. İlerlemeye devam ettik. Ormanın içerisinde duyduğum nefes alış veriş ile başımı çevirdim ve arkama baktım.
Kutay’da benimle birlikte bakarken hemen arkamızda ilerleyen beyaz ve siyah kurtu gördüğümde şaşırmıştım. Beyaz kurt, İnsan Diyarı’nda bana gelen Fırtına’ydı. Fakat siyah olan? Beynim gereğinden iki kat fazla çalıştığı için İnsan Diyarı’nda annemin ölüşünün ardından gördüğüm bir çok anlamsız rüyaların bazıları Kübey Hatun’un eseriyken bazıları ise Kutay’ın bilinçaltıma yerleştirmeye çalıştığı çalışmaların sonucuydu. Ve ben o kurtun rüyamda gördüğüm siyah kurt olduğunu biliyordum. Kutay’a özel olan kurt.
“Sadece Koruyuculara kurtlar verildiğini düşünüyordum.”
Hızla ilerlerken bir saat öncesinde hissettiğim yoğun karanlık çakra artık yoktu. Ayağımın altında ezilen dal kırıldı. “Bu kurt annemden bana kalan. Ve senin kurtun da annenden sana kalan.” Bana karşılık verirken kaşlarımı çattım. Tüm bu durumlar arasında oturup başımıza neler geldiği hakkında konuşmamız gerekiyordu Kutay ile. Fakat yüksek flört hareketleri ile konuşmamızın sonu her zaman birer aşka çıkıyordu.
Bir yardım sesi bize ulaşırken hareket edip ona doğru ilerledim. Ağacın arkasında acıyla bağırıp yardım isteyen bir adam gördüm. Yaralanmıştı ve kurtarılmayı bekliyordu. “Yardım edin!” Adama koşar adımlarla giderken Kutay’ın arkamdan bana seslenişini duydum.
“Umay dikkatli ol.”
Onun aksine neredeyse her şeyin çakrasını gören ben onun bir Azmıç olduğunu biliyordum. Beni gördüğünde gözyaşları içinde yardımına devam ediyordu. Kahverengi gözlerinden boşalan yaşlar aciz olduğunu ve son şansını kullanmak için çırpınıyordu. “Umay!” Kutay bana son kez bağırırken bacağımda ki hançeri çıkardım ve Azmıç’ın ağlayışına son vermek istedim.
Kalbine bastırdığım hançer kemikleri kırarak derine batarken kahverengi gözler üzerimden hiç ayrılmıyordu. Son parıltısını kaybedene kadar bana tutunurken boğazımın yandığını hissettim. Gerçekten bir insan olmasa bile bir varlığın öldürmek hala alışamadığım bir şeydi. Ağzından son nefes çıktı sessizce. Başı yere düşerken kendimi geriye çektim ve sanki çok basit normal bir şeymiş gibi yürümeye devam ettim. Bedeni eski haline döndüğünü biliyordum. Gözlerimden yaşların akmasını engellemek için koşmaya başladım.
“Beni bekle!”
Kutay arkamdan bağırıyordu fakat tek istediğim tüm bunların son bulmasıydı. Gerçekten yorulmuştum ve artık kan görmek istemiyordum. Bir el beni çekip ağaca yaslarken karanlıkta gözüken bal rengi gözlere baktım. Yolumuzu artık ay ışığı parlatıyordu. Köyden ayrılalı on dakika olmasına rağmen kadını hala bulamamıştık.
“Sakinleş.” Beni tutup rahatlamamı sağlarken neler hissettiğimi biliyor muydu acaba? Başımı sallayıp nefes alış verişimi düzene sokmaya çalıştım. “Kadın az ilerimizde çok az kaldı.” Hareket etmek için çabaladım fakat beni ağaca bastırmaya devam ediyordu. Öfkeliydim ve bu hareketleri beni daha fazla zorluyordu.
“Şu an Aybars o büyük dev ile dövüşüyor ve sen burada bana engel oluyorsun! Kaç kişi ölüyor farkında mısın? Kaç tane beden bugün son nefeslerini verdi…” Konuştukça ağlayacak gibi hissediyordum. Yutkundum. Tüm bunları düşünecek zaman değildi. En azından şimdilik değildi.
Elleri yüzümü tuttu. Bana kararlı bir şekilde bakıyordu fakat aynı zamanda nazik olmak içinde yüzümü okşuyordu. “Sakinleş Umay. Soğukkanlılığını korumak zorundasın. Bana güven bu günleri unutmanı sağlayacağım.” Başını sallarken bana verilebilecek en güzel tesellilerden birisi bu olabilirdi. Unutmak… Şu an benim için imkansız gibiydi fakat onun da ağzından çıkan kelimelerin boş olmadıklarını biliyordum. Gözümden düşen bir damla yaşı uzanıp sildi. Başımı sallarken devam etmemiz için onunla konuştum.
Beni arkasında tutup ilerlerken sonunda ağaçların ortasında ateşin başında havada süzülerek büyü yapan kadını görünce her şey yerine oturmuştu benim için. Gözleri bağlıydı ve teni soluk bir gri renkteydi. Bedeni bir erkeğin kaslı bedeni kadar kaslı ve şekilli duruyordu. Saçları siyah ve yağlı gibi ateşin ışığında parlıyordu. Uzun tırnakları vardı ve sanki ucunda birer ip varmış gibi ateşin üzerinde havada asılı duran oyuncak bebeğe bağlıydı. Bedeni birkaç parça eşya ile kapatılmıştı ve siyah desenlerle çizilmişti. Bir ağacın arkasına yaklaşıp izlemeye devam ettik. Yanında onu koruyan birkaç yaratık vardı. Ağzında sürekli kelimeler süzülüyor ve önünde ki bebeğin hareket etmesini sağlıyordu. Kutay’a dönüp baktım. İlk önce yaratıkları öldürüp ardından ona ulaşacaktık. Beni tuttu ve sakince gözlerime baktı. “Çok daha fazlası olabilir. Dikkatli ol.”
Başımı sallayarak ona cevap verdim. Bakışlarımı çevrede dolaştırdım. Hemen arkasında duran aynayı gördüğümde kaşlarımı çattım. Bir ayna gibi duruyordu fakat tam ortasında hemen dışarıya hazır bekleyen yaratıkların yoğun enerjilerini hissedebiliyordum. Yeraltı Diyarı ile bir kapıydı. Ve sanki içine bakmaya devam ettikçe beni katlanılmayacak bir işkenceye sürükleyecek kadar korkutucu duruyordu. Yutkundum. İlk işimiz onu yok etmemiz gerekiyordu. Kutay’a gözgüyü gösterdim.
Bir ok oluşturdum ve ona isabet etmesi için çabaladım. “Umay,” diye beni uyardı Kutay. Bana gösterdiği yere baktığımda diğer uçta ağaçların arkasında saklanan Gözde ve Şamanları gördüğümde sanırım son gözgün bu olmalıydı. Bizi fark etmişlerdi. Kutay başını sallayarak onlara işaret verirken elini havaya kaldırdı ve işaret verdi.
Hepsi aynı anda ağaçların arkasından bağırarak çıkarken benim ilk hedefim gözgüyü yok etmekti. Nişan aldım. Kulaklarıma kemiğin kırılması ve etin kesilmesi midemin daha fazla kasılmasını sağlıyordu. Yoğun kan kokusu beni rahat bırakmıyordu.
Demirkıynak bağırdı. “Kardeşim beni öldürüyorlar!” Bu bir haberdi. Düşünmeden alev okunu fırlattım ve aynaya gelmesini sağladım. Fakat pek başarılı olduğum söylenemezdi. Sanki ayna onu içine çekmişti. Birkaç saniye sessizlik oluştu. Öyle ki Demirkıynak ve çok daha fazlası susmuştu. Hepsi dönüp aynaya bakarken bir anda içinden dışarıya çıkmaya başlayan yaratıklar ile çevremiz dolmaya başlamıştı.
“Işık! Işık ile yok et!”
Gözde bana bağırırken başımı salladım. Karanlığı ışık yok edebilirdi. Büyük ihtimalle diğer aynaları da Koruyucuların özel güçleri ile dövülmüş aletler ile yok etmişlerdi. Fakat tek problem ben ışık oluşturmayı bilmiyordum.
“Bilmiyorum. Işığı nasıl yapmalıyım?”
Sorum daha çok Kutay’a yönelmişti. “Lanet olsun cadıyı öldür!” Kutay bana bağırırken çok daha fazla gelen yaratıkların arasından bir şekilde sıyrıldım. Kadın hala bağırıyor ve yardım istiyordu. Köyün olduğu yerden bir bağırış koparken devin buraya geldiğini biliyordum. Düşünmeden koştum. Bacağımda duran hançeri çıkardım ve ateşin üzerinden atlayıp Demirkıynak’ın üzerine çıkarken benden kurtulmak için çabaladı. Çığlık çığlığa bağırırken hançeri düşünmeden boynunun altına yerleştirip tek bir hareketle keserken sıcak kan etrafa sıçramaya başladı. Bir el hareketi ile beni geriye itti. Ateşin üzerine düşmekten son anda kurtulurken acı çığlıkları çoğalmaya devam etti. Havada süzülen bedeni yere düşerken son birkaç refleks hareket ile etrafı yumrukladıktan sonra bedeni hareket etmeyi bıraktı.
Ormanın içinden yükselen bir çığlık daha bize ulaştı. Dev ağlayarak bağırırken çok geçmeden onun da sesi kesildiğinde her şeyin bittiğini anlamıştım. Rahat bir nefes almak istedim. Göğsümde ki ağırlık çoğalırken savaşın hala devam ettiğini biliyordum. Gözgüyü yok etmediğimiz sürece bitmeyecekti.
Bakışlarımı ona çevirirken gözgü sonunda durmuştu. Siyah delik kapanırken dışarıya çıkmak isteyen yaratık ortadan ikiye bölünmüştü ve gövdesi yere düşerken toprağı koyu bir renge bürümüştü. Yaratıkları öldürmeye devam ederken Kutay “Geriye çekilin!” diye bağırdı. Onu dinleyerek geriye çekilmeye başladık. Büyümü sürekli yaratıklara fırlatırken sırtıma değen sertlik ile irkildim. Kutay elimi tutup beni çekerken arkamdan bana saldıran Ubir’i gördüğümde ufak bir çığlık attım. Başımın üzerinden savrulan kılıç Ubir’i kesti.
Beni sıkıca tutup hareket etmemi sağlarken gözgüyü neden yok etmediğimizi bilmiyordum. “Ayna!” diye bağırdım. Ellerimi hareket ettirdi. Elimde sanki ok ve yay tutuyormuşum gibi yeniden şekil alırken aynaya döndürdü. “Büyü hayal gücünle alakalıdır. Ne kadar güçlü hayal edersen çok daha fazlasını elde edersin.” Bu sözleri bana söylediği ilk gün gelmişti. Ve aynı bu şekilde kollarımı kaldırmış ve hayali bir ok atmamı sağlamıştı. “Şimdi bir ışık hayal et…” Başımı sakince salladım ve zihnimin ortasında bir ışık hayal ettim. Bu tıpkı yıldız gibi parıldıyordu. Parmak uçlarımda sakince yanmaya başlayan ışığı gördüğümde daha fazla güçlenmesi için odaklandım. Bir yıldız değil bir güneş ışığı çok daha güçlüydü.
Beyaz ve sarı renklerde parıldamaya başlayan ışığı, ucu keskin bir ok ucuna benzetirken kollarımı iyice kaldırdı ve artık yuvasından uçup gitmesi gerektiğini bana hissettirdi. Parmaklarımı serbest bırakırken hızla havayı yarıp giden ışık aynanın ortasında ki büyük deliğin içinde kaybolurken içinden çıkmaya çalışan yaratıklar çığlıkla bağırmaya başladılar. Her biri sanki içeriden bir darbe ile yok oluyorlardı. Gözgünün içi parlak bir ışıkla parladı ve karanlık ormanı aydınlattı. Birkaç saniye içinde bir yıldızın patlaması gibi ilk önce etrafına ışık yaydı ardından kendi içine gömülerek tüm enerjisini etrafa dağıtırken çevrede ki bizimle boğuşan yaratıkları içine alarak bir kara delik oluşturdu.
Yalnızca yaratıkları değil bizi de içine doğru çekmeye başlayan bu çekim gücü ile Kutay’la birbirimize daha fazla sarıldık. Son yaratık deliğin içine çekilirken çığlıklar atıyordu. Elini öne doğru uzatırken boşluğa tutunmaya çalışıyordu. Tamamıyla tüm kötü ruhlar yok olduğu gibi delikte arkasından kaybolmuştu.
Ormanın içi aydınlık değildi artık. Karanlık yerini bulurken soluğumu dışarıya hızlıca verdim. Aynı şekilde Kutay’da benim gibi rahatlayıp sakinleşirken başını toprağa yerleştirdi ve kıkırtı eşliğinde güldü. Yorgunlukla inip kalkan göğsü beni de sarsıyordu. Kendimi onun üzerinden atıp yanına yerleştirirken gülüşüne katıldım. Çok yakında kahkahamız ormanın içini kaplamıştı. Başımızda dikilen Gözde ve Şamanlar bize tuhaf bir şekilde bakıyordu. Yattığım yerden kalkıp onlara baktım. Hemen ardımdan ayaklanıp benimde kalkmama yardım eden Kutay’a engel olmadım.
“Şimdi her şey bitti mi?”
Gözde bu soruyu sorarken sesinde heyecan vardı. Az önce yaşadığı aksiyonu iliklerine kadar yaşamıştı. Ve bu bizim yaşadığımız kaçıncı heyecandı hatırlamıyordum bile. “Hayır!” Yanından geçerken bir süreliğine yüzüne baktım. Gözlerimiz keşişti. Karanlıkta belli olan mavi gözler bunlar değildi. Aybars’ı görmek ve nasıl olduğunu bilmek istiyordum. “Her şey yeni başladı.”
Onun yanından geçerken başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ay parlak bir şekilde parlıyor ve önümü görmemi sağlıyordu. Şimdilik her şey bitmiş gibi gözükse bile asıl yıkım köydeydi. Henüz Şaman Balaban’ın acısını yaşayamadan burada dövüşen kişiler vardı. Koşar adımlarla ilerledim. Köyde yakılmış ateşlerin yansımasını gördüğümde kalbim heyecanla atmaya devam ediyordu. Ormandan çıktığımda Tepegöz’ün yerde cansız bedenini görmüştüm. Açık gözünün içine isabet ettirilmiş bir kılıç vardı. Hemen yanı başında yerde sakinleşmeye çalışan Aybars’ı gördüğümde düşünmeden zaferimizi kutlamak için arkadan onun üzerine zıpladım ve ona sarıldım.
Arkadan saldırıya uğradığını düşünen Aybars omuzlarımdan tutup beni önüne sermişti. Sırtımda hissettiğim acıyla inledim. Beni gördüğünde ne yaptığını anladığında özür dilemeye başladı. Evet savaştan yeni çıkan birisi için kesinlikle normal bir davranıştı bu. Ve hala gücünün olduğunu bilmek… Bu adamın güç sınırı var mıydı acaba?
“Umay… Özür dilerim… Hala yaratıkların…”
Beni yerden kaldırırken önünde oturdum. Ufak bir öksürüğün arasında lafını kestim. “Bunu fark ettim. Gerçekten Cesur Yürek olduğunu düşünmeye başladım.” Gözlerini bana devirip baktı. “Sen de mi?” Sanırım bu takma isimden memnun değildi.
Parmağımla arkamda yerde yatan devi gösterdim. “Tek başına iyi iş çıkardın. Eline sağlık.” Ona yardım eden kişiler olsa bile hepsi için iyi sonları olduğunu düşünmüyordum. Devin az ilerisinde yerde yatan Koruyucuların hayatta olduklarını düşünmüyordum. “Eğer ablasını öldürmeseydiniz onu öldüremezdim. Sizin de elinize sağlık.”
Yüzünde yorgun gülümseme olurken düşünmeden dizlerimin üzerinde yükseldim ve ona sarıldım. “Bu bizim zaferimiz…” Bu hepimizin zaferiydi. Kısa bir süre içerisinde bile olsak birbirimizi tanıdık fakat başımıza gelen onca şeyden sonra aramızın sonsuza kadar mükemmel kalacağını şimdi daha iyi anlıyordum.
Ona sarılırken deri yeleğin arka kısmından tutup zorla ayrılmamızı sağlayan kişinin sesi duyuldu. “Ona bu şekilde sarılacak kadar gerçekten yürek yemiş olman lazım, Aybars!” Kutay dalga ile karışık onunla konuşurken kendimi elinden kurtardım. “Bizim aramıza girecek kadar kendine güveniyor olman şaşırılacak şey doğrusu.” Aybars’ın aynı tonla karşılık vermesi yeniden başladıkları anlama geliyordu.
Oturduğum yerden kalktım. “Az önce korkutucu bir aksiyondan çıktık fakat siz yeniden kavga etmeye başladınız.” Onlara yeniden kızmaya başlamıştım. Karşımda dikilen Kutay kollarını açarken ne yapmaya çalıştığını anlamak için ona baktım. Omuzlarını indirip kaldırdı. “Zafer sarılması!” Parmaklarımı alnıma bastırıp başımı salladım. Adımlarımı köye yönlendirirken “Bunu sana verebileceğimi düşünmüyorum ne yazık ki,” diye konuştum.
Arkamdan çocuk gibi mızmız gibi davranarak koşturan Kutay ve bu durumdan keyif alan Aybars’ın sesleri yükselirken acı sonu görmek için kendimi hazırladım. Bir çok kişinin evi kalmamıştı. Kaç kişi öldürülmüştü belli değildi.