🎧 Here I Am- Brooke
Arkamda korkuyla bağırıp kaçan Şamanların arasında birisi yüksek sesle bana seslendi. "Sen delirmişsin kadın! Rau Panu'nun ikizinin yanında duran bir kadın bizim için mi savaşacak?" Sözlerinde haklıydı. Fakat burada kalkmış bir devle savaşacağımı söylememe rağmen bu şekilde kaçacaklar mıydı? Bir adam bana yaklaşıp kolumdan tuttu ve kendisine çevirdi. Genç birisiydi. Belki de benden dört beş yaş kadar büyüktü. Kumral uzun saçları gelişi güzel bırakılmıştı. Sakalları iyice uzamıştı ve onlara kendince şekil vermişti.
Kutay hızlıca adamla arama mesafe sokarken adam konuşmaya başladı. Öfkeyle bağırıyordu. Ağzından tükürükler saçılıyordu. "Rau Panu denen herif bu lanetleri başımıza saldı." Devi gösterirken dev yavaşça bize ilerliyordu. Zaman geçtikçe daha fazla vakit kaybediyorduk. "Bu lanet olasıca çocukla birlikte bize yıllarca hükmettiler! Aynı bozuk kan ile hava atacağına git teslim ol o zaman!"
Burada ki bir çok kişinin öfkesini anlayabiliyordum. Yıllarca çektikleri zulümlerden sıkılmışlardı ve kaçarak yaşamlarını tamamlamaya çalışıyorlardı. "Öfkeni yanlış kişiye kusuyorsun. Düşmanın orada!" Parmağımı kaldırıp Tepegöz'ü gösterdim. "Eğer savaşmayacaksan çok iyi saklan. Ayak bağı olma!" Adamı ittirip benden iyice uzaklaştırmasını sağladım. Sendeleyerek geriye düşerken Kutay dudaklarından son derece sakin fakat bir o kadar korkutucu bir soğuklukla konuştu.
"Ölmezsen iyi edersin! Çünkü kanı bozuk dediğin kişi laflarını sana yedirmek için özellikle sabırla bekliyor."
Adam koşarak giderken "Geberin o zaman!" diye bağırdı. Arkasından bağırdım. "Kendi topraklarını bile koruyamayan aciz bir ırkın olduğuna inanamıyorum!"
Laflarımın arasında yer yavaşça sarsılmaya başladı. Toprak yerden kaynayarak bize doğru yaklaşırken çakramı yoğunlaştırdım ve toprağı hareket ettirmek için bekledim. Yerin altından fırlayarak çıkan Kamostan son anda kaçınabilmiştim. Kutay belinde ki keskin kılıcı havaya savurup kesilmesini sağlarken diğerleri ile uzun süren savaşımız başlamıştı.
Kutay sayesinde daha iyi yönetebildiğim çakram ile dört elementi rahat bir şekilde kontrol edebiliyordum. Bir elimde hançer tutuyor yakın dövüşümü devam ettirirken uzağımda olanlara büyü geri püskürtüp ya işlerini bitiriyor ya da bir süreliğine baygın kalmalarını sağlıyordum.
Hala kaçmakta olan Şamanlara saldırırken onları koruyabildiğim kadar koruyordum. Fakat bazıları için geç kalmıştım. Bir azmış pençelerini bir kadının bedenine saplamış ısırmaya başladığı zaman ona yetişmek için fazlasıyla zaman harcamıştım.
"Kutay!"
Kadın'ı gösterip kurtarmamız için işaret ederken üzerine gelen İtbarak'ı geriye ittirmiş ve kılıcını etrafında çevirip boynuna saplarken kemiğin kırılma sesini duymuştum. Soluk soluğa kalmıştı. Kılıcını geriye çekerken gitmem için hareket etti. Kadın çığlık çığlığa yardım dilenirken kendi halkından birisi bile kalkıp yardım dahi etmemişti. Karşıma çıkan kötü ruhlar ile dövüşüp kadına ulaştığım zaman hançeri fırlatıp Azmıç'a hedef almıştım.
Hançer sırtına saplanırken acıyla çığlık atmıştı. Bu çığlık tıpkı anneme benzeyen Azmıç'ın ses tonuydu. Hançeri kontrol etmek için elimi kaldırıp avuç içime yerleşmesi için emir verdim. Hava da süzülüp bana geriye gelen hançer ile Azmıç dönüp bana baktı. Önünde ki kadın tepki vermiyordu. Azmıç'ın ağzında ki et yere düşmüştü ve çenesinden kan damlıyordu. Midemde ki dürtüyü durdurmak için kendime başka bir emir verdim.
"Ah! Lanet olasıca yaratık!"
Bana iyice yaklaşana kadar kaçmadım. Büyü de yapmadım. Tırnakları bana değeceği zaman eğildim ve hançeri savurup koltuk altlarının yırtılmasını sağladım. Kan yüzüme sıçrarken bedenimden iğrenç his sanki yok olmuş gibiydi. Kollarının birisinden tutup hançeri boğazının ortasına saplayıp delik açılmasını sağladım. Geriye çekerken kan fışkırarak üzerime daha fazla saçılmıştı.
Azmıç hırıltılı bir sesle soluyarak yere düşerken "Umay!" diye Kutay'ın bana seslendiğini duydum. Yerde yatan kadına ulaşmak için hareket ettim. Fakat gözlerinde ki yaşam belirtisi artık yoktu. "Lanet olsun sana Erlik!"
Öfkeyle bağırıp küfürler savururken "Dikkat et!" Kutay'ın sesi bana yeniden ulaştı. Bedenimi zorlukla kaldırıp onunla aramda ki mesafeyi kısaltmak için hareket ettim. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu. Bu lanet ruhların sonu bitmiyordu. Kocaman bir dev bize yaklaşıyordu köyü yıkarak fakat kimse kalkıp bize yardım etmeye zahmet bile etmiyordu.
Yaratıkların kimisi yerin altından bana saldırırken kimisi gökyüzünden harekete geçmişti. Havada süzülerek gelen Ubirler, insanları parçalayarak yiyen Azmıçlar, ve ruh olarak saldıran Kamoslar...
Hançerim defalarca kesiyor ve büyüm ile onları yok etmeye çalışıyordum. Kollarımı defalarca sallarken görmediğim noktalardan bana saldıran yaratıkları öldüren Kutay için daha zordu belki de. Kılıç ağır gözüküyordu. Alnında terler oluşmuş ve her savuruşunda bağırıyordu. Yorulan bedenlerimiz sonunda yan yana gelip sırtlarımız birbirine değdi. Soluğum ağırlaşmıştı. Bu kadar yoğun bir şekilde büyü yapmak ve yakın dövüş uygulamak bedenimi son derece yormuştu.
Etrafımızı sararken "Sadece ufak bir yardıma ihtiyacım var!" diye bağırdım. Sanki birileri beni duyacak gibiydi. Çoktan kaçmışlardı ve geriye kalan ölü bedenlerdi. Aybars, dedesinin başından ayrılmamıştı bile. Yarım saatten fazla zaman dövüştüğümüz bu yerde henüz onun varlığını bile hissetmemiştim.
"Ne yapacağız?" diye konuştu Kutay. Soluk soluğa yutkundum. "Bilmiyorum beynim donmuş durumda." Sırtı bana sürtünürken "Kurtlar..." diye nefes verdi sanki son anda aklına gelir gibi. Fakat neyden bahsettiğini anladığımda çevremize dolaşan ruhların üzerine uçarak ve bizden uzaklaştırmak için savurarak savaşmaya başlamışlardı.
Bir Ubir bana yaklaşacağı sırada arkasından üzerine sıçrayarak yere çarpmasını sağlayan beyaz kurtumu gördüğümde kalbim heyecanla çarpmıştı. Yalnız olmadığımı bir kez daha anladığım da iliklerimde hissettiğim o duygu ile gülümsedim.
Ubir'in başını dişlerinin arasına yerleştirip tok bir sesle kırılıp parçalanmasını sağlarken başını kaldırıp bana baktı. Beyaz tüylerinden akan damlalar ile başını eğdi ve savaşmaya devam ederken heyecanla "Kutay, kurtlar geldi!" diye fısıldadım. Bize bağlı oldukları kadar yanımızda dolaşmak yerine gizli bir güç gibi karanlığın içinde bizi takip ediyorlardı. Ve bize yeniden yardıma koşmuşlardı.
Kurtları gördüğümde bedenimde hissettiğim enerji patlaması ile savaşmaya devam ettim. "Tüm yapabildiğin bu mu kuzen?" Kutay'ı cesaretlendirmek için bağırırken gülerek bana cevap verdi. "En çok baş kesen kazanır!" Bana bakıp gülümsedi. Yüzüne sıçramış siyah kanlara rağmen çekici bir gülümseme gösterdi bana. Siyah kanın altında dişleri gözükürken bal rengi gözleri de parlıyordu.
Bunu bir eğlence haline getirmekten çok birbirimizi motive etmenin farklı yollarını arıyorduk.
Birbiri çevremizde dönerek aramıza mesafe girmesini engelleyerek dövüşmeye devam ederken Yavaşlayan Kutay'ın ayağına takılıp düşmemek için kendimi dengede tutmaya çalıştım. Ona kızacağım zaman yalnızca yavaşlayanın onun değil çevremde ki herkesin yavaşladığını fark ettim. Sanki hızlı olan yalnızca benmişim gibi.
Elimi kaldırıp havada uçan Ubir'e bir ateşten ok göndermek için kollarımı havaya kaldırdım ve sanki yay tutuyormuşum gibi hareket ettirdim ve serbest bıraktım. Ateş parıldayarak süzüldü ve Ubir'e saplandı fakat buna rağmen hiç tepki göstermemişti. Havadan süzülerek yere düşen çiğ damlaları bile öylesine yavaştı ki şekillerini görebiliyordum. Ve birbirlerine değmeden nasıl düştüklerini de.
Bir an için gözüme bir parıltı çarptı. Akşam iyice çökmüştü ve görünürde dağılacak gibi görünmeyen bulutların altından güneş gözükmüyordu da. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sonunda parıldayan bir kuş sürüsü gördüğümde o ışığın nereden geldiğini anlamıştım. Kırlangıç kuşları beyaz bir ışık gibi etrafta dönerek dans ederken onlara uzanmak istedim.
Neden bir anda herkes yavaşlamıştı ve bu kuşlar nasıl bir anda ortaya çıkmıştı? Bu büyülü bir şeydi ve kesinlikle zararlı değildi. İçimi ısıtan bu hissi avuç içimde hissetmek istedim. Sanki onlara gitmem için benimle kur yapıyor gibiydiler. Bir kaç adım onlara yaklaşırken bir ses duydum.
'Al beni...'
Derinlerden bir ses duyarken elimi kuşlara doğru uzattım. Kuşlar dönerek dans etmeye devam ediyorlardı. Sonra bir anda bir tanesi beni fark etmiş gibi çevremde dönmeye başladı. Elimi daha fazla havaya kaldırırken uçtu ve avcumun içerisine kondu. Ağırlığı yoktu hatta hiç hissetmiyorum desem daha iyiydi. 'Beni kabul et...' Kuşlar bir anda üzerime uçmaya başladıklarında bana çarpacaklarını düşündüm fakat bedenim onlardan kaçmak istemedi. Hızla uçup her biri bedenimin içine girerken nefesim kesildi. Kanım kaynıyordu sanki. Bedenimin içerisinde sönmeyen bir ateş yanıyordu. Tenim ısınırken daha sık nefes alıp vermeye başladım. Derinlerden gelen ses bu sefer başka bir şey demişti.
'Gücüm artık senindir.'
Bu sözler kulağımın içinde yankılanırken Kutay'dan iyice uzaklaşmıştım. Her şeyin normale döndüğünü Kutay'ın bana seslendiğini duyduğum zaman anlamıştım. Damarlarımın içinde tüm bedenimi hızlıca dolaşan bir enerji vardı. Öylesine güçlüydü ki bu his beni sabaha kadar uyanık tutabilirdi.
Arkamda duyduğum düşme sesi ile az önce ateşli ok ile öldürdüğüm Ubir'e baktım. Çamurun üzerinde yatarken bedeni kıvılcım şeklinde yanarak yok olurken geriye külünü bırakmıştı.
"Kutay..." diye bağırırken avcumun içinde mavi alev gibi yanan ateşi gösterdim. Bana baktı. Ona yaklaşan karanlık ruha alevi gönderdim. Ruh çığlıklar eşliğinde bağırıp yok olurken "Balaban!" diye soludu bir anda. Balaban ölmüştü ve ruhu henüz ağaca gönderilmemişti. Çünkü bir cenaze düzenlenmemiş ve ruhunun gideceği yol ona gösterilmemişti. Ve Yer-Su olarak beni seçmişti. Benim için bana verilen ilk Yer-Su beni kehanetinde gören Şaman Balaban'dan başkası değildi.
Gözlerimden yaşlar boşalırken bir Azmıç'ın boğazını hançerle keserken öfkeyle bağırdım. Gözlerimi dolduran gözyaşları bulanık görmemi sağlıyordu. Bu his gururla doluydu fakat bir o kadar da bana acı veriyordu. Tanıdığım bir varlığın büyüsü artık bana aitti. Ve bu acı canımı yakıyordu. Diğerlerini öldürmeye devam ettim. Ağlayışım sakince devam ediyordu. Etrafımda dönerken ayağımın altında ki çamur kaymamı sağladı ve yere düştüm.
Kalkmak için çaba harcarken üzerime sıçrayan İtbarak'a son anda engel olabilmiştim. Pis bir koku nefesi ile yüzüme çarparken ağzında ki salyalar bana değiyordu. Köpekten bir başı vardı fakat bedeni insandandı. Kolları beni tutup vurmaya devam etti. Havlama sesi ve beni ısırmak için verdiği çaba bitmek bilmiyordu. Kolumla boynunun altından baskı oluşturup bana zarar vermesini engelledim. Büyümü kullanarak geri püskürteceğim sırada bir tekme ile üzerimden kalkmış ve uzağa fırlamıştı.
Beni kurtaran kişiye baktım. Aybars elini bana uzattı. "Geç kaldım özür dilerim," diye soludu. Başımı sallayarak ona karşılık verdim. Beni yerden kaldırmasına izin verirken "Ben ise seni özledim," dedim. Yanımda her zaman yeri vardı ve her zaman onu görmek istiyordum.
Onunla birlikte yaratıklara saldıran başka kişiler gördüğümde şaşırmıştım. Şamanlar ellerinde kılıçlar ile yaratıklara saldırırken dikkatimin dağılmasına izin vermeden savaşmaya devam ettim. "Benim rolümü çalamazsın Cesur Yürek!" Kutay sesini yükseltirken yanıma ulaşmıştı. Elinde tuttuğu bir Azmıç'ın kafası vardı. Kafayı havada savururken başka bir İtbarak'a isabet etmişti.
"Boşluk bulduğum her an hareket edeceğim, Kara Buz."
Kutay, Aybars'a göz kırpıp gülerken ikisinin arasında ki enerji pozitif hissetmemi sağlamıştı. Çevremde bana yardım etmek için kollarını sıvayan kişiler gördükçe sırtımda ki yükler biraz daha azalıyordu.
Dudaklarımda ki tebessümün son bulması zaman almadı. Ayaklarımın altı sarsıldı. Bakışlarımı yere indirirken gözle görülür bir şekilde yer sarsılıyordu. Başımı kaldırıp ağır gürültülü adımların geldiği yöne çevirdim bakışlarımı. Karşımda kocaman diyebileceğim cüsseli bir dev yürüyordu. Sonunda Tepegöz bize yaklaşırken sesi yükseldi. "Yaratıklar iyi iş çıkarmış gibi değil abla." Sesi tıpkı bir aptal birisinin sorgular gibi çıkmıştı. Çirkin bir görüntüsünün altında bu saf ses tonu insanın kafasını karıştırmaya yeterdi. Adım sesleri arasında başka bir ses yükselmişti fakat bu seste Tepegöz'den geliyordu. Bir bedende yaşayan farklı iki insan var gibiydi.
"O lanet yaratıkları yok etmek nefes alıp vermek kadar basit, kardeşim. Fakat şimdi sen tüm övgüyü toplayacaksın."
Ağzı kıpırdıyordu fakat görünürde ondan başkası yoktu. Dev bize yaklaştıkça bir adım geriye çekildim. Elinde büyük bir kesici alet vardı. Ağaç gövdesinin alt kısmına baltanın ucu sabitlenmiş diğer tarafında ise sivri demirden parçalar yerleştirilmişti. Birisini kolayca delip parçalayabilecek büyüklükte duruyordu. Yalnızca elinde tuttuğu bu silah bir metreye yakın bir büyüklükte olabilirdi. Derisi kalın ve kesilmesi imkansız duran pullarla kaplıydı.
"Onlara yeneceğim değil mi abla?"
"Sen herkesi yenebilecek güçtesin kardeşim."
Devin ağzından çıkan iki farklı ses ile beynimin benimle oyun oynadığını düşündüm. Algılamaya çalışırken Tepegöz'den kalın hiddet dolu bir ses çıktı. "İşe yaramaz beceriksizler!" Kötü ruhlar sanki korkar gibi irkilirken bizimle savaşmaktan vazgeçmişlerdi. Aramızda ufak bir mesafe belirirken arkasında saldırmaya hazır yaratıklar çok daha fazlaydı. Zihnimin gereğinden çok daha hızlı bir şekilde çalışması gerektiğini biliyordum. Hatta nefes almayı bile bırakıp bu durumdan üç kişi ve üç kurt ile birlikte nasıl atlatabilirdim bilmiyordum.
"Ne yapacağız?"
Sorum ikisine de gitmişti. Çok fazla kötü ruh ve yaratık vardı. Tahmin sayıları belki elli den fazlaydı. Ve asıl problem benden iki kat büyük olan bir devin bana yaklaşmasıydı. "Düşünün Tepegöz ile ilgili olayları!" Aybars'ın da düşüncelerimizi zorlamamız gerektiğini hatırlatıyordu.
"Gerçekten mi sence bunu yapmıyor muyum?"
Aşırı gergin olduğum yetmiyormuş gibi bir de üzerine bu şekilde üzerime gelmesi canımı sıkmıştı. "Kutay! Tepegöz ile ilgili ne biliyorsun?" Bu sefer ona sorarken sanırım onunla alakalı bu diyarda pek fazla şey bilinmiyordu. Zihnimin içini, İnsan Diyarı'nda öğrendiğim bilgilerin dolmasına izin verdim. "Lanet olsun beynim donmuş durumda! Kaçmamız gerektiğini söyledim sana!"
Neden şu an herkes bu şekilde davranıyordu ki? Onlara döndüm ve öfkeyle patladım. "Birisi destanlara uzanan Kayra Han'ın ordusu olan Koruyucu bir diğeri dedesi kadar tüm diyarda adını duyuran bir savaşçı! Gerçekten ne yapıyorsunuz?"
Bizim tartışmamız aksine Dev yüzünde bir gülümseme ile kendi kendine konuşuyordu. İki ayrı ses sürekli duyulmaya devam ediyordu. Çakramı yeniden açıp çevrede ki varlıkları hissetmek için sakinleşmeye çalıştım. Zihnimin ortasında ormanın derinliklerinden çok daha fazlası geldiğini bana haber verirken önümde duran Tepegöz'ün aksine çok daha güçlü bir büyü akışı hissettim. Ormanın içinde hareketsiz bir şekilde duruyordu. Yoğun karanlık içimi sıkacak kadar fazlaydı.
"Abla burada ki herkesi parçalayabilirim değil mi?"
"Evet kardeşim her şeyi yapmaya hakkın var!"
Dev adımlarını hızlandırıp üzerimize doğru koşmaya başladığı zaman zihnim dolmaya başlamıştı. Yaratıklar arkasından bize saldırmaya başladı. Kanım deli gibi kaynıyordu ve aynı şekilde zihnimde hızlıca hareket ediyordu. Kutay ve Aybars önüme geçerek uzak mesafede dövüşmem için saldırıya hazırlanırken onlarla konuşmaya başladım. Bu sırada da bir kaç alev oku ile yaratıkları yok etmeye başlamıştım.
"Tepegöz... Destanlarda en aptal yaratık olarak geçiyor. Bedeni bir kaya kadar sert ve hızı bedenine rağmen hızlı. Fakat onu asıl yöneten ablası!"
"Yani!" diye devamını getirmemi isteyen Kutay'ın sözlerini tamamladım. "Dede Korkut hikayelerinde bile geçiyor. Asıl noktası gözü! Gözünden öldürebiliriz. Fakat asıl kötü olan şey ise ablasını bulmadığımız sürece onu yok etmemiz çok zor!"
Tepegöz elinde ki koca silahla bizi devirmeye çalışırken ikisi yorgun olmalarına rağmen ustalıkla hareket edip darbelerden kaçınıyorlardı. Ben ise onlara yaklaşmaya çalışan yaratıkları öldürmeye devam ediyordum. "Ablası nerede?"
Aybars bağırarak konuşurken "Sanırım ormanda! Ve çok daha fazla kötü yaratık gelmeye devam ediyor!" Bağırarak sesimin onlara ulaşmasını sağlarken beynimi zorlamaya devam ettim. Bir toprak parçasını fırlatıp Aybars'a gelen ikinci ani darbeyi engelledim. Tepegöz öfke ile bağırırken ayaklarını yere daha fazla vurup öfkeyle bağırmaya devam ediyordu.
"Onları yakalayamıyorum! Yerinizde durun!"
Öfke ile bağırırken aptalca ellerini ve ayaklarını yere vurarak yerde büyük bir çukurun oluşmasını sağladı. Sarsıntı ile zor dururken iki ayrı yerden savaşmaya devam etti. "Bir an önce ablasını bulmamız gerek!"
"Ormanın içinde çok fazla yaratık var ve çoğalmaya devam ediyorlar. Sanki bir kapıdan geçiyor gibiler!"
"Gözgüler!"
Kutay bağırırken neyden bahsettiğini anlayamadım. "Gözde ne alaka!" Kılıcını savurup sert deriye saplamaya çalışırken Tepegöz ondan kaçındı. "Yani aynalar! Yeraltı Diyarı'ndan buraya bir geçiş olarak biliniyor. Onların yok edilmesi lazım!"
Tüm bunları yapmamızı bizden nasıl bekleyebilirlerdi ki? "Ormana çekilmemiz lazım. Tepegöz orada rahat hareket edemez!" Onlara farklı bir strateji sunarken bana cevap verecek vakitleri bile yoktu. Rüzgarı kontrol ederek havadan uçup gelen Ubir'leri farklı yerlere sürükledim. Ve alev oklarımın onlara isabet etmesi için çabaladım. Bedenim iyice yoruluyordu. Büyü yaptıkça kemiklerimin ağırlaştığını hissediyordum.
"Bu gözgüleri nerelerde hissediyorsun?"
Kulağıma alışık olduğum seslerden çok daha farklı bir ses gelirken kim olduğunu sorgulamadan söyledim. "Köyün dört bir yanından geliyor gibiler. Doğu, batı, güney ve kuzey! Fakat asıl gücü güneyden hissediyorum. Bu yüzden diğer gözgülerin yok edilmesi lazım!"
Çünkü güneyde hissettiğim karanlık enerji Tepegöz'ün ablası olduğunu düşündüğüm kişiden geliyordu. "Onları yok edeceğiz!" Başımı çevirip benimle konuşan kıza baktığımda Gözde'nin yanına aldığı üç Şaman ile birlikte ormana doğru koştuklarını görünce şaşkınlıkla onları izledim.
"Umay!"
Kutay'ın sesini duyduğumda dönüp ona baktım. Üzerime doğru uçan bir İtbarak ile son anda kendimi ondan kurtarmıştım. "Ormana ilerleyelim!" İkisi aynı anda geriye çekilip ormanın içine doğru koşmaya başladık.
"Kaçmayın küçük yaratıklar. Koşmak istemiyorum! Benden kaçmayın!"
Dev arkamızdan bağırmaya başladığında köyün içinden bir an önce çıkabilmek için çabaladık. Bir kaç yaratığı öldürmeye devam ederken tüm bunların ne zaman biteceğini düşünmeye başladım. Bu lanet olasıca iş ne zaman bitecekti?
Duran yağmurla birlikte biraz daha rahatlamıştım. Fakat çamur ayağımızın altında rahat koşmamızı engelliyor ve sürekli kaymamızı sağlıyordu. Çadırların arasına girip biraz olsun soluk almak için saklandık. Devin deli ayak sesli bizi kaybettiği zaman yavaşlamıştı. "Şimdi saklambaç mı oynuyoruz? Ama ben ebe olmaktan nefret ediyorum!"
"Kapat çeneni aptal kardeşim. Çabuk bul onları!"
Kadın öfkeyle bağırırken biraz daha ilerledik ve çadırın etrafında döndük. Az ilerimizde duran ahırın içinde ki hayvanlar belki de korktukları için sesleri dahi çıkmıyordu. "Ne yapacağız?" diye sessizce sordum. Kutay'ın bakışları yorgun olduğunu gösteriyordu.
"Derisi çok sert hasar bile almıyor!"
"Dediğim gibi gözünü hedef almalıyız!"
Aybars'a cevap verirken devi kontrol ettik. Sessizce ilerledik ve başka bir çadırın arkasına saklanırken bir aptal ile karşı karşıya geldiğimiz için mutluydum. "Ablası onu tam yönetemiyor. Bu bizim için bir avantaj." Kutay sakince solurken başımı salladım. Gözde'nin, gözgü denen aynaları yok etmeye gittiğini söylediğimde ikisi de şaşırmış gibiydi. Fakat bunun için fırsat yoktu.
"Ablasını bulmamız gerek. Ben onu arayacağım!"
"Yalnız başına gidemezsin!"
Yaratıklar başımızın üstünde uçarken düşünmeden ahırın içine girdik. Tavuklar ve koyunlar korkuyla kaçışırken ufak pencereden dışarıyı izledim. "Sanırım Şamanlar savaşmayı akıl edebildiler!"
"Dedem..." dedi bir an Aybars. Sesi titrerken kendisini toparladı ve konuştu. "Yer-Su seni seçti. Bunu hissettikleri için savaşmaya başladılar." Demek bu yüzdendi ve belki de Aybars'ın gelmesini sağlayan asıl şeyde dedesinin büyü gücü beni kabul etmesiydi.
"Şu an önemli olan bu değil! Devi oyala," diye söze girdi Kutay, Aybars'ı göstererek. "Senin işin kardeşini bulmak," ardından bana ne yapacağımı söylerken sıra kendisine gelir gibi konuştu. "Ben ise kardeşini bulurken seni koruyacağım. O deli kadın tek başına orada bizi beklemeyecektir!"
"Peki neden işin zor kısmı bende?"
"Sence oturup bunu tartışmamıza gerek var mı?"
"Evet!"
"Çünkü sen Koruyucusun. Senin ışık gücün var ve ona hasar verme şansın daha yüksek. Hatta onu öldürme şansın bile daha yüksek!"
Kutay açıklama yaparken dışarısının fazlasıyla sessiz olduğunu fark ettik. Onları durdurdum. Hemen arkamızı yasladığımız duvardaki pencereden dışarıya bakacağım zaman içeriye dolan sıcak nefes ile büyük bir göz ile karşılaştım. "Aha! Buldum sizi!" Heyecanlı bir ses yankılandı.
"Siktir!"
Kutay belimden sarılıp beni kendisine çekip korumak üzerime yatarken "Koru kendini!" diye bağırdı Aybars'a. Ahır büyük bir darbe ile parçalanıp etrafa savrulurken üzerimize düşen tahta parçaları ile hareket etmemiz zorlaşmıştı. Koyunlar korkuyla bağırırken bazılarının sesleri çoktan son bulmuştu.
"Burada mısınız? Yoksa burada mı?"
Tahta parçaları üzerimizden ayrılırken heyecanlı başa bir ses duyuldu. "Burada Koruyucu varmış!" Sesleri duysam bile bedenim Kutay'ın beni sıkı sıkı tutuşundan hareket edemeyecek haldeydim. "Aybars!"
Korkuyla bağırırken kulağıma yükselen başka sesler ile ne olduğunu anlamaya çalıştım. "Lanet olasıca Koruyucular!" Kadın sesi kulağıma dolarken hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Koruyucular derken neyden bahsediyordu? Başka Koruyucular mı gelmişti? Aybars iyi miydi? Beynimde hala bir sürü düşünce yanıp sönüyordu.
"Kutay!"
Sesim yükselirken zorlukla nefes alıp veren Kutay hırıltı dolu bir sesle bana cevap verdi. "Üzerimizde ki kalın tahtalar hareket etmemi engelliyor." Zorlandığı fazlasıyla belliydi. Tek görebildiğim boynu ve köprücük kemikleriydi. Elimi göğsünden yukarıya kaldırıp tahtayı hissedebilmek için çabaladım. "İyi misin?"
"Sence?" diye konuşurken kendinden hiç taviz vermiyordu. "Tahtayı kaldırmaya çalışacağım." Elleri beni daha fazla sararken sıcak nefesini hissedebiliyordum. "Hızlı bir şekilde!" Dışarıda olup bitenin farkında değildim fakat anladığım kadarıyla saklanmış bir kaç Koruyucu vardı ve bize desteğe gelmişlerdi. Beynimin içinde bir sürü soru işareti vardı fakat hiçbirisini düşünemezdim. Şu an önceliğim buradan çıkmamız ve Aybars'ı bulmamızdı. Sonunda avuç içimi tahtanın pürüzlü yüzeyini hissettiği zaman onu ittirmek için havayı kontrol edip onu ittirdim. Tahta bir kaç zorlu hareketler ardından üzerimizden fırlayıp çıkarken diğerlerinin üzerine düşüşünü duydum.
"Hallettim," diye konuştum. Kutay üzerimden zorlukla kalkarken saçları saman ve pislik dolmuştu. Yüzünde ki acı ifade ile göğsünü tutuyordu. Beni korumak için aldığı bu hasar ile sinirlenmiştim. Neden beni korumak için çaba harcamıştı ki?
"Küçük böcekler geberin!"
Tepegözün sesi bizden uzaktaydı. Önünde onunla savaşan beyaz kıyafetler giyinen adamlar görünce sakince nefes verdim. Ellerinde ki kılıçlar ile dövüşürken köyün içerisinde ki çığlık ve bağırış sesleri bize kadar geliyordu. Demek daha fazlası vardı. Ve nasıl bu kadar hızlı geldiler bilmiyorum ve bunu düşünecek zaman bile değildi. Ağrı ve ufak öksürükler ile oturduğu yerden kalkmaya çalışan Kutay’ı es geçip Aybars’ın olduğu yere doğru koşmaya başladım.
“Aybars!”
İsmi istemsiz dudaklarımdan dökülmüştü. Tahtaların üzerinden zorlukla ilerleyip açıkta olan bedenine yaklaştım. Yerde yatıyordu. Başından akan sıcak kanı görmemek elde değildi. Hızlı adımlarla ona yaklaştım. Sarsıp kendisine gelmesini sağladım. “Aybars, beni duyuyor musun?”
Başını sallarken kollarımı ona dolayıp kalkmasına yardım ettim. “Kendine gelmek zorundasın!” Ona baskı yapmak zorunda olmak canımı sıkıyordu fakat başka şansım yoktu. Onunla ilgilenirken Tepegöz yüksek sesle bağırdı.
“Aptal! Koruyucuları bırak büyücüyü öldür!”
Hızlı hareket etmem gerekiyordu. Aybars gözlerini açarken düşünmeden onu çekmeye çalıştım. “Kutay yardım et!” Onun hali Aybars kadardı fakat şu an en kötüsünü düşünüp hareket etmemiz gerekiyordu. “Abla bu yaratıklar bana izin vermiyor.”
Tepegöz ağlamaklı bir sesle ona karşılık verirken sonunda Aybars kendisine gelmişti. Onu kaldırıp ilerledik. Tepegöz ile dövüşmeye devam eden Koruyuculardan bir tanesi havaya uçup uzak bir yere düştü. Yere çarpan bedenin sesi kulaklarımı doldurduğunda ağlamak istedim. Fakat şu an buna vakit yoktu. Hiçbir şey için vakit yoktu. Bir an önce ormana gidip devin ablasını bulup öldürmemiz gerekiyordu.
Aybars’ı bir çadırın arkasına çektik ve sırtını yasladık. Kutay göğsüne vururken akan kan durmuştu. “Çok çabuk kendini kaybediyorsun Cesur Yürek!” Aybars acıyla gülerken elini uzatıp Kutay’ın giydiği deri yeleğe tutundu. “Sana neden Kara Buz dediklerini şimdi daha iyi anlıyorum.” Kendisine zaman tanıyıp bana çevirdi bakışlarını. “Ormana gidin ve o kadını bulun. Tepegözü ben ve diğer Koruyuculara bırakın.”
Kutay’a güç verir gibi göğsüne sertçe vurup sarsarken yeniden bakışları sertleşti. “Ne yapman gerektiğini biliyorsundur?” Sesi sert çıkarken Kutay muzip bir edayla güldü. “Tepegözü öldürdüğünden emin ol!”
Birbirleri arasında geçen sohbetle birlikte Aybars elimi tuttu ve bana son kez güç verdikten sonra ormana ilerlemek için hareket ettik. Ormana yaklaştığımız zaman arkama dönüp baktım. Aybars’ın ayaklanıp belinden çektiği kılıcı ile Tepegöz’ün karşısına geçip savaştığını gördüğümde iyi olması için dua ettim. İyi olmak zorundasın Aybars.