ÜÇÜNCÜ BÖLÜM - KARANLIK MİRAS "Bir yalanı sürdürmenin bedeli, gerçeği öğrenmenin bedelinden her zaman daha ağırdır." Bölüm Şarkısı ✨: Feridun Düzağaç - Yalnızlık Senfonisi Depodan çıktığımda içerideki kan kokusu üzerime sinmişti. Elimde sıkıca tuttuğum fotoğrafa baktım, ardından zarar görmemesi adına çıkmadan önce yerden aldığım, üstünde 'Aylin Karaca' yazan zarfın içine koydum. Şu an Rıza'nın ofisine gidemezdim. Necmi yerde kanlar içinde yatarken Rıza'ya verebilecek tek bir mantıklı cevabım bile yoktu. Ne diyecektim ki? "Onu bayıltıp getirecektim ama yanlışlıkla öldü mü?" Ya da daha da kötüsü, "Onu Vural vurdu, o vurmasaydı şu an burada olurdu" mu diyecektim? Gidemezdim. Ne olursa olsun, şu an gidemezdim. Vural'ın onu vurduğunu söylesem bile, Rıza'nın Necmi'nin ölmesinden ziyade, onu öldüren kişinin Vural olmasını daha çok dert edeceğini biliyordum. Rıza'nın asıl patlaması belki de bilgilerin gitmesi değil, benim başarısızlığım yüzünden olacaktı. Eğer gidersem bu gece çok uzardı ve benim başım bunu çekmeyecek kadar ağrıyordu. Arabama binip gazı sonuna kadar köklemiştim. Kafamdaki düşünceler hızla akıp giden yol gibiydi. Biri bitmeden diğeri başlıyordu. Nefesimi verdim. Bu seferki hedefim Leyla'nın kafesi değil, Rıza'nın kütüphanesiydi. Rıza'nın tüm pisliklerini taşıdığını bildiğim ve benim giriş iznimin olmadığı tek yerdi orası. Rıza yıllardır beni tek bir şey için çalıştırıyordu yanında: Cengiz'i bitirmek. Bana bunun ikimizin de intikamı olduğunu söylüyordu. Ama bu sadece ve sadece onun intikamıydı. Ben sadece onun oyununda bir piyondum. Onun istediği yöne gidiyor, onun istediği hamleyi yapıyordum. Onca yıl bana intikamı bir amaç olarak satmıştı. Oysa onun tek istediği, benim öfkem ve onun sinsiliği ile ortaya çıkan gücü kullanmaktı. Başarıyordu da. Tek bir kelimesi ile beni nefretle dolduruyor, sonra da istediği planda benim öfkemi kullanarak bana hamleler yaptırıyordu. Ama artık buna boyun eğmeyecektim. Onun piyonu olmayacak, aksine onu kendi piyonum yapacaktım. Onunla ilişkimiz hiçbir zaman baba-kız gibi olmamıştı. Ona bir gün bile baba dememiştim. Çünkü o, şefkati emirle karıştıran bir adamdı. Ve ben, onun suskunluğunla büyüttüğü bi öfkeydim. Ne o baba olacak kadar şefkatliydi ne de ben küçük bir kız çocuğu olacak kadar masumdum. Yaşadığımız hayat bizi yaşayabileceklerimizden uzaklaştırıyordu. Yan koltuğa koyduğum zarfa baktım. Eğer bu fotoğrafın anlamını öğrenmek istiyorsam, önce o kütüphaneye girmem lazımdı. Kabul, kolay olmayacaktı. Fakat elime bir bilgi bile geçirsem bu bana büyük ölçüde kâr sağlardı. Orada Demiryurt Çetesi hakkında bilgiler de olmalıydı. Belki zamanım kalırsa işimi mahveden Vural Demir’e de bakabilirdim. Necmi'nin cebinden çıkan fotoğrafın kopyalarının ya da benzerlerinin o dosyaların içinde olduğunu düşünüyordum. O fotoğraf oradan çıkmış olmalıydı, tamam, ama bu fotoğrafın Necmi'de ne işi vardı? Ve neden zarfın üstünde Aylin Karaca yazıyordu? Düşünceleri uzaklaştırmak adına gaza daha fazla yüklendiğimde hızım yüz elliyi geçmişti. Şehre giriş yaptığımda hava daha kararmamıştı. Gökyüzü hala turuncu ve morun karışımıydı. Zihnimden uzaklaştırdığım düşünceler yeniden aklıma üşüşmeye başladığında elimi sinirle direksiyona vurdum ve tüm gücümle "Çıkın aklımdan!" diye bağırdım. Önümde bir kavşak vardı. Kavşağa yaklaşmaya başladığımda Vural'ın sözleri aklıma geldi: "Hem belli mi olur? Sonuçta Rıza Armağan'ın kızısın. Kan çeker derler. O pek sever böyle işlere bulaşıp başına bela almayı, değil mi? Sen de onun soyadını taşıyorsun: Armağan." Çıldırmama ramak kalmıştı. Neden tüm bunlar beni buluyordu? Bilmediğim, benden gizlenen daha kaç bilgi vardı? Kavşağı hızla geçmek için hızımı artırdığımda yolun kenarından bir anda beliren gölgeyi son anda fark etmiştim. Aniden frene asılmam ile arabanın kayması sessiz bir küfür etmeme neden oldu. Lastiklerin çığlığı, sokakta yankılanan bir çığlığa dönüştü. Bum! Çarpma sesi, camların gürültüsü ile karıştığında, vücudumun bir an havada asılı kaldığını, ardından da emniyet kemerinin beni sarsıntıyla geri çektiğini hissettim. Araba bir kaç metre sonra sarsılarak durmuştu. Hava yastığı yüzüme çarpmıştı ama bu sefer acıdan daha fazla bir duygu hissetmiştim: pişmanlık... Titreyen ellerim ile hava yastığını bir kenara ittim ve kapıyı açıp dışarıya fırladım. Ön tamponum paramparça olmuştu. Ama asıl korku, birkaç metre ileride yerde yatan küçük bedeni fark edince iliklerime bulaştı.Neredeyse yetmiş hızla çarptığım bu kişi küçücük bir çocuktu. Belki yedi, belki sekiz yaşındaydı. Yanında tekerlekleri yamulmuş bir de bisiklet duruyordu. Çocuk canının yandığını belli eden bir şekilde mırıldanıyor ve kıpırdıyordu. Korku ile yanına gittiğimde hızla yanına eğildim ve küçük yüzünü avuçlarımın içine aldım. Sol şakağından ince bir kan sızıyordu. Ağır yaralanmamıştı ama çoğu yerinde belirli sıyrıklar vardı. Yaralarına baktığımda kırık bir yeri yok gibi görünüyordu. Kafasını ve kolunu oynatabiliyordu. Endişe dolu sesim ile "Hey, iyi misin? Konuş benimle, sakın uyuma. Ayaklarını kıpırdatabiliyor musun?" diye sordum. Çocuk mavi gözlerini aralayıp bana baktığında gözleri dolu doluydu. "Başım, başım çok acıyor," diye acıyla mırıldandı. Diz kapaklarımı yere koyarak elimi alnına götürdüm, ateşi vardı. "Tamam, çok normal. Başını çarptın ama geçecek. Şimdi bana ismini söyle yakışıklı," dedim. Amacım onu korkudan uzaklaştırıp rahatlatmaktı. Kafamı kaldırıp sokağa baktığımda tek bir Allah'ın kulu yoktu. Başımı geri çaresiz gözlere çevirdiğimde yerde yatan küçük çocuk güçsüzce "Emir" dedi. Sonra da gözünden bir yaş düştü. "Ben evden kaçıyordum, sağıma soluma bakma—" Hıçkırdı ve ağlamaya başladı. Şaşkınlıkla "Tamam, ağlama, geçti. Geçti. Şimdi bana anlat neden evden kaçıyordun? Ailen nerede? Ben de ambulansı arayacağım," dedim. Emir gözyaşlarının içinde gülümsemeye çalıştı, sonra da iyice güçsüzleşen sesi ile tekrar mırıldandı: "Onlar yine kavga ediyorlardı. Boşanacaklarını söylüyorlardı. Evden çıkıp bisikletimi alıp çok uzağa gitmek istedim. Onların kavgasını bir daha duyamayacağım kadar uzağa..." Sesi aniden kesilip gözleri kapandığında bedenimi panik ele geçirdi. "Hayır, hayır Emir! Aç gözlerini!" Onu burada bırakıp gidemezdim. Telaşla telefonumu almaya çalıştığımda bir düdük sesi duydum. Kafamı kaldırdığımda bir taksinin bize yaklaştığını gördüm. İçinden ellili yaşlarına yakın bir adam indiğinde merakla yanımıza geldi. "Ne oldu burada kızım? Kaza mı oldu?" diye sordu. Kafamı salladığımda "Onu hemen hastaneye götürmeliyiz, kan kaybediyor," dedim ve taksici kafasını sallarken Emir'in zayıf ve küçük bedenini kollarımın arasına aldım. Taksinin arka kapısını taksici açtığında Emir'i içine koyup başını kucağıma alarak ben de yanına oturdum. Taksi hareket etmeye başladığında taksiyi süren adam aynı zamanda bana kazanın nasıl olduğu hakkında sorular soruyordu ama duymuyordum onu. Tek düşündüğüm, kendi dertlerim yüzünden bu dünyadan masum bir can giderse ne yapacağımdı. On beş dakikalık bir yolun sonunda hastanenin acil servisine kucağımda Emir'le daldığımda onu dikkatli bir şekilde sedyeye yatırmalarını izledim. Taksiyi kullanan adam yanıma geldiğinde "Polis var, kazanın nasıl olduğunu anlatmalısın," dedi. Hastanenin kapısından polisler geldiğini görünce doğruldum ve taksici polisleri buraya doğru çağırdı. Polisler yanımıza geldiğinde "Kaza ne zaman ve nerede gerçekleşti?" diye sordu. Kazanın gerçekleştiği mahalleyi, hızımı ve Emir'in yola çıkışını anlattığımda hızdan dolayı para cezası yazdıklarını, çocuğun durumuna göre de ebeveynlerinin düşüncelerini almaları gerektiğini söyledi. Yavaşça kafamı salladığımda aynı zamanda da parayı ödüyordum. Para ödeme işlemi bittiğinde "Ebeveynler gelene kadar hastaneden çıkışınız yasaktır, lütfen bekleyin," dedi, ardından da taksiciye yöneldi. "Siz de şahit olarak kalmalısınız, lütfen siz de bekleyin," dedi ve hastane acil servis güvenliklerine doğru gitti. Kendimi hastane oturaklarından birine attığımda cebimden kanlı zarfı çıkardım. Yarım saat geçmişti. Bu süre zarfında sadece elimdeki fotoğrafa bakmıştım. Kapıdaki sesler yükseldiğinde fotoğrafı cebime koyarak ayağa kalktım ve kapıya baktım. Yirmilerinde gözüken bir kadın ve bir adam hastaneden içeriye daldıklarında kadının sesi ile irkildim. O an Emir'in bir ailesi olduğunu hatırladım kadın "Emir oğlum!" diye ağlıyordu. Yanındaki adam kadına sert bir sesle susması için uyararak girişteki kıza yöneldi. Birkaç soru sordu, ardından gözleri önce Emir'in olduğu odayı sonra da beni buldu. Emir'in babası olduğunu tahmin ettiğim adam bir hışımla üzerime yürüdü. Çıldırmış sesi ile "Sen! Emir'ime sen çarptın. Onu o odaya sen soktun! Eğer çocuğuma bir şey olursa..." dedi, parmağını yüzüme doğru salladı. "Seni mahvederim! Duydun mu beni!" İfadesiz gözler ile ona baktığımda yanındaki kadın onu durdurmaya çalışıyordu. Ama öfkesi hiç dinecek gibi durmuyordu. Kadının ellerinden kurtularak bağırmaya devam etti: "Hâlâ bakmaya devam ediyor ya. Seni mahvederim diyorum!" dedi. Cevap vermediğimde sabrının son noktasına gelmiş gibi elini yüzüme doğru yumruk yaparak kaldırdı. Yumruğu yüzüme ulaşmadan yılların eğitimi ile kolunu havada yakaladım. Bileğini var gücümle sıkarken damarlarındaki titremeyi hissettim. O an bütün gücüm ile ona karşılık verip yaşadıklarımın hırsını çıkarmayı çok istedim ama içimdeki o his beni durdurdu. O içerideki masum çocuğun babasıydı. Çocuğuna bir şey olacak korkusu ile hareket ediyordu, ona saldırmak haksızlık olurdu. Kim olsa çocuğunun başına bir şey geldi diye endişelenir ve bunun sorumlusunu bulup acısını almak isterdi. Sırf bu yüzden ona saldıramazdım. Fakat yaptıklarını yüzüne vurabilirdim. Bileğini sıkmaya devam ederken sakin bir şekilde fısıldadım: "Çocuğunu yaralayan sadece ben değilim. Ben Emir'in sadece fiziksel yarasını açtım, onun asıl yarasını açan sensin," kadına çevirdim bakışlarımı, "Sizsiniz. Sizin bağırışlarınız. Emir bugün evden siz boşanacaksınız diye kaçtı. Bana artistlik göstermek yerine oğlunuzun sağlığını düşünün." Tekrardan adama baktım. "Şimdi o elini indir ve uslu uslu bekle!" Yüzü sinirden kıpkırmızı olduğunda burnundan soluyordu. Bir anlık hastane koridorunda sessizlik oldu, ardından az önceki polis yanımıza geldi. Adamın kolunu bıraktığımda Emir'in babasına yönelerek "Oğlunuzun durumu iyi, sadece savrulmuş. Başındaki ve kolundaki çizik dışında başka bir şeyi yok. Alev Hanım'dan şikâyetçi misiniz?" diye sordu.Adam polise emin olmaya çalışır gibi baktı, ardından da "Eğer oğlum iyiyse, bir sıkıntı yoksa..." dedi, bana baktı ve cümlesini tamamladı, "değilim." İfadesizce bakmaya devam ettiğimde polis bu sefer de bana dönerek "Biz Emir'in ifadesini aldık. Önce sizinle görüşmek istiyor Alev Hanım. Lütfen bir dahakine hız kurallarına dikkat edin. İyi günler, geçmiş olsun," diyerek en sonda da her şeyi sessizce izleyen taksiciye döndü, "Siz de çıkabilirsiniz, teşekkür ederiz," dedi ve kapıdan çıktı. Polisin kapıdan çıkması ile doktor da odadan çıktı. Emir'in annesi beni ve az önce yaşananları unutarak doktora oğlunun nasıl olduğunu sordu. Doktor cevap vermeden Emir'in "Anne!" diye seslenmesi duyuldu boş koridorda. Kadın, doktora sorduğu sorunun cevabını oğlundan almak istercesine başını okşayarak "Oğlum nasılsın, iyi misin? Bir yerin ağrıyor mu?" diye sordu. Adam da oğlunun yanına gittiğinde kapıdaki doktorun yanına ben yaklaştım. "Durumu nasıl?" "Uyanık ve stabil. Alev Hanım siz olmalısınız, sizinle konuşmak istiyordu. Bir gidin isterseniz." Kafamı sallayarak içeri girdiğimde Emir, yan yana duran anne babasına bakarken gülümsüyordu. Başımı sağa doğru eğdiğimde ben de gülümsedim. Beni gördü ve gülümsemesini genişletti, ardından da "Teşekkür ederim," diyerek konuştu benimle. "Biliyorum, bana çarptın. Bu, kötü, çok kötüydü ama senin bana çarpman onları yakınlaştırdı. Onlara anlattın mı?" Başımı hafifçe sallarken ben de gülümsememi devam ettirerek "Evet ama onlara asıl nedeni senin anlatman lazım," dedim. Bakışlarını tekrardan anne ve babasına döndürdüğünde "Evet ben kaçıyordum. Ama neden kaçtığımı biliyor musunuz? Çünkü siz... siz her zaman kavga ediyordunuz. Sürekli bağırıyordunuz. Bisikletime binip uzağa gitmek istedim. Çok korktum anne, baba. Ben sadece sizin mutlu olmanızı istiyorum." Emir'in sözleri odadaki havayı birden kapladığında anne ve babası birbirine baktı. Kadın hıçkırarak ağlamaya başladı. Adamın sert ifadesi paramparça oldu ve gözleri doldu. Ağlamamak için bakışlarını kaçırdığında ayağa kalktı, masadaki sürahiden bir bardak su doldurdu. Ardından doldurduğu suyu Emir'in yanına giderek "Susamışsındır, içmek istersen," diyerek Emir'e uzattı. Emir babasına bakarken suyu elinden almadı. Babası karşısındaki bakışlara dayanamayıp bardağı karısına vererek oğluna sarıldığında "Kör olmuşuz oğlum, senin çırpınışlarına kör olmuşuz. Özür dileriz," dedi. Emir babasına sarıldı, ardından annesi de onlara eşlik etti. Hepsi geri çekildiğinde annesi babasına baktı. "Boşanmayacağız. Oğlumuz için bu evliliği devam ettireceğiz, birbirimizi seveceğiz," dedi. Adam da karısına geldiğinden beri ilk defa gülümseyerek "Evet, boşanmayacağız ve birbirimizi sevmeye devam edeceğiz," dedi. Kadın da gülümsedi, adam da. Onlara bakarken içimde bir şey kıpırdadı. Belki de ilk kez bir çocuğun sesiyle bir aileyi kurtar mıştım. Emir onlara bakmayı bırakarak eliyle beni göstererek "Evet o bana çarptı ama beni buraya getirip hayatımı kurtaran da oydu. Ona kızmayın, ne olur. O da çok korktu," dedi. Emir'in yanına gittiğimde adam karısının yanına gitti ve elini tuttu. Ben de Emir'in yanındaki boşluğa oturarak onun minik ellerini tuttum. "Senin hayatını kurtarmak benim görevimdi. Ve evet korktum. Sana bir şey olacak diye çok korktum. Sana benim yüzümden bir şey olsaydı kendimi asla affetmezdim," dedim ellerini sıkarak. Emir de benim ellerimi sıkarak "Gitme, olur mu? Beni unutma, beni ziyarete gel, beraber vakit geçirelim," dedi. Ona gülümseyerek yaralanan yerlerinden birer defa öptüm ve işim olduğunu ama onu görmeye tekrar geleceğimi belirterek ayağa kalktım. Kadın ve adama baktığımda adam "Az önceki tatsızlık için kusura bakmayın, lütfen bekleriz, gelin kahvemizi için," dedi. Başımı hafifçe sallayarak "Eğer müsait olursam neden olmasın. İyi günler, geçmiş olsun tekrardan," diyerek odadan çıktım. Dışarı çıktığımda daha fazla vakit kaybetmemek adına bulduğum ilk taksiye bindim. Yolda kalan arabamı muhtemelen polisler olay yeri incelemede almışlardı, bu yüzden taksi ile gitmem gerekiyordu.Yoldaki taksilerden birini durdurduğumda arka koltuğa binerek adresi söyledim. Çok zaman kaybetmiştim. Adama daha hızlı sürmesini söyleyerek kafamı cama yasladım. Yol boyunca düşündüğüm tek şey o fotoğraftı. Üç saatlik yolculuğun ardından taksi Rıza'nın malikânesinin az ötesinde durduğunda planım, arka kapıdan kimseye görünmeden kütüphaneye girmekti. Taksiden inip parasını ödedim. Taksi uzaklaştığında sessiz adımlar ile arka kapının yanına vardım. Kapıda iki tane koruma vardı. İkisini aynı anda alt etmeye çalışırsam, diğer korumalara haber verirlerdi ve burası benim hiç istemediğim şekilde kalabalıklaşırdı. Aklıma gelen ani fikrin olması için dua ederek yere eğildim. Etrafıma baktım ve en uygun olan taşı seçmeye çalıştım. Yerden orta büyüklükte bir taş aldığımda kapıdaki iri yarı adamlara tekrardan baktım. Kapının sağ tarafındaki adam diğer adama durmaksızın bir şeyler anlatmaya çalışıyor, diğeri de etrafına memnuniyetsiz bakışlar atıyor, arada bir de kendine sürekli bir şeyler anlatmaya çalışan korumaya kısa cevaplar veriyordu. Kütüphanenin karşısındaki çalılıklara doğru elimdeki taşı fırlattım. Adamlara baktığımda konuşmalarının daha da şiddetlendiğini gördüm. Nefesimi vererek yerden bir başka taş daha alarak aynı yöne doğru tekrar attım. Bu sefer sürekli bir şey anlatan adam duraksadı. Etrafına baktı, ardından da diğer adama bir şeyler söyledi. Etrafına son bir bakış atarak tekrardan önüne döndüğünde, ikinci bir taş daha atarak adamın dikkatini çalılıklara çevirdim. Adam bu sefer bir ses duyduğundan emin olarak sesli bir şekilde "Kim var orada?" diye bağırdı. Ardından cevap gelmeyince yanındaki adama bir şeyler fısıldayarak çalılıklara doğru adım atmaya başladı. Onun gitmesini fırsat bilerek parmak ucumda, benden tarafa olan ve bana arkasını dönmüş olan adamın yanına sessizce ulaştım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Gözlerimi uzun uğraşlar sonucu gönderdiğim adama çevirdiğimde orayı bir süre inceleyecek gibi olduğunu gördüm. Zamanımın olduğunu düşünerek rahat bir nefes verdim. Ardından da karşımda duran adama iyice yaklaştığımda vakit kaybetmeden omzuna dokundum ve bana döndüğünde bütün gücümle yumruğumu yüzüne geçirdim. Adam anında sendelerken ses çıkarmasına izin vermeden diğer bir yumruğumu da karnına geçirdim. İki büklüm olduğunda sessizce "Kusura bakma ama deseydim izin vermezdiniz," diyerek son yumruğumu da yüzüne geçirdim. Adam ani gelen darbelere karşılık daha tepki gösteremeden yere yığıldığında yanına eğilerek cebine baktım. Sol cebinde bulduğum anahtarların arasından hangisinin kütüphaneyi açtığını bilmediğimden hepsini yanıma aldım.Ayağımı adamın kafasının yanındaki boşluğa atarak büyük kapıya vardım. İttiğimde demir kapı bana yardım etmek istercesine sessizce açıldı. Kütüphanenin kapısına varana kadar başka bir adamla karşılaşmamıştım. İçeride adam var mıydı bilmiyordum. Mecbur bunu içeriye girerek öğrenecektim. Kilit, bildiğim standart kilitlerden değildi. Korumaların kullandığı bu anahtarlarla kapıyı açmak, düşündüğümden çok daha zordu. Arkama tekrar baktığımda her bir saniyenin aleyhime işlediğinin bir kere daha farkına vardım. Anahtarları teker teker kilide sokmaya başladım. Kapının açıldığını belirten o "tık" sesi gelmiyordu. Her saniye, diğer korumanın geri dönme ihtimali artıyordu. Üçüncü, dördüncü... En sonunda beşinci anahtarda bir tık sesi yükseldi. Kapı zorlukla açıldığında rahatlamıştım. Kapıdan sessizce süzülüp içeri girdim. Feneri etrafa tuttuğumda içeride gördüğüm kadarıyla boydan boya raflar, masalar dışında pek bir şey yoktu. Aceleyle raflardan birine yöneldiğimde üstündeki yazıları okumaya başladım.Birkaç rafı geride bıraktıktan sonra kütüphanenin tam ortasına gelmiş oldum. Yeni bir rafın önünde durduğumda gözlerim Demiryurt Çetesi yazısını aradı. Sola doğru adımlar atarak yazıları takip ettim. Demiryurt ismini bulduğumda fenerimi o rafta gezindirdim. En sonunda aradığımı bulduğumda dosyayı elime aldım. Yan tarafında "Demiryurt Çetesi Ajanları" yazıyordu. Dosyayı yakınımdaki ilk masaya koyduğumda hızlıca yapraklarını çevirmeye başladım. Buradaki fotoğrafta olan çoğu kişiyi tanımıyordum. Hepsi mi Cengiz'e ihanet etmişti? Yıllar önce, bu adamın fotoğrafını yine benzer bir dosya içinde görmüştüm. Rıza'ya sorduğumda bana bu adamın Cengiz'e ihanet ettiğini, Cengiz'in de onu öldürdüğünü söylemiş ve bir daha bu konuyu açmamı istemediğini söylemişti. O zamanlar önemsememiştim ama bu adamın olayı büyük gibi duruyordu. Ve ben er ya da geç bu işin sırrını öğrenecektim. Dosyanın dokuzuncu sayfasına geldiğimde gördüğüm yüz ile duraksadım, ardından da memnuniyetle sırıttım. Aradığım kişiyi bulmuştum. Cebimdeki zarfı çıkarıp içinden fotoğrafı elime alarak dosyadaki resmin yanına tuttum. Gözlerim iki fotoğraf arasında mekik dokurken doğru adamı bulduğuma emin oldum: Kucağında küçük bir bebek tutan bu adam; Dosyanın üstündeki isme baktım, Yaman Karaca'ydı. İsmin altında "Demiryurt Çetesi Cengiz Demir'in sağ kolu Yaman (öldürüldü)" yazıyordu. Yazının altında ise boy boy fotoğraf ve en altta da Yaman Karaca hakkında bilgiler vardı. Bu dosya hiç de masum değildi, bunu gördüğüm fotoğraflardan anlamıştım. Her bir fotoğrafta gözlerimdeki şaşkınlık ve acıma duygusu artıyordu. Dosyadaki ilk fotoğrafta Yaman Karaca'nın yüzü, zarfın içindeki fotoğrafla aynıydı ama bir sonraki fotoğraflar... Gözlerim ikinci fotoğrafa kaydığında, Yaman Karaca'nın yüzü kanlar içindeydi. Uzaktan çekilmiş bir fotoğraftı. Etrafta bir sürü alet vardı ve o aletler de kan içindeydi. Kanlar yüzünden hiçbir şey belli olmuyordu.
Yüzüne ne olduğunu daha net anlamak için üçüncü fotoğrafa baktığımda bu fotoğrafta yüzü daha netti. Bu fotoğrafta sadece Yaman Karaca'nın yüzü çekilmişti. Gördüklerimle dona kaldığımda dünyadan bağlantım kesilmişti sanki. Çünkü karşımdaki adamın gözleri, yoktu. Gözleri oyulmuştu, gözlerinin olması gereken yerde içi kan dolu iki boşluk vardı. Bu, bir infaz değildi. Bu, akıl almaz bir işkenceydi. Elimi boynuma götürdüğümde gözlerimi zorla dördüncü fotoğrafa yönelttim. Her defasında daha beteri ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Bu fotoğrafta uzaktan çekilmişti ama yüzü belliydi. Gözlerim boynundan asılmış adamı incelemeye başladığında, kanların çoğalmaya başladığını görerek gözlerimi kapatıp bekledim. Gözlerimi tekrar açıp karşımdaki korkunç hâlde olan adama baktığımda nefesim artık bana yetmemeye başlamıştı. Bu adam bunları yaşayacak ne yapmıştı? Bu kadar acıya nasıl dayanmıştı? Ben, Alev Armağan. Hayatım boyunca birçok suça karışmış, birçok kişinin canını almıştım. Ama böylesine bir acımasızlığı ilk defa görüyordum. Gözlerim yanmaya başladığında bu adamın suçunu çok merak etmiştim. Çünkü karşımdaki adamın, parmakları yoktu. Yaman Karaca'nın parmakları yerdeydi ve elleri de kan içindeydi. Elimi koyduğum dosya sanki alev almış gibi elimi geri çektiğimde. Sakinleşmeye çalıştım. Bu nasıl bir canilikti? Bu nasıl bir noktaydı? Bu kadarını kim nasıl yapmıştı? Her ne olursa olsun, kimse böyle ölmeyi hak etmiyordu. Eğer Cengiz'i biraz olsun tanıyorsam o bir haini tek kurşunla öldürürdü. Bu vahşet, Cengiz Demir'in yapacağı türden bir infaz değildi. Altta Yaman Karaca hakkında bilgiler yazıyordu. Donmuş bir şekilde solgun gözlerimi yavaşça oraya çevirdiğimde bu adamın geçmişini daha çok merak etmeye başlamıştım. Alttaki bilgilerde sadece nerede doğduğu, kaç yaşında olduğu ve okuduğu okullar yazıyordu, başka bir şey yazmıyordu. Ellerimi masanın üstüne koyup derin bir nefes aldığımda terlediğimi hissettim. Sağ elim ile alnımdaki teri silerek dosyanın sayfasını çevirdim. Arkasında da yazılar vardı. Bu işteki tek piyon Necmi değildi. Görünen o ki Necmi, Yaman'dan sonraki piyondu. A4 boyutunda bir belge vardı karşımda, bu belgenin başlığı da **"Yaman Karaca Vakası Nihai Rapor"**du. Belgeyi okumak için yavaşça eğildiğimde, kütüphanenin kapısının arkasında hareketlenme oldu ve korumalardan diye tahmin ettiğim bir adam "Kim var orada?" diye bağırdı. Yavaşça kapıya baktığımda kaçmak için çok geçti çünkü kapı çoktan açılmıştı. Tahmin ettiğim gibi Rıza'nın iki koruması da üzerime fener tutarak içeri girdi. Bunlardan biri az önce dışarıda taş atıp kapıdan uzaklaştırdığım adamdı. Elimdeki telefonu yavaşça arka cebime koydum. "Alev Hanım, Bay Armağan'ın talimatı, buraya girmeniz yasak," dedi yeni gördüğüm diğer koruma, sesi tehditkârdı. Onlara bir cevap vermeden önümdeki dosyaya tekrar baktım. Elimi dosyaya uzattığımda kapıdaki koruma endişeli bir sesle "Alev Hanım, derhal dışarı çıkın yoksa zor kullanmak zorunda kalacağız," dedi. Az önce gördüklerim yüzünden hızlanan nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Sanki baktığım her yönde o kanlı yüz vardı. Gözlerim sakince kapandığında ellerimi yumruk yaptım, ardından masanın üstüne koyduğum zarfa yöneldim. Adamlar dosyaya odaklanmış olmalılar ki zarfa gitmeme engel olmadı. Zarfı cebime koydum, ardından onlara yöneldim. Gözlerimin bir ruhtan farkı yoktu; ölü gibi baktığıma emindim. Sesimi güçlü çıkarmaya çalışıyordum fakat başarılı olduğuma dair şüphelerim vardı. Onlara doğru bir adım attım. "Bu odada her ne saklıyorsanız o şeyi bulacağım. Rıza'nın buraya girmemi neden yasakladığını biliyorum. Bilmemi istemediği şeyler var ve bu her neyse bu dosyaların arasında saklı. O şeyi bulacağım. Er ya da geç!" Duygusuz bir ifade ile söylediklerimden sonra yavaş ve güçsüz adımlar ile kendimi dışarı attım. Kapı arkamdan kilitlendiğinde, sanki geçmişte üzerime kapanmıştı. Duvara yaslandım. Gökyüzü sessizdi ama içimdeki fırtına sönmüyordu. Daha görmemem gereken kaç şeyi görecektim? Bu kanlı dünyadan kurtulmak için ne yapmam gerekiyordu? Leyla için katlandığım bu kanlı dünyada onu korumak için daha kaç cinayete bulaşıp tanıklık edecektim? Başımı geri indirip telefonumu çıkardığımda direkt aramalara girdim. En son arananlardan Rıza'ya tıkladığımda aciz ve güçsüzlüğümü kenara bıraktım. Sesimi tehditkâr çıkarmaya özen gösterdim. Arama üçüncü çalışta açıldığında "Orada kötü bir şey sakladığını biliyorum ve bu her neyse ben öğrendiğimde hiç de iyi şeyler olmayacak, bunu da biliyorum. Dikkat et, Rıza, dikkat et! Beni karşına almak gibi bir hata sakın yapma, seni uyarıyorum, sakın! Eğer yaparsan bunu sana misli misline ödetirim, haberin olsun!" Rıza'nın cevabını beklemeden telefonu kapattığımda son sözlerim bu oldu. ✨ Yazarın Ağzından: Alev Armağan büyük bir sinirle kütüphaneden uzaklaşırken, aynı zamanda Rıza Armağan da büyük bir sinsilik ile kütüphaneye yaklaşıyordu. Alev o bölgeden çıktıktan sadece on dakika sonra kütüphanenin kapıları tekrar açıldı fakat bu sefer kapıdan giren Kerpeten Rıza'ydı. Öfkeli olduğunu belli eden bir ses tonu ile "Nasıl girdi o buraya!" diye sordu. Karşısındaki korumalar mahcup bir ifade ile kafalarını öne eğdiklerinde Rıza daha çok sinirlendi. "Sizden kafanızı önünüze eğmenizi değil, cevap vermenizi istiyorum! Alev buraya bu kadar güçlü korumalar koymama rağmen nasıl girdi!" Rıza Armağan artık bağırmaya başlamıştı. Kapıdan diğer korumalar da girdiğinde aralarında Alev'in yumrukları ile bayılttığı koruma da vardı. O olayı bildiğinden başı önündeydi aynı diğerleri gibi. Rıza cevap beklediğini tekrardan belirttiğinde öne bir koruma çıktı: "Efendim, değişim saatiydi, iki kapıda da iki koruma vardı. Alev Hanım küçük bir plan kurup Yavuz'u kapıdan ayırmış, Mert'i de bayıltmış." Rıza kıpkırmızı olduğunda "Beceriksizler!" diye fısıldadı ardından da "Ne kadar kaldı burada?" diye bir soru yöneltti. Bu sefer de ismi Yavuz olan koruma öne atılıp "Efendim, dosyayı yeni okumaya başlamıştı, muhtemelen sadece fotoğrafları görmüştür. Yazıları okumasına fırsat vermeden içeriye girdik. Merak etmeyin, hâlâ gerçeği bilmiyor," diyerek mahcup bir ifade ile olanları açıklamaya çalıştı. Rıza masanın üstündeki dosyaya ulaştığında yazan ismi gördü: Yaman Karaca. Önceki sayfayı buruşmuş eli ile çevirdi. Yaman'ın kanlar içindeki yüzüne baktığında öfkesi silinmiş, yerine hoşnut bir ifade gelmişti. "Bu gerçeği kimse bilmemeli. Bu olay kayıtlara nasıl geçtiyse, öyle bilinmeli," diye fısıldadı. Masanın üstündeki dosyadan Yaman Karaca sayfasını diğer sayfalardan ayırıp eline aldığında adımlarını kütüphanenin sonunda sönmüş olan şömineye doğru yöneltti. Eline şöminenin üstündeki gaz yağını aldı, ardından da diğer elinde tuttuğu kâğıdı buruşturdu ve şöminenin içine attı. Gaz yağını da şöminenin içine dökerek şömineyi yaktı. Geçmişin kanıtları bir bir yanıp küle dönerken, önde o, arkada da korumaların yaptığı tek şey o gece kanıtların yanıp küle dönmesini beklemek oldu. Fakat bazen gerçekler gözlerinin önünde olurdu da görmezlerdi. Onlar o gece bütün kanıtları yakıp yok ettiklerini düşündüler. Belki o gece orada kâğıtlardaki tüm gerçekler kaybolmuştu. Ama gerçek sadece kâğıtlarda değildi. Ve bunu daha bilmiyorlardı.
















