İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 4 · 15 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 4

2.BÖLÜM GÖZLERDEKİ ATEŞ

İKİNCİ BÖLÜM : Gözlerdeki Ateş "Bir hayatı sona erdirmek için çıktığı yolda, kendi hayatının en büyük sırrıyla yüzleşeceğinden habersizdi." Bölüm Şarkısı✨: Manga - Cevapsız Sorular Alev Armağan'dan: Nefesim... sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyordu. Sadece birkaç saniye önce namlunun ucunu doğrulttuğum kişinin, Vural Demir'in, Demircioğlu'nun gözlerindeki ifadeyi görmüştüm. Bir an geçmişin kayıtları gözümün önüne gelmişti ama durmadım. Geçmişin acımasız hatıraları bir bir gözümde canlanırken duramazdım. Her şeye rağmen onu omzundan vuracaktım. Az daha aşağıdan vurup hayatına son verebilirdim ama bunu yapmayacaktım. Yine de onu vurmadan da duramazdım. Ben orada Rıza'yı korumak için vardım ve başka bir seçenek yoktu. Gözlerim hedefe, parmaklarım tetiğe kilitlenmişti.Gözümü bile kırpmadan parmağımı tetiğe bastırdım. Omzundan giren mermiyle yere yığılan adama karşı içimde ne bir acıma ne de bir pişmanlık vardı. O an aklımda sadece görevim vardı: Rıza'yı korumak. Onlarca kişinin canını hiç düşünmeden alan ben, karşımda yere yığılan adamı umursamamalıydım. Umursamadım da. Yanına yaklaştığımda, Cengiz Baba'nın veliahtı diye anılan bu adamın bakışları hiç yabancı gelmedi. Benim gibi bakıyordu, sanki karşısındakini tanıyormuş gibi. Tek fark, o benim kadar emin değildi. Dağılan zihnimi toparlayıp elimi cebime doğru ilerlettim ve kolyeyi çıkardım. Demiryurt çetesinin o meşhur kolyesini. Bu kolye onu darmaduman etmekle kalmayacak, aynı zamanda beni, yani geçmişi daha çok hatırlamasına sebep olacaktı. Yüzümü onun yüzüne doğru yaklaştırdım, alaycı tavrımı takınarak. "Daha yeni başlıyoruz, Demircioğlu," diye kısık bir sesle fısıldadım. Ardından da elimdeki kolyeyi yavaşça cebine koydum. Yüzündeki şaşkınlık ve merak ifadesi silinmeye başladığında, benim yüzümdeki alaycı ifade de silindi. Sözlerim onun üzerinde, onun haberi bile olmadan baskı oluşturacaktı. Onu kendi oyunuma çekecektim. O her ne kadar bu oyunu bilmese de, farkında olmadan oyunumun bir parçası olacaktı ve benim kurallarımı uygulamaya başlayacaktı. Göktuğ'un onu kolundan sarsmasıyla kendine geldi ve adamları koluna girdiğinde, yavaşça geri çekilip gözden kayboldular. Yerdeki kan izleri benim zaferimin kanıtı gibiydi. Yanıma doğru yaklaşan Rıza'nın yüzündeki o sinsi gülümsemeyi gördüğümde içimde küçük bir tiksinti oluştu. Bu adama güvenmek büyük bir hata olurdu. "Harika iş çıkardın, Alev," diye gururla karşısına bakarak fısıldadı ama bu gururu sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi kısa sürdü ve yüzünü nefretle tekrar bana çevirdi. "Demircioğlu'nu sadece yaraladın. Onun işini bitirebilirdin. Bunu yapıp Cengiz'in canını daha çok yakabilirdik. Yapmadın. Onun ölümü parmaklarının ucundaydı." Gözlerimi bana bakan suratına döndürdüm. "Acelem yoktu, Rıza," diye cevapladım. "Oyunun keyfini çıkarmayı tercih ettim." Yüzümde asıl oyunun yeni başladığını belli eden bir ifadeyle Rıza'yı arkamda bıraktım. Bu kanlı oyunun ilk perdesi sonlanmıştı, asıl oyun şimdi başlıyordu. Deponun dışına çıkmak için kapıyı açtım. Adımımı attığımda ayağıma bir beden çarptı. Kır saçlı, orta yaşlı adamın yanına eğilip parmağımı boynuna bastırdığımda tahmin ettiğim gibi nabız alamadım. Etrafıma baktığımda bir sürü kişinin cansız bedenlerinin öylece yattığını gördüm. Bu depo bir sürü kişinin mezarı olmuştu. Bir sürü kişi burada can vermişti. Hepsinin intikamını tek tek alacaktım. Her bir can için karşılığında bir can vereceklerdi. Her bir acı çığlık için karşılığında acı çığlıklar atacaklardı. Ben Alev Armağan'dım. Önce ismim gibi yakar, sonra da soyadım gibi onlara tek kurtuluşu, ölümü armağan ederdim. Dışarı çıktığımda gecenin ayazı yüzüme sert bir şekilde vurdu. Ellerimi deri ceketimin cebine soktuğumda ıssız yolda sadece ben vardım. Arabamın sürücü koltuğuna otururken aklımı yaşananlar ve yaşanacaklardan uzaklaştırmaya çalışıyordum. Kapıyı çekip kapattığımda alnımı sağ elimin içine alarak sıktım. Elimi direksiyona götürüp kafamı geriye attım ve sessizliğin içinde bir süre gözlerimi kapatarak bekledim. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Anlaşılan bunu tek başıma yapamayacaktım. Bana yardımcı olacak o adresi biliyordum. İstikametimi belirledim. Ardından da sessizliği bozmak adına arabanın gazını vererek o bölgeden uzaklaştım. ✨ "Animals" kafenin cam kapısından içeri girdiğimde çıngırağın sesiyle tatlı bir melodi ortama yayıldı. Buram buram kahve kokusu burnuma dolarken yorgunluğum az da olsa hafiflemeye başlamıştı. İçerisi dışarıdaki soğuk ve karanlık dünyaya o kadar zıt döşenmişti ki... Duvarlarda asılı, farklı türde hayvan resimleri, köşede şirin bir kedi maketi ve etrafa serpiştirilmiş küçük oyuncak hayvanlar... Burası tam da Leyla'nın ruhunu yansıtıyordu. Onun elinin değdiği çok belliydi. Gözlerim kafedeki tek tük insan içerisinden Leyla'yı bulduğunda, bir sünger ile masayı silmekle meşguldü. Bembeyaz teni ve gülen yüzüyle, bu kafenin en parlak simasıydı. Beni gördüğünde yüzündeki yorgunluk anında silindi ve neşeyle "Alev!" diye cıvıl cıvıl seslendi. "Hiç haber vermedin." Bir çırpıda yanıma gelip kollarını sardığında bu haline gülerek ben de kollarımı onun zayıf beline doladım. "Biraz işlerim vardı," dedim omuzlarından tutup geri çekilirken. Sesim her zamanki maskesini onun yanında tekrardan takmıştı. Onu kendi dünyama bulaştırmak istemiyordum. "Ama yine de seni görmeden yapamadım." Yüzümde yerini alan yalancı gülümseme Leyla'yı kandırmaya yetmişti. Sandalyelerden birine kendimi attığımda Leyla da karşımdaki sandalyeyi çekerek yavaşça oturdu. Gözleri yorgun bakıyordu. Bir süre sonra yeşil gözleri endişeyle bakarak "İyi misin?" diye sordu. "İyiyim," dedim konuyu değiştirmek adına. "Ee, patronun seni yoruyor mu?" diye sordum. Leyla'nın yüzü anında soldu. "Ah, sorma," deyip içini çekti. Bu hareketi karşısında sandalyede kendimi doğrultup ona doğru az eğildim. "Geç saatlere kadar kalıyoruz. Müşteriler geç gidiyor, her şeyi tek başıma toparlamak zorunda kalıyorum." "Tek başına mı?" Kaşlarım çatılırken istemsiz sesim de yükselmeye başlamıştı. "Neden?" "Başka kimse yok," diye önüne bakarak mırıldandı. "Patronum çok cimri, fazladan her bir elemanın kafeye zarar olarak geleceğini düşünüyor. Bu yüzden her işi bana yaptırıyor. Siparişleri almak, servis yapmak, ödemelerle ilgilenmek, temizlik ve..." Nefes verdi. "Daha nicesi." Leyla bu durumdan rahatsızdı ama söyleyemiyordu. "Neden itiraz etmiyorsun?" diye sitem ettim. "Niye her istediğini yapıyorsun? Daha önce konuşmuştuk bunu, sana bir daha böyle davranırsa ayrılacaktın buradan. Beni karıştırmıyorsun madem, en azından buradan ayrıl. Daha güzel yerlerde iş buluruz, olmaz mı?" Leyla umutsuzca gözlerime baktı ve "Korkuyorum," dedi. O da masada bana doğru eğilerek, "Alev, korkuyorum. Ben senin kadar cesur değilim. Hayatımı tehlikeye atmaktan korkuyorum." O benim gibi değildi. Yapılanların intikamını almaktansa susup kaderini kabullenmeyi seçiyordu. Ben ise intikam peşinde koşan, kandan eli çıkmayan biriydim. Onu bu işlerden olabildiğince uzak tutmalıydım. O bu dünyada kalmış son masumiyet parçasıydı. Ben bu bataklığa çoktan batmıştım, yolun sonunda çıkmak da gözükmüyordu. Hoş, bunun bir sonu olacağını da düşünmüyordum gerçi. Bu yüzden onu asla böyle şeylere karıştırmayacaktım. Elimi onun narin ve küçük eline uzattım. "Öyleyse," nefes aldım, "git o adama restini çek şimdi, şu an. Daha fazla bu işkenceye katlanma. Hem korkma, ben buradayım," diye ümitle gözlerine baktım. Leyla'nın gözlerine de ufak bir umut ışığı uğrayıp geçti. Bana güvendiğini biliyordum oysa ben kendime bile zor güveniyordum. Kendimi bu kanlı dünyanın içinde ruhu ölmüş fakat bedeni ile hareket ediyormuş gibi hissediyordum. "Sana çay getireyim," deyip ayağa kalktı. Leyla'nın arkasından gülümseyerek bakarken gözüm camlı duvarlardan dışarı kaydı. Bir sürü araba geçiyordu. Bir süre onları izledikten sonra gözüm kalabalık insanların arasında bir noktaya takıldığında anında hareketlenip yaslandığım sandalyeden ayağa kalktım. Bu gözler... Vural Demir. Buraya mı gelmişti? Kapıya doğru adım attığımda kolumdan tutan kişi kapıya varmama engel oldu. Arkama baktığımda Leyla çayları masanın üstüne koymuş, merakla gözleri bana, ardından da takılı kaldığım noktaya bakıyordu."Ne oldu, niye ayaktasın? Bir şey mi oldu?" dedi. Ona cevap vermeden arkama tekrar baktığımda az önce gördüğüm gözlerin sahibinin yerinde olmadığını gördüm. O muydu gerçekten? Eğer oysa daha saatler önce vurmuştum onu, nasıl gelmişti buraya? İnsanlar hızlı hızlı geçerken kendimi yanlış gördüğüme inandırarak Leyla'ya tekrar döndüm. "Yok, bir şey olmadı. Birisini gördüm sandım ama yanıldım sanırım," dedim. Leyla anladığını belirterek karşıma oturdu. Tekrardan çayından içerken "Öyle işte, benimki normal ilerliyor. Sende durumlar nasıl?" dediğini duydum. "Bence sormasan daha iyi," diyerek kestirip atmaya çalıştım. Başımı yavaşça geriye doğru tekrar çevirdiğimde yine kimse yoktu. Nefesimi vererek önüme dönerken masadaki telefonum çalmaya başladı. Ekrandaki ismi gördüğümde bu saatte ne istediğini anlamak için telefonu kulağıma götürdüm. "Ne oldu?" dedim. Tok bir sesle "Yanıma gel," diye konuştu. "Sana önemli şeyler söylemem lazım. Büyük bir şey öğrendim biraz önce." "Neden şimdi, sonra olmaz mı?" dedim. "Geç oldu." "Anlatacaklarım telefon ile anlatılacak şeyler olsaydı direkt konuya girerdim ama olmadığı için buraya gel. Büyük bir ihanet ile karşı karşıyayız Alev, hemen ofise gel!" dedi ve telefonun kapandığını belli eden sesle birlikte başımı bana bakan Leyla'ya çevirdim. "Rıza," dedim. "Beni çağırıyor, gitmem lazım."Leyla asık suratıyla "Yine mi iş?" dedi. "Ama daha yeni gelmiştin..." Başımı salladım. "Evet, ama gitmem lazım Leyla." Onun omzunu sıkıp kafeden çıktım. Elimdeki telefon ile tutarı Leyla'ya attıktan sonra arabama aynı hızda geri bindim. Ofise doğru sürmeye başladığımda kendim bile zor duyacağım bir sesle "Başlıyoruz," diye fısıldadım. Rıza'nın ofisine vardığımda kapı açıktı, ayağımla iteleyerek içeri girdim. Rıza her zamanki gibi koltuğunda oturmuş, kollarını da masaya yaslamış düşünüyordu. Yüzündeki ifade sakin bir okyanusun altında yatan fırtınayı andırıyordu. Masanın üzerinde bir dosya olduğunu gördüm. Ona doğru adım attığımda kafasını kaldırma gereği duymadan "Otur" dedi.Karşısındaki koltuklardan birinde yerimi aldığımda masadaki dosyayı bana doğru itti. Emrivaki sesiyle "Aç" dedi. Dosyanın kapağını açtığımda içinde bir fotoğraf ve bir sürü bilgi vardı. Fotoğraftaki adam, Necmi Fırat, yıllardır tanıdığım, belki de en güvendiğim insanlardan biriydi. Ama şimdi elimdeki bu dosya onun baş hain olduğunu söylüyordu. "Necmi Fırat," diye fısıldadım. Sesimde hem şaşkınlık hem de inkâr vardı. "Bu... Bu hayır, bu olamaz, imkânsız." Rıza derin bir nefes aldı, kafasını kaldırdı. "Hiçbir şey imkânsız değildir, güzel kızım. Bunu en iyi sen bilirsin, öyle değil mi? Sonuçta senin böyle bir vahşiye dönüşeceğine de imkânsız derdin, başaramayacaksın derdin ama bak şimdi ne oldu?" Sözleri beni öfkelendirmeye başladığında ellerimi hiç de yumuşak olmayan bir şekilde masaya koyarak ona eğildim. "Sözlerine dikkat et sevgili babacığım, damarıma basarsan bu vahşinin neler yapabileceğini tahmin bile edemezsin." Cümlelerim Rıza'ya komik gelmiş olmalı ki pis bir gülüşle gülmeye başladı. "Peki Alev, peki. Her neyse, konuyu dağıtmayalım. Bu adam," diyerek parmağı ile dosyayı gösterdi, "Necmi bizim en önemli bilgi ağımızdı. Yıllardır bildiği tüm bilgileri bize sorgulamadan ulaştırdığını düşünüyorduk ama en sonki baskından sonra," elini yumruk yaptı, "ah, bize ihanet etti işte en güvendiğimiz adam. Kurduğumuz tüm tuzaklar, yaptığımız her hamle bu yüzden başarısızlık ile sonuçlandı." İçimdeki öfke gitgide büyüyordu. "Ne gibi bir ihanet ile karşı karşıyayız, Rıza?" diye bir soru yönelttim. Rıza'nın gözleri öfkeyle doldu. "Bütün bu süre boyunca bizi arkamızdan vurmuş. Ne yaparsak, ne düşünürsek anında Demiryurt'a yetiştirmiş. O Demiryurt çetesinin ajanı Alev. Ama asıl tehlike bu değil. Asıl tehlike bizim planladıklarımızı ne kadar biliyorsa Demiryurt'unkileri de bir o kadar biliyor. Bu yüzden biz bu tehlikeyi..." Sözünü kestim. Bu adamın Cengiz'in ve bizim tüm sırlarımızı bilmesini duymak bile onu ortadan kaldırmam için gayet yeterliydi. "O zaman onu bulup işini bitirmem lazım," dedim. Rıza başını olumsuz anlamda salladı. "Hayır Alev, onu bulacaksın ve buraya getireceksin." Durdu, sonra tekrar ekledi: "Canlı bir şekilde." "Canlı mı?" diye sordum. Kaşlarım çatılmıştı. "Neden, bu riski neden göze alıyoruz? Onu orada öldürüp işini bitirebilirim." "Çünkü bize vereceği bilgiler var Alev. O bir cevher. Onu konuşturursak eğer Cengiz'i bitirebiliriz, anlıyor musun?" Kafamı aşağı yukarı salladığımda devam etti. "Cengiz'i, yani 'Cengiz Babamızı' can evinden vuracak olan tüm bilgiler bu adamda gizli. Onu ne olursa olsun konuşturmamız lazım." Rıza'nın yüzü acımasız bakıyordu. "Hemen harekete geç!" Bu sözleri duyunca belimdeki silahın mermisini kontrol etmek adına elime aldım, ardından da kapıya doğru yürümeye başladım. Kapının dışına çıktığımda ise elim telefonuma gitti, en üstteki numaraya tıkladım. Karşı taraftan ses geldiğinde "Cevdet, bana hemen Necmi'nin yerini tespit et," dedim. Ardından da cevap vermesini beklemeden söyleyeceği şeyi tahmin ederek "Evet, bu saatte, bekliyorum," dedim ve aramayı sonlandırdım. Rıza'nın ofisinden çıktıktan sonra aklımdaki tek şey Cengiz Demir lakabıyla Cengiz Baba'yı bitirmekti. Bu görev Vural ile aramızda olan sessiz savaştan daha önemliydi. Bu yılların intikamıydı. Necmi'yi yakalamak zorundaydım. Cevdet'den mesaj geldiğinde hemen harekete geçtim. Cevdet'in bu yönünü çok seviyordum, o bizim gözümüzdü, anında kimin nerede olduğunu bulabilirdi. Güvendiğim bir diğer insan da Cevdet'ti. Aklıma tekrardan Necmi geldiğinde gaza daha fazla yüklendim. Konum şehir dışındaki eski bir telekomünikasyon binasını gösteriyordu. Muhtemelen en son görüldüğü yerdi bura. En son yarım saat önce buraya geldiyse fazla uzakta olamazdı. Yakınlarda başka bina olmadığına göre gidebileceği tek yer 15 dakikalık yol mesafesi olan bir depoydu. Arabayı merkeze yakın bir depoda durdurdum ve arabadan hızlı bir şekilde indim. Silahımı tekrar kontrol ederek pek de sağlam olduğunu sanmadığım kapıya doğru yöneldim. Deponun kapısını tekme atarak açtığımda amacım içeride olduğuna emin olduğum Necmi'yi telaşlandırmaktı. İçeriye girdiğimde tam da tahmin ettiğim gibi Necmi telaşla kapıya bakıyordu. Tek başınaydı. Eli arka cebine gittiğinde ondan önce davranarak silahımı çıkarttım ve "Sakın!" diye tısladım yüzüne doğru. Ona bir adım attığımda elini havaya kaldırarak "Alev," dedi. Sesi şaşkınlığını ele veriyordu."Konuşacağız Necmi," diyerek bir adım daha attım. Sesim kararlıydı. "Bana bildiğin her şeyi anlatacaksın. Cengiz Baba ne planladıysa ve ne planlıyorsa hepsini tek tek anlatacaksın." Necmi hızla başını salladı ve "Asla!" diyerek sesini yükseltti. "Sana tek bir kelime etmeyeceğim. Seni Rıza gönderdi. Üzgünüm Alev, git buradan." dedi. Silahın emniyetini açıp ona bir adım daha yaklaşınca yutkunduğunu gördüm. "O zaman biz de senin anladığın dilden konuşuruz Necmi. Sen seversin böyle uzun konuşmaları, değil mi?" Gözleri silahın emniyetini bulduğunda ne düşündüğünü merak ettim. Kızını mı düşünüyordu yoksa daha doğmamış çocuğunu mu yoksa hâlâ o çalıştığı çeteyi mi düşünüyordu. Parmağım tetiğe baskı uygulamaya başladığında gözlerindeki kararlılık yavaş yavaş silinmeye, yerini de çaresizliğe bıraktı. Teslimiyet ile "Tamam," dedi, omuzları düştü. "Sana ne biliyorsam anlatacağım ama burada olmaz, güvenli değil," dedi ve kahverengi gözlerini kapıya çevirdi. Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Güzel," diye hoşnut bir ifade ile fısıldadım. Gözlerime baktığında "Şimdi yürü. Daha fazla zamanımız yok. Ben beklemeyi sevmeyen bir kadınım." Tereddüt ile bekledi, ardından gözleri tekrar kapıyı buldu. Kaçacak mıydı? Daha doğrusu kaçabilecek miydi? Son kez bana bakıp hareketlendiğinde silahımı bacağına doğru götürdüm. Tek istediğim onu bayıltacak şekilde vurup kolayca götürmekti.

Odayı bir silah sesi kapladığında kulaklarımı sağır eden bu ses benden çıkmamıştı. Karşımda alnının ortasından kanlar akan Necmi'nin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Yere yığılırken arkamda duyduğum nefes ile silahımı kavrayarak arkamı döndüm. Silahımı Necmi'yi vuran kişinin alnına dayadığımda yüzünü gördüm. Bu yüzü çok iyi tanıyordum. "VURAL!" diye kükredim. Vural Demir elindeki silahı yavaşça yere indirirken alnında dayalı bir silah yokmuş gibi davranıyordu. Gözleri saf nefretle bana bakarken ben yerde yatan Necmi'ye odaklanmıştım. Ölen o değildi, asıl ölen Cengiz'i bitirecek tüm bilgilerdi. Bir anda elimdeki silah sertçe çekilince afalladım. İki adım geriledim. Karşıma baktığımda Vural'ın silahımı elimden alıp yere savurduğunu gördüm. Sinirden çıldıracaktım. "Ne yaptın sen?" diye bağırdım. Elinde tuttuğu silahtan daha tehlikeliydi sesim. "O Cengiz'in tüm sırlarını biliyordu. Elimdeki intikam şansını çaldın! Neden? Neden yaptın bunu!" Çıldırmış gibi bağırıyordum. Vural bunların hiçbirini önemsemeyerek aynı sakinlikle tabancasını kemerine taktı ve bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe gitgide azalıyordu. Gözlerindeki ateş benimkilere meydan okuyordu. Soğuk sesi ile "O bir haindi," dedi. "Ve hainlerin sonu ölümdür. Bu her kim olursa olsun." Başımı gülerek aşağı çevirdim. "Ölüm mü, öyle mi? O işe yarayabilirdi, en azından bunu yapabilirdi." Bu konuda sessizliğini koruyarak elini cebine götürdü. Cebinden ona bugün verdiğim kolyeyi çıkardı. "Bu kolye... Bunu neden sakladın? Kimsin sen? Bu kolyenin sende ne işi var? Nereden buldun bunu?" Sesi boğuk çıkmıştı, Necmi'nin ölümünden çok elindeki kolyeye odaklanmıştı. Madem, istediği buydu necmiyi kenara bırakıp istediğini verecektim. Ona yaklaşarak "Senin kim olduğunu biliyorum," diye tısladım. "Demircioğlu. O kolye kim olduğunu hatırlaman için sana küçük bir hediye. Ve şunu da unutma, ben kimseye hesap vermem." Gelecekti, o kolyeyi nereden bulduğumu öğrenmek için yine gelecekti ama ne yazık ki ben şu anda da olduğu gibi bunu ona söylemeyecektim. Vural Demir. Bu kolyenin geçmişini sen öğreneceksin. "Ben emaneti sahibine geri verdim. Şimdi de sıra sende. Emanetin düşmanının eline nasıl geçmiş araştır bakalım." Vural'ın gözlerine kısa bir süre kederin uğradığını gördüm. Fakat uzun sürmedi, tekrardan kaşları çatıldığında "Bu kolye benim ailemin onuruydu. Sen bunu benden aldın. Ne olursa olsun onu kirletmenize izin vermeyeceğim. Alev Armağan, bulaşmaman gereken bir işe bulaştın. Bu yolda önüme çıkan her şeyi ezip geçmeden durmayacağım. Karşımda duran sen olsan bile." Aramızdaki nefret dokunabilir bir gerilim yaratıyordu. Yüzüne bakarak "Ben kolyeyi sana teslim ettim, benim görevim buydu. Ayrıca senin yolun ayrı, benimki ayrı. Yoluna çıkıp vaktimi boş şeylere harcayamam," dedim. Eli kolumu tuttuğunda "Öncelikle, laflarına dikkat et!" Kolumu daha fazla sıktı, sonra da "Hem belli mi olur? Sonuçta Rıza Armağan'ın kızısın. Kan çeker derler. O pek sever böyle işlere bulaşıp başına bela almayı, değil mi? Sen de onun soyadını taşıyorsun: Armağan." Bu sözler üzerine kan beynime sıçradığında kolumu elinden sertçe çekerek onu ittirmek adına göğsüne sertçe vurdum. Vücudu ismi gibi demirdi resmen. Tam onu itecekken iki bileğimi de tuttu. Çekmeme izin vermediğinde öldürücü bakışlarımı gözlerine kilitledim. "Senin de bilmediğin şeyler var Alev. Senin 'oyun' deyip geçtiğin şeyler benim savaşım ve bu savaşın kurallarını ben koyuyorum." Kollarımı gevşettiğinde aramızdaki gereksiz mesafeyi geri çekilerek açtım. "Senden nefret ediyorum," dedim. Vural de geri çekildiğinde vahşi bakan harelerinde hâlâ aynı öfkesi vardı. "Ve ben de senden Alev. Ama şunu da unutma, bu işin arkasını bırakmayacağım." Yerde yatan Necmi'nin cesedi, aramızdaki nefretin somut bir kanıtıydı. Bu karşılaşma, bir düellonun başlangıcıydı. Vural, Cengiz'i devirme kozumu elimden almıştı. Bu, sadece bir intikam oyunu değil, artık bir hayatta kalma savaşıydı. Vural soğuk bir ifadeyle arkasını döndüğünde "Bu cesedi bana bırak," dedi. "Ve şunu unutma, Alev. Sen de o Rıza da artık benim hedefimsiniz." Adımları deponun çıkışına vardığında boş alanda sadece benim nefes alışverişlerim ve yerde yatan cansız bedenden yayılan kan kokusu vardı. Gözlerim yorgun bir ifade ile tekrardan Necmi'ye döndüğünde cebindeki ucu çıkmış beyaz bir kâğıt gördüm. İki adımda yanına yaklaştığımda cebindekinin bir zarf olduğunu anladım. Kanlı bir zarf. Zarfı alarak doğrulduğumda deponun tavanındaki güçsüz ışık üstündeki el yazısını okumama yardımcı olmuyordu. Telefonumun fenerini açarak yazıya tuttuğumda zarfın üstünde "Aylin Karaca" yazdığını gördüm. Zarfın yapışkanını kolayca asıldım, ardından da içindeki fotoğraf karesini elime alıp zarfı yere attım. Zarftaki, Rıza'nın düşmanlarından biriydi. Çok da yaşlı göstermeyen bu adamın kucağında küçük bir kız çocuğu tuttuğunu gördüm. Adam kameraya değil, kucağındaki çocuğa bakarak gülümsemişti. Ama buna rağmen yüzü belli oluyordu. Bu adamı Rıza'nın dosyalarının arasında görmüştüm. Onun düşmanıydı. Fakat eğer Rıza'nın dosyalarındaki bilgiler doğruysa bu adam yıllar önce ölmüştü ve Rıza bu adamı öldürdüğünde Necmi yoktu. Peki bu adamın fotoğrafının Necmi'de ne işi vardı? Elimdeki fotoğraf karesini sıkarak kafamı yukarı kaldırdım. Vural'ın nefreti umurumda değildi, şu an aklımdaki tek bir soru yankılanıyordu. "Bu adamın Necmi ile ne ilgisi vardı? Bu bebek kimdi? Ve en önemlisi, Cengiz'in tüm bunlarla ne gibi bağlantısı olabilirdi?"

Bölüm sonu

24 yorum