İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 3 · 7 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 3

1. BÖLÜM KANLI İLK PERDE

BİRİNCİ BÖLÜM: Kanlı İlk Perde "Yola çıktıklarında bilmezlerdi; kader onları kanla, ateşle ve bin bir sırla birbirine bağlayacaktı. İki düşman, iki vahşi ruh, ortak bir geçmişin peşinde..." Bölüm Şarkısı✨: Arctic Monkeys - "Do I Wanna Know?" Günümüz 20 Nisan 2025 Vural Demir'den: Şehir karanlığa gömüldüğünde, benim dünyamda şafak sönerdi. O karanlıkta yalnızca sessiz çığlıklar kalırdı. İstanbul'un yanan ışıkları, elimdeki haritayı aydınlatıyordu. Elimi, bu gece bizi yoracak olan o ismin üzerinde yavaşça gezdirdim: Palabıyık Çetesi. Günlerdir bu çeteden silahları almak için plan kuruyorduk, sonunda o gün gelmişti. Bu baskın, sadece silah gücümüzü artırmakla kalmayacak, Palabıyık Çetesi'nin belini ortadan kıracaktı. Bu gece, onların adını kanlı tarihimize son kez yazacağımız geceydi. Yanımda sessizliğini koruyan Göktuğ'un ne yaptığına bakmak için başımı kaldırdığımda, elini büyük bir zevkle yeni 'bebeği' olan AK-47'nin üzerinde gezdirdiğini gördüm. Onun silahlara olan tutkusuna hep özenirdim. Benim için silahlar sadece öldürmeye yarayan birer aletken, onun için birer piyanoydu. Bir müzisyenin parmaklarını notalara basarak çıkardığı müziği ifade ediyordu. Her bir notada bir can alıyor, en sonunda da çaldığı şarkıya, yani yaptığı katliama büyük bir gururla bakıyordu. O müzik çalmayı severdi; tek fark, onun müziği kendi dünyasında çok farklıydı. Plan basitti: Palabıyık Çetesi'nin şehir dışındaki deposunu ele geçirecek, ardından da Kerpeten Rıza'yı zayıf halka yapıp onu vuracaktık. Cengiz Baba, Rıza'yı öldürdükten sonra bu savaşın biteceğine inanıyordu. Ama ben bu savaşın biteceğini değil, sadece bir süreliğine duraksayacağını düşünüyordum. Fakat bu ailede verilen emre itaat, canından bile önce gelirdi; bunu büyük bir bedel ödeyerek öğrenmiştim. Toplantı masası dağıldığında, sigaramın dumanını son kez tavana üfleyip ayağa kalktım. Herkesin yüzünde, yaklaşan tehlikenin ve zaferin kırıntıları vardı. Yedi yıldır bu an için çaba veriyorduk. Yedi yıl boyunca Kerpeten Rıza gölgesini üstümüzden hiç çekmemişti. Ama artık o gölgeye bir ışık tutma vakti gelmişti. İçerideki adamımız sayesinde onları yerle bir edecek silah deposunun yerini öğrenmiştik. Kerpeten Rıza kendini yenilmezliğe ve zafere o kadar alıştırmıştı ki, en güvendiği adamın ona ihanet edeceğini asla düşünememişti. Saatim yirmi bir otuz dokuzu gösteriyordu; geri sayım şu andan itibaren başlamıştı. Demiryurt Çetesi'nin adamları şehrin dört bir yanına dağılırken, her biri hayaleti anımsatıyordu. Sessizdik, çok sessizdik. Kimse içeriye girmeden saldırıya uğradıklarını anlamayacaktı; bu da bizim Rıza'yı bitirmemiz için büyük bir fırsattı. Yılların intikamını bugün almalıydım, onu kendi ellerimle öldürmeliydim. Göğsüme hafif bir sıkışma uğradı ama bu sıkışma korkunun değil, avcının avına yaklaşma heyecanının ta kendisiydi. Başarıyla dönmenin verdiği gururlu ifade ile Cengiz Baba'nın karşısında dik durabilecek olmak bana güç veren şeydi. Arabaya bindiğimizde, arabanın asfaltta çıkardığı tiz ses bile karanlığın içinde boğuk bir melodi gibi geliyordu. Şehrin neon ışıkları yavaş yavaş gözden kaybolurken, karanlık taraf bize kucağını açıyordu. Sırayla sanayi bölgesindeki, deponun bulunduğu o caddeye girmeden önce Göktuğ fısıldadı: "Işıklar... Beş saniye içinde kapanacak." Parmakları saniyeleri sayar gibi direksiyonun üstünde ritim tutuyordu: 5, 4, 3, 2 ve 1. Tam o anda şehrin o bölgesini aydınlatan tüm lambalar, birer birer söndü. Zifiri karanlık, sanki şehri bir anda yutmuştu. Her şey planlandığı gibi gidiyordu. Bu karanlık, düşmanlarımızın sonunu getirecek olan hamleydi. Dar koridorda ilerlerken ayak seslerimiz bile yankı yapmaya yetiyordu. Birazdan çıkacak karmaşayı düşündükçe yüzümdeki sırıtma büyüyordu. Her köşe bir tehlike, her kapı birer tehditti o an bizim için. İçeriye girişimiz her ne kadar sessiz olsa da kapıdaki adamları yerde bulmaları işi değiştirebilirdi. Fakat biz tehlikenin çocuklarıydık; karanlığın belirsizliğinden beslenirdik. Bu ortam bize yabancı değildi. Göktuğ'un elindeki susturuculu tabancadan çıkan her bir kurşun beraberinde bir ölüm getiriyordu. Karşımızda savunma başlatmalarına izin vermiyorduk. İkinci kata ulaştığımızda buradaki adamların fazlalaşmasından, zaferimizin yakında olduğunu hissetmeye başlamıştım. Adamların çoğunu azaltmıştık. Kerpeten Rıza'nın devri bu gece burada kapanacaktı. Yanımdaki askerlerden birisi yere düştüğünde kendimi toparladım ve Göktuğ'un bir adım arkasına geçerek onun solundakilere sıkmaya başladım. Palabıyık Çetesi pes etmek üzereydi; dirençleri ve hazırlıkları kalmamıştı. Mermileri azalmıştı ve bu da onların ölüm çanlarının çalmaya başladığının bir kanıtıydı. İçerideki boğuk koku kendini gitgide yerini barut ve kan kokusuna bırakıyordu. Adım adım Kerpeten Rıza'nın sonuna geliyorduk. Bir kapı daha açıldı. İçerisi sandıklar ve her çeşit silahla doluydu. Duvarlara monte edilmiş raflarda, yeni nesil otomatik tüfeklerden keskin nişancı tüfeklerine kadar her şey bir orduyu bitirebilecek cinstendi. Göktuğ'un gözleri, bu manzarayı gördüğünde bir çocuğun en sevdiği oyuncağına baktığı gibi parladı. "Hazine," diye fısıldadı. Ardından da gülümseyen dudaklarından, önümüzdeki son odanın kapısını kırıp içerideki adamları da öldürmeden hemen önce son kelimeler döküldü: "Gerçek hazine bu..." Odaya tekme atıp girdiğimizde Göktuğ sol tarafa geçmişti, onun geçişiyle ben de sağ tarafı aldım. Arkadan gelen askerler de bizi korurken boş ve uzun bir koridora daha çıktık. Garipti, bu koridorda hiç adam yoktu. Geri mi çekilmişlerdi? Bu kadar yaklaşmışken mi? Eğer Palabıyık Çetesi'ni az da olsa tanıyorsam, o Rıza soysuzu canını verirdi ama bu hazineyi asla vermezdi. Bu kadar kolay bırakmamalıydı; bir plan mı yapmıştı? Silahımı yavaşça yere indirdiğimde, başımı Göktuğ'a doğru çevirdim. Tam o sırada Göktuğ'un elindeki tabancayı yere atıp yeni silahını aldığını gördüm. Ardından da "Vural dikkat et!" diye bağırmasını takiben, arkamda, kalbine giren kurşun ile yere yığılan adamın çığlığının boş koridorda yankılanması bir oldu. Bir anda etrafımızda adamlar belirmeye başladığında çatışma şiddetlendi. Depoya girişimiz düşündüğümden de kolay olmuştu. Galiba bu gece bizi yoracak cinsten değildi. Göktuğ önde, önüne çıkanları MP5'inin seri atışlarıyla temizliyordu. Artık barut kokusu tüm havayı kapladığında, silahların yankısı dışında kimsenin çıtı çıkmıyordu. Sessizliğin içinde, "Böylesine bir senfoni duymayalı uzun zaman oldu," diye fısıldadı Göktuğ, kurşunlar yanı başımızdan geçerken. Yüzündeki ifadeyi gördüm Göktuğ'un. İçinde bulunduğumuz katliamdan bile o saf hazzı aldığını gösteriyordu. O, katliamın ortasında bile sanat eseri arayan bir deliydi. Artık bu depoda canlı kimse kalmamıştı; hepsi burada canlarını teslim etmişlerdi. En sonunda depoya ulaştığımızda, Göktuğ'dan sonra içeriye dalan bendim. İçerisi sandıklar ve her çeşit silahla doluydu. Göktuğ bu manzaraya cevher bulmuş gibi bakarken, odanın en arkasından, karanlığın içinde bir gölge belirdi. Kerpeten Rıza. Yüzündeki sinsi gülümseme beni bir anlığına sekiz yaşıma götürdü. Tetiğe basmaya hazırdım. İlk hareketlenmede işini bitirecektim; savunmasızdı. Bu ani saldırı karşısında bütün adamları dışarıda yerde yatıyordu, onu koruyacak hiçbir güç kalmamıştı. O, Demiryurt Çetesi'nin en büyük düşmanlarından biriydi, Cengiz Baba'nın yıllardır canını almayı istediği kişiydi. Bir an bile düşünmeden namluyu Kerpeten Rıza'nın alnının ortasına yönelttim. Tam o an... Bir gölge daha belirdi karanlığın içinde. Rıza'nın arkasından hızla fırladı. O kadar hızlı hareket etti ki, nereden nereye geçtiğini kestiremeden sol omzumda büyük bir acı hissettim. Omzuma baktığımda, ölümcül noktayı sıyırıp geçen bir mermi gördüm. Akan kanın rengiyle üstümdeki takım elbisenin boynu ve omuz tarafı kırmızıya boyanırken, yüzümü buruşturarak başımı kaldırdım. Gözlerim, bana ateş eden kişiye kilitlendi. Karanlığın içinden, saçları turuncuya yakın, karanlıkta bir alev gibi parlayan genç bir kadın çıktı. Yüzü, bir heykel kadar soğuk ve ifadesizdi. Gözleri, içinde ormanlar fırtınasını taşıyan yeşildi. Alev gibi yakıcı bakıyordu; tuttuğu yeri ateşe verecek kadar yakıcıydı hem de... Adını bilmiyordum, o kadının bana baktığı an, içimde daha önce hiç hissetmediğim bir şey uyandı. Bir öfke miydi, yoksa başka bir şey miydi? Bilmiyordum. Ama o bakışlar, hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağının sessiz habercisiydi. Göktuğ'un iki adımda yanıma gelip "Geri çekiliyoruz!" diye bağırmasının ardından omzumdaki acıyı güçlü bir şekilde tekrar hissettiğimde tekrardan gerçeğe döndüm. Bu yara ile Kerpeten Rıza'yı bitiremezdim. Askerler beni hızla arkalarına almak için harekete geçtiğinde son bir kez ona baktım. Gözlerindeki ifade... Beni tanıyormuş gibi bakıyordu. Ya da sadece beni öldürüp bitirmeyi kafasına kurmuş ve öldürme planları yapan biriydi. Onun gözleri sanki beni yeşil ormanının en derininde sessiz sedasız öldürmek ister gibi bakıyordu. Bir o kadar acımasız ve kararlı... Dur," diye fısıldadım. Göktuğ'un beni sürüklemeye çalışan elini omzumdan iterek, aklımın bir köşesinde bu kadının yüzünü, gözlerini tarıyordum. Onu daha önce de görmüş gibiydim. Bu bakışlar çok tanıdıktı ama bir o kadar da yabancıydı. Sanki o anlar, hafızamda sadece belli sözler olarak kalmıştı. Adım sesleri... Karşımdaki kadın aynı hızıyla yanıma geldiğinde, aramızda sadece birkaç adım kalmıştı. Gözleri hâlâ o yeşil ormanın fırtınasını taşıyordu ama bu sefer az önceki ifadesiz yüzüne bir ifade eklenmişti. Gözlerim gözlerinden dudaklarına kaydığında, dudağı alaycı bir tavırla kıvrıldı ve nefesini yüzüme vurarak daha fazla eğildi. Kulağıma doğru fısıldadığı kelimeler, o öldürücü sessizliğin ortasında bir bıçak gibiydi: "Daha yeni başlıyoruz, Demircioğlu." Bir anlığına tüm dünya sustu. Demircioğlu... O söz, Kerpeten Rıza'nın yüzündeki o sinsi gülümseme gibi yayıldı odanın içine. Bu kadın, sadece adımı değil, kim olduğumu da biliyordu. Beni Demiryurt Çetesi'nin veliahtı, babasının gölgesinde yaşayan bir varis olarak görüyordu. Öfke hızla vücudumu ele geçirirken, elini takım elbisemin cebinde hissettim. Ardından başını hızla geri çekip ayağa kalktı. "Vural, yeterince kan kaybediyorsun! Bayılacaksın, gitmemiz lazım!" Göktuğ'un sesi çelik gibi yüzüme çarptı. Omzumdaki acı başımı döndürmeye başladığında, onun sözleri beynimde dönüp duruyordu. Gözlerim kararmaya başlarken, Göktuğ'un kolumdan tutup kaldırmasına itiraz edemedim. Bilincimin son anıyla yeşil gözlerin sahibine baktığımda, yüzündeki alaycı ifadenin kaybolduğunu ve yerini ifadesiz, ölümcül bakışlara verdiğini gördüm. Arkamı döndüğümde, omzumdaki kanın ayak izlerimi kırmızıya boyadığını hissediyordum. Bu sadece başlangıçtı. Kanla yazılmış bir başlangıç...

Bölüm sonu

60 yorum