İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 6 · 17 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 6

4.BÖLÜM KARANLIĞIN İNFAZI

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KARANLIĞIN İNFAZI "Gözyaşları zayıflık demekse benim zayıflığımı bir daha kimse göremeyecekti." Bölüm Şarkısı ✨: Mor ve Ötesi - Kır Zincirlerini Taksinin camından dışarıyı izlerken nereye gideceğimi bilmiyordum. Sanki gün geçtikçe limanlarımın hepsi batıyordu ve ben koca denizin ortasında yapayalnız kalıyordum. Taksiyi kullanan adam "Nereye?" diye sorduğunda düşünmeden aklıma ilk gelen yerin adresini verdim: "Eski Gözlem Tepesi." Camdan dışarıya baktığımda her şeyi nasıl toparlayacağımı düşünüyordum. Rıza'ya meydan okumuştum, ona karşı aramızda bir dava açmıştım. Bu savaşta tektim. Tek başıma çırpınacaktım. Bu yüzden de kafamı dinlemem gerekiyordu. Kollarımı birbirine sardığımda gücümün gittikçe bittiğini hissettim. Gözlerim dolduğunda yağmur yağıyordu. Yine yağmur yağıyordu. Sanki hissetmiş gibi, ne zaman gözlerim dolsa yağmurun taneleri düşüyordu toprağa. Eşlik etmek ister gibi yağıyordu. Hırçınca. Sanki benim yapamadığımı biliyormuş da benim yerime yapmak için yağıyordu. Yolculuk boyunca da yağmıştı zaten; Eski Gözlem Tepesi'ne varana kadar durmaksızın yağmıştı. Taksiciye parasını verip tepeye doğru yürümeye başladığımda bile kesilmemiş, aksine artmıştı. Kara bulutların toplandığı tepeye ulaştım. Gecenin bir vakti buraya gelmekle iyi mi yapmıştım bilmiyordum ama artık dolmuştum, taşıyordum. Ayın ışığı ile yürüyordum. Işık açmamıştım, zaten gerek de yoktu. Küçük kulübe karanlığın içinde az çok gözüme iliştiğinde adımlarımı oraya yönlendirmedim, aksine her zaman yaptığım gibi kulübenin önündeki büyük ağacın dibine kuruldum. Bu tepe eskiden gökyüzünü gözlemlemek için kullanılırdı. Fakat bir süre sonra yetersiz gelmesiyle yeni bir tepe arayışına çıkılmış ve daha yüksek bir tepe bulunmuştu. Zaten sonra da buraya kimse uğramaz olmuş ve buranın adı da Eski Gözlem Tepesi olarak kalmıştı. İyi ki de öyle olmuştu. Beni kimsenin aramadığı tek yer burası olmuştu çünkü. Yalnız kalabildiğim tek yerdi bura. Akla belki de hiç bir zaman gelmeyen, gelmeyecek olan tek yer. Sırtımı ağaca yasladım ve dizlerimi kendime çektim. Başımı da ağaca yasladım. Düzgün düşünemiyordum. Bugün günlerden neydi, yarın ne olacaktı? Asıl, yarınım var mıydı? Onu bile bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum, sadece yaşamayı istiyordum. Gerçekten yaşamayı. Yanımdaki çantamdan çıkardığım tokayı karşıma koydum ve baktım. Verdiği tüm mutluluklardan yaşattığı tüm acılara kadar yaşanan geçmişe baktım. Gözlerimin önünde geçmişin hatıraları bir bir canlanırken yağmur da şiddetlenmişti. Yağmurun sesine daha fazla karşı gelemeyip gözlerimi kapattım. Ardından kollarımı dizime dolayıp başımı yorgunca dizlerime yasladım. Yağan yağmurun sesine daha fazla kayıtsız kalamayıp uyumaya çalıştım fakat aklıma hücum eden geçmiş buna engel olacak gibiydi. 14 Ekim 2009 Alev Armağan'dan: Karşımdaki aynadan arkama baktım. Annem saçlarımı tarıyordu. Gülümsedim. Ellerini nazikçe saçımda gezdirirken o da yeşil gözlerini kaldırdı, aynaya doğrulttu ve gülümsememe karşılık verdi. Arkamı dönerken "Anne şimdi ben kaç yaşıma girdim?" diye heyecanla sordum. Annem karşımda yere çökerek ellerimi tuttuğunda. "Sen artık yedi yaşındasın, güzel kızım," dedi. Ben yedi yaşımdaydım. Bu demek oluyordu ki artık diğer çocuklar gibi okula gidecektim. Gidecek, okuyacaktım ve doktor olup annemi de yanıma alıp buradan çok uzaklara gidecektik. "Artık okula gidebileceğim," diye aklımdan geçeni fısıldadım. Anneme baktım. "Anne sana söz veriyorum, ben bu dünyadaki en iyi doktor olacağım. Herkesi iyileştireceğim, herkese iyi geleceğim. Doktor Alev diyecekler bana. Kimin bir sıkıntısı varsa bana gelecek, dertlerini söyleyecekler, ben de onları iyileştireceğim. Sana söz veriyorum anne, sonra da seni buradan kurtaracağım." Annemin gözleri doldu. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama söyleyemiyordu. Yeşil gözleri arkamda bir noktaya takıldı sonra da durgunca "Olacaksın tabii, ben sana inanıyorum. Doktor olacaksın sen. Hayalindeki gibi, ama Alev bazen hayallerimiz maalesef istediğimiz gibi gerçekleşmez kızım. Elbet doktor olacaksın lakin bu hayalin eğer vazgeçmezsen olur. Karşına çıkan engelleri aşarsan olur. Eğer gerçekten doktor olmayı istiyorsan önce karşındaki engeller ile başa çıkmayı öğren. Olur mu kızım?" dedi. Dediklerine kafamı sallayarak yüzünü küçük avucumun içine aldım, alnımı alnına yasladım. "Olur anne. Ben, senin karşına doktor olmadan asla çıkmayacağım. Doktor olduğumda önlüğüm ile karşına geçeceğim ve sana 'ben doktor oldum' diyeceğim. Engelleri aştığımı göstereceğim anneciğim, söz." Söylediklerimden sonra annem beni kendine çekip hızla sarıldığında kulağıma "Aferin benim kızıma. Bu konuşmanın üstüne güzel bir sürpriz iyi gider bence," dedi ve burnunu çekti. Gözlerim kocaman açıldığında başımı geriye çektim "Sürpriz mi, ne sürprizi?" diye sevinçle bağırdım. Annem gülerek "Önce gözlerini kapat," dedi. Başımı sallayarak gözlerimi yumdum. Annemin elini saçlarımda hissettiğimde annem bu sefer de "Ben aç diyene kadar açma," dedi. Annemin elinin saçlarımın bir kısmını tuttuğunu ve arkaya doğru götürdüğünü, orada bir şeyler yaptığını, ardından da geri çekildiğini hissettiğimde annem de eş zamanlı olarak "Aç bakalım," diye mırıldandı. Gözlerimi yavaşça açtığımda hızla arkamı döndüm ve aynadan saçlarımdaki tokayı gördüm. Ellerimi hayranlıkla annemin yanlarını geriden toplayıp arkasını açık bıraktığı saçlarımın üstünde duran tokaya dokundurdum. Tokanın rengi altın sarısıydı, aynı üstümdeki elbise gibi. Kelebek şeklindeydi ama tokanın altından açık saçlarıma doğru iki tane ucunda boncuk olan zincir sallanıyordu. Zincir de altın sarısıydı toka gibi. Boncuklar ise hepsine zıt bembeyazdı. Kafamı salladığımda boncuklar da sallanıyordu. Anneme dönüp bir hışımla sarıldım, yüzümü boynuna gömdüm ve boğuk çıkan sesim ile "Teşekkür ederim anne, bu çok güzel, çok teşekkür ederim," dedim. Elini sırtıma getirip nazikçe sıvazladı, canımı acıtmaktan korkar gibi. "Beğendin mi?" diye sordu sonra da. Geri çekildiğimde "Hem de ne beğenmek, bayıldım!" diyerek sorusuna yanıt verdim. Elimi tekrar tokama götürdüğümde annem ayağa kalktı ve "Bununla sınırlı değil ama şimdi sen burada bekle, ben hemen geliyorum," dedi ve odadan çıktı. Kafamı salladım ve tekrardan aynaya döndüm. İki adım atarak aynanın tam karşısına geçtiğimde küçük bedenimi inceledim. Baştan ayağı sarıydım bugün. Ayakkabılarım, çorabım ve elbisem... Dalgalı saçlarımı süsleyen toka benim ilk doğum günü hediyemdi. Bundan önceki doğum günlerimde evde hep babam olurdu bu yüzden annem kutlamazdı ya da daha doğrusu kutlayamazdı doğum günümü. Fakat bugün babam yoktu. Sabah kalktığımda ilk duyduğum cümle ilk defa iyi ki doğdun olmuştu. Annem kapıdan girdiğinde elinde küçük bir pasta vardı. Pasta da altın sarısıydı, üzerinde de mumlar vardı. Koşarak annemin yanına gittim ve annem bana bakarken içimden annem ile mutlu bir geleceğimizin olmasını dileyerek mumları üfledim. Annem pastayı odadaki masanın üstüne koydu. Pastanın hemen yanına da pastayı kesmek için getirdiği bıçağı. "Hadi bakalım pastamızı sen kes, senin için yaptım," dedi annem. Annemin yanına doğru gittiğimde masanın yanındaki sandalyeye oturdum. Elime bıçağı aldığımda odanın kapısı sert bir şekilde açıldı. Başımı hızla kapıya çevirdiğimde gelenin babam olduğunu gördüm. Kahverenginin en koyu tonu olan gözleri sinirle önce anneme, sonra bana, en sonda elimdeki bıçağa değdiğinde ürperdiğimi hissettim. Nefesim hızlandığında bize doğru bir adım attı, sanki yer titremişti. Anneme baktım. Korku ile babama bakıyordu. Babama baktım, nefretle elimdeki bıçağa bakıyordu. "Ne oluyor burada?" diye sordu. Annem titreyen sesi ile "Bir şey olduğu yok Rıza, biz sadece..." Annem sözünü yarıda kestiğinde babam devam ettirdi "SİZ SADECE NE CEYLİN? SİZ SADECE NE!" Onun bağırışı ile elimdeki bıçağı masaya bırakarak yerimden kalktım, annemin yanına usul adımlar ile geçtim ve destek olmak için elini tutup sıktım. Annem bakışlarını yere indirdi ve sessizce "Alev'in doğum gününü kutluyorduk," dedi. Babam ise az önceki kızgın hâline inat sakin bir tavırla "Doğum günü kutluyordunuz ha? Ne diyordunuz, iyi ki doğdun diye şarkı mı söylüyordunuz?" dedi ve bize doğru iki adım attı. Annemin arkasına daha çok geçip korku dolu gözlerim ile ona baktığımda onun da gözleri beni buldu. Fırtına önceki sessizliği bozmak adına "Alev. Yanıma gel bakalım, bir de ben kutlayayım kızımın doğum gününü," dedi. Anneme daha çok sığınarak onun yanına gitmedim. Annem eliyle beni arkasına iyice saklayarak "Rıza yapma. Hevesi var, bırak bari pastasını yesin," dedi. Babamın sakin bakan gözleri bir anda alev aldı sanki. Sinirle tekrardan anneme baktı ve "Alev'i yanıma gönderecek misin yoksa ben mi alayım?" diye sordu. Annem teslim olmuşcasına arkasında saklanan bana doğru yavaşça döndü ve benim boyuma gelmek için yere eğildi, ellerimi tuttu ve dudaklarına götürdü, öptü. "Korkma Alev'im, korkma. Eğer bir şey olursa ben buradayım. Daha fazla kızdırma onu, kızdırmadan git yanına," dedi. Anneme cevap vermeyerek ellerimi çektim ve küçük adımlarla babamın yanına gittim. Sözüne uymam hoşuna gitmişçesine pis bir sırıtışla "Etrafında dön bakayım bir kız," dedi. Yere bakarak yavaşça etrafımda dönmeye başladım. Tekrardan onunla aynı hizaya geldiğimde bana bir adım attı. Ve birkaç adım daha. Eli saçıma uzandığında gözlerimi kapattım. Vuracak sandım ama babam ilk defa beni şaşırtarak elini saçımın üstünde gezdirdi, okşar gibiydi. Bir baba kızını böyle mi severdi? Gözlerimi yavaşça açtığımda babam tam önümdeydi ve saçlarıma odaklanmıştı. Soğuk çıkan sesiyle "Saçına taktığın şeyi beğendin mi?" diye sordu. Sorusuna yanıt vererek cılız sesimle "Evet beğendim, yakışmış mı?" duraksadım, sonra da devam ettim "Baba." Güldü. Bir adım geriye gitti ama elini saçımdan çekmedi, hâlâ saçımı seviyordu. "Yakışmaz olur mu. Yakışmış," dedi ama sonra da saçlarımı kavraması ile başımı geriye çekti ve diğer eliyle saçımdaki tokayı çıkartıp odanın bir köşesine fırlattı, sonra da yüzüme yaklaşarak "Ama böyle daha güzel," dedi. Gözyaşları gözlerime hücum ettiğinde annem odanın köşesinde duruyor, babam ile bana bakıyordu. Babam saçlarımı tekrar çektiğinde bir adım attı annem bize. Dudaklarım titremeye başladığında "Kime süslendin lan sen, kime!" diye bağırdı. Annem bize yaklaşarak babamı tutmaya çalıştı. "Yapma o daha çocuk. Yapma. Ben taktım ona, ben aldım o tokayı." Annemin sözlerine takılmayıp onu elinin tersiyle yere itti. Annem yere düştüğünde korkuyla "Anne!" diye bağırdım. Yanına gitmek istedim ama izin vermedi. Aksine saçımı bıraktı ve kolumdan tutarak masaya doğru yaklaştı ve masadaki pastayı kesmek için gelen bıçağı aldı ve bu sırada da parmağını anneme sallayarak "Seninle sonra görüşeceğiz zaten ama önce kızını eğitmem gerek," dedi ve beni bu sefer de kapıya doğru çekiştirdi. Elinden kurtulmaya çalıştım, ayağına tekme attım ve sitem etmeye devam ettim "Bırak beni, gelmek istemiyorum seninle." Yakarışlarımı göz ardı edip daha çok çekiştirdiğinde kapıya gelmiştik. Beni dışarı fırlatıp kendisi de dışarı çıktı, ardından annemin olduğu kapıyı dışarıdan kilitledi. Anahtarı da cebine koydu. Annem kapıya arka arkaya vururken ben de yerde geriye doğru gittim. Arkasını döndü ve adım atmaya başladı. Sonra da "Madem bugün doğum günün o zaman bugünü unutulmaz kılalım, değil mi kızım?" dedi. Kafamı iki yana sallarken "Önce hediyeni ölümsüz kılalım," dedi ve bir adım attı. Yakalamasını istemiyordum. O bıçakla ne yapacaktı ki bana. Ayağa kalktım. Ayağa kalktığımda annem daha çok bağırmaya başlamıştı. Kapının kolunu sürekli açmaya çalışıyordu ama kapı kilitli olduğu için açılmıyordu. Geriye doğru adımlar attığımda babam da bana yaklaşıyordu. "Sana bir soru güzel kızım. O tokayı takmak için neye ihtiyacın var?" Sorusuna cevap vermedim çünkü gözlerim herhangi bir kaçış kapısı arıyordu. Annemin olduğu odanın yanındaki odayı gözüme kestirdiğimde adımlarımı yavaşça odaya doğru yönlendirdim. "Cevapsız kalan soruları sevmem, biliyorsun," dedi baktığım yöne bakarak. Oraya gideceğimi anlamış mıydı? O hâlde onu yanıltarak dış kapıya doğru koşabilirdim. Bu bana zaman kazandırırken ona zaman kaybı yaşatırdı. Hızlı koşardım. Koşarken kolay kolay yakalanmazdım. Söylediklerine hiçbir şekilde cevap vermeden önce odaya doğru adımlar attım, babam da benle beraber odaya yöneldiğinde adımlarımı hızlandırdım. O kendini odaya doğru hazırlamışken onu solumda bırakarak kapıya doğru son gücümle koştum. Ani dönüşüm ile babamı geride bırakarak hızlıca kapıya vardım. Kapının kolunu açmaya çalıştığımda kapı diğer taraftan açıldı ve arkama son bir kez bakarak kaçmak için dışarıya adım attım. Adım atmam ile karşımdaki bedene çarpmam bir oldu. Karşımda duran korumaya baktığımda yalvaran gözlerle "N'olur çekilin, o beni öldürecek, n'olur yalvarırım çekilin," dedim. Adam bana acıyan gözlerle bakarken babamın sesi duyuldu "Eğer çekilirsen kendini ölmüş bil." Karşımdaki adam babama baktıktan sonra sessizce "Özür dilerim yapamam," dedi ve kapıyı yüzüme kapattı. Babam elini tekrar saçlarıma dolayıp kendine çektiğinde saçlarımdan nefret ettim. Gözyaşlarım artık dayanamayıp akmaya başladığında babam "Kaçmaya çalışırsın ha? Öğreteceğim her şeyi öğreteceğim sana," dedi ve saçlarımı bırakmadan televizyonun önündeki koltuklara doğru çekiştirdi beni. Annem hâlâ kapıyı açmaya çalışıyordu. Elimle gözlerimi silerken babam beni koltuğa oturttu. Ardından önüme gelen saçlarımı da aldı arkaya götürdü ve tuttuğu bıçağı saçlarıma geçirerek saçlarımı kesti. Kestiği saçlarımı delirmiş gibi önüme atıyordu. Gözlerimi kapattım ve bu anın bitmesi için saymaya başladım. 1... Saçlarımı kesti. 2... Kestiği saçlarımı önüme attı. 3... Annem kapıyı yumrukladı. O da saçlarımı kesmeye devam etti. Ve 4... Ağlamam şiddetlendiğinde elindeki bıçağı bırakmadan önüme geçti ve "Gözlerini aç," dedi. Açmadım. Tekrardan "Alev gözlerini aç," dedi. Yine açmadım. Yanağımda acı bir sızı hissettiğimde başım sağa doğru döndü. Acıyla gözlerimi açtım. Yaşlardan dolayı önce görüşüm bulanıklaştı ama gözümü kıpırtdattığımda ne yazık ki görmeyi hiç istemediğim o yüzü tekrardan gördüm. Karşımda duruyordu, elinde saçlarımın katili olan bıçak vardı. Soğuk sesi ile "Git aynadan kendine bak şimdi ve süslenmenin bedeli neymiş gör!" dedi. Gözlerimden yaşlar akarken eliyle çenemi tuttu ve kendine çevirdi, kelimelerin üstüne basa basa "ve de sakın ağlama," dedi. Elini çektiğinde gözyaşlarımı içime akıtmaya çalışarak salondaki boydan aynanın karşısında durdum. Saçlarıma baktım. Daha bir saat öncesine kadar belimde olan saçlarımın yarısı boynumun hizasında, yarısı omuzlarımın hizasındaydı. Karışmıştı. Saçlarım çok kötü gözüküyordu. Aynanın karşısında duran bu çocuk ben değildim, bu yüz bu bakışlar bana çok yabancıydı. Bu çocuk onun istediği çocuktu. Onun dönüşmemi istediği çocuktu. Babam beni ilk defa saçlarımdan sevmişti. Ama sanki bu yaptığından pişman olmuş gibi sonra da saçlarımı kesmişti. Aynadaki gözlerim elbiseme değdiğinde askılarından tekinin kopmuş olduğunu gördüm. Beyaz çorabımın dizlerime gelen kısımları yırtılmıştı. Babamın yaklaştığını gördüm. Ona baktım, kolumdan tuttu, kendine çevirdi. Yeşil gözlerim onunkilere baktığında. Yüzünü eğdi ve gür bir sesle "Sen Armağan'sın, benim soyadımı taşıyorsun. Sakın ağlama. Ne kadar çok ağlarsan o kadar zayıfsın demektir. Zayıflık, bir Armağan'a yakışmaz, o yüzden bir daha ağladığını görmeyeceğim." Ona baktığımda artık ağlamıyordum. Gözlerim nemliydi ama o an bir söz verdim kendime: Gözlerim bir daha zayıflık gösterip yaş akıtmayacaktı. Ne burada ne de başka bir zaman. Gözyaşları zayıflık demekse benim zayıflığımı bir daha kimse göremeyecekti. Günümüz: 24 Nisan 2025 Güneşin ışıkları gözüme vurduğunda gözlerimi kısarak açtım. Ağacın dibinde uyuya kalmıştım. Belimdeki ve boynumdaki ağrı katlanılmazdı. Zihnimdeki karmaşa az çok geçmişti ama bedenimdeki ağrı iki büklüm yatmaktan daha da fazlalaşmıştı. Doğrulup bağdaş kurarak oturduğumda uyuyakalmadan önce karşıma koyduğum tokayı gördüm. Kelebekli tokayı. Ayağa kalktığımda tokayı daha fazla görmek istemeyerek yerden hızlıca alıp çantamın içine attım. Hızla toparlandığımda kulübeye doğru yöneldim. Lavaboda yüzümü yıkayıp kendime geldiğimde çantamdan telefonumu çıkarıp saate baktım, çoktan yediye yaklaşmıştı. Ekran kilidini açıp ana ekrana geçtiğimde Rıza'dan 12 tane cevapsız arama olduğunu gördüm. Yüzümdeki yorgunluğun ifadesi bu aramalar ile sırıtışa döndü. Telefonu tekrar çantama bıraktım, ardından mutfağa yöneldim ve çekmecelerde hep bulundurduğum protein barlarından üç tane alarak hızla yedim. Kulübede işimi bitirdikten sonra ise ana yola kadar yürüdüm. Hem temiz havayı solumak hem de kafamdaki düşüncelerden az daha uzaklaşmak için. En sonunda ana yola ulaştığımda hayat çoktan başlamıştı. Yoldan geçen taksiyi durdurduğumda arka kapağı açarak bindim. Taksiyi süren genç adam "Günaydın hanımefendi nereye gidiyoruz?" diye sorduğunda artık yüzleşmenin zamanı geldiğinden "Armağan Holding'e," dedim, sesimdeki keskinlik sabahın sessizliğini bıçak gibi kesmişti. Taksi Rıza'nın ofisinin önünde durduğunda taksiciye hakkını verip dışarı çıktım. Önümde duran büyük ofise bakarak kapıya yöneldim. Güvenlik beni gördüğünde kapıyı hızla açtı ve elindeki telefon ile muhtemelen Rıza'ya haber verdi. Ofisin içerisine girdiğimde konuşmaların çoğu kesildi, herkes işinin başında gibi davranıyordu. Oysa olmadıklarının farkındaydım. Onlara göz ucuyla bakarak asansöre yöneldim. Asansörün düğmesine basıp gelmesini beklerken. Karşıdan bana doğru seslenen bir ses duydum: "Sen buralara gelir miydin be Alev?" Kafamı kaldırarak sesin sahibine baktığımda bu kişi Kaan'dan başka biri değildi. Ona baktığımda gülerek yanıma yaklaştığını gördüm, elinde bir kahve vardı. "Niye ilk defa mı gördün beni burada? Daha öncede geldim," dedim duygusuz sesimle. Kaan burada çalışan bilgi işlem elemanlarından biriydi. Ağın kullanıcı desteğini verir ve bilgisayarların sorunsuz çalışmasını sağlardı. Sunucu yedekleme gibi operasyonları yapardı. Genelde eli boş olmazdı ama boş olursa da gevezelikten başka bir şey yapmazdı. Şansıma ki bana da boş zamanı denk gelmişti. "Yaniii şimdi geldin tabii de bayadır gelmiyordun, gözümüz yollarda kalmıştı ondan bahsediyorum ben. Kendini fazla özletme," dedi. Asansör geldiğinde içine bindim. Arkamdan Kaan da bindiğinde "Senin işin yok mu? Git onunla uğraş, bana bulaşma," dedim. Düğmelerden beşe bastım ve beklemeye başladım. Kaan gülerek "Biliyorsun ki sen geldiğinde başka işim olmaz benim, bebek," dedi ve göz kırptı. Sonra da yerinde kıpırdanarak "Senin şu arkadaşın Leyla, o ne yapıyor peki?" diye ağzındaki baklayı çıkardı. "Başından beri derdin buydu değil mi?" dedim, somurtarak Kaan'a baktım. "Leyla'dan uzak dur Kaan, onun seninle işi olmaz," diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Kaan serseri tavrıyla "Ahh hadi ama, güzel kız. Niye bırakayım peşini? Ayrıca daha bir kere konuştuk. Ve onda bile etkilendim. Tabii o da benim karizmamdan etkilendi ama dile getirmedi, utangaç kız sonuçta," dedi ve kendi kendine sırıtıp durdu. Asansör beşinci kata ulaştığında ona 'sen iflah olmazsın' bakışı atıp açılan kapılardan çıkıp Rıza'nın odasına doğru yöneldim. Kaan arkamdan geldiğinde "Ovv, sinir küpünün yanına mı gidiyordun? Kızım niye söylemiyorsun, Allah Allah ya," diye çemkirdi. Rıza'nın odasının önüne geldiğimde Kaan "Ben kaçar, bir ara Leyla ile de bir buluşalım," dedi ve sinirli bakışlarımı görmeden arkasını döndü, ıslık çalarak yürümeye başladı ve bir süre sonra gözden kayboldu. Önüme döndüğümde kapıyı çalmadan odaya daldım. Rıza sandalyesinde oturduğu yerde kıpkırmızı bir şekilde beni bekliyordu. İfadesiz bakışlar ile kapıyı kapattım ve onun tam önünde durdum. Kahverengi gözleri beni buldu ve sinirle ayağa kalktı, ardından yanıma geldi. "Neredeydin?" diye kükrediğinde, bu tavrından korktuğumu sanıyorsa çok yanılıyordu. Cevap vermediğimde yüzüme tükürmek istercesine konuşmaya devam etti "Önce meydan oku, sonra da ortadan kaybol. Ne yapmaya çalışıyorsun böyle yaparak, üstünlük mü yapmaya çalışıyorsun?" Derin bir nefes alarak gözlerine baktım. "Hayır Rıza, eğer üstünlüğümü göstermek isteseydim böyle bir yola başvurmazdım. Önemli işlerim vardı. Senin pisliklerini, doğruluğunu ve benden çal"Hayır Rıza, eğer üstünlüğümü göstermek isteseydim böyle bir yola başvurmazdım. Önemli işlerim vardı. Senin pisliklerini, doğruluğunu ve benden çaldığın şeyleri sorguluyordum." Rıza daha çok dibime girdi ve tiksindiğim sesi ile konuşmaya başladı "Sen benim piyonumsun Alev! Sana verdiğim emri nasıl çiğnersin, benim kurallarımı nasıl çiğnersin, kendine gel. Senin yüzünden en önemli bilgi kaynağını kaybettik, hem de kim tarafından? Düşmanımız tarafından." Sinirden dudağımı dişlediğimde sakin olmaya çalıştım. Ben de ona adım attım ve üstten bir bakış atarak "Ben senin piyonun değilim. Senin silahın hiç değilim. Benim ne yapacağıma sen değil, ben karar veririm, aynı kim olmak istediğime benim karar vermem gibi!" Sözlerim onu daha çok sinirlendirdi. Rıza sinirle yutkundu ve geri adım attı, aramızı açtı. Nefes verdi. "Bu yaptığını bu seferlik sineye çekiyorum Alev. Bir daha olmayacak. Şimdi daha önemli bir şey var, senin dikkatini baya çekecek bir konu olduğunu düşünüyorum. Yeni bir görev..." Sözünü kestim. "Ya sen bu yaşananlardan sonra hâlâ görev mi diyorsun? Nasıl bir pisliksin sen ya. O fotoğraf neydi, bunu bana açıklayacaksın. Sana bir kere soracağım: Yaman Karaca kim, Rıza, benden ne saklıyorsun?" Onu ittirdim. "Eğer bana gerçeği söylemezsen, gerçeği kendi ellerim ile öğrenirim, giderim Cengiz Demir'e sorarım Yaman Karaca'nın hesabını." Rıza tekrar öfke pompalamaya başladığında nefret dolu cümlelerini sıraladı: "Cengiz de sana olan biteni anlatacaktı zaten öyle mi? Ya sen onun oğlunu vurdun, oğlunu! O da gelip oğlunu vuran kıza yardım mı edecekti?" Dediklerinde ne yazık ki haklılık payı vardı. Yaman Karaca'nın ölümünü bu şekilde öğrenemezdim. Hatta eğer Cengiz'e sorarsam istediğime ulaşmamam için karşıma daha da engel koyardı. Bu sırrı daha başka bir şekilde öğrenecektim ama nasıl? Rıza'nın sesi düşüncelerimin arasına girdi: "Sessizliğini kabulleniş olarak sayıyorum, Alev." Tam itiraz edeceğimde beni durduran o cümleyi söyledi: "Leyla hakkında. Onun güvenliğini ilgilendiren bir görev bu." Sinirli hâlim kaybolduğunda iliklerime korku ilişti. "Leyla mı? Leyla'yla bu görevin ne ilgisi var, ne saçmalıyorsun sen?" Sesim uzun zaman sonra ilk defa titremişti. Rıza'nın yüzünde beni köşeye sıkıştırmanın verdiği o iğrenç zafer gülümsemesi vardı. Masasına doğru gitti ve koltuğuna aynı gülümseme ile oturdu. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Hayır, saçmalamıyorum. Sen dün gece ortadan kaybolduğunda Halil Korkmaz Leyla'nın kafesine ufak bir ziyaret yapmış. Eğer kurallarımı çiğnemeseydin Halil'in Leyla'nın kafesini bırak basmayı, öğrenmesine bile izin vermezdim. Ama sen dün anlaşmamızı bozdun ve ben de buna göz yummak zorunda kaldım," dedi. Söyledikleri kanımı dondurduğunda afallamış sesim ile "Halil Korkmaz mı? O... onun Leyla'yla... Halil Leyla'yı nasıl, nereden buldu? Olamaz," sesim artık bir fısıltıya dönmüştü, konuşamıyordum. "Sana yaptıklarına rağmen bir teklif daha sunuyorum Alev. Benim kurallarıma uymaya devam et, yasakladığım şeyleri bana inat uygulamaya çalışma. Çalışma ki ben de senin bu kanlı dünyadan uzak tutmaya çalıştığın Leyla'yı senin de istediğin gibi uzak tutayım." Yutkunduğumda gözlerim tekrardan Rıza'yı buldu. Hiç düşünmeden "Tamam, kabul ediyorum. Ama eğer Leyla'nın başına bir şey gelirse sana yemin olsun, anlaşma manlaşma umurumda olmaz. Seni kendi ellerim ile öldürürüm ve bu ofisteki kimse, hiçbir şey seni benden alamaz." Rıza'nın gözlerine bakarak söylediğim sözler karşısında Rıza bana bir şey söylemek ister gibi ağzını açtı fakat kapı çalınma sesi engel oldu. Rıza nefesini vererek "Gel," dediğinde içeri genç bir çocuk girdi. Nefes nefeseydi. "Efendim, isteğiniz üzere Animals Kafe'yi kontrol ettik fakat kafe boştu ve kafenin girişinde bunu bulduk." Çocuğun elinde tuttuğu bandanayı gördüğümde etrafımdaki her şey sustu. Başım dönmeye başladı ve tutunacak bir yer aradım. Çünkü çocuğun elindeki bandana, benim Leyla'ya aldığım bandanaydı. Ve bu bandana, kan içindeydi...

Bölüm sonu

15 yorum