İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 25 · 66 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 25

23. BÖLÜM O BEDEL ASLA SEN OLMAYACAKSIN

YİRMİÜÇÜNCÜ BÖLÜM: O BEDEL ASLA SEN OLMAYACAKSIN

"Yaşamayı en çok arzuladığım anlarda nefesimi bir cellat gibi kesen hayat; ben sadece nefes alan bir ölüye dönüştüğümde yaşamayı bana altın tepside sunarsa, onu kabul edecek bir 'ben' kalmayacağından korkuyordum..."

Bölüm Şarkısı✨:

Pinhani - Bilir O Beni

Alev Armağan'dan:

Bazen... İnsanın en büyük sızısı, en çok sevdiklerinin avuçlarından sızardı ruhuna. Bazen yaşadığı hayat bir pranga olurdu ayaklarına, bazen de ciğerlerine batan o her bir soluk. Şayet şu an benim için hakikatin en yakıcı yüzü, bu steril odanın buz gibi havasını solumaktı. Tüm darbelerine, tüm o derin yaralarına rağmen hâlâ inatla, zorlukla atmaya çabalayan şu yorgun kalbimdi asıl yüküm. Kaderin sınırlarını zorlamak, ecelin kıyısında dans etmek sözünü iliklerime kadar yaşadığımı hissediyordum. Eğer bu hayatta bir şansım varsa, ben o şansın son zerresini, son takatini bile insafsızca harcıyordum; artık buna tamamıyla emindim.

Gözlerimi açamadığım, bilincimin karanlık sularında kulaç attığım bu hastane odasında bile yüzüm bir an olsun gülmemişti. Beni sanki en rahatsız yatakları seçip üzerine bırakmışlar, başımın altına taş sertliğinde bir yastık koyup beni bu acıyla savuşturmuşlardı. Sağ yanıma yerleştirilen o monitör ise, her bir kalp atışımı beynimin içinde yankılatarak beni çıldırtmak için oradaydı. Evet, ne kadar süredir burada, bu arafta yattığımı bilmiyordum ama zihnimin dehlizlerinde dönüp duran tek takıntım buydu.

Yattığım yatağın sırtıma batan sertliği ve başımı koyduğum o yabancı yastık...

Şu an düşünmem, idrak etmem gereken onlarca yıkım, onlarca ihanet ve cevapsız soru varken; tek derdimin bir yastığın konforu olmasına acı acı gülmek istedim. Lakin hissizleşen mimiklerim bu arzumun altında ezildi, ruhumun alaycı gülüşü dudaklarıma ulaşamadan söndü. Göz kapaklarımın üzerinde sanki koca bir şehir enkazı vardı, açamıyordum; ama bilincim hiç olmadığı kadar berrak, hiç olmadığı kadar acımasızdı. Uykuda bile bana merhamet etmemiş, peşimi bırakmamıştı.

Boğazım çatlamış bir toprak misali kurumuştu ama başımı kaldırıp bir damla su isteyecek gücü kendimde bulamıyordum. Bedenim, zihnime inat öylesine yorgun, öylesine bitikti ki... Karnımda, vurduğu her saniye beni biraz daha eriten o dinmek bilmeyen sancı, varlığını bir cellat gibi hatırlatıyordu. Kısacası; kalbi atan ama ruhu çoktan toprağa verilmiş yaşayan bir ölüden farksızdım şu an. Zihnim bir savaş alanı, bedenim ise o savaştan kalan sessiz bir harabeydi.

Yorulduğumun farkındaydım; hem de ruhumun dikiş yerlerinden söküldüğünü hissedecek kadar... Artık bir köşeye çekilip dinlenmem, bu gürültüyü susturmam gerektiğinin de bilincindeydim ama olmuyordu. Peşine düştüğüm her hakikat, ardında bambaşka bir karanlık sırrı doğuruyor ve beni sonu gelmez bir labirentin en kuytu köşesine hapsediyordu. Belki de her şeyin başa sarıp o kanlı döngünün başladığı gün; Necmi’nin infazının gerçekleştirildiği o uğursuz vakit, elime annemin, kızının ve kocasının o eski fotoğrafını almasaydım işler bu raddeye gelmezdi.

Ya da kim bilir... Vural’ın beni zihninden silip attığı, yetmezmiş gibi ölümüme ferman yazdığı o ilk karşılaşmada; Rıza’yı korumak yerine onun kanının akışını bir seyirci gibi izleseydim, şu an bu azabı çekiyor olmazdım. Başkalarının kanlı ve acımasız sırlarını bir kambur gibi sırtımda taşımak yerine, kendi sade gerçeklerimle ölür giderdim. Ve o zaman, bugün canımı yakan çoğu şey hiç yaşanmamış olurdu.

Leyla hiç kaçırılmamış, Kaan o kurşunlara hedef olmamış, Aylin’in omuzlarıma binen devasa yükü ruhumu ezmemiş ve Vural... Vural, o unuttuğu gerçekleri hiç hatırlamamış olurdu. Hatta o çocuk bile... Kendi hayatımın telâşesi içinde kör bir ivmeyle çarptığım Mert, benim yüzümden ölümün kıyısından dönmemiş olurdu.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, sadece üç kısa ay içine sığan onlarca yıkım, eğer ben o gece Rıza’nın o karanlık ölümüne izin verseydim hiç yaşanmayacaktı. Bu kadar ağır bir vebalin altında ezilmeyecektim. Eğer 20 Nisan gecesi, Vural’ın o kanlı baskınında dökülecek canlara göz yumup "kaderim buymuş" deseydim, bu olanlar kalbime bu kadar ağır bir hançer gibi saplanmazdı.

Tutamıyordum... Ben verdiğim hiçbir sözü tutamıyordum. Anneme fısıldadığım o son sözü bile tutamamıştım; ondan öncekiler gibi. Ne Rıza’nın eceli olabilmiştim, ne de kendi ecelimi ona zafer dolu bir edayla izletebilmiştim. Hâlâ bir aptal gibi, bu steril odanın sahte havasında nefes almaya devam ediyordum. Savunmasız, çaresiz ve dilsiz...

Hayatın hoşuna gidiyordu belki de; tüm acımasızlığını benim üzerimde denemek, karşı koyamadığım o hırçın öfkemin altında ezilişimi izlemek ona zevk veriyordu. Belki de dilsiz çığlıklarım, onun kulağına en güzel senfonilerden biri olarak fısıldıyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Çünkü yaşadıklarım sadece bir imtihanla sınırlı değildi; bu, çok daha zorlu, çok daha vahşi bir sınavdı. Hayat beni, sonu gelmeyen bir yolda, dinlenmeme izin dahi vermeden koşturuyordu. Ayağıma çarpan keskin taşları, yoluma pusu kuran dikenleri ve geride bıraktıklarımın sırtıma sapladığı hıyanet hançerlerini önemsemeden sürükleyip duruyordu beni. Yanıma gelip bir kez bile "yoruldun mu?" diye sormadan, beni sadece koşturuyordu. Belki mutlak bir ölüme, belki de imkânsız bir kurtuluşa... Bilmiyorum; ama bildiğim tek şey, bu yolun sonunda yaşamayı isteyecek bir Alev kalacak mı, ondan emin değilim.

Yaşamayı en çok arzuladığım anlarda nefesimi bir cellat gibi kesen hayat; ben sadece nefes alan bir ölüye dönüştüğümde yaşamayı bana altın tepside sunarsa, onu kabul edecek bir 'ben' kalmayacağından korkuyordum.

Ben ölümden korkuyordum ama ölümün kapısına varacak kadar da cesaretle doluydum. Hayata kafa tutacak kadar kibirli ve bilmiş, ama ayağıma değen bir taşla yere kapaklanacak kadar zayıftım. İçimdeki denge öyle hassas bir terazideydi ki; ne zaman acımasızlığım kefede ağır gelse, içimdeki o iflah olmaz merhamet onu dengeliyor; ne zaman merhametim ağır bassa, acımasız yanım onu sertçe durduruyordu. Bir süre öncesine kadar böyleydi en azından... Artık Rıza’ya karşı merhametten yoksun bir öfkeyle tuttuğum o silah ve bir bilgisayar ekranında izlediğim sarsıcı gerçeklerle beraber, içimdeki o kutsal tartının ebediyen bozulduğunu hissediyordum. Ve korkarım ki, bu tartıyı artık Leyla’nın o saf masumiyeti bile dengede tutamayacaktı. Öyle büyük, öyle kararmış bir nefret kök salmıştı ki içime...

"Daha ne kadar böyle acı çekecek? Ne zaman uyanacak?"

Kulaklarıma çalınan bu soruyla, kurşun gibi ağırlaşan kaşlarımı çatmak için kendimi zorladım. Vural’ın ses tonuydu bu... Ve anlamadığım bir şekilde öylesine yorgun, öylesine çaresiz geliyordu ki... Buradaydı. Benim hatırladığım kadarıyla saatlerdir, ama belki de aslında günlerdir tam başucumdaydı ama varlığını hissettirmemişti. Oysa onun o ferahlatıcı ama bir o kadar da keskin, yağmurun ardından toprağa sinen Toprak ve tütün karışımı kendine has kokusu burnuma hiç gelmemişti. Saatlerdir bilincimin dehlizlerinde kendimle boğuştuğum halde, tek bir kapı gıcırtısı, tek bir adım sesi dahi duymamıştım. Ben kendi içimdeki karanlık ormanda hayaletlerle pençeleşirken, o da mı yanımda bu sessiz savaşı veriyordu?

"Çoktan uyanması gerekiyordu," diye devam etti sesi. Birine dert yanıyor gibi değil de, kendi ruhuna hesap soruyor gibiydi. "Acı çekiyor, hissediyorum. Uyanıp o yeşilleriyle gözlerimin içine bakması gerekiyor... Bundan yedi sene önce biri karşıma geçip de, 'Bir çift yeşil hare için dünyaları ateşe vereceksin' deseydi, gülüp geçerdim. Ama öyle olmuyormuş be Ali... Şu an sadece bana bir kez bakması için tüm dünyayı, tüm geçmişimi feda edermişim; bunu şimdi çok daha iyi anladım."

Vural muhtemelen telefonda konuşuyordu; çünkü odanın içinde ona karşılık veren başka bir nefes sesi yankılanmıyordu. Konuşmak istedim... Dudaklarımı aralayıp "Ben uyumuyorum, buradayım" diye haykırmak istedim. Gözlerimi zorlayıp uyanık olduğumu, her kelimesini kalbime kazıdığımı göstermek istedim ama yapamadım.

Kendimdeydim ve de üşüyordum. Hem de kemiklerimin sızladığını hissedecek kadar... Fakat ne kollarımı birbirine sarıp ısınabiliyor, ne de ellerimi yumruk yapıp kan akışımı hızlandırabiliyordum. Sanki ruhumla bedenim arasındaki o kopmaz bağ zayıflamış, bir şeyler hissetmemi ve tepki vermemi engelliyordu. Beynim komutlar yağdırıyor, "Uyan!" diye bağırıyordu ama vücudum bu emirlere itaat etmeyen bir yabancı gibi kaskatı kesilmişti. Kendi tenimin içine hapsolmuştum ve Vural’ın pişmanlık dolu sözleri, bu odanın duvarlarında yankılanan en acı melodi olarak ulaşıyordu kulağıma.

Nefesimi sakin bir ritme uydurup odada asılı kalan o ağır sessizliği dinlemeye koyulduğumda, hiç beklemediğim bir anda Vural’ın yerinden kalktığını hissettim. Adımlarının zeminde bıraktığı o tok ses, yatağımın hemen başucuna kadar sokulduğunda, telefondaki görünmez muhatabına fısıldamaya devam ediyordu.

"Hayır... Her on dakikada bir teninin ısısını kontrol ediyorum. Herhangi bir değişim yok. Doktorlar çoktan uyanmış olması gerektiğini, bilincinin yerinde olması gerektiğini söylüyorlar ama uyanmıyor... Neden uyanmadığını, neden gözünü aralamadığını onlar da bilmiyor."

Duyduklarım, zihnimde şimşek çakmasına neden oldu. Nasıl yani? Vural, her on dakikada bir tenime mi dokunuyordu? Parmakları cildimde mi geziniyordu ve ben bunu, o yakıcı teması, saatlerdir uyanık olduğum halde zerre kadar hissetmiyor muydum? Aklıma hücum eden o korkunç ihtimal, ruhumun kaskatı kesilmesine neden olduğunda görünmez bir yumruyu yutkundum. Ben neden bedenimi hissetmiyordum? Kollarımda ve ellerimde başlayan bu uğursuz halsizlik, neden bir sarmaşık gibi bacaklarıma, karın boşluğuma ve parmak uçlarıma kadar uzanıyordu? Üstelik bilincimin yerine gelmesinin üzerinden saatler geçmişti; buna rağmen neden en küçük bir kasımı dahi oynatamıyordum?

İçimde, karanlık bir toprağa ekilmiş korku tohumu hızla filizlenip büyümeye başladığında, odanın kapısının o tiz gıcırtıyla açıldığını duydum. Adımlar odaya doluştu; birkaç farklı soluk sesi havaya karıştı. Doktor olduğunu tahmin ettiğim adamın tok sesi duyulduğunda, tüm dikkatimi ona verdim.

"Uyanmadı mı hâlâ?"

Bu soru, bir teşhisten ziyade Vural’ın hareketlerini ölçen bir itham gibiydi. Vural’ın sesi, barut gibi patlamaya hazır bir gerginlikle yükseldi: "Hayır! Tek bir tepki bile vermiyor. Uyanması gerekiyordu, tam iki koca gündür burada öylece yatıyor ve hiçbir yaşamsal belirti göstermiyor!"

İki gün mü? Zaman algım, duyduğum bu gerçekle paramparça oldu. Doktor, hırıltılı ve hoşnutsuz bir nefes verdiğinde, Vural’ın açıklaması onu tatmin etmekten çok uzak gibiydi. Sesindeki o mesafeli profesyonellik sinir bozucu bir hal almıştı muhtemelen Vural için. "Ecrin kızım, bir bak bakalım sen..."

Seslendiği kadının yanıma yaklaştığını hissettim. Tenimin ısısını kontrol eden parmaklarını, kulağıma bir cihazdan yüksek tonda bir ses verdiğini duydum. Kulak arkamdaki o hassas noktayı yoklayan dokunuşlarını hissetmeye çalıştım ama nafileydi; bedenim bir yabancınındı sanki. Sonunda, göz kapaklarımı zorla aralayıp içeriye keskin, beyaza çalan bir ışık hüzmesi sızdırdığında, kontrol edildiğimi idrak ettim. Neden bu halde olduğumu, bu dilsiz hapishanenin anahtarının nerede olduğunu öğrenecek olmam ciğerlerimi daralttı. Korkuyla karışık bir merakla, etrafımdaki sesleri dinlemeye devam ettim.

"Levent Hocam, ışığa tepki gösteriyor. Göz bebekleri küçülüyor... Seslere de duyarlılığı var; görüm ve duyum gayet iyi. Vücut sıcaklığı tam da istediğimiz o ideal seviyede. Hatta..." Genç kadının sesi bir an duraksadı, ardından bir keşfin heyecanıyla devam etti: "Hatta belki de çoktan uyanmış bile olabilir hocam. Sadece... Sadece dış dünyaya tepki veremiyor. Bilinci burada ama bedeni hâlâ o karanlıkta asılı kalmış olabilir."

Ecrin, olup biteni adının Levent olduğunu öğrendiğim doktora tane tane açıklarken, iç sesim zihnimin duvarlarına çarpa çarpa "Konuş kız, anlat şunlara!" nidalarıyla oradan oraya koşuşturuyordu. Şu yataktan bir kez sağ salim kalkıp gözlerimi açabildiğimde, ilk işim bu kıza sarılıp onu alnından öpmek olacaktı. Saatlerdir, günlerdir bir heykel gibi hareket edemeden yatmaktan ruhum daralmıştı. Benim daha hesabını keseceğim bir dünya dolusu insan, soracağım binlerce soru vardı! Ecrin’in dudaklarından dökülen o teknik terimlerin ruhumda nasıl bir fırtına kopardığını kimse bilmiyordu. Sormak, haykırmak, "Neler oluyor bana?" diye sarsmak istiyordum her birini; fakat lanet olası dudaklarım mühürlenmiş gibi milim kıpırdamadığından, yine o dipsiz sessizliğe mahkûm kaldım.

İki koca gün boyunca bu odada uyutulmuştum ve bu kayıp zamanın hayatımdaki taşları nasıl yerinden oynattığını kimse tahmin bile edemiyordu. Bir dakika, bir saniye daha bu yatakta kalmak istemiyordum. Zaten sanki hiçbir derdim yokmuş gibi, bir de başıma bu kalitesiz yatağın hediyesi olan şiddetli bir bel ağrısı çıkmıştı. Ayaklandığım an yapacağım ikinci iş kesinlikle bu hastanenin yataklarını değiştirtmek olacaktı; bunu zihnimin not defterine büyük harflerle kazımıştım.

Düşüncelerim Vural’ın korkuyla harmanlanmış, anlam veremeyen sesiyle bölündüğünde tüm dikkatimi ona verdim. "Bu ne demek? Normal mi yani?" diye sordu sesi titreyerek. Sanırım dualarım kabul oluyordu; etrafımdakiler ben tek kelime etmeden içimden geçenleri, o dilsiz feryatlarımı bir şekilde anlıyorlardı. Bu, uzun zaman sonra kendimi ilk kez garip bir şekilde mutlu hissetmeme neden oldu. Doktor Levent, Vural’a hitaben konuşmaya devam ettiğinde, kullandığı her kelimeyi zihnime bir yapboz parçası gibi yerleştirmeye çalıştım.

"Bu duruma tıpta Locked-in Sendromu, yani Hapis Kalma Sendromu diyoruz Vural Bey," dedi doktorun buz gibi profesyonel sesi. "Hastanın düşünme, anlama, işitme gibi bilişsel fonksiyonlarının tamamen yerinde olduğu, ancak vücudundaki hemen hemen tüm isteğe bağlı kasların felç olması halidir. Alev Hanım büyük ihtimalle şu an tam olarak bunu yaşıyor."

Doktorun kurduğu bu cümleler, içimdeki korku yangınını söndürmek yerine üzerine benzin dökmüş gibi çoğalttı. Ben gerildikçe, Vural’ın da nefes alışlarının ağırlaştığını, odayı saran o boğucu gerginliği hissettim. Ama onun gerilme nedeni benimkinden çok daha farklı, çok daha gizemli bir ton taşıyordu sanki.

"Nasıl yani?" dedi Vural, sesi bir uçurumun kenarındaymış gibi güçlükle çıktı. "O şimdi... Tüm söylenenleri duydu ve anladı mı? Ne söylediysek... Hepsini duydumu?"

Neden bu soruyu bu kadar büyük bir panikle sorma gereksinimi duymuştu ki? Ecrin de, Levent Bey de aynı şeyi söylemişlerdi zaten. Vural, benim bilincimin kapalı olduğunu, ruhumun buralarda olmadığını düşünerek yanımda kendi kendine mi konuşmuştu? Yoksa bilmemi asla istemediği, duymamın onun tabiriyle felaketle sonuçlanacağı bir şeyi mi kaçırmıştı ağzından?

"Evet ama merak etmeyin," diye araya girdi doktor, sesindeki merak tınısı giderek artıyordu. "Locked-in Sendromu yaşıyor olsa bile, beyinden aldığı kalıcı bir hasar olmadığı için bu durum da kalıcı olmayacaktır. Normalde bu tür vakalarda hastanın gözleri açık olur ama Alev Hanım'ın durumu biraz daha farklı." Bir an duraksadı ve sorusuyla odayı daha da sessizleştirdi: "Vural Bey, Alev Hanım vurulmadan hemen önce direnci ne durumdaydı?"

Vural’ın sesi, bir suçluluk itirafı gibi döküldüğünde yutkundu: "Büyük miktarda kan bağışı yapmıştı... Ve yeteri kadar dinlenemeden, yeniden ayaklanmıştı."

"Tam da tahmin ettiğim gibi," dedi Levent Bey, sesi şimdi daha emin çıkıyordu. "Bedeni öylesine yorgun ve bitap düşmüş ki, şu an beyin o ağır göz kapaklarını aralayacak gücü kendinde bulamıyor olabilir. Ama işittiğine artık adımız kadar eminiz. Hatta sizin için, içinizdeki şüpheleri tamamen silecek bir test yapalım..."

Karanlığımın içinde bekledim. Onlar beni test etmeye hazırlanırken, ben asıl testi Vural'a yapacaktım. O "her şeyi duydu mu?" sorusunun altındaki korkuyu bulup çıkaracaktım o sakladığı kuyulardan. Doktor Levent bu sefer doğrudan bana, karanlığıma hitap ettiğinde, nihayet bu dilsiz tiyatronun bir figüranı olmaktan çıkıp başrolüne döneceğim için içimdeki o çocuksu sevinç kıpırdandı. Fakat ona nasıl bir tepki verecektim? Bir heykelden farkım yokken, varlığımı nasıl ispat edecektim?

"Alev Hanım," dedi doktorun güven veren sesi. "Şimdi sizden istediğim, eğer beni duyuyorsanız derin bir nefes almanız."

Tamam. Bu gayet makul, gayet basit ve yerine getirilmesi çocuk oyuncağı bir istekti; yapabilirdim. Ciğerlerimi o soğuk hastane havasıyla doldurmak için zihnimi komuta merkezine çevirdim. Ancak tam o oksijeni içime çekecekken, karnımda sanki kızgın bir şiş çeviriyorlarmış gibi keskin bir sancı peydah oldu. Aldığım o yarım yamalak nefes, boğazımda bir hıçkırık gibi asılı kaldı. Neden böyle olmuştu ki!Vazgeçtim; bu hiç de kolay bir istek değildi. Bedenim, ruhuma ihanet ediyor, her bir hücrem bana karşı ayaklanıyordu. Yapamazdım.

"Alev Hanım, lütfen kendinizi zorlayın. Eğer beni duyuyorsanız, sadece derin bir nefes alın."

Doktorun sesini ikinci kez duyduğumda, görünmez bir yumruyu yutkundum. Bir kez daha deneyebilirdim; belki bu sefer acıyı kandırmayı başarırdım. Alt tarafı nefes alacaktım; odadaki o steril oksijeni ciğerlerime hapsedecektim, bu ne kadar zor olabilirdi ki? Ciğerime derin bir nefes çekmek için karnımı şişirdiğim de canım tekrardan yandı.

An itibariyle lafımı geri alıyordum; bu cidden çok zordu. Karnımdaki o sinsi sancı her hamlemde dişlerini etime geçirirken, hayatta olduğumu kanıtlamak bile bir işkenceye dönüşmüştü. Çok zordu.

"Ecrin kızım, duyduğuna eminsin, değil mi?" Doktorun sesindeki o hafif şüphe, gururuma dokundu. Ben bu hallerde nereden düşmüştüm? Daha düne kadar, adam öldürüyordum.

"Evet Levent Hocam, eminim. Cihaza tepki verdi, bilinci açık."

"Peki o zaman Alev... Şimdi başka bir yöntem deneyelim. Ecrin senin gözlerini açmana yardımcı olacak; sen de eğer beni duyuyorsan, bakışlarınla beni takip edeceksin, tamam mı? Hadi kızım, başlayalım."

Yanımdaki genç kızın üzerime eğildiğini, hafif parfüm kokusunun odadaki ilaç kokusuna karıştığını hissettim. Bu, nefes almaktan çok daha kolay, çok daha uygulanabilir bir fikirdi. Ecrin, parmak uçlarıyla göz kapaklarımı nazikçe, sanki bir kelebeğin kanatlarına dokunur gibi araladığında; odadaki çiğ gün ışığı bir bıçak gibi gözlerime saplandı. Canım yandı ama Ecrin kaşlarımın üzerinden hafif bir baskı uyguladığı için gözlerimi kapatamadım. Birkaç saniye sonra gözlerim o amansız aydınlığa alıştı ve tam karşımda, beyaz önlüğün içindeki Levent Doktor’a odaklandım.

Doktor, göz bebeklerimdeki o hayat belirtisini görmüş olmaktan büyük bir memnuniyet duyan bir ifadeyle sağa doğru bir adım attı. Gözlerimi ayırmadım; o nereye giderse, zihnimin iplerine asılarak bakışlarımı oraya sürükledim. Yanıma kadar geldiğinde onu takip etmeyi sürdürdüm. Nihayet ona, o sessiz karanlığın içinden "Buradayım, sizi duyuyorum!" mesajını vermiş olmalıydım ki; yüzünde babacan bir gülümseme yayıldı. Ecrin’e dönüp bir işaret verdi ve o işaretle birlikte Ecrin ellerini gözlerimden çekti.

Göz kapaklarım birer giyotin gibi tekrar kapandığında, zihnimin en ücra köşesinden okkalı bir küfür savurdum. Bana sormadan, onayımı almadan niye bırakıyordu ki gözlerimi? Ben daha Vural’a bakmamıştım! Onun yüzündeki o korkuyu, pişmanlığı ya da sevgiyi kendi gözlerimle tartmamıştım henüz.

Tamam, dedim kendime. Kimseye ihtiyacım yoktu. Bunu kendi başıma da yapabilirdim. Beynim artık bu kapakların tonlarca ağırlıkta olmadığını, sadece biraz cesarete ihtiyacım olduğunu anlamış olmalıydı. Gözlerimi açmayı tekrar denedim; bu sefer hafifçe, bir çizgi kadar araladım ama tamamıyla başaramadım. Pes etmedim, bir kez daha yüklendim ama bu sefer kapaklar milim oynamadı. Sinirle, çaresizlikle yutkundum. Tam o saniyede vazgeçmek üzereydim ki; onun o kadife yumuşaklığındaki, ruhumun tüm yaralarını sarmalayan sesini duydum.

"Yapabilirsin..." dedi. Sesi sadece bana özel, sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Gözlerini açıp gözlerime bakabilirsin, biliyorum."

Onun benimle, o sarsılmaz inancıyla konuşması; kaskatı kesilen, vazgeçmişliğe dönen bedenimi aniden hafifletti. İçimdeki o sönmek üzere olan ateşi harladım, kendime en derin motivasyonlarımı vererek bir kez daha, tüm gücümle yüklendim gözlerimin karanlık perdelerine. Ve bu sefer... Başardım.

Gözlerimi titreyerek, dünyayı yeniden keşfeden bir çocuk saflığıyla açtığımda, Doktor Levent’in hafifçe güldüğünü işittim. Ama ona bakmadım; onu zaten göreceğim kadar görmüştüm. Benim bakmam gereken, bu dünyadaki tek sığınağım ve belki de en büyük yıkımımdı.

Bakışlarımı karşımdaki soluk duvardan yavaş yavaş sağıma doğru kaydırdım. Ve nihayet... Onun o koyu kestane hareleriyle karşılaştım. O an, aradığım tüm huzur, tüm o dindiği sanılan sancılarımın ilacı damarlarıma pompalandı. Ve gözlerinden anladığım kadarıyla Vural da bunu hissetti. Mimiklerimi oynatamıyor, ona gülümseyemiyordum belki; ama bakışlarımdaki o derin özlemi, o sessiz haykırışı ruhunun en derininde hissetmiş gibi anladı beni. Bana, o uğruna dünyaları yakabileceğim, hastası olduğum o eşsiz gülümsemesini sundu.

Doktor Levent, yanındaki Ecrin’e benim hakkımda tıbbi bir şeyler fısıldamaya, belki de bir sonraki adımın planını yapmaya başladı; lakin dudaklarından dökülen hiçbir kelime zihnimin kapısından içeri giremedi. O an ne kulaklarım dünyayı duyuyordu, ne de hislerim bedenimin o amansız ağrısındaydı. Tüm varlığım, tüm ruhum; bakışlarımı kilitlediğim o adamın, Vural’ın gözlerinde asılı kalmıştı. Bakışlarımla ona sormak istiyordum: "Neler oldu? Ben ne zamandır buradayım? Peki ya sen... Benden yine ne saklıyorsun?" Zihnimdeki bu feryatları bakışlarıma yansıtabiliyor muydum, emin değildim. Ama onun o derya deniz kestanelerinde, benim fırtınalı yeşillerimi dindirecek bir liman olduğunu görebiliyordum.

Gözlerimi ağır ağır kapatıp, dünyanın aydınlığına iki saniyelik bir mola verdim. Ardından, az önce başarısız olduğum o imkansız görevi yeniden denedim: Nefes almak. İçime derin bir soluk çekmek için kendimi zorladığımda, karnımdaki o keskin sızı yine dişlerini etime geçirdi. Ama bu sefer pes etmeye niyetim yoktu. Aklıma Rıza’yı, onun o buz gibi suretini ve bana yaşattığı her bir yıkımı getirdim. Nefret, en etkili ağrı kesiciydi; o saf öfkeyle kaslarımı komuta ettim ve sonunda, canım yansa da o derin nefesi ciğerlerime hapsetmeyi başardım. Gözlerimi yeniden aralayıp Vural’a baktığımda, bakışlarının bir milim bile sapmadığını, hâlâ aynı sadakatle beni izlediğini gördüm.

Vural, bakışlarımız arasındaki o görünmez köprüyü bozmak istemezcesine bir an duraksadı, ardından boğazını temizleyip doktora döndü. Ve sesi, ikimizin de zihnini bir kurt gibi kemiren o soruyu sordu:

"Bu durum tam olarak ne zaman geçecek? Daha ne kadar sürecek bu... bu hapis hali?"

Doktor Levent, kısa bir an bana bakıp babacan bir tavırla gülümsedi. Ardından Ecrin’den sessiz bir onay almak ister gibi ona bir bakış fırlatarak konuşmaya başladı: "Zaten sizin de belirttiğiniz üzere, bedeni çok uzun zamandır bu bitkinlikle savaşıyor Vural Bey. Ama merak etmeyin, bilinci bu kadar berrakken çok sürmez. Belki on, belki on beş dakika içinde kasları üzerindeki o kontrolü yeniden kazanacaktır. Dert etmeyin, kilit hali yavaş yavaş açılıyor."

Umarım, diye geçirdim içimden. Umarım o kilit açılırdı. Çünkü bu dilsiz hapishanede, kendi etimin içinde bir yabancı gibi kalmaya bir saniye daha tahammülüm yoktu.

7 SAAT SONRA

Birdaha kimseye güvenmeyecektim şu hayatta; yedi saati bile bana "on beş dakika" diye yutturan bu düzene, bu sahte umutlara bir daha asla kanmayacaktım. Tüm insanlardan, onların o teselli kokan yalanlarından ve acıyan bakışlarından ciddi anlamda nefret etmeye başlamıştım. Elimde olsa, o an o doktorun yakasına yapışıp, sarsarak "Hani on beş dakikaydı lan! Hani birazdan bitecekti bu esaret!" diye haykırarak hıncımı ondan çıkarmak isterdim; ama ben hâlâ, bir çocuk kadar aciz, bir heykel kadar hareketsizdim. Kendi bedenime sığamıyordum, çıldırmış gibi hissediyordum.

Zihnim o kadar boşalmış, o kadar yalnız kalmıştı ki, artık kendi içimde hayali bir arkadaş icat edip onunla dertleşmeye başlamıştım. Ben gerçekten iyi değildim. Öyle ironik bir durumun tam merkezindeydim ki, kendi yaptığım o buruk espriye yine kendi içimde galiz bir kahkaha atıyordum. Sonra dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir kıpırtı hisseder gibi olup umutlanıyor; ardından bu zavallı halimi hatırlayıp sessiz ama çok daha gür, çok daha zehirli bir kahkahayı ruhuma savuruyordum. Bu yaptığımın lügatteki karşılığı en temizinden, en koyusundan delirmekti. Ama bu delilik, içinde bulunduğum bu sessiz hapishaneden çok daha insancıldı.

Zaman, o lanet olası hastane koridorlarında ağır aksak, balçık renginde akan bir nehir gibiydi. O sözde on beş dakikanın üzerine saatler, asırlar eklenmiş; ruhum bedenimin iplerini birer birer, büyük bir işkenceyle eline almayı nihayet başarmıştı. Ancak geçen yedi saat, ne yazık ki beraberinde sadece fiziksel bir toparlanma değil, ruhumu bir mengene gibi sıkan o meşhur hastane kasvetini de getirmişti. Artık en azından parmaklarımı oynatabiliyor, yutkunabiliyor, hatta boğazımdan çıkan o hırıltılı sesle, zorlukla da olsa fısıldayabiliyordum. Sesim bile bana yabancıydı, sanki bir başkasının çığlığını ödünç almışım gibi...

Hâlâ sızım sızım sızlayan karın boşluğuma rağmen, ciğerlerimi zorlayarak derin bir nefes daha çektim içime. Vural, az önce çalan ve ifadesini aniden bulandıran o telefonun ardından hemen döneceğini fısıldayıp çıkmıştı. O gelene kadar toparlanmalı, bu dilsiz heykel halinden sıyrılmalıydım; artık kaybedecek tek bir saniyem bile yoktu. Zira zihnimin labirentlerinde ismi yankılanan, her şeyden ve herkesten çok merak ettiğim tek bir kişi vardı: Kaan Yıldırım. Ona canımdan can, damarımdan kan verişimin üzerinden koca bir ömür geçmiş gibi hissediyordum. Onu o soğuk hastane koridorunda, azrailin nefesini ensesinde duyarken bırakıp Rıza’nın eceli olmaya gidişim, ruhumda kapanmaz bir yara açmıştı. Durumu en son bıraktığımda hiç iç açıcı değildi ve vicdanım, bedenimdeki kurşun yarasından daha çok kanıyordu. Tilki’nin göğsümde açtığı o uğursuz deliğin iyileşmesini bekleyecek vaktim kalmamıştı; kendime geldiğim an, bu rahatsız yatağı terk etmek için önümde hiçbir engel duramazdı.

Ciğerlerimdeki havayı yavaşça tahliye edip kollarımı hareket ettirdim. Yatağın kenarlarından destek alarak, her bir kasımın çığlığını susturmaya çalışıp nihayet doğruldum. İnsan sahiden de, felaket kapısını çalmadan anlayamıyormuş acının ne demek olduğunu. Hareket edememenin, gördüğün halde tepki verememenin, dilinin ucundaki kelimeleri birer prangaya dönüştürmenin ne demek olduğunu yaşamadan idrak edemiyormuş. Duyup da müdahale edememek, konuşmak isteyip de derdini anlatamamak... Bu, yaşayan bir ölü olmanın en saf halini yaşamadan idrak edemiyordu.

Sırtımı yatağın sert başlığına yaslayıp dudaklarımı ıslattım. Garip bir detay takıldı zihnime: İki koca gündür boğazımdan tek damla su geçmemesine rağmen, dudaklarım beklediğimden çok daha az kurumuştu. Susamıştım, evet; ama dudaklarım o bildiğim çatlak, kavrulmuş dokuda değildi. Baygın olduğum süre boyunca açlığım ve susuzluğum serumlarla bastırılmış olabilirdi; peki ya bu nem? Dudaklarım neden bu kadar bakımlı ve yumuşaktı?

Kendi sorduğum soruya zihnimde mantıklı bir karşılık bulamayınca, susuzluğun getirdiği o yanma hissiyle başımı sağa çevirdim. Komodinin üzerindeki sürahiye uzanmak istedim fakat sürahi, oturduğum yerden ulaşamayacağım kadar ters bir noktadaydı. Sakinleşmeye çalışarak, titreyen bacaklarıma komut verdim ve yavaş hareketlerle yataktan doğruldum. Nihayet o sonsuz gibi gelen 'yedi saatin' sonunda, her bir hücrem isyan etse de ayağa kalkmayı başarmıştım.

Dizlerim hafifçe birbirine çarparken elimi sürahiye uzattım; bardağı doldururken suyun o şırıltısı kulaklarımda en güzel melodi gibi yankılandı. Bardağı dudaklarıma götürüp o serinliği içime çektikten sonra sürahiyi yerine bırakmak için komodine yöneldim. İşte tam o an, kaşlarım belli belirsiz bir merakla çatıldı. Komodinin üzerinde, küçük bir yığın oluşturmuş pamuk parçaları duruyordu. Hepsi de sırılsıklamdı; sanki defalarca suyla ıslatılmış, bir amaç uğruna kullanılmış gibi...

Pamukların varlığı zihnimde asılı kalmış bir bilmeceydi; lakin ruhumun ve bedenimin içinden geçtiği bu yangın yerinde, pamukların neden orada olduğunun hesabını tutacak mecalim yoktu. Ayakta daha fazla kalmanın dizlerime yüklediği o titrek sancıya direnmeyip, buz gibi suyla tekrar doldurduğum bardağı kavradım. Yavaşça yatağın kenarına süzülüp ilk yudumu aldım. Suyun boğazımdan aşağı süzülürken bıraktığı o eşsiz ferahlık, her bir hücremin bayram etmesine yetti; dudaklarımda zoraki ama samimi bir gülümseme peydah oldu. Tam bardağı yerine bırakmak için hamle yapmıştım ki, kapının aniden ve sertçe açılmasıyla yerimde sıçradım.

Vural... Kapı eşiğinde, sanki az önce dünyanın sonuna şahitlik etmiş gibi bir dehşetle duruyordu.

Bakışlarım, parmaklarının arasında neredeyse ezilecekmiş gibi duran telefonuna kaydı. Cihazı var gücüyle sıkıyor, ciğerlerine sığmayan o düzensiz nefesleri odanın sessizliğini yırtıyordu. Yüzüne çektiği o aşılmaz maskenin ardında hangi fırtınaların koptuğunu görmeme izin vermiyordu; ama gözlerindeki o kırılgan ışık her şeyi ele veriyordu. Başını hafifçe iki yana sallayıp alt dudağını dişledi ve saniyeler içinde yanımda bitti. Elindeki bardağı adeta bir cam kırığıymışçasına nezaketle alıp komodine bıraktı; ardından elleri omuzlarıma kapandı. Beni yeniden o beyaz çarşafların esaretine gömmeye çalışırken sesi, endişenin en keskin tonuyla yankılandı:

"Sen niye hemen kalkıyorsun? Daha kendine gelmedin, vücudun bu yükü kaldırmaz!"

Güçlükle yutkunup başımı hayır anlamında reddederek iki yana salladım. Sesim hâlâ cılızdı, sanki çok uzaktan geliyordu ama kararlılığı yerindeydi: "Ben gayet kendimdeyim Vural... Saatlerdir o karanlıkta uyanığım zaten, merak etme beni."

Konuyu kestirip atmaya çalışsam da Vural pes edecek gibi durmuyor, inadını sürdürüyordu. "Nasıl merak etmeyeyim? En azından bir on beş dakika daha dinlensen-"

"Vural, sakın!" diye sözünü kestim bir bıçak gibi. Gözlerim açılırken sesim bu kez daha gür, daha tehditkârdı. "Bana sakın bugün bir kez daha 'on beş dakika' deme! Yoksa bütün hıncımı senden çıkarırım. O doktoru da bul getir bana; boş yere umut vermenin, beni kaldırmanın bedeli neymiş bizzat göstereceğim ona."

Öfkenin damarlarımda dolaşan o sıcak akışı, nihayet beni tam anlamıyla kendime getirmişti. Kaşlarım artık acıyla değil, sarsılmaz bir iradeyle çatılmıştı. Sesimdeki o eski, tavizsiz ton geri dönerken; karşımda duran adamın gözlerindeki o anlık sönen endişeyi ve yerine gelen alaycı ifadeyi gördüm ve bu seferde kaşlarımı onun için ikinci kez çatarak kafamı ne oldu der gibi salladım. Bunda gülünecek ne vardı şimdi halim gayet ortadaydı yalan konuşmuyordum ya an itibariyle 15 dakika kelimesine gıcık kapmıştım.

Nefesimi ağır bir kararlılıkla tahliye edip ayağa kalktığımda, Vural bu kez bana engel olmaya çalışmadı. Belki de bir şeylerin artık geri dönülemez bir noktaya ulaştığını, ne söylerse söylesin zihnimdeki o firar isteğini dizginleyemeyeceğini nihayet anlamıştı. İki ayağımın üzerinde, bir depremin ardından ayakta kalmış bir harabe gibi sarsılarak durduğumda, ilk adımımı atmak için tüm irademi topladım. Zor oldu, sanki kemiklerim birbirine sürtünüp çatırdadı ama o adımı attım. Ardından bir diğeri geldi... Ardından bedenim yavaş yavaş, sanki unuttuğu bir dili yeniden hatırlar gibi ayakta durmaya, yürümeye alıştı. Ve beş dakikalık sancılı bir mücadelenin sonunda kapının soğuk metaline ulaştım. Başımı omzumun üzerinden geriye çevirdiğimde, Vural’ın bir gölge gibi hemen ardımda olduğunu gördüm. Bu korumacı sessizliği, garip bir şekilde içimi rahatlattığında, kapıyı açıp kendimi hastanenin steril ve ürkütücü havasına bıraktım.

Koridor, Vural’ın yerleştirdiği o çelikten duvarı andıran korumalar dışında ıssızdı. Bu sessizlik, adımlarımı daha sakin, daha temkinli atmama izin verdiği sırada korumalardan biri, Vural’ın varlığını fark eder etmez telaşla yanımıza yaklaştı. Eğik bir başla, saygı ve merak dolu bir sesle sordu: "Bir şeye ihtiyacınız var mıydı Beyim?"

Vural, adamın suratına dahi bakmadan, bakışlarını bir saniye bile üzerimden ayırmadan yanıma doğru adımladı. Sesi buz gibiydi, emir kipiyle konuşuyordu:

"Odadaki tüm eşyaları toplayın. Bize ait, bizim izimizi taşıyan tek bir zerrece bir şey bile kalmasın orada."

Adam onaylayan bir hareketle başını sallarken, Vural ceketinin önünü düzeltip yürümeye devam edecek gibi oldu; ancak aniden, sanki hayati bir şeyi unutmuş gibi duraksadı. Arkasını hışımla dönüp korumaya, koridorda yankılanan sert bir sesle bağırdı: "Dur!"

Kaşlarım istemsizce çatılırken merakla onu izlemeye başladım. Vural, az önce terk ettiğimiz odaya fırtına gibi geri girdi ve saniyeler sonra elinde şeffaf bir poşetle çıktı. Poşetin içinde, az önce komodinin üzerinde gördüğüm o ıslak, küçük pamuk parçaları duruyordu. Kalbim garip bir ritimle tekledi. Neden o pamukları bir başkasının toplamasını istememişti? Korumaların o değersiz artıklara dokunmasından mı çekinmişti? Eğer öyleyse, bir çöp yığınından farkı olmayan o pamukları neden kutsal bir hazineymiş gibi, sanki canından bir parçaymış gibi ceketinin iç cebine, göğsünün tam üzerine saklamıştı?

Ceketinin iç cebine o şeffaf poşeti, sanki dünyanın en kıymetli elmasını saklıyormuş gibi büyük bir titizlikle yerleştirdi. Yanıma ulaştığında, ceketinin üzerinden o küçük şişkinliğe son bir kez, kısa ama derin bir bakış fırlattı. Ardından, itiraz kabul etmeyen bir tavırla kolunu omuzlarıma dolayarak beni gövdesine mühürledi ve adımlarını benimkilerle eşleyerek yürütmeye başladı.

"Atilla," dedi sesi koridorda çelik gibi yankılanırken, "Geri kalan ne varsa alabilirsin, işimiz bitti."

Sesi her zamanki gibi sarsılmaz bir özgüven taşıyordu ama benim zihnim hâlâ o cebin içindeki bilmecedeydi. Beni kendine yaslayan o güçlü koldan kurtulmak için hafifçe silkindim, lakin buna izin vermedi; beni daha da sıkı sarmaladı. Başımı kaldırıp, keskin yüz hatlarına diktim bakışlarımı.

"Ne var o pamuklarda?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.

Sorum, koridorun sessizliğinde bir süre cevapsız asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca sadece botlarımızın ritmik sesi duyuldu. Vural, sanki ruhuna bir güç toplamak ister gibi derin bir nefesi içine çekti ve göz ucuyla, o koyu kestaneleriyle bana dokunarak mırıldandı: "Çok önemli birinin... Çok önemli bir hatırası."

Zaten dinmek bilmeyen baş ağrım bu cevapla beraber zonklamaya dönüştüğünde kaşlarım istemsizce çatıldı. Göğsüme oturan o huzursuzlukla bakışlarımı ondan kaçırıp önüme döndüm. "Çok önemli birinin hatırası, öyle mi?" diye devam ettim; sesimdeki o isteksiz ve kırgın tonu ben bile fark etmemesi imkânsızdı.

"Hıhım," dedi, sesi yumuşamıştı ama gizeminden ödün vermiyordu. "Çok ama çok önemli birinin hatırası."

Yutkundum. Boğazımda biriken o acı tortuyu aşağı itmeye çalışarak kollarımı göğsümde sıkıca birleştirdim. "Anladım," diye mırıldandım, ruhumdaki o ince sızıyı saklamaya çalışarak.

"Anladın?" dedi Vural, adımlarını yavaşlatıp yüzüme eğilerek. Sesinde oyunbaz ama bir o kadar da dikkatli bir ton vardı. "Neyi anladığını gerçekten çok merak ettim."

Nefesimi alaycı bir gülüşle dışarı bıraktım. Artık bedenimdeki o yorgunluk, yerini keskin bir öfkeye bırakıyordu. Aniden kollarının arasından sıyrıldım; o korumacı çemberi yırtıp atarak bir adım uzağında durdum.

"Neyi olacak?" dedim, gözlerimin içine oturan o kırgın pırıltıyla. "O çok önemli kişinin, senin için 'çok önemli' bir hatıra bıraktığını ve senin o hatırayı bile kalbinin üzerinde taşıyacak kadar ona ne kadar çok değer verdiğini... Çok güzel, çok net bir şekilde anladım Demircioğlu!"

İmâ dolu sözlerimin zehrini koridora bırakıp ona arkamı döndüm. Bulunduğumuz katın o soğuk labirentinde asansörü ararken, Vural’ın arkamdan yükselen o erkeksi, kendinden emin gülüşü kulaklarıma çarptı. Sinirlerime hâkim olmaya çalışarak alt dudağımı dişlerimin arasına hapsettim; bakışlarım hırsla sağa sola çarpıyordu. Attığım her bir adımda vücudumun direnci yeniden uyanıyor, kaslarım bu amansız hayata alışıyordu. Adımlarımın zeminde bıraktığı ses gürleşmeye başlamıştı; kısacası, o sarsılmazlığıyla nam salmış Alev Armağan, küllerinden yeniden doğuyordu.

Lakin kendime bile itiraf etmekten çekindiğim bir korku, bir gölge gibi ruhuma sızmıştı: Eski Alev olmaktan korkuyordum. Garip bir şekilde, artık bunca zaman doğru bellediğim her şey yanlış görünmeye başlamıştı. Bu yanlışların en başında da Rıza’ya olan o bitmek bilmeyen sadakatim geliyordu. Neden? Neden bunca yıl ona karşılıksız bir korumacılık sergilemiştim? Kalbim ondan her nefeste nefret ederken, aklım neden her fırsatta onu koruma kalkanının altına almıştı? Sırf o sahte "baba" lakabının ardına sığındığı için mi?

Şayet ben, baba kavramının gerçek manasını Yaman Karaca’nın o hatıralarında görmüştüm. Ve o an itibariyle, acı bir gerçek zihnime bir bomba misali düşüp her şeyi yakıp yıkmıştı: Benim babam, bir baba olamayacak kadar vefasız ve merhametsizdi; ben ise ona bir evlat olamayacak kadar saf nefretle doluydum. Bizden hiçbir zaman bir baba-kız portresi çıkmayacağını aslında her daim bilirdim ama bunu kabul etmekten, o koca boşlukla yüzleşmekten çekinirdim. Tıpkı o kayıtları izlemeden önceki o kör inancım gibi...

Fakat artık her şey değişmişti. Bundan sonra Rıza Armağan’ın kızı Alev Armağan yoktu; sadece ve sadece kendi küllerinden var olan Alev Armağan vardı. Bu gerçeğin altını, ruhumun en derinlerine kanla çiziyordum.

Sola döndüğüm koridorda gözüm duvardaki saate çarptığında, akreple yelkovanın akşamın karanlığına çoktan teslim olduğunu gördüm. Vurulduğum gün takvimler 4 Haziran’ı gösteriyordu; bugün ise 7 Hazirandı. Kimileri benim doğuşumu 14 Ekim olarak bilirdi ama yanılıyorlardı. Benim adımı herkesin zihnine silinmez bir mühürle kazıyacağım, intikamımın ve gerçek kimliğimin miladı olan tarih bundan sonra 3 Ekim'di.

Hesap basitti ama bedeli ağırdı: Yaklaşık üç buçuk ayım vardı. Zihnimde her bir ilmiğini titizlikle dokuduğum o dehşet verici planın detaylarını, düşmanlarımın damarlarında akan her bir damla kana kazımak için sadece üç koca ayım vardı. O yatakta bir heykel sessizliğinde, kendi bedenime hapsolmuş halde yatarken; bu süreyi defalarca kez ölçüp biçmiş, tartmıştım. Ve en sonunda, tüm bu yaşanılan trajedilere hayatımın en karanlık, en uğursuz tarihinde son verme kararı almıştım.

Annemi kendi ellerimle bu dünyadan koparıp, kendi ruhuma en ağır ölüm fermanını imzaladığım o kanlı tarihin altına bir isim daha ekleyecektim. Ceylin Armağan ve Alev Armağan isimlerinin hemen yanına; 3 Ekim tarihinde, o kara listenin en tepesine bir isim daha kazınacaktı: Rıza Armağan.

Bu sadece basit bir intikam hamlesi değil; kirli bir geçmişin üzerine kurulan koca bir ailenin, bir imparatorluğun mutlak sonu olacaktı. Annemin son nefesini verdiği o meşum gün, ona bu tarifsiz acıyı layık gören adamın da son nefesiyle mühürlenecekti. 3 Ekim... İnsanların gözünde belki sadece takvimdeki yapraklardan biri, belki annem için sahte bir veda günüydü; fakat önümüzdeki o 3 Ekim, "Babam" sıfatını bir cellat gibi üzerinde taşıyan Rıza Armağan için gerçek bir ölümün, mutlak bir adaletin ve kanla yazılacak bir miladın adı olacaktı.

Kendi ellerimle annemi toprağa verdiğim o tarih, bu kez Rıza’nın mezar taşına kazınacak en hakikatli yeminim olacaktı. O gün sadece babamı değil, içimdeki o Armağan soy adına karşı son merhamet kırıntısını da onunla beraber gömecektim.

Omzumun üzerinden geriye doğru kısa, keskin bir bakış fırlattığımda; Vural’ın elleri ceplerinde, sanki bir sergide geziniyormuşçasına rahat ve umursamaz tavırlarla peşimden geldiğini gördüm. O sarsılmaz sükuneti sinir uçlarıma dokunuyordu. Gözlerimiz bir anlığına havada çarpışınca kaşlarımı daha da derinden çatarak önüme döndüm; adımlarımı, sanki altımdaki zemin yanıyormuşçası bir hızla sıklaştırdım. Sonunda, önünde mahşeri bir kalabalığın biriktiği asansör kapıları görüş alanıma girdi. Bu manzaraya içten içe sevinecekken, Vural’ın arkamdan yükselen sesini duydum; lakin kelimeleri zihnimin gürültüsünde kaybolup gittiği için durmadım, duraksamadım.

Nihayet asansörün önündeki o insan seline karıştığımda, kapılar sanki tam da benim gelmemi bekliyormuş gibi iki yana ağır ağır açıldı. Ancak kapıların aralanmasıyla beraber dışarı öyle yoğun, öyle kontrolsüz bir insan topluluğu taştı ki, bir an için yerimde çakılı kaldım. Kıpırdadığım, bir hamle yaptığım an o kalabalığın dişlileri arasında ezilip yok olacakmışım gibi hissettim.

İçeridekiler can havliyle dışarı fırlıyor, dışarıdakiler ise sanki dünyanın son sığınağına yetişmeye çalışıyormuşçasına bir hışımla içeri doluşuyordu. Kimi hastalığın verdiği yorgunlukla maskesine sığınmış, kimi sargılarını birer nişan gibi taşıyor, kimi ise bayılacakmış gibi elinin tersiyle alnındaki teri siliyordu. Bu manzara karşısında ağzımın açık kalmasına engel olamadım. Hepsi birer mazeretin arkasına sığınıp asansöre hücum etmişti; oysa emindim ki, içlerinde benden bin kat daha dinç, daha sağlıklı olanlar vardı. Hele o yaşlılar... Öyle bir role bürünmüşlerdi ki, insan hayret etmeden duramıyordu. Bir ara o hengamenin tam ortasında bir dayı görmüştüm; asansörün dışındayken bir eli belinde, diğeri bastonunda iki büklüm geziyordu. Ne zaman ki asansörün içine adımını attı, işte o an mucizevi bir şekilde dimdik olmuştu; bastonunu sanki bir aksesuar gibi koluna takıp canlanmıştı.

Vural, o sinir bozucu gülümsemesiyle yanımda belirdiğinde asansörde ki şaşkın bakışlarımı ona zehirli bir bakış olarak çevirdim. Hiç durmadan yan taraftaki diğer asansöre yöneldim. Çağırma butonuna parmağım kopana kadar, defalarca, hırsla bastım; fakat ne bir ışık yandı ne de kapılar bir milim aralandı. Oysa panel, asansörün tam da bu katta olduğunu bas bas bağırıyordu. Dişlerimi birbirine kenetleyip sakin kalmaya çalışarak, ciğerlerimi yakan derin bir nefes çektim.

Başka bir çıkış yolu, başka bir asansör olup olmadığını kontrol etmek için Vural’a doğru döndüm. Lakin onun, bugün içerisinde ikinci kez sinir katsayımı zirveye taşıyan kelimeyi söylemesi ile dünyam durdu.

"Sence de çok telaş yapmıyor musun?" dedi o sakin, üstten bakan sesiyle. "Bu kadar çok telaş yapma Güzelim..."

Yumruklarımı, tırnaklarım avuç içlerimi delene kadar sıktım. Gözlerimde şimşekler çakarken ona doğru bir adım attım ve parmağımı bir namlu gibi göğsüne doğrulttum. Dişlerimin arasından sızan sesim, bir yılanın tıslaması kadar tehlikeliydi:

"Bana bugün sakın 'çok' kelimesini kullanma Vural! O kelimeyi al ve..." Duraksadım, başımı öfkeyle yere eğip ardından daha büyük bir hınçla, bakışlarımı onun kestanelerine dikerek devam ettim. "Sen o kelimeyi git o 'çok önemli' hatırası olan kişiye söyle! Git ona anlat ne kadar telaşlandığımı!"

Vural, bu tepkim üzerine geri çekilip işaret parmağını çenesine yasladı; sanki dünyanın en karmaşık denklemini çözmeye çalışıyormuş gibi bir mırıltı çıkardı. Gözlerinde, beni köşeye sıkıştırmanın verdiği o muzip pırıltıyla sordu: "Şimdi sen, bana 'çok' kelimesini benim için bu dünyada en değerli olan o kişiye sarf etmemi mi söylüyorsun? Doğru mu anladım?"

Bakışlarım, sorduğu sorunun saçmalığına "Gerçekten mi?" der gibi buz kesmiş bir ifadeyle karşılık verdiğinde ona tek kelime etme tenezzülünde bile bulunmadan, arkamı dönüp merdivenlerin o kasvetli boşluğuna yöneldim. Tam ilk adımı atacaktım ki, Vural’ın asansörün metalik sessizliğinde yankılanan o sarsıcı cümlesiyle olduğum yere mıhlandım.

"İnsanın kendisini kıskanması... 'Çok' garip bir duygu olsa gerek, değil mi Alev?"

Kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken, zihnime düşen o ihtimal boğazımın kurumasına, sertçe yutkunmama neden oldu. Eğer düşündüğüm şey doğruysa... Eğer o ıslak pamukların benimle bir ilgisi varsa, ben tüm bu fırtınayı kendi yarattığım bir gölgeye karşı mı koparmıştım? Bu düşünce bir yandan içimi ılık bir ferahlıkla yıkıyor, ama diğer yandan Vural’ın bu zaferinden alacağı o alaycı zevki bildiğim için, tüm rahatlamamı tereyağından kıl çeker gibi çekip alıyordu. Yenilgiyi kabul etmek yerine, her zamanki savunma mekanizmamı devreye soktum; konuyu anlamamış gibi yaparak hiddetle çıkıştım:

"Ne diyorsun sen be! Ne kıskanması, ne kendisi?"

Bu taktik bende her daim işe yarardı; eğer ben haksızsam, karşımdakini de kendi kafa karışıklığıma ortak ederek haksız duruma düşürmeliydim. Vural, gözlerinde o anlaması güç, tuhaf ama bir o kadar da derin ifadeyle bana baktı. "Bence sen zeki bir kadınsın... Bu küçük bulmacayı çözmek senin için zor olmayacaktır," diyerek konuyu sinsi sinsi gülerken ustaca kapattı. Ardından, asansörün önünde bana arkasını dönüp düğmeye bastı.

Evet, zekiydim. Ve ne yazık ki gerçeği, bir tokat gibi yüzüme inen o sahneleri çoktan çözmüştüm. Şu andan itibaren "çok" kelimesiyle arama aşılmaz bir mesafe koymalıydım; bu hastane, bu ilaç kokusu ve bu adam benim ayarlarımı bozuyordu.

"Ben seni kıskanmadım! Bunu o kibirli aklından hemen çıkarıyorsun!" dedim, arkasından bağırarak. Cevap yoktu.

"Sana diyorum Demircioğlu! Öyle bir şey yok, rüyanda görürsün ancak!" Yine o sağır edici sessizlik...

"Cevap vermediğin için haklı duruma düştüğünü sanma sakın! Seni asla kıskanmadım ve kıskanmayı da bir saniye bile düşünmüyorum!"

Sözlerimle birlikte, sanki bir savaşa gidiyormuşçasına hırsla asansöre doğru adımladım. Tam o an, sanki bana garezi varmış gibi asansör, Vural’ın tek bir dokunuşuyla uysal bir dev gibi kapılarını açtı. Kaşlarım çatık, asansörün o metalik boşluğuna ters ters bakışlar fırlatırken; Vural kendinden emin adımlarla içeri süzüldü. Girerken de, ona karşı kullandığım her bir kelimeyi tek tek toplayıp, birer ok gibi bana geri fırlattı:

"Tabii canım, sen beni asla kıskanmadın... 'Benim için çok önemli olan birinin, benim için çok önemli olan hatırasını kalbimin üzerinde taşıyacak kadar ona çok değer verdiğimi çok iyi, çok net bir şekilde anladığını' söylerken de aslında sadece bir gözlem yapıyordun, değil mi? Asla ve kat'a kıskanmıyordun..."

✨

Arabanın içindeki o ağır ve boğucu havadan bir nebze olsun kurtulabilmek adına camı hafifçe araladım; gece, şehrin üzerine çoktan karanlık bir tül gibi çökmüştü. Günler öylesine amansız bir hızla akıp gidiyordu ki, insan ne zaman neyin içinde olduğunu idrak etmekte güçlük çekiyordu. Daha bu gecenin sabahında kendi bedenime hapsolmuş, meşum bir sendromla pençeleşirken; şimdi kendimi bir anda Kaan’ın yanına giderken, bir arabanın içinde asfaltın üzerinde süzülürken bulmuştum.

Hastanede Vural ile girdiğimiz o keskin atışma, onun zafer dolu bir edayla lafı gediğine koymasıyla kısa bir sessizliğe gömülmüştü. Ancak çıkış işlemleri tamamlanıp o daracık araba kabinine hapsolduğumuz an, her şey yeniden alevlenmişti. Yol boyunca onun o bitmek bilmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan dırdırını çekmek zorunda kalmıştım. Yemin ederim, zihnim yorgunluktan şişmiş, sabrım miadını doldurmuştu. O an kendi kendime bir söz daha vermiştim: Günün birinde asla evlenmek gibi bir hataya düşmeyecektim. Bir erkekle tam bir gün boyunca, asabın bozulmadan vakit geçirmek imkânsızdı. Ne olursa olsun, dünya yıkılsa bile daima haklı çıkmak istiyorlardı ve bu hastalıklı egoları insanın ayarlarını kökten bozuyordu. Hayır, evlilik kesinlikle benim lugatımda yeri olmayan bir kavramdı.

Vural’ın bir anlığına direksiyonu bırakıp avuç içlerine sıcak nefesini üflediğini gördüğümde, bakışlarım gayriihtiyari ona kaydı. Benim onu izlediğimi fark ettiği an, sanki yakalanmış gibi ellerini hızla ağzından uzaklaştırıp direksiyonu yeniden sıkıca kavradı. Şimdi ona dönüp "Üşüdün mü?" diye sorsam, o sarsılmaz gururuna sığınıp "Ben üşümem," diye kestirip atacaktı. Camı kapatalım desem, inat uğruna "Ben üşümedim, aç şu camı," diyecek; hatta bu da yetmezmiş gibi o incecik gömleğinin üzerindeki ceketi de çıkarıp atarak gövde gösterisi yapacaktı. Onu tanıyordum. Bu yüzden stratejik davranmalıydım. En iyisi bir süre bekleyip, üşüyen taraf benmişim gibi rol yapmaktı.

Birkaç dakika boyunca hiçbir şey hissetmiyormuşum gibi donuk gözlerle akan yolu izledim. Yeterince vakit geçtiğine kanaat getirdiğimde, ellerimi birbirine sürterek hayali bir ürpertiyi canlandırdım. Ardından, göz ucuyla Vural’ın tepkisini ölçerek kollarımı göğsümde sıkıca birleştirdim. Oysa zerre kadar üşümüyordum; Haziran ayının o hafif, okşayıcı esintisi aslında tam kararındaydı. Vural’ın neden bu kadar üşüdüğünü, bedeninin neden bu kadar titrediğini bilmiyordum ama Kaan’ın yanına varana kadar bir şekilde onu üşüdüğüme inandırmalı ve o camı kapatmalıydım. Onun sağlığını ondan daha çok düşünüyordum galiba.

Kollarımı birbirine dolayıp ılık nefesimi avuç içlerime bıraktığımda, Vural’ın bakışlarının bir gölge gibi üzerime düştüğünü hissettim; lakin ona dönüp bakmadım. Rolümün inandırıcılığına sadık kalarak ellerimi ısıtma telaşıma devam ettim. Planın birinci aşaması olan "dikkat çekme" kısmını başarıyla geçmiştim; şimdi sıra ikinci ve daha riskli olan aşamadaydı: Vural üşüyüp üşümediğimi sorduğunda, tıpkı onun yapacağı gibi bir gurur abidesine bürünüp bunu reddedecektim. İnsan, kendi yalanına bir parça inat sosu eklediğinde, gerçeklik payı her zaman daha yüksek olurdu.

Gözlerimi önce Vural’ın sert yüz hatlarında, ardından aralık bıraktığım camda gezdirdim. Elimi, ağır çekimdeymişçesine camın kapatma düğmesine götürdüm. Vural’ın parmak uçlarımı takip ettiğini fark ettiğim an, sanki bir suçüstü yakalanmışım gibi elimi hızla geri çektim. Bu ani ve sakar hareketim, üşüdüğüm yalanına biçilmiş kaftan bir inandırıcılık katmıştı. Vural, boğazını temizleyip elini kendi tarafındaki kumanda paneline uzattığında, hamlesini son anda fark etmiş gibi yapıp kısık, hafif titrek bir sesle mırıldandım:

"Ben üşümedim... Kapatma camı."

Vural’ın bakışları yüzüme uğradığında, o kestanelerde "Hadi oradan," der gibi alaycı ama bir o kadar da sahiplenici bir ifade belirdi. Kaşlarımı hırsla çatıp ona ters bir bakış fırlatırken, inkarımın altını daha kalın çizgilerle çizdim: "Gerçekten Üşümüyorum."

Vural, bu çocuksu inadıma rağmen camları kapatmak için düğmeye bastığında, onu bu kararından vazgeçirmemek adına sustum. Oysa içten içe camın kapanmasına, o sıcaklığın kabine dolmasına onun kadar ihtiyacım yoktu. Sessizliğe büründüğümüzde o yine her zamanki ulaşılamaz, aşılmaz duvarlarını yine örmüştü etrafına. Hastane çıkışından beri zihnimi bir kurt gibi kemiren o soruyu tekrar sormak istedim ama cevabın belirsizliğinden korktum. En son Kaan’ın durumunu sorduğumda, önce benim duymam için "İyi," demiş; ardından kendi içine fısıldar gibi "Olacak," diye eklemişti. O "iyi"nin çine sakladığı belirsizlik, o "olacak" kelimesinin arkasındaki titrek umutun ne kadar üstelediysem de devamını getirmemişti.

Rıza’nın evine, yani o yılan yuvasına ulaşana kadar aklımı sadece bu düşünce kemirdi: Vural "iyi olacak" derken neyi kastetmişti? İçimden bir ses, bu kelimelerin hayra alamet olmadığını, bir fırtınanın sessiz habercisi olduğunu bas bas bağırıyordu.

Ciğerlerimdeki havayı yavaşça tahliye edip Vural’a döndüm. "Ne kadar kaldı?" diye sordum, sesimdeki sabırsızlığı gizleyemeyerek.

Gözlerini yoldan bir saniye bile ayırmadan, "Çok değil," dedi tok bir sesle. "Yedi sekiz dakika içinde menzile ulaşmış oluruz."

Yine sustu. Bu sessizlik beni boğuyordu. Onu konuşturmak, o zırhını bir yerinden delmek için yeni bir konu ararken, aklıma gelen ihtimalle vücudum buz kesti. Benim vurulduğum gün Vural, Tilki’yi orada görmediyse, beni vuranın kim olduğunu hâlâ bilmiyor olmalıydı. Ya da bir diğer ihtimal bildiğini benden saklıyordu.

"Beni vuranın kim olduğunu..." dedim, bakışlarımı dışarıdaki akıp giden sokak lambalarına dikerek. "Öğrendiniz mi?"

Merakımı dizginleyemediğim, ancak sesime sükunet süsü vermeye çalıştığım sorum, Vural üzerinde beklediğimden çok daha sert, neredeyse fiziksel bir darbe etkisi yaratmıştı. Yüz hatları, acı bir ilaç yutmuşçasına aniden buruşmuş; o sarsılmaz maskesinde derin çatlaklar oluşmuştu. Bu tepkiyi, failin Tilki olduğunu zaten bildiği için mi veriyordu, yoksa zihninin en karanlık köşesine itmeye çalıştığı o vurulma anımı, o kanlı sahneyi yeniden ona hatırlattığım için miydi? Bilmiyordum. Lakin o, sanki bu soruyu sormam bile yasakmış, bu konu ikimiz için de bir mayın tarlasıymış gibi bakışlarını yoldan ayırmamaya yemin ederek fısıldadı:

"Bu konuyu." dedi, sesi bir uçurumun kenarında yankılanır gibi boğuk çıkıyordu. "Şimdi, tam da şu an neden açma gereği duydun ki be Alev? Neden eşeliyorsun o yarayı?"

"Merak ettim," dedim, sesimdeki kararlılığı bir kalkan gibi önüne sürerek. "Onu öğrendin mi, öğrenmedin mi? Bilmek istiyorum Vural."

Vural, sözlerimin ardından sanki hayati bir detayı, gözden kaçırdığı o en kritik ipucunu henüz fark ediyormuşçasına ani bir manevrayla başını bana çevirdi. Bakışlarında, saniyeler içinde binlerce korkunç ihtimalin çarpıştığı o ham korkuyu gördüm. Sesindeki o sarsıntı, direksiyonu tutan ellerinin titremesiyle eşzamanlıydı.

"Sen..." dedi, kelimeleri boğazında düğümlenerek. "Sen seni vuranı... Gördün mü?"

Bakışlarındaki o dehşet dolu merak, içimdeki soğuk intikam ateşini daha da harladı. Başımı, sanki o anın ağırlığı boynumu kırıyormuşçasına yavaşça, istemeye istemeye aşağı yukarı salladım. Gözlerimi onun kestanelerine diktim; o an ne bir geri dönüş vardı, ne de bir inkar.

"Gördüm," dedim, sesimdeki buz gibi soğukkanlılık arabanın içini sardığında. "Beni o gün kimin vurduğunu, kimin canımı almaya kastettiğini... Çok iyi biliyorum."

Sözlerim, arabanın içindeki havayı saniyeler içinde buzdan bir kütleye çevirdiğinde, Vural’ın bakışlarının nasıl zifiri bir karanlığa gömüldüğüne bizzat şahit oldum. Sanki söylediklerimin ağırlığı sadece canıma kastedenin Tilki olduğunu bilmemden ibaret değildi; asıl ağırlık, o kurşunun tenimi delip geçtiği gerçeğinin Vural’ın ruhunda yarattığı o amansız sızıdaydı. Bakışları acı çekiyordu; evet, şu an Vural’ı tanımlayacak en çıplak cümle buydu. Bana bakarken o kestanelerde öyle derin, öyle anlamlandırılamaz bir ızdırap vardı ki; sanki benimle konuşurken görünmez bir el boğazına sarılıyor, nefes almasına izin vermiyordu.

Arabanın içine çöken o ayaz, aramızda tel tel örülen gerginlikle birleştiğinde; aslında o an Vural’ın nefesini kesenlerin, çok yakında benim ecelim olacağını henüz bilmiyordum. Ve bu kanlı gerçeği, ne yazık ki hayatımın en yanlış, en geri dönülemez zamanında öğrenecektim.

Bakışlarındaki o karmaşa, içimdeki şüphe tohumlarını suladıkça kaşlarım istemsizce çatıldı. Koltuğumda hafifçe ona doğru yan dönüp, tüm dikkatimi onun sarsılan profiline verdim. "Benden ne saklıyorsun?" diye sordum, sesimdeki merakı bir bıçak gibi araya sokarak. İnsan, cevabını asla alamayacağını bildiği bir soruyu sorarken bile, içinde o lanet olası umudu büyütmekten geri duramıyordu. Tıpkı şu an bende olduğu gibi... Bu zayıflıktan, bu naif beklentiden nefret ediyordum.

Vural’ın vereceği tepkiyi, o aşılmaz duvarındaki ilk çatlağı yakalamak adına gözlerimi dikiz aynasına çevirdim. Bakışlarının bir anlığına aynadaki yansımama çarptığını, orada asılı kaldığını fark ettim. Odaklandığımda, dudaklarının susuz kalmış bir balık gibi çaresizce açılıp kapandığını gördüm. Söylemek istiyordu, değil mi? O benden köşe bucak sakladığı, ruhunu bir kemirgen gibi tüketen sır her neyse, onu itiraf etmeyi benden daha çok istiyordu. Ama onu durduran, diline kilit vuran o devasa engel ile boğuştuğunu hissedebiliyordum. Kendi canının derdine düşmesinden, bir canlı bomba olmasından bile daha büyük, daha korkunç bir neden vardı karşısında.

Çünkü kendi sonunun ölüm olduğunu bildiği halde benden hiçbir şeyi esirgemeyen, saklasa bile vicdanının yüküyle bunu bir şekilde bana anlatmaya çalışan bu adamı; bu kez neyin, hangi dehşetin susturduğunu deli gibi merak ediyordum. Kendi ölümünden daha heybetli olan o sebebi bulup çıkarmak istiyordum. Hatta elimden gelecekse, o neden eğer etten kemikten bir insansa, onu kendi ellerimle yok etmek, hayatımızdan silip atmak istiyordum. Belki o vakit Vural’ın benden bir şey saklama zorunluluğu kalmazdı; belki o vakit, aramızdaki bu dilsiz uçurum nihayet kapanırdı.

Aramızdaki o sağır edici sessizlik artık bir uçurum gibi derinleşip canıma kastetmeye başladığında, içimdeki o hazin ve kontrolsüz öfkeyi daha fazla dizginleyemedim. Vural’ın sessizliğinin altında yatan o mecburiyetleri bilmeme rağmen, hırsla yüzümü ona çevirdim.

"Ya sen!" diye haykırdım, sesim arabanın dar kabininde bir kırbaç gibi şakladı. "Niye benden kaçıyorsun? Niye sorunlarını benimle omuz omuza çözmek yerine, onları bana karşı birer silah gibi kullanıyorsun? Çok sıkıldım ben bundan! Hepiniz beni şu takındığım maskenin ardında acı çekmeyen, duyguları alınmış biri olarak görüyor olabilirsiniz ama ben bunu yapmaya mecbur olduğum için, artık ruhum yorulduğu için yapıyorum. Ben robot değilim Vural! Bunu artık anlayın!"

Nefeslerim bir fırtınanın habercisi gibi hızlanırken, Vural’ın direksiyonu tutan parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini, o deriyi yırtacakmışçasına sıktığını fark ettim. Ama durmadım.

"Benden yine bir şeyler saklıyorsun ve ben yine o dipsiz kuyunun sebebini öğrenemiyorum. Kendimi, senin suçsuz olduğunu kanıtlamak için defalarca yalan söylerken buluyorum; ama attığım her adımın arkası boş kalıyor. Senin beni zerre kadar umursamadığını bildiğim halde, sürekli seni zihnimde haklı çıkarmaya çalışmaktan yoruldum. Çünkü ben artık—"

"ULAN YETER!"

Vural’ın kükreyişiyle sözlerim boğazımda asılı kaldı. "Senin için lan! Senin için! Tek yorgun olan sen değilsin Alev! Nefes alamıyorum, görmüyor musun? Sana bir şey olacak korkusuyla, o lanet kurşun seni benden koparacak dehşetiyle nefes alamıyorum ben! Çıkarma tamam mı? Sen beni haklı falan çıkarma, istemiyorum!"

Aniden yükselen bu fırtına ile yerimde irkilerek sıçradım. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, o sarsılmaz adamın kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaştım. Bu manzara nasıl tarif edilirdi, bilmiyordum. Bugüne dek bir kez olsun gözlerinin dolmasına, bir zayıflık belirtisine şahit olmadığım o adam; şimdi karşımda, belki de ömrünün ilk gözyaşını döküyordu.

Kendimi aniden o kadar ağır bir suçluluk duygusunun içinde buldum ki, söylediklerine odaklanamadım bile. Gözlerim, onun sert yanağından aşağı süzülen o tek damlaya çakılı kaldı. İçim daraldı, dünya üzerime çöktü. O an kendimi o sessizlikte boğmak istedim. Vural, arabayı büyük bir hışımla, lastikleri asfaltta ağlatarak durdurduğunda sarsılarak öne atıldım.

"Ben ölüyorum Alev..." dedi, sesi bu kez hırıltılı ve darmadağındı. "Ben ruhsal olarak her gün biraz daha ölüyorum. Sen sadece senin derdin varmış, dünya sadece senin etrafında dönüyormuş gibi düşünüyorsun ama yok! Bir tek senin yükün omuzlarını çökertmiyor. Hani her dakika kendini annen için suçluyorsun ya... Hayattan kopuyorsun, kendinden geçiyorsun, her nefeste ölüyor gibi hissediyorsun ya hani... İşte bunu bir tek sen yaşamıyorsun. Ben senin acını asla hafife almıyorum, bunu sakın yanlış anlama ama..."

Gözünden ikinci bir yaş daha süzüldüğünde, sesindeki o sert kabuk tamamen kırıldı. Bakışlarını bakışlarıma kenetledi, ruhumu delip geçti. "Bir tek senin baban kötü değil Alev... Bir tek sen bu kadar derin acı çekmiyorsun."

Gözlerimi ondan kaçırıp kucağıma indirdiğimde, yumruklarımı tırnaklarım etime geçene kadar sıktım. Kalbim bir mengenede sıkışırken, onun içimi yakan o son itirafını dinledim:

"Bir tek senin annen ölmedi..."

Sessizliğin ortasına bırakılan o beş kelimelik cümle, sarsıcı bir gerçek gibi yüzüme çarptı. O an kendimden, kendi bencilliğimden nefret ettim. Onun annesinin öldüğünü, hatta o küçücük yaşında, cesedi parçalanmış annesinin cenazesinde bile tek bir gözyaşı dökmeden bir kale gibi dik durduğunu biliyordum. Ama kendi dertlerimin gürültüsünde bunu unutmuş; onun hissiz olduğunu, acı çekmediğini sanıp yaşadığım tüm yıkımın faturasını ona kesmiştim.

Annesinin mezarı başında, o buz gibi sessizlikte bile tek bir damla gözyaşı dökmeyen, belki de dökmesine izin verilmeyen o çelikten adamın yaşlarını; zehirli sözlerim ve hırçın tavırlarımla ben akıtmıştım. Vural Demir, sığındığı o görkemli kalenin surlarını ilk kez benim önümde yıkmış, ilk gözyaşını benim karşımda bırakmıştı.

Az önce kulaklarımda birer kor gibi patlayan cümleleri zihnimde yankılandıkça, nefesim boğazımda düğümlendi. "Senin için," demişti. Yaşadığımız o kaotik günlerin her bir parçası, zihnimdeki karanlık yapbozda yerini bulmaya başladığında, parmaklarım istemsizce sızlayan göğsüme gitti. Vurulduğum o uğursuz geceyi sadece ben yaşamamıştım; Tilki'yi o gece gören tek kişi ben değildim. Vural da oradaydı. O gün intikamımı almak, hesabımı kesmek için Tilki'nin peşine düşmüştü. Bana her fırsatta yanında olduğunu hissettiren, benden bir daha hiçbir şey saklamayacağına dair sessiz yeminler eden o adam; o gece Tilki’nin ininde, asla öğrenmemesi gereken bir gerçeğin kucağına düşmüştü. Ve Tilki, o sinsi yılan, onu en zayıf noktasından, yani benden yakalamıştı.

Tilki, Vural’ı benim canımla tehdit etmişti.

Tilki, Vural’ı en zayıf noktasından yakalamış; heybesindeki o kirli gerçekleri birer birer ortaya dökmekle tehdit etmişti. Lakin Vural, o gerçeklerin altında ezilmek ya da benden bir şeyler saklamanın utancıyla yaşamak yerine, çok daha tehlikeli ama onurlu bir yolu seçmişti. Bana gerçeği doğrudan söyleyip ruhumu bir anda infaz etmek yerine; zihnimdeki o darmadağın yapbozun parçalarını, kendi ellerimle birleştirmem için önüme sermişti. Kelimeleri birer ipucu, bakışları ise birer haritaydı. O anlatmamıştı; lakin benim anlamam için karanlıkta parlayan küçük ekmek kırıntıları bırakmıştı. Kendi hakikatimi, kendi acımla yoğurarak bulmamı sağlamış; beni o büyük sona, kendi irademle hazırlamıştı. Bu gerçek, zihnimin tam ortasına bırakılmış bir el bombası gibi infilak ettiğinde, parçalar yerli yerine oturdu ve gözlerim dehşetle irileşti. Vural’ın Rıza’ya karşı duruşu, annemin mezarı başında bana bir sığınak oluşu; aslında hepsi benden bir daha hiçbir şey gizlemeyeceğine dair verdiği o sözün teminatıydı. Beni inandırmak, bana o güveni vermek istemişti. Yoksa neden onca yoldan, onca badireden sonra durup dururken benden yeniden bir şeyler saklama gereği duysun ki?

Evet, Vural bunca zaman bana karşı asla bütünüyle dürüst olmamıştı; ama en azından o dürüst olmadığı anlarda bile, gözlerindeki o saf nefreti, o çatışan duyguları okuyabiliyordum. O zamanlar benden bir şeyler gizlerken bunu kendi çıkarları ya da nefreti için yapıyordu. Ancak şimdi durum farklıydı. Vural bu kez gerçekleri kendi için değil, benim için bir sır küpüne hapsetmişti.

Yaşadığım o sarsıcı aydınlanmanın şokuyla, "Sen..." diye fısıldadım; fakat gerisini getirecek mecali kendimde bulamadım. Vural, motoru yeniden ateşledi ve araba asfaltta ağır ağır süzülmeye başladı. Etrafımdaki dünyadan tamamen soyutlanmış, ruhumu kavuran büyük bir pişmanlıkla ona bakıyordum. Kesik nefeslerimin arasından kelimeleri bir araya getirip, "Vural, ben..." dediğimde; Vural avucunu "dur" dercesine bana doğru açtı. Sesi, her zamanki o sarsılmaz tınısının aksine, ruhun dibine çökmüş bir yorgunlukla döküldü:

"Ben sana bunları, kendini suçla ya da kendinden nefret et diye söylemedim Alev. Sadece... Ben de çok yorgunum. Senden rica ediyorum; beni suçlarken, o zehirli okları üzerime salarken bir kez olsun beni de düşün. Takındığım bu maskenin ardında, beni hiçbir şey hissetmeyen, acı çekmeyen bir enkaz olarak görüyor olabilirsiniz. Ama ne olur, bir kez olsun o maskenin arkasındaki adama bakmayı deneyin. İnan bana..." Bakışlarını bir anlığına yoldan çekip ruhuma dikti. "İnan bana, orada size gösterdiğimden çok daha farklı, çok daha yaralı biri var. Çok farklı..."

Vural’a karşı söyleyecek binlerce sözüm, dileyebilecek tek bir özrüm varmış gibi ağzımı açtığım an, araba ağır bir hamleyle durdu. Tam o saniyede, zihnimi ve sükuneti darmadağın eden o uğursuz ambulans sireni kulaklarımda yankılandı. Başımı anlam veremez bir halde camdan dışarı çevirdiğimde, gördüğüm manzara ruhumdaki tüm ışıkları söndürdü. Bakışlarım orada asılı kaldı; bir daha Vural’a dönecek gücü kendimde bulamadım.

Kaan’ın bulunduğu o görkemli, ancak artık bir mezar sessizliğine bürünmüş malikanenin önünde bir ambulans duruyordu. Ama asıl canımı yakan o değildi; ambulansın hemen yanında, tüm soğukluğuyla bekleyen cenaze nakil aracını gördüğüm an elim ayağım boşaldı. Kelimeler boğazımda düğümlenip birer kora dönüştü. Zihnime düşen o korkunç ihtimali kovmak istercesine başımı iki yana sallayarak Vural’a döndüm. Beni reddetsin istedim; "Öyle bir şey yok, saçmalama Alev!" diye beni azarlamasını, her zamanki o sert tavrıyla beni susturmasını bekledim. Fakat onun gözlerinde gördüğüm tek şey; dipsiz bir yorgunluk ve önü alınamaz bir pişmanlıktı. Vural, bugün beni buraya bu yüzden getirmek istememişti. Çünkü o, sonucun ne olduğunu başından beri biliyordu.

Vural’dan beklediğim o yalan teselliyi alamayınca, titreyen ellerimle arabanın kapısına asıldım. Kapı kilitliydi; açılmıyordu. Hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar korkunç çıkan bir sesle haykırdım:

"Vural... Vural aç şunu! Göndereceğim ben... Ben o..." Nefesim kesildi, göğsüm daraldı. "Göndereceğim ben o arabayı! Kaan binmeyecek ona!"

Vural’ın bakışlarını üzerimde hissettiğim an, gözlerimi ona çevirdim. Gözlerim yerinden fırlayacakmış gibi irileşmişti. Arabanın merkezi kilidinden gelen o tok "klik" sesini duyar duymaz, tüm gücümü kapıya verdim. İki-üç beyhude denemenin ardından kapıyı açıp, Vural’ın delici bakışları altında kendimi arabadan dışarı attım. Tam o esnada, Vural’ın kendi kendine fısıldadığı o zehirli cümleyi duydum:

"Ondan tek farkım, şu an o arabaya bindirilmiyor olmam..."

Bu sözlerin ağırlığı altında ezilip onun yanında durmak, ona sarılmak istesem de; şu an ruhumu kavuran daha acil bir yangın vardı. Vural arkamdan inip kapıyı kapattığında, ben çoktan cenaze aracından gözlerimi kaçırarak Rıza’nın evine doğru koşmaya başlamıştım. Daha doğrusu, koşmaya çalışıyordum. Attığım her iki adımda bir sendeliyor, sarsılıyor, ambulansın o beynimi tırmalayan siren sesini duymamak için kulaklarımı ellerimle kapatıyordum. Başımı deli gibi iki yana sallıyordum; hayır, bu gerçek olamazdı.

Etrafımdaki her şey boğuklaşmıştı. Sağlık görevlilerinin telaşlı konuşmaları, görevlilerin birbirine bağırmaları... Hepsi bir suyun altından geliyormuş gibi anlamsızdı. Tek bir amacım vardı: Bir an önce Kaan’ın yanına varmak. Onun o her zamanki sakinliğiyle bana bakıp, "O araba başkası için geldi Alev, korkma," demesini duymak için ölürdüm. Ama o kapıdan içeri girdiğimde, beni karşılayacak olanın o cümle olmadığını kalbim çoktan anlamıştı.

Adımlarım malikanenin heybetli ve soğuk kapısına ulaştığında, korumaların birer gölge gibi yanımda bittiğini, dudaklarının hareket ettiğini gördüm; lakin zihnim tüm seslere kepenk indirmişti. Ne dediklerini, neden yolumu kestiklerini kavrayamıyordum. Zamanımı çalıyorlardı; benim sahip olmadığım o kıymetli saniyeleri insafsızca harcıyorlardı. Neden kimse onlara çekilmelerini söylemiyordu?

Önümde etten ve kemikten aşılmaz bir duvar örüldüğünde, boğazımdaki o sönük yangınla, "Çekilin," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile ulaşamayacak kadar cılızdı, kimse duymadı. Titreyen ellerimle o koca gövdeleri yana itmeye çalıştım, bir milim bile kıpırdatamadım. Hiçbirinden bir tepki, bir yol veriş alamayınca; ciğerlerimde kalan son nefesi, ruhumdaki tüm feryadı bir araya getirip haykırdım:

"ÇEKİLİN!"

Sesim malikanenin duvarlarında yankılanırken, korumaların bakışlarındaki o sert ifade yerini bıçak gibi keskin bir acımaya bıraktı. O an arkamda Vural’ın o tanıdık, sarsılmaz sesini duydum. Kelimeleri yine zihnimin uğultusunda silikleşiyordu ama otoriter tonundan çekilmelerini, benimle bizzat ilgileneceğini emrettiğini anladım. O etten duvar, Vural’ın tek bir komutuyla iki yana yarılırken; önümde açılan o karanlık dehlize, hayatımın en acı gerçeğine doğru ilk adımımı attım.

Her bir adımım bedenimi sarsan bir depremin artçısı gibiydi; ellerimi nereye koyacağımı, hangi duvara tutunup bu yıkımı durduracağımı bilemeden Kaan’ın odasına doğru sürükleniyordum. Koca malikâne, üzerime devrilmeye hazır bir anılar mezarlığına dönüşmüştü. Adım atmaya kendimi zorluyor, her hamlemde Kaan ile geçen çocukluğumun, o masum geçmişin gölgelerine çarpıyordum. Geçmiş, keskin bir bıçak ağzı gibi göğsüme saplanıyor; her solukta ciğerlerimi deşiyordu.

Zorlukla da olsa, hayatımın en büyük kabusunun yaşandığı o odanın önünden geçtim. O an nefesim bir düğüm olup boğazıma oturdu; daha fazla ilerleyemedim. Olduğum yere mıhlanmış bir halde, karşımdaki yan yana dizilmiş üç odaya baktım. Solumda, annemin son nefesinin katili olduğum o karanlık oda; sağımda ise içeride beni kanlı canlı, belkide son bir veda için bekleyen Kaan vardı... Geçmişin tozlu, kan kokan sayfaları ile şimdinin yakıcı gerçeği arasında kayboluyordum. Hani bir rüzgar eser de masanın üzerindeki kitabın sayfalarını bir sağa bir sola savurur ya; Şu an rüzgarın insafına kalmış o sayfalar gibiydim.

Belki de tam olarak buydu yaşadığım: Hayatımın yazıldığı o meşum kitabın hangi sayfasında olduğumu bilmeden, bir boşluğun kıyısında öylece bekliyordum. Kitabın sonuna mı yaklaşıyordum, yoksa her şey daha yeni mi başlıyordu bilmiyordum? Beni bu amansız karmaşadan çekip çıkaracak, ruhuma bir yön verecek o rüzgarı bekliyordum. Çünkü o fırtınayı koparacak güç artık bende değildi. Hayatımın iplerinin başkasının elinde olmasından nefret etsem de, şu an bir sığınacağa, adım atmama yardım edecek bir iradeye muhtaçtım. Tükenmiştim. Doğru olan yeniden başlamak mıydı, yoksa kitabın kapağını sonsuza dek kapatmak mı? Ne başlangıcımı ne de sonumu kestirebiliyordum. Zihnimde sadece iki keskin seçenek asılı kalmıştı:

Ya katili olduğum annem benim sonum olacaktı;

Ya da kardeşim bildiğim o adam, benim yeniden doğuşumun başlangıcı...

Dışarıdaki mahşeri kargaşaya kulaklarımı tıkayıp gözlerimi yumduğum an, belimde güçlü bir el hissettim; beni yere çakılmaktan kurtaran, sarsılmaz bir dayanak. Öyle sıkı, öyle sahiplenici bir tutuştu ki bu; sanki sahibi avuçlarının arasından kayıp gitmemden ölesiye korkuyordu. Hızlanan kalp atışlarımla beraber gözlerimi yavaşça araladım. Bakışlarım önce belimi bir kuşak gibi saran o ele, ardından aynı yavaşlıkla elin sahibine tırmandı. Ve az önceki o fırtınalı hesaplaşmamıza rağmen, yine o harelerle karşılaştım: Bir çift derin, yaralı ve sığınak kokan kestane gözlerle...

Bakışlarım onun sarsılmaz kestanelerine mühürlendiğinde, dudaklarımı birer mermer parçası kadar soğuk ve ağır bir çabayla araladım. Sesim, kendi kulaklarıma bile bir fısıltıdan öte ulaşmazken, Vural’ın duyup duymadığından emin olamadan mırıldandım:

"Cenaze arabası..." Soluksuz kaldım, boğazımdaki o keskin düğümü yutkunarak aşmaya çalıştım. "Kaan için... Gelmedi, değil mi?"

Gözpınarlarımda biriken o amansız yaşların süzülmesine izin vermeyerek, ruhumun son kırıntılarıyla güçlü durmaya çabaladım. İçten içe bu gerçeğe inanmayı reddediyordum; o beni böyle bir yangının ortasında tek başıma bırakamazdı. Bize, kardeşliğimize, paylaştığımız o fırtınalı geçmişe kıyamazdı. Son zamanlarda aramızda aşılmaz duvarlar örmüş, birbirimizi en hassas yerlerimizden kırmış olabilirdik ama bu, damarlarımızdaki o kadim bağı koparmaya yetmezdi. Yetmemeliydi.

Zihnimin karanlık dehlizlerinde yankılanan cümleler, zehirli bir sarmaşık gibi ruhumu sarmalamaya devam etti. Onları susturmak, o gürültüyü boğmak istedim ama nafile; her bir kelime, bozuk bir plak gibi aynı acı nakaratı durmadan tekrarlıyordu. Zihnimdeki o hüzünlü senfoni, normalden çok daha kanatıcı bir tonda çalıyordu:

"O bunun olacağını çoktan anlamıştı," diyordu içimdeki o insafsız ses. "Belki de bu yüzden kaybetmişti o çocuksu gülüşünü... Kendi sonunun yaklaştığını, öleceğini hissettiği için susmuştu."

Ellerimi, bu zihinsel infazı durdurmak istercesine kulaklarıma bastırmaya çalıştığımda, Vural’ın derin ve çaresiz iç çekişini duydum. Lakin zihnimin içi o kadar mahşeri bir kalabalıkla doluydu ki, dış dünyadan gelen hiçbir teselliyi bünyem kabul etmiyordu.

"Öleceğini hissettiği için..."

Parmaklarımı hırsla yumruk yapıp şakaklarıma vurmaya başladığımda, akıl sağlığımın iplerinin koptuğunu hissettim. Canımın acısını zerre umursamadan, kafama arka arkaya inen o darbeler ve dudaklarımdan dökülen "Sus artık!" yakarışları, cinnetin eşiğinde olduğumun en yalın kanıtıydı. Kendimi bu korkunç sesten kurtarmak için ellerimi yeniden havaya kaldırdığımda, Vural’ın belimdeki o güçlü elleri bir yıldırım hızıyla bileklerime tırmandı. Hareketimi kilitledi. O yumruklar, bir kez daha onun sayesinde başıma inemedi.

Bileklerimi onun çelikten pençelerinden kurtarmaya çalışarak, zihnimdeki o uğursuz feryadı susturmak adına "Sus!" diye haykırdım. Ancak Vural, avuçlarımı daha da sıkı kavrayarak beni sertçe göğsüne çekti; bileklerimi serbest bırakıp beni kollarının arasındaki o aşılmaz zindana hapsetti. Bedenim onun güçlü kolları arasında bir yaprak gibi titrerken, ne anneme verdiğim o sarsılmaz sözler kaldı aklımda, ne de zayıflığın ne demek olduğu... Hepsi bir sis bulutu gibi dağılıp gitti. Başımı onun boyun çukuruna yasladım; sesim bir bozgunun enkazı altından gelirken kulağına doğru fısıldadım:

"Söyle ona Vural... Söyle sustur o sesi. Bana Kaan’ın öldüğünü söyleyip durmasın artık!"

Ağlamaklı çıkan, o çaresizliğime şahitlik eden sesime içten içe lanet okurken; Vural beni daha da sıkı sarmaladı. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı, sıcak nefesi boynumu yakıp geçti. "Sana 'geçti' demeyeceğim," dedi boğuk bir sesle. "Çünkü geçmediğini, o yangının hiç sönmediğini biliyorum. Lakin söz veriyorum sana; zihnindeki o gürültüyü de, etrafındaki sana zarar veren her şeyi de yok edeceğim. Hiçbirini duymayacaksın artık."

Söyledikleri, kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaralarımı yeniden deştiğinde, titrek bir sesle o korkunç ihtimali sordum: "Peki ya... Bunun karşılığı ağır bir bedel olursa?" Vereceği cevaptan çok korkuyordum. Tilki’nin ona sunduğu o karanlık seçenekleri, o zehirli pazarlıkları düşündükçe kanım çekiliyordu. Tilki vefasızdı; onun insafına kalmak, atacak bir kalbinin kalmaması demekti. Belki de verdiğimiz her açıkla, şu an onun elinde birer koza dönüşmüştük.

"Eğer bunun karşılığı bir bedel olacaksa..." dedi. Gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum. Dudaklarından dökülecek o kelimeleri hiç duymamış olmayı diledim ama kaçamadım. Her bir hecenin altında canım yana yana ezildim: "O bedel asla sen olmayacaksın!"

Yumruklarımı var gücümle sıkarken, Vural boynuma tüy kadar hafif ama dağlar kadar ağır bir öpücük kondurdu. İçim ısındı. Uzun zaman sonra, belki de hayatımda ilk kez, huzur denen o yabancı kavramı bir dakikalığına da olsa hissettim. Onun kollarında, o küçük dokunuşta saklıydı cennetim. Ancak bu huzur sanki bana yasaklanmış, en büyük kuralımı çiğnemişim gibi; mutluluğum, sol tarafımdaki o kapının gıcırtıyla açılmasıyla son buldu.

Gözlerim yavaşça açıldı; adımlarım istemsizce geriye doğru sürüklendi. Bakışlarım, hayatımın enkazına açılan o kapıyı buldu. Kaan’ın odasını...

Vural benden hafifçe çekilip sol kolunu korumacı bir tavırla omzuma doladı; beni kendine yaslarken sağ eliyle boşta kalan elimi sıkıca kavradı. "Her şey yolunda, ben buradayım," demek istiyordu bu sarsılmaz duruşuyla. Lakin gözlerimin önüne serilen o manzara, ne az önceki huzurumu bıraktı ne de o hüzünlü mutluluğumu...

Öylece kalakaldım. Kapıdan çıkan, bembeyaz örtülere sarılmış o soğuk sedyeye ve üzerindeki cansız bedene bakakaldım.

Hayır... O Kaan olamazdı, değil mi? Zihnim bu gerçeği reddetmek için çırpınırken, Vural’ın avucunda hapsolan elim ondan uzaklaşarak hızla kalbime gitti; bakışlarım seğirdi, başımı kontrolsüzce iki yana salladım. Ondan uzaklaşmak, bu korkunç görüntüden kaçmak adına bir adım öne atıldım lakin Vural buna izin vermedi. Hemen arkamdan bir adım atıp aramızdaki o ince mesafeyi kapattı; sol kolu omzumdan düştü ama o, beni bırakmak istemezcesine tekrar gövdesine mühürledi. Bedenim ona yaslanırken, bu kez o kararlı bir adım attı ve beni de beraberinde o beyaz çarşaflara sarılı soğuk cesede doğru sürükledi. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak kadar şiddetli çarpmaya başladığında, elim kalbimin üzerinde bir yumruk oldu. Nefes almaya çalıştım ama hava ciğerlerime uğramadan geri dönüyordu. Geçmek bilmeyen o saniyelerin içinden süzülüp yavaş adımlarla sedyenin yanına vardık.

Görevliler sedyeyi götürmek için hareketlendiğinde, bakışlarımı dehşetle Vural’a çevirdim. "Yapma," dedim gözlerimle, "Bunun gerçek olmadığını kanıtlamama izin ver." Vural, bakışlarımdaki o sessiz yakarışı en derininden hissetti. Gözleri gözlerime mühürlüyken, dudaklarından dökülen o emir koridorda yankılandı:

"Onu götürmeyin."

Ona minnettar ama darmadağın bir bakış atarak önüme döndüm. Görevlinin prosedür gereği itiraz eden sesini duymuyordum bile. Vural’ın beni sarmalayan kollarından sıyrılıp sedyeye doğru bir adım daha attım. Görevli hâlâ Vural’a bir şeyler açıklamaya çalışırken, ben elimi kaldırdım; tir tir titreyen avuçlarımı o beyaz örtünün yüzü örten kısmına yaklaştırdım. Dudaklarım zangır zangır titrerken, içimden o bitmek bilmeyen telkini tekrarlıyordum: 'Bu Kaan değil. Olamaz. Şimdi bu örtüyü kaldıracağım, altındaki gerçeği kendime kanıtlayacağım ve az sonra o odaya girip beni bu kadar korkuttuğu için Kaan’a avazım çıktığı kadar bağıracağım.' Evet, yaşanması gereken tam olarak buydu. Kader, bana bu şakayı yapamazdı.

Parmaklarım örtüyü bulduğunda nefesimi tuttum; sanki nefes alırsam dünya duracakmış gibi. Üst üste katlanmış örtünün birinci katını titreyerek araladım. Gözlerim dolarken ikinci katı da geriye çektim ve o son katmana geldim. Gördüğüm ilk şeyle tenim buz kesti, ruhum çekildi. Cesedin saçları görünmeye başlamıştı ve bu saçlar... Bu saçlar Kaan’ınkine can yakacak kadar çok benziyordu.

Artık dayanamayıp içimdeki o devasa korkuyu gözpınarlarıma akıttığımda, yanağımdan süzülen o sıcak yaşla beraber son katmanı da hızla açtım. Ve o an... Gördüğüm o bembeyaz olmuş, cansız sima ile etrafımdaki tüm sesler bir anda sustu. Akan gözyaşlarım buz kesti, alamadığım nefesim keskin bir cam kırığı gibi ciğerlerime saplandı.

Dünya durdu. Zaman durdu. Kaan’ın her daim neşeyle etrafa kahkahalar saçan, şimdiyse bir çöl ayazı gibi kurumuş olan dudaklarına baktığımda; o kapalı kirpiklerin ardında saklı duran ruhunun yaralarını son kez gördüm. Kirpikleri artık bir daha açılmamak üzere birbirine mühürlenirken, içimde yaşama dair kalan o son umut kırıntısı da o beyaz örtünün altına gömüldü.

Bugün, bir veda daha eksilmişti ömrümden. Anneme verdiği sözden vazgeçen, o yemini çiğneyen bir yolcu daha ayrılmıştı aramızdan. Annemin, "Ona sahip çık," diyerek hayatını emanet ettiği bir diğer insan daha, içinde sadece nefes aldığımız bu amansız hayata gözlerini sonsuza dek yummuştu.

Kaan gitmişti. Kaan, ardında telafisi imkansız bir enkaz bırakarak... Ölmüştü.

✨

Yazarın Ağzından:

Bazı vedalar sağır edici bir gürültüyle kopardı insanı hayattan, bazıları ise ruhun bile duyamayacağı kadar derin bir sessizlikle süzülürdü karanlığa. Bazısı damardan girip kalbi avuçlarının arasına alır, kanını dondururdu; bazısı ise kilometrelerce uzaktan veda busesini ruhuna hissettirir, sonra usulca çekilip giderdi. Kaan, o sessiz gidenlerden olmuştu. Vedasını önce Alev’in ruhuna fısıldamış, onu gizli bir çağrıyla yanına çekmiş ve hemen ardından hayata gözlerini yummuştu.

Alev’in hayatından kopup giden iki can, ona vedanın iki farklı yüzünü de acımasızca yaşatmıştı. İlk büyük kaybı olan annesi, ondan fırtınalar kopararak, kanlı ve gürültülü bir biçimde ayrılmıştı. İkinci kaybı olan Kaan ise, bir mum alevinin sönüşü kadar sessizce terk etmişti onu. Lakin sonuç değişmemişti; her iki veda da Alev’i aynı ıssızlığın ortasında yapayalnız bırakmıştı.

Alev, donmuş gözlerle Kaan’ın solgun simasına bakarken zihninden geçen tek gerçek buydu: Kimi severse, o gidiyordu. Belki de çok geç olmadan Vural’dan vazgeçmeliydi. Çünkü eğer onun yanında durmaya, ona tutunmaya devam ederse; Vural da o kervana katılacak, ona veda edenlerin arasına ismini yazdıracaktı. Adamın az önceki sözleri bile bu korkunç sonu kanıtlar nitelikte değil miydi? "Eğer bir bedel ödenecekse, o bedel asla sen olmayacaksın," derken aslında kendi sonunu çoktan imzalamıştı. Vural, Alev’in nefes alabilmesi, onun yeniden gülümseyebilmesi için edilecek o büyük vedayı çoktan göze almıştı.

Belki sessiz, belki de kıyametler kopararak... Vural, Alev’in artık tek bir veda yükünü daha taşıyamayacak kadar enkaz altında olduğunu bilmeden bu ihtimali kucaklamıştı. Onu kurtaracaktı; önce hayatın ona fırlattığı zehirli oklara kendi göğsünü siper edecek, sonra ise etrafta ok atacak tek bir düşman kalmayana dek direnecekti. Ve nihayetinde, aldığı onca yaraya rağmen sevdiği kadını selamete çıkarıp, kendi vedasını sessizce gerçekleştirecekti. Zaten ondan sakladığı o kanlı gerçekler bir gün gün yüzüne çıktığında, belki de o vedayı bizzat Alev isteyecekti. Bunu kimse bilmiyordu; ne Vural, ne de hayatın sillesini yemiş olan Alev...

Alev, Kaan’ın ruhsuz bedeni başında zamanı durdurmuşçasına bekliyordu. Titreyen parmaklarını onun buz kesmiş, solgun yanaklarında gezdiriyor; sanki dokunuşuyla ona yeniden can üfleyebilirmiş gibi yüzünü şefkatle okşuyordu. Ardından, artık bir yaşam belirtisi taşımadığını adı gibi bilmesine rağmen, kulağını o sessiz göğse, Kaan’ın kalbinin üzerine yaslıyor; Gözlerini sıkıca yumuyordu. Bir mucizeye, cılız bir atışa muhtaçtı ama duyduğu tek şey, mutlak ve kahredici bir sessizlikti. İnanmak istemiyordu; bir vedanın daha vefasız kollarına bırakılmayı, nefes almanın bu denli yakıcı bir azaba dönüşmesini kabul edemiyordu. Lakin gerçek, tıpkı kaçınılamaz bir fırtına gibi tüm savunmalarını yıkıp geçiyordu.

Vural ise o sırada görevlileri oyalarken, bakışlarını bir saniye olsun canından sakındığı kadından ayıramıyordu. Alev’in içten içe dökülen her gözyaşını hissediyor ama müdahale edemiyordu. Şimdi ona engel olsa, o acının Alev’in içinde birikip onu tamamen küle çevirmesinden korkuyordu. Yaklaşıp onu kollarına almayı, başını omzuna yaslamayı her şeyden çok istiyordu; fakat Alev’in buna izin vermeyeceğini, Rıza’nın onun zihnine kazıdığı "ağlamak güçsüzlüktür" prangasını henüz kıramadığını biliyordu. Alev, o duvarın yıkılmasına bizzat kendisi engel oluyordu.

Vural, aslında dünyayı yerinden oynatabilecek güce sahip olmasına rağmen, konu Alev’e ve onun sevdiklerine geldiğinde ne zihnine ne de kalbine hükmedebiliyordu. Vural için Alev "canı", Kaan ise Alev’in "cananıydı". O ne canına kıyabiliyordu ne de cananına... Eli kolu bağlanmış, bu devasa enkazın ortasında öylece bekliyordu.

Tam o sırada, kapının önünden yükselen hiddetli bağırma sesleri koridorda yankılandı. Vural, kaşlarını çatarak sesin kaynağını görebilecekmiş gibi o yöne baktı; bir süre gürültüyü anlamlandırmaya çalışarak dinledi. Kargaşanın sebebini öğrenmek için harekete geçeceği sırada, zihnine düşen o karanlık ihtimal ve cebinde titreyen telefonuyla olduğu yere çakıldı. Bakışları, sedyenin başında iki büklüm duran Alev’in sırtına çarptı. Onu bu mahşer yerinde yalnız bırakamayacağını biliyordu. Gözlerini Alev’den ayırarak, çalan telefonunu ağır bir hareketle kulağına götürdü.

Vural, ekranda kendi adamlarından Atilla’nın ismini gördüğünde, içindeki gerginlik sesine zehir gibi yansıdı. Telefonu hışımla açıp, "Ne var!" diye gürledi. Atilla, patronunun bu barut fıçısı halini bilse de sükunetini bozmadan konuşmaya başladı. Vural kaşlarını çatmış, her bir kelimeyi zihnine not ediyordu. Atilla; Alev’in telefonunun dakikalardır susmadığını, ısrarlı aramaların yanı sıra ardı arkası kesilmeyen mesajlarla taciz edildiğini rapor ediyordu. Vural, bu cüretin sahibini merak ederek sorusunu yönelttiğinde, aldığı cevap bakışlarının aniden sedyenin başındaki Alev’e kilitlenmesine neden oldu.

"Rıza Armağan ismiyle kayıtlı numara arıyor abi, saatlerdir durmuyor."

Atilla’nın sözleri Vural’ın dişlerini birbirine kenetlemesine yetti. "Şerefsiz..." diye mırıldandı, sesi bir yılan tıslaması kadar tehlikeliydi. Bunca yıkıma, Kaan’ın o beyaz örtü altındaki sonuna sebep olmuşken; Rıza, Alev’den daha ne istiyor olabilirdi? Bu sorunun cevabını bulamamanın verdiği hırsla en sadık adamına emirini verdi: "Mesajlarda ne yazıyor Atilla? Çabuk bak."

Eğer o mesajların içeriğini çözerse, Rıza’nın bu kez hangi kirli oyunun peşinde olduğunu da anlardı. Eğer bir kez daha Alev’in canını yakacak bir hamleye kalkışmışsa, Vural bu sefer onu kendi elleriyle toprağa gömmeye yeminliydi. Zihninde ihtimaller birer birer sıralanırken, en büyük muamma Tilki’nin neden Rıza’yı koruduğuydu. Aralarında nasıl bir bağ vardı ki Tilki, Rıza için kendi canını ortaya koyuyordu? Rıza’yı tanıyan herkes bilirdi ki o, kendi menfaati dışında kimseye el uzatmazdı. Peki, Tilki ondan ne gibi bir çıkar sağlıyordu da Alev’i vuracak kadar ileri gitmişti?

Vural, gerçeklerin karanlığında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken; Alev’in gözlerine her baktığında "Senin baban Rıza değil!" diyememenin o amansız sancısını yaşıyordu. Evet, bir planı vardı; ama bu planın sonunda ikisi için bir mutlu son değil, sadece Alev’in huzur bulacağı bir son görünüyordu. Kurduğu denklemde Vural’ın sağ çıkma ihtimali bir mucizeye bağlıydı. Lakin Alev’in gerçekten yaşaması için kendi varlığından vazgeçmeyi çoktan göze almıştı. Kendini teselli ettiği, ruhuna mühürlediği o tek cümle rehberiydi: "Onun hayatı için benim hayatım."

Ölümden korkmuyordu; canının yanmasından ya da nefesinin kesilmesinden çekindiği yoktu. Onu asıl dehşete düşüren, Alev’in ona sırtını dönmesi ve o kehribar gözlerin kendisine nefretle bakmasıydı. Eğer Alev tüm gerçekleri öğrenecekse, bu ancak kendisi bu dünyadan göçüp gittikten sonra olmalıydı. Son nefesinde o gözlerde nefret görmek, Vural için cehennemin ta kendisiydi.

"Abi, mesajlarda onu çok önemli biriyle tanıştıracağını, derhal gelmesi gerektiğini yazmış. Kusura bakma, şifreyi kırmak biraz zamanımı aldı."

Atilla’nın sesiyle düşüncelerinden sıyrılan Vural, gerçekliğin soğuk yüzüyle yeniden karşılaştı. Rıza yine bir pusu kuruyordu. Alev’i kimin önüne fırlatacak, yaralı ruhuna hangi yeni darbeyi indirecekti? Vural’ın gözleri kararırken içinden alevin zarar görmeyeceğine, buna asla izin vermeyeceğine dair yeminler etti.

Alev'e arkasını dönerek onun duymaması için Atilla’ya emirlerini sıralarken sesi alçak ama bir o kadar da keskindi: "Başka ne yazmış? Atilla, onu takibe alacaksın; attığı her adımdan, aldığı her nefesten haberim olacak. Ama sakın ha, o sırtlanlara ve köpeklerine yakalanmadan yap bunu. En geç yarına kadar o haysiyetsiz adamın Alev’i kiminle tanıştırmak istediğini bulup önüme getireceksin. Alev o kişiyle karşı karşıya gelmeden, o zehirli nefes ona değmeden ben öğreneceğim gerçeği!"

Vural, tam son bir talimat daha vermek için ağzını aralamıştı ki, ensesinde patlayan o buz gibi sesle olduğu yere çakıldı:

"Benim karşı karşıya gelmem gereken kişiden, neden önce senin haberin oluyor Vural?"

Alev’in sesi, kış ortasında çıplak tene değen bir bıçak kadar soğuk ve kesiciydi. Vural, telefonu yavaşça kulağından indirip ona döndüğünde, Atilla hattın diğer ucunda hâlâ rapor vermeye devam ediyordu. Fakat Vural artık onu duymuyordu; tek odak noktası, karşısında bir heykel kadar dik ve sarsılmaz duran kadındı. Ona Rıza’nın yeni oyunundan bahsetmek, yarasını tazelemek istemiyordu; lakin Alev’in o çelikten bakışları buna pek geçit verecek gibi görünmüyordu. Kaan’ın ölümüyle ruhu bir kez daha kavrulmuş, bedeni ise intikam yeminiyle yeniden dirilmişti. Sanki az önceki o bitkin kadın gitmiş, yerine acıdan beslenen bir cellat gelmişti.

Alev’in bakışlarındaki o öldürücü hırs, bir anlığına Vural’ın elindeki telefona kaydığında Vural, daha ne olduğunu bile anlayamadan, Alev o çevik ve yırtıcı hamlesiyle telefonu onun elinden çekip aldı. Hiç tereddüt etmeden cihazı kulağına götürdü ve Atilla’nın Vural’a anlattığı her bir sırrı, her bir detayı sonuna kadar dinledi.

Duyduğu her kelimeyle bakışları daha da karardı, yüzündeki o sert ifade yerini mutlak bir kararlılığa bıraktı. Ve en sonunda ise duyacağı bir şey kalmamış gibi, tek kelime etmeden zihninde kurduğu o kanlı planı devreye sokmak istercesine, telefonu büyük bir nefretle yere fırlattı; cihaz parke zeminde parçalara ayrılırken Alev çoktan kapıya yönelmişti. Vural’ın isteksiz bakışları altında, dev adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Annem dediği kadının son nefesini verdiği o meşum odanın önünden geçerken bir an duraksadı; o kapıya kısa, buz gibi bir bakış fırlattı. Lakin bu kez acıya değil, sadece hedefine odaklıydı. Durmadı. Geçmişin enkazını arkasında bırakarak, intikamın kollarına doğru ilerlemeye devam etti.

Vural, göğsünden sökülüp gelen sıkıntılı bir nefesi koridora bıraktığında gitmeden evvel bakışları son bir kez, o beyaz örtünün altında artık nefes almayan Kaan’a çevrildi. Sessiz bir yemin fısıldadı boşluğa; Alev’i ne pahasına olursa olsun koruyacağına, bu enkazın altında kalmasına izin vermeyeceğine dair kadim bir söz verdi ve vakit kaybetmeden oda Alev’in peşinden adımladı.

Kısa bir süre sonra, uzun ve kararlı adımları sayesinde Alev’e yetiştiğinde; ona ne, ne yaptığını sordu ne de nereye gittiğini. Dizginleri tamamen Alev’in ellerine bırakmıştı. Önce onun kendi içindeki o yangını dindirmesine, zihnindeki o karanlık planı hayata geçirmesine müsaade edecekti. Kendi büyük hamlesini yapmadan evvel, Alev’in kendi intikamının celladı olmasına izin verecekti; en azından şimdilik, bu kanlı sahnede figüran kalmayı seçecekti.

Alev, malikanenin önünde bekleyen kendi şoförlü araçlarından birine bindiğinde, Vural da hiç tereddüt etmeden yanındaki koltukta yerini aldı. Araba asfaltta süzülmeye başladığında, arka koltukta yan yana oturan bu iki yaralı ruhun arasına ağır, kurşun gibi bir sessizlik çöktü. Sessizlik, Vural’ın yorgun ve puslu sesiyle bozulana dek sürdü:

"Aklındaki ne?"

Alev, sanki bu soruyu duymamış gibi dakikalarca dışarıyı seyretti. Cevap vermediği her saniye, arabadaki gerilim daha da tırmandı. Fakat Vural'ında sorusundan vazgeçmeyeceğini bildiği için; En nihayetinde, ruhundaki o buz dağı sesine yansıyarak fısıldadı:

"İntikam almak."

Bu iki kelime, konuyu bir daha açılmamak üzere kapatmıştı bile. Ses tonundaki o sarsılmaz katiyet, bu kez önüne geçmeye çalışacak herkesi ezip geçeceğinin en büyük kanıtıydı. Bu defa Alev’i durdurabilecek ne bir korku vardı ne de bir engel. Yolun sonunda araba, ihtişamıyla karanlığı delen Armağan Otel’in önünde sert bir frenle durduğunda; Alev bir saniye bile beklemeden kapıyı açıp indi. Kendi kıyametini koparacağı, her şeyin başladığı ve belkide aynı şekilde biteceği o yere, dev adımlarla yürümeye başladı.

Adımları otelin ihtişamlı kapısından içeri bir gölge gibi süzüldüğünde, bakışlarında ölümcül bir korkusuzluk, adımlarında ise dağları devirecek bir sarsılmazlık vardı. İçinde Kaan’ın gidişiyle harlanan o yangın, ruhunu diri diri yakıp kavursa da bu dehşeti çelikten maskesinin ardına gizlemeyi başarmıştı. Canı her adımda bir parça daha kopsa da yürüyordu; kalbi bir kor yığınına dönse de o zehirli havayı solumaya devam ediyordu. Kaan’ın son nefesini vermesiyle, kendi ciğerlerine dolan her soluğu kendine haram kılmıştı zaten; lakin bu vebalin bedelini sadece kendisi ödemeyecekti. Kaan’ın soğuk göğsüne başını yaslayıp gözlerini yumduğu o saniyelerde, zihninde kardeşinin şen kahkahaları yankılanmış, ardından sicim gibi bir damla yaş daha süzülmüştü yanaklarından. Annesine verdiği o sözü, ağlamama yeminini hatırlamış ama kaderin onu yine kimsesiz bir vedanın kucağına fırlattığı gerçeğiyle yüzleşmişti. Nihayetinde, tüm bu felaketlerin tek müsebbibi olan o adamın ismi beyninde bir balyoz gibi çınladığında; önce gözyaşlarını eliyle sertçe silmiş, sonra da iki ayağının üzerinde bir dev gibi doğrularak Kaan’dan, yani geçmişinden kopmuştu.

Vural’a dönüp aklındakileri söylemek üzereyken, onun yine bir şeyleri saklayan o tedirgin tavrını fark etmiş ve o an duydukları ile anlamıştı: Ne yaşanırsa yaşansın, fırtınada tek başına duran her zaman daha kuvvetliydi. Gerçekleri birinin lütfedip anlatmasını beklemek yerine, o gerçekleri söküp almayı seçmişti. Kendi tiyatrosunu yazmaya, başkasının kurduğu o kanlı senaryoda figüran olmayı reddederek başlamıştı ilk hamlesine. Her bir detayı, her bir ilmiği kendi iradesiyle dokuyordu artık.

Şimdi ise bu karanlık planın ikinci safhasına, telefonda duyduğu o isme doğru ilerliyordu: Rıza Armağan. O sadık adamın okuduğu mesajlara göre, "sevgili" babası onu çok mühim biriyle tanıştırmanın hazırlığı içindeydi. Lakin Rıza yanılıyordu; eğer bugün bu otelde yeni bir tanışma gerçekleşecekse, bu Alev ile o gizemli yabancı arasında olmayacaktı. Bugün asıl tanışma, Rıza Armağan ile güzel kızı Alev Armağan arasında, Gizlenmiş Kimliklerin gölgesinde vuku bulacaktı.

Alev, merdivenleri bir hışımla tırmanırken; bir zamanlar Vural’ın ona kendi sesini dinlettiği o anılar zihninde canlandı. Dudaklarında acı, zehirli bir tebessüm peydah oldu. Canı yanmıyor gibi rol yapıyordu; zira artık hayatta kalmak için cellatlaşmaktan başka çaresi kalmamıştı. Arkasına dönüp bir kez olsun Vural’a bakmadan, bakışlarını sadece hedefine dikerek ilerliyordu. Belki eceline, belki de o özlemini çektiği kurtuluşuna doğru, topuklarını yere vura vura yürüyordu. Çünkü biliyordu ki; eğer arkasına dönüp o yaralı adamın gözlerine hapsolursa, kendi nefsi için duymadığı o merhameti ona duyacaktı. Ve merhamet, bu yolda yanına alacağı en son duyguydu.

Vural ise hemen bir adım gerisinde, Tilki ile burun buruna geldiği o meşum günü zihninde evirip çevirerek ilerliyordu. Birbirinden bihaber iki ruh, aslında aynı soruların cevaplarını arıyor ama bir türlü o mutlak güven köprüsünü kuramıyorlardı. Hiçbir şeyden korkmayan Vural Demir,

ilk kez korkuyu tatmıştı; Alev’in canının, bırakın tenini, ruhunun sızlamasına bile tahammülü yoktu. Onu her şeyden, herkesten, hatta kendinden bile uzak tutmak istiyordu; çünkü Alev’in takatinin kalmadığını, bir darbe daha alırsa un ufak olacağını biliyordu. Onun acıyla haykırmasını duymaktansa, onu arkasında bırakıp nefretini kazanmayı, bir günah keçisi olmayı çoktan göze almıştı.

Trajik bir döngünün içindeydiler: Adam, sevdiği kadını korumak adına onun özgürlüğünü ellerinden çalıyor; kadın ise adamın ruhundaki o derin yaraları görmeden, özgürlüğüne pranga vurduğu için ondan her adımda biraz daha uzaklaşıyordu.

İki ruh, aynı uçurumun kenarında, farklı rüzgarların esiri olmuşlardı. Attıkları her adım onları arzuladıkları o sahte huzurdan bir milim daha uzaklaştırıyor, mutluluk kavramını erişilemez bir seraba dönüştürüyordu. Alev, babası bildiği o celladın odasına doğru sarsılmaz bir kararlılıkla yürürken; Vural, onun ardında bir gölge gibi sadık ama bir o kadar da endişeliydi. İkisi de bu kapının ardında onları bekleyen felaketin, ruhlarını ebediyen karanlığa gömecek bir vedanın başlangıcı olduğundan bihaberdi.

Alev, Rıza Armağan’ın o heybetli ve soğuk kapısının önünde durduğunda, Vural onun yalnız başına içeri girmesine izin vermeyerek hemen yanında belirdi. Şimdi kapının tam karşısında, kaderin onları eşitlediği o dar eşikte yan yanaydılar. Alev, içeride karşılaşacağı adamın yaratacağı tahribattan kurtulup annesinin o eski, sıcak şefkatine sığınmak istercesine elini cebine attı. Parmakları, annesinden kalan o küçük kelebekli tokaya çarptığında, onu bir tılsım gibi avucunun içine hapsetti. Derin, titrek bir nefes alarak boşta kalan elini kapının soğuk kulpuna uzattı.

Vural ise, Alev’in o bembeyaz elini izlerken kendi elini cebine, annesinin emaneti olan o kolyeye götürdü. Kolyenin metalik soğukluğunu avucunda hissederken, o da ruhuna bir zırh giydirmek istercesine derin bir nefes çekti içine. Kapıdan içeri girmeden evvel, son bir kez bakışları havada çarpıştı; Vural, Alev’in zehirli yeşillerinde kaybolurken; Alev, Vural’ın fırtınalı kestanelerinde soluklandı. Aralarındaki bu dilsiz güven alışverişinden sonra, daha fazla beklemenin cellada zaman kazandırmak olduğunu anlayarak kapıya yöneldiler.

Alev, kapıyı çalma nezaketinde dahi bulunmadan kolu aşağı indirdiğinde, odanın ağır havası yüzlerine çarptı. İçeriye ilk adımını attığı an, bakışları önce odadaki o yabancı kadına takıldı; lakin onda fazla oyalanmadan, asıl hedefi olan, babası bildiği o adama, Rıza Armağan’a çevirdi gözlerini. Zihninde kurduğu intikam senaryosunun ilk cümlelerini, Rıza’nın o buz gibi gözlerinin içine bakarak kendi içinde sessizce tekrarlamaya başladı.

Fakat Vural için zaman o saniyede dondu, dünya ekseninden kaydı. Alev’in bakıp geçtiği o yabancı sima, Vural için cehennemin kapılarını aralayan bir tanıdıktı. Avucundaki kolyeyi etini kesecek kadar sıkarken, görmeyi asla hayal etmediği o kadına, bakakaldı. O an, Alev’in aslında kurtuluşuna değil, bizzat eceline doğru dev bir adım attığını tüm dehşetiyle fark etti. Lakin bu kanlı sahnede artık kimsenin masumiyeti ya da suçu kalmamıştı.

Zira ne Alev’in, o odada duran kadının aslında en büyük düşmanı olduğundan haberi vardı; ne de Vural’ın, Alev’i o odada Tilki’nin en sadık dostu, ve Alev'in en tehlikeli düşmanı Hilal’in beklediğinden...

Bölüm sonu

1 yorum