YİRMİDÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KALPTEKİ SIZI
"O senin canın diye kendi mutluluğundan vazgeçtin... Ama şunu unutma; o senin canınsa, sen de benim canım, kalbim ve nefesimsin... Ve ben, benim canım olan kadının kalbini acıtanların kendi kalbini, yerinden söküp almadan, bu hayata asla gözlerimi yummam."
Bölüm Şarkısı ✨:
maNga - Yine Yeni Yeniden
Alev Armağan'dan:
Bir insanın, en çok da bir kadının elleri neden titrerdi? Babasının gölgesinden kaçmaya çalıştığı o amansız vakitlerde mi, yoksa kocasının indirdiği darbelerden ruhunu korumaya çabalarken mi? Ya da hayatın ona oynadığı bu kirli oyunda, etrafındaki insanların ikiyüzlülüğünden ve ruhuna sızan o zifiri karanlıktan korktuğu için mi...
Yaşadığımız dünya öyle bir noktaya gelmişti ki; bir kadının titreyen ellerine artık güzel anlamlar yakıştıramaz olmuştuk. Oysa o eller; alacağı bir hediyenin heyecanıyla, anne olacağını öğrendiği anın coşkun sevinciyle ya da yıllarca verdiği emeklerin karşılığını almanın gururuyla da titreyebilirdi. Fakat bizim bizzat susarak dilsizleştiğimiz, gözlerimizle görmezden gelerek körleştiğimiz ve kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu tekinsiz dünyada, böylesi bir zarafet artık mümkün olmuyordu.
Benim de ellerim titriyordu şimdi. Ama ne bir hediyenin şaşkınlığından, ne bir mucizenin muştusundan, ne de bir başarının sevincinden... Hiçbiri değildi. Benim ellerim titriyordu çünkü ben, artık sayısını unuttuğum o kaçıncı kerede yine kaybetmiştim. Canımı, çocukluğumdan kalan son masumiyet kırıntısını ve tek kardeşimi... Kaybetmiştim; hem de öz babamın eliyle, onun hırsı yüzünden.
Kabul etmekte zorluk çeksem dahi ben iki kardeşimi de, o adam yüzünden kaybetmiştim. Farkında bile olmadan, koca bir aile birbirinin celladı haline gelmiştik. Babam, annemin kızının; annemin kızı, babasının katili olmuştu. Annem doğrularımı katletmişti; ben ise hem annemin hem de kardeşim Kaan’ın sonu olmuştum.
Korkunç bir zincirleme reaksiyonla mahvetmiştik birbirimizi: Babam Aylin'in katili olmuştu, Aylin ise Yaman'ın... Annem benim doğrularımı asmıştı; ben ise hem annemin hem de Kaan’ın nefesini kesmiştim. İşte bu yüzden titriyordu ellerim; katili olduğum o canlar için. Sırf üç hecelik o zehirli kelime, "İntikam" uğruna feda ettiğim insanlar için... Belki o "Armağan" soyadının gölgesi altında nefesini kestiklerim hiçbir zaman masum olmamıştı; lakin onların günahı, benim ellerime bulaşan o kanlı vebali azaltmaya yetmiyordu. İşlenen günahların ağırlığı omuzlarda, acıyla çekilen nefeslerin sancısı ise her daim yüreğin tam ortasındaydı.
Omuzdaki yükler, üzerimize bir avuç toprak atılacağı günü; yürektekiler ise bir kez olsun içtenlikle gülümseyeceğimiz o anı bekliyordu, kendini ifşa etmek için. Her şey vakti vaktine ayarlanmış, pusuda bekliyordu.
Ve ben şimdi karşımda duran, babam sıfatını taşıyan o adamın gözlerine bakarken; omuzlarımdakilerin değil, yüreğimdeki o ağır bedelin hesabını veriyordum. Korkum karşımdaki adamdan değil, vicdanımın altında ezilip un ufak olmaktandı. Titreyen ellerim, bu amansız ezilmenin sessiz çığlığıydı. Çünkü vicdanım, haddini aşarak yakıyordu canımı; gözünü bile kırpmadan, en acımasız intikamını benden alıyordu.
Bakışlarım babamın sert hatlarla çevrili yüzünde oyalanırken, elimi cebimdeki kelebekli tokadan yavaşça çektim. Artık ayakta durmamı sağlayacak güç annem değil, toprağa verdiğim kardeşim Kaan Yıldırım’dı. Buraya geliş sebebim oydu. Rıza’nın sonunu getirecek olan o büyük planı devreye sokmamın yegâne sebebi, Kaan’ın yarım kalan nefesiydi. Ve ben ilk defa bu kadar kararlı bir biçimle başım dik karşıma bakıyordum.
Aynı Rıza gibi. Rıza'nın tüm pişkinliğiyle gözlerimin içine bakışı, ruhumdaki nefreti daha da harlıyordu. Bakışlarımı o adamdan tiksinerek ayırıp yanındaki kadına çevirdiğimde, çatık kaşlarımın ardında bir sorgu seansı başladı. Kimdi bu kadın? Rıza’nın hemen yanı başında durduğuna göre, hayatıma baharı getirecek bir dost olmadığı gün gibi ortadaydı.
Bu amansız gerçeğin bilinciyle, yönümü tamamen o yabancıya dönüp odaya doğru bir adım attım. Ancak o an, Vural’ın hemen arkamda olması gereken gölgesinin eksikliğini hissettim. Başımı hafifçe omzumun üzerinden çevirdiğimde, Vural’ın olduğu yere çakılıp kaldığını gördüm. Kestane rengi gözleri, sanki bir hayalet görmüşçesine odadaki o kadına mühürlenmişti. Neden bu kadar sarsılmıştı? Neden bakışları o yabancının üzerinde bu denli amansızca geziniyordu?
Dişlerimi birbirine kenetleyip bakışlarımı ona diktiğimde, Vural sonunda varlığımı anımsayarak gözlerini bana çevirdi. Bakışlarımız havada çarpıştığında aramızdan daha önce tatmadığım, tarifi imkansız bir duygu geçti. O, ağır bir vurgun yemiş gibi darmadağındı; bense bu karmaşaya bir anlam vermeye çalışan bir yabancı... Derken, gözlerindeki o sarsılmış ifade yavaşça silindi ve yerini peşini hiç bırakmayan o tuhaf, tekinsiz ama sığınılacak bir güven hissine bıraktı. Hayatımda bir kez olsun, ona körü körüne güvenmeyi seçtim. Ciğerlerimdeki nefesi seslice dışarı bırakıp, yabancı kadının tam karşısında, aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak durdum.
Vural’a bakarken duraksamam, odadaki o soğuk kadının tüm dikkatini üzerimize çekmişti. Aramızdaki bu gerilimli sessizliği ve yabancılaşmayı sonlandırmak adına elimi ona doğru uzattım.
"Alev..." dedim, sesimdeki buz gibi tınıyla. Ardından söylemem gereken o malum soyadı dilimin ucuna gelse de bakışlarımı Rıza’ya çevirip, sanki o soyadı ondan söküp alıyormuşçasına ekledim: "Sadece Alev."
İsmimin ardına sığınacak gereksiz hiçbir sıfata ihtiyacım yoktu. Beni tanıyacak olanlar bundan sonra bir soyadıyla değil, kendi ismimle ve yarattığım o enkazla tanıyacaklardı.
Karşımdaki kadın, uzattığım elime kısa bir tereddütle bakıp dudaklarına yerleşen o sinsi ama davetkar gülümsemeyle elimi kavradı. Gözlerimin tam içine bakarken beni taklit edercesine, "Hilal," dedi. O da isminin ardına bir soyadı yakıştırmıyormuş gibi bir an duraksadı ve benim buz gibi ses tonumu ödünç alarak ekledi: "Sadece Hilal."
Bu taklitçi tavrına karşılık histerik bir gülüş döküldü dudaklarımdan. Başımı hafifçe sağa eğip onu baştan aşağı süzmeye başladım. Bakışlarım, üzerine kusursuzca oturan antrasit rengi kalem eteğinden, ipek gömleğinin zarif detaylarına kadar her noktada gezindi. En sonunda, omuzlarından aşağı dökülen koyu kestane, yer yer bakır parıltılar barındıran gür saçlarına odaklandım. Görünüşündeki o soğuk asalet, zevklerimizin gereğinden fazla benzediğini yüzüme çarpıyordu; bu durum içimdeki huzursuzluğu daha da tırmandırdı.
"Tanıştığımıza memnun oldum, Hilal," dedim, kelimeleri ağzımda çiğneyerek. Ardından bakışlarımı Rıza ile Hilal arasında zehirli bir mekik gibi dokuturken asıl soruma geçtim: "Şimdi, bu beklenmedik ikilinin neden yan yana durduğunu öğrenebilir miyim?"
Hilal, bu sorgulayıcı çıkışıma sadece gizemli bir gülümsemeyle karşılık verirken, aradığım cevabı Rıza’nın o otoriter sesi verdi:
"Ben de tam olarak seni bu yüzden çağırmıştım Alev. Yeni ortağımızla tanış. Yakın zamana kadar ailesiyle inşa ettiği oteller zinciri sayesinde adını duymayan kalmamış bir cevherdir kendisi." Rıza’nın hayranlık dolu gözleri Hilal’e çevrildi. "Şimdi ise ailesiyle yaşadığı bazı... pürüzler yüzünden bizimle yol yürüyecek. Adı bizimle beraber daha güçlü, daha sarsılmaz bir şekilde anılacak. Öyle değil mi benim güzel—"
"Öyle!"
Rıza’nın ağzına sakız olmuş o malum "güzel kızım" hitabını tamamlamasına izin vermeden sözünü bıçak gibi kestim. Kendime sakin olmamı fısıldayarak konuya dahil oldum: "Buraya kadar gelip Armağanlar ile çalışma isteğini gayet doğal, hatta akıllıca buluyorum. Lakin şu 'ailevi sorunlar' kısmında takılı kaldım. Ne tür bir fırtına koptu da, onca unvanı ve emeği geride bırakıp buraya sığındın? Sıfırdan başlayıp rakip bir bayrak altında aynı zirveye oynamak senin gibi biri için bile epey meşakkatli olsa gerek."
Merak kokan cümlelerimi bir mızrak gibi ortaya bıraktığımda, bu konunun Hilal için ne denli mahrem olduğu zerre kadar umurumda değildi. Madem o kadar büyük, o denli parmakla gösterilen bir isimdi; o hâlde yaşadığı sarsıntıların derinliğini öğrenmek en doğal hakkımdı. Ona göre gardımı alacak, ona göre hamlelerimi şekillendirecektim. Zira o doktor belasından sonra, güven denilen o kandırıkçı duyguya kapılarımı bir daha açılmamak üzere mühürlemiştim. Güvendiğim anlarda başıma nelerin geldiğini, ruhumun nasıl parça parça edildiğini bizzat yaşayarak tecrübe etmiştim. Bundan böyle aynaya baktığımda gördüğüm o yorgun ama dik akisten başka kimseye itimadım olmayacaktı. Bu konuda, hayatımda hiç olmadığım kadar titiz, hiç olmadığım kadar acımasız ve seçici davranacaktım.
Hilal’in göğsünden süzülen o derin nefes, odadaki ağır havayı bir kurşun gibi daha da koyulaştırdı. Görünen o ki, karşımızda anlatacakları henüz bitmemiş, hikâyesi derin bir anlatıcı vardı. Zarif ama bir o kadar da emredici bir hareketle, Rıza’nın görkemli masasının hemen önünde duran koltukları işaret ettim. Madem bu tiyatro sergilenecekti, bize de bu sahnede istenileni yapmak; anlatıcıyı pürdikkat dinleyen, usta bir dinleyici edasına bürünmek düşerdi.
Zihnimde ilmek ilmek dokuduğum o kusursuz plan, bir süreliğine pusuda bekleyebilirdi; buna sabrım vardı. Çünkü şu an, her şeyden çok daha elzem bir mesele dikilmişti karşıma. Biricik babamın sadakatini, o çelikten zırhının çatlaklarını ölçmek gibi... Kendi kızını bir çırpıda yeni bir "cevher" uğruna gözden çıkarıp çıkarmayacağını, bu yeni müttefikin parıltısına ne kadar çabuk kanacağını kendi gözlerimle görmek istiyordum.
✨
Yazarın Ağzından:
Odanın atmosferi, köşelere gizlenmiş sırların amansız ağırlığıyla iyice daralırken, kimsenin bir diğerinin zihninden geçen fırtınalardan haberi yoktu. Aynı tavanın altında nefes alan bu dört kişi, bambaşka dünyaların, bambaşka hesapların içindeydi. Rıza, yanına aldığı bu yeni müttefikle imparatorluğunu nasıl büyüteceğinin hayallerini kuruyor; Vural, geçmişin hayaletini tam karşısında kanlı canlı görmenin sarsıcı şokunu bastırmaya çalışıyordu. Hilal ve Alev ise, birbirlerinden habersiz, aynı adamın üzerine kurdukları o kusursuz ve yıkıcı planın taşlarını döşüyorlardı.
Sessizlik, gergin bir yay gibi gerilmeye devam ederken Alev, düşüncelerinin arasından sıyrılıp bakışlarını Hilal’e dikti ve anlatmasını emretti. Ardından, hâlâ bir heykel gibi ayakta duran Vural’ı, kendi oturduğu koltuğun yanına, o güven veren gölgesine çağırdı. Vural, boğazındaki o sert yumruyu yutkunarak Alev’in yanına adımladığında; Hilal, masanın başköşesine yerleşip ilmek ilmek dokuduğu o sahte hayat hikâyesini anlatmaya başladı:
"Ben doğduğumda, ailemin elinde avucunda hiçbir şey yokmuş. Üstelik onlara verilmiş bir imtihan gibi, hastalıklı bir bebek olarak dünyaya gözlerimi açmışım. Bu yüzden çocukluğumun büyük bir kısmı, çaresiz ailemin beni hastane hastane gezdirmesiyle geçmiş. Haliyle, bir haftanın masrafı bitmeden, diğer haftanın borçları kapımızı çalmaya başlamış."
Hilal derin, hüzünlü görünen bir nefes alıp kelimelerini seçerek devam etti:
"Annemle babam, ben kendimi bildim bileli hiçbir zaman oturup medenice konuşabilen insanlar olmadılar. Hatta öyle bir noktaya gelmişlerdi ki, bazen benim hastalıkla geçen günlerimi bile birbirlerine karşı bir koz, bir suçlama aracı olarak kullanıyorlardı. O derece bitmek bilmeyen, yıkıcı bir anlaşmazlığın tam ortasında büyüdüm."
"Babam, o gün her zamanki gibi benim bitmek bilmeyen hastane masraflarımı karşılayabilmek için çalıştığı hastanenin koridorlarını temizliyormuş. Elinde paspasıyla o soğuk mermerleri parlatırken, daha önce o katta hiç görmediği bir adamın, yaşlı bir hastanın odasına süzüldüğünü fark etmiş. Adamın üzerinde bembeyaz bir önlük, yüzünde ise ifadesini gizleyen tıbbi bir maske varmış. Babam bu yabancıya anlam veremeyip, içgüdüsel bir merakla peşinden gitmiş. Kendi deyişine göre tek amacı, eğer doktor yeniyse ona kat hakkında bilgi vermekmiş."
Hilal, masanın üzerindeki parmaklarını birbirine kenetleyip bakışlarını boşluğa dikerek devam etti:
"Önlüklü adamın arkasından gidip aralık bırakılan kapının eşiğinde durduğunda, içeriden boğuk konuşma sesleri yükselmiş. Babam önce içeri girmekten vazgeçip dinlemeye karar vermiş. Bir süre kulak kabarttığında, içerideki şahsın karşısındakine hitaben değil, sanki kendi kendine, karanlık bir hesaplaşma içindeymiş gibi konuştuğunu fark etmiş. Sesler tam kesilmek üzereyken, babam doktora yardımcı olmak amacıyla sessizce içeri süzülmüş. Tam ağzını açıp sesleneceği anda ise..."
Hilal aniden duraksadı. Sanki o anın dehşeti yıllar sonra gelip tekrar boğazına sarılmış gibi yüzünü buruşturdu. Alev, bu sessizliği merakın ve sabrın harmanlandığı keskin bir tonda bozdu:
"Evet... Sesleneceği anda ne oldu?"
Hilal, ciğerlerine sığmayan derin bir nefes alıp kelimelerini titreyen bir sesle serbest bıraktığında; Alev’in kaşları büyük bir hızla çatıldı. "Kabul etmek gerekir ki," diye geçirdi içinden Alev, "bu, bir insanın başına gelebilecek en şanssız, en meşum olaylardan biriydi."
"Babam, odaya girip de kapıyı araladığı an, manzara dehşet vericiymiş. O doktor kılıklı herif, elinde bir yastıkla yatakta çaresizce yatan yaşlı adamı boğmaya çalışıyormuş. Babam önce ne yapacağını bilemeyerek donup kalmış; ancak yaşlı adamın yastığın altında nefes alabilmek için sergilediği o son çırpınışları görünce kendine gelmiş. Etrafına bakınıp masanın üzerinde eline ilk gelen şeyi kapmış ve var gücüyle o adamın kafasına fırlatmış. Attığı o tek nesneyle, aslında dünyanın en nüfuzlu iş adamlarından birinin hayatını ipten almış."
Hilal, sanki o anı yaşıyormuş gibi gözlerini kısarak devam etti:
"Sonra yaşlı adamı ayıltmış, başına gelenleri bir bir anlatmış. 'Neden?' diye sormuş babam, 'Neden size böyle bir şey yaptılar?' Yaşlı adam ise babama sadece acı bir tebessümle bakıp, 'Benim gibi biri olduğunda anlarsın,' demekle yetinmiş. Ardından babamın yardımıyla bir telefon görüşmesi yapmış; babama minnet borcunu ödemek için onu o hastane köşesinden çekip almış ve kendi lüks mekanında ona bir iş vermiş. Babamdaki o bitmek bilmeyen azmi görünce de, tıpkı seninle benim şu an yaptığım gibi, sağlam bir ortaklığın temellerini atmışlar. Derken annem, eve giren o yüklü paraların ve aniden kuruşu kuruşuna ödenmeye başlayan hastane masraflarımın kaynağını sorgulamaya başlamış. Babam her ne kadar 'Sen sadece kızımızla ilgilen,' dese de annem bunu reddetmiş. O da babamla birlikte aynı holdingde omuz omuza çalışmaya başlamış ve kısa sürede işleri hayal bile edilemeyecek bir zirveye taşımışlar."
"Zamanla babam, annem ve o yaşlı adam Polar Amca sarsılmaz bir sacayağı oluşturmuşlar. Polar Amca, bir süre sonra holdingin idaresini tamamen annemle babama devredip tüm vaktini bana ayırmaya başlamış. Kendi evladı olmadığı için beni hem torunu hem de kızı yerine koymuş; aramızda yıkılması imkansız, çelikten bir bağ kurulmuş. Yıllar birbirini kovalamış... Bu süreçte annemle babamın o bitmek bilmeyen kavgaları holdingin koridorlarına kadar taşmış. Babam anneme, annem de babama inat olsun diye, Polar Amca’ya danışmadan otel üzerinde riskli değişiklikler, hesapsız alışverişler yapmaya başlamışlar. Hırsları gözlerini öyle bir kör etmiş ki, güzelim şirketi iflasın eşiğine sürüklemişler. Tam o dönemde ben on sekizimi bitirip on dokuzuma basmıştım. Polar Amca’nın da desteğiyle, geceyi gündüze katıp o batmak üzere olan enkazı tek başıma ayağa kaldırdım. Polar Amca’nın o gurur dolu bakışlarını kazandığım an, hayatımın en büyük ödülüydü. Lakin annemle babam, bir çocuk gibi bana yönelen övgüleri kıskanmaya başladılar. Beni sinsi hamlelerle geri plana itip, kendi başarısızlıklarını benim emeğimle örtmeye çalıştılar. Polar Amca, ailemin para hırsıyla nasıl canavarlaştığını o gün anladı. Yıllar önce o hastane odasında ölümün kıyısındayken yazdığı vasiyetini, o gece sessizce değiştirdi. Tüm hisselerini benim üzerime bıraktı ve üzerinden bir hafta geçmeden..."
Hilal aniden sustu. Yumruklarını masanın üzerinde bembeyaz olana dek sıktı. O an Vural, uğradığı şoktan sıyrılmış, yüzündeki tiksinti dolu ifadeyle Hilal’i izliyordu. Hilal, bu keskin bakışların farkındaydı ama ne Vural’ın yüzüne bakıyor ne de onunla bir anlık bile olsa göz teması kuruyordu. Sadece anlatmaya, sahte bir geçmişin tozlu sayfalarını çevirmeye devam ediyordu.
"Vasiyetinin açılmasını son arzusu olarak dileyip... hayata gözlerini yumuyor. Vasiyet resmen açıklandığı o an, babamın ömürlük nefretini kazanırken annemin zaten hiç var olmamış sevgisini de ebediyen kaybediyorum. Şirkette öz anne ve babam tarafından bir yabancı gibi kapı dışarı edilmeye çalışılınca, o zehirli ortamı onlara bırakıp geri çekildim. Verdikleri her taviz, kurdukları her cümle ve sergiledikleri her aşağılayıcı davranış üzerime bir çığ gibi gelince daha fazla dayanamadım. Nefes almak, biraz olsun uzaklaşmak için yola çıktım; lakin o gün şans eseri burayı, Armağan İmparatorluğu’nu keşfettim. Kısa bir araştırmanın ardından, kendimi burada çok daha yükseklere taşıyabileceğimi anladım."
Hilal sustuğunda, odadaki o ağır sessizliği Alev kendi lehine çevirerek ellerini çenesinin altında birleştirdi ve koltuğunda geriye yaslandı. Tek kaşı alaycı bir tavırla havalanırken, bakışlarının altından hilali süzmeye devam etti. "Yani iki tarafı da avucunun içinde tutmak istiyorsun, öyle mi?" diyerek zihnindeki taşları sesli bir şekilde yerine oturttu. "Polar’ın holdinginin tapuları zaten senin mülkiyetinde olduğu için orayı kaybetme korkun yok. Şimdi ise burayı yavaş yavaş kuşatıp, aynı operasyonu bu çatı altında da yürütmeye çalışıyorsun."
Hilal, bu isabetli analiz karşısında burnundan hafifçe gülerek, "Zeki kızsın," dedi; sesinde hem sahte bir hayranlık hem de teslimiyetin o soğuk tınısı vardı. Alev'in Bakışları, Hilal’in o yapay parıltılar saçan gözlerine çivilenmişken Alev başını 'evet' anlamında ağır ağır salladı. Ardından bakışlarını kısa bir saniyeliğine Rıza’ya çevirip tekrar karşısında ki kadına doğru döndü:
"Bence sen o sinsi düşüncelerini şimdiden unut. Madem zeki olduğumu anladın, bu konuda bana güven: Polar Amca’na yutturduğun o oyunlar, ne Rıza Armağan’ın otelinde ne de holdinginde söker. Boşuna kendini yorma. Onun için ne kadar değerli, ne kadar vazgeçilmez olursan ol; Rıza Armağan, karşısında kendinden bir milim dahi üst seviyede olan birine asla tahammül etmez."
Alev’in dudaklarından dökülen o keskin kelimeler odanın içinde birer kırbaç gibi şaklamış, yankısı henüz dinmemişti. Genç kadın, bakışlarını bir saniye bile Hilal’in çehresinden ayırmıyor; vurduğu bu darbenin karşı tarafta yaratacağı sarsıntıyı ölçmeye çalışıyordu. Lakin Hilal, beklenen o mağlup tepkiyi vermedi. Aksine, sanki bu saldırıdan besleniyormuş gibi ağır bir tavırla başını Rıza’ya çevirdi. Bakışlarına eğlenen bir pırıltı, dudaklarına ise sinsi ve alaycı bir gülümseme yerleşmişti.
Hilal, bir an bile Alev’e bakma gereği duymadan gözlerini doğrudan Vural’a dikti. Bakışlarını onun gözlerinin en derinlerine, zehirli bir sarmaşık gibi sızdırırken sesi bir yılanın tıslaması kadar alçak ama tehditkârdı:
"Göreceğiz..." dedi Hilal, sahte bir şefkatle fısıldayarak. "Bu oyunun sonunda kazanan kim olacak, hep beraber göreceğiz."
Bu açık meydan okuma, Alev’in sabrını taşıran son damla oldu. Öfkeyle dolan göğsü hızla inip kalkarken aniden ayağa fırladı. Yumruklarını sıkarak, bir koruma kalkanı gibi Vural’ın tam önünde bitti. Hilal, görüş alanını kapatan bu sert hamle karşısında kısa bir an afallasa da, hemen ardından imalı bir bakışla Alev’in çakmak çakmak yanan yeşillerine döndü. Alev, bu kadının odadaki varlığına artık tahammül edemiyordu. Zarif ama bir o kadar da ödünsüz bir hareketle elini kapıya doğru uzattı; bu, nezaket maskesi ardına gizlenmiş bir kovulma emriydi.
"Bugünlük bu kadar kafi. Zira ailevi ve bir o kadar da özel mevzularımız var. İzninle..."
Hilal, bu buz gibi kovulma karşısında sakinliğini korumaya çalışarak dişlerini birbirine kenetledi. Zoraki bir gülümsemeyle eteğini düzelterek ayağa kalktı ve kapıya doğru adımladı. Rıza, bu gerginliğin ortasında vakarını korumaya çalışarak ayaklanmış, hemen Hilal’in yanına bitmişti. Alev’in sert tavrı için kadından sessizce özür dilemeye başladı; lakin Alev’in umurunda olan tek şey, odanın ortasında bir heykel gibi çakılı kalmış olan Vural’dı.
Vural Demir, koltuğunda öylece oturmuş, bakışlarını karşısındaki zifiri bir boşluğa mühürlemişti. Yumruk yaptığı elini dizine öyle bir bastırıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz birer kemik gibi parlıyordu. Sağ dizinin durmak bilmeyen o hızlı sarsıntısı, sol elinin koltuğun başlığını parçalamak istercesine sımsıkı tutuşu... Hepsi birer imdat çığlığıydı aslında. Vural, karşısındaki hayali düşmana attığı o öldürücü bakışlarla, aslında Alev’e her şeyi haykırıyordu: Sakladığı o devasa gerçeklerin altında nasıl ezildiğini, vicdanının nasıl bir savaş meydanına döndüğünü tek bir kelime etmeden tüm çıplaklığıyla seriyordu ortaya.
Odanın ağırlaşmış havası, Hilal’in zehir saçan bakışlarının gölgesinde iyice çekilmez bir hal almıştı. Alev, Demir’in o infilak etmeye hazır halini izlerken ciğerlerine derin bir nefes çekti; ancak o nefes bile göğsünde bir düğüm gibi kalmıştı. Bakışlarını Vural’dan ayırıp Hilal’e çevirdiğinde, karşılaştığı şey buz gibi bir nefretin en saf haliydi. Hilal’in gözlerinde yanan o karanlık ateş, sessiz bir yeminin habercisi gibiydi.
Hilal, dudaklarının arasından zorlukla süzülen "Tabii, en yakın zamanda görüşeceğiz zaten," cümlesini bir veda değil, bir tehdit gibi odaya bırakıp dışarı çıktı. Kapı kapandığı an, içeride kalanlar için zamanın durduğu o amansız saniyeler başladı. Rıza hariç odadaki herkes, sanki üzerlerindeki görünmez bir ağırlıktan kurtulmak istercesine eş zamanlı olarak derin bir nefes verdi.
Alev, bir anda hayatının ortasına bir el bombası gibi düşen bu kadının yarattığı karmaşa yüzünden; Hilal, Alev ve Vural’ın varlığına duyduğu o köklü ve sarsılmaz nefret yüzünden; Vural ise omuzlarına binen o devasa sırların altında can çekiştiği için soluksuz kalmıştı.
Hilal, kapıdan uzaklaşıp merdivenlerin başında durduğunda, nefret dolu bakışlarını o kapalı kapıya mühürledi. Sadece kendi duyabileceği, fısıltıdan hallice ama zehir kadar tesirli bir tonda söylendi:
"Yakında seni öyle bir yeneceğiz ki, bu kapının kolunu bizzat açıp sizi buradan kovan biz olacağız. Alev... Armağan. Sadece Alevmiş! Göreceğiz..."
O dışarıda kendi intikam yeminlerini fısıldarken, içerideki sessizlik Alev’in Rıza’ya yönelttiği öldürücü bakışlarla bozuldu. Rıza, kızının üzerindeki o keskin bakışlarını hissetmiş gibi yavaşça ona döndü. Odanın tam ortasında, bir babanın kızına verebileceği en ağır acıların, hayal kırıklıklarının ve bitmek bilmeyen o karanlık güç savaşının gölgesinde, baba-kız arasında sarsıcı bir bakışma yaşandı. İkisinin gözleri çarpıştığında, havada sadece geçmişin enkazı değil, geleceğin kıyamet fısıltıları da yankılanıyordu.
Alev, zihninin en karanlık köşesinde babasının ona yıllar evvel öğrettiği o soğuk disiplinle geriye doğru saymaya başladı. Her bir rakam, ruhuna saplanan bir iğne; her bir saniye, kopmak üzere olan bir fırtınanın habercisiydi. On... Dokuz... Sekiz...
Zihninden geçen tek bir mutlak gerçek vardı: Artık beklenen o vakit gelip çatmıştı. Rıza Armağan’ın kendi elleriyle inşa ettiği o devasa imparatorluğun surlarında ilk çatlaklar belirmişti. Alev için bu, sadece bir hesaplaşma değil; babasının bizzat kurguladığı o ölümcül kıyametin ilk perdesiydi. Geri sayım bittiğinde, taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmayacaktı. Kendi kanından olanın, kendi kanıyla boğulacağı o büyük yıkım en sonunda başlamıştı.
✨
Alev'in Ağzından:
Gözlerim Rıza’nın üzerinde asılı kalmışken, göğüs kafesim bir maraton koşucusunun hızıyla inip kalkıyordu. Ciğerlerime çekmeye çalıştığım her nefes, keskin bir cam kırığı gibi içimi paramparça ediyordu. Yine de bu amansız ağrıyı yüzümdeki tek bir mimiğe bile sızdırmıyordum. Karşımdaki adam, zayıflığı kan kokusu gibi alan profesyonel bir avcıydı ve benim onun safından av konumuna düşmeye hiç niyetim yoktu. Omuzlarımı dik tutuyor, celladım olmaya can atan bu adamın karşısında bir santim bile eğilmiyordum.
"Hayırdır?" dedi Rıza, sesindeki o küstah tınıyla. "Şu an yakalarıma yapışıp benden hesap sorman gerekmiyor muydu? Ne değişti?"
Sorduğu soruya karşılık, yüzümde belli belirsiz bir istihzayla başımı iki yana salladım. Az önce terk ettiğim koltuğa doğru ağır adımlarla yönelirken, göz ucuyla Vural’ı süzdüm. Geldiğimizdeki o kontrollü adam gitmiş, yerine nedenini çözemediğim bir öfke ya da stresle kendini kasan bir yabancı gelmişti. Odadaki o kadını gördüğümüz andan itibaren Vural’ın kimyası bozulmuştu. İçimdeki merak kıvılcımlarını şimdilik söndürdüm; zira şu an, ertelenemeyecek kadar mühim bir savaşın tam ortasındaydım.
"İntikam yöntemlerimi değiştirdim diyelim," dedim, kendimi koltuğa sertçe bırakırken. "Sonuçta bir kez daha acemice davranıp namlunun ucunda bitmek istemem."
İmalı sözlerim odanın içinde soğuk bir rüzgar gibi eserken, Rıza beklemediğim gür bir kahkaha savurdu. O an Vural’ın, sabrının son kırıntılarını da tükettiğini belli eden o buz gibi sesini duydum: "Ne o? Kızının... vurulmuş olması çok mu hoşuna gitti?"
Dudaklarımdan histerik, kısa bir gülüş kaçtı. Baş parmağım ve işaret parmağımla gözlerimi sertçe ovdum. Yaşadığımız bu anın zerre mizahı yoktu ama saçma sapan cümleler havada uçuşuyor, akıl almaz tepkiler birbirini izliyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, hiçbirimiz iyi değildik. Toplu bir cinnetin eşiğinde, zihnimizin karanlık dehlizlerinde kaybolduğumuza artık her şeyden çok emindim. Evet, bu yıkımın içinde tek gerçek, hepimizin birer birer aklını yitirdiğiydi.
Her şeye rağmen, akıl yitirme yarışında sıramı kimseye kaptırmaya niyetim yoktu; bu delilik kürsüsünde en ön safta, sarsılmaz bir kararlılıkla ben oturuyordum.
İçimdeki sesle yaptığım bu amansız münakaşadan sağ çıkamayacağımı anladığımda, ciğerlerimdeki havayı derin bir of çekerek tahliye ettim. Bakışlarımı Rıza’ya çevirip çenemle masayı işaret ederken, sesimdeki otoriteyi saklama gereği duymadım.
"Otur bakalım," dedim, her harfi birer emir gibi odada yankılanan bir tonda.
Rıza, bu pervasız çıkışıma karşı "hay hay" dercesine, dudaklarında o sinir bozucu ama kabullenmiş gülümsemeyle başını salladı. Görkemli masasının başına, o her zamanki kibriyle yerleştiğinde, ben de zihnimde birer mermi gibi dizdiğim kelimelerimi namluya sürmeye başladım. Artık oyunun kurallarını ben koyuyordum ve o masada oturan adam, birazdan duyacakları için hiçbir savunma mekanizmasına sahip olmayacaktı.
"Senin için her şey ne kadar basit, değil mi?" diye başladım, sesim buz tutmuş bir nehrin üzerindeki çatlaklar gibi tekinsizdi. "Bir insanın canına durduk yere kıyıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi nefes almaya devam etmek... Masum bir gülüşü gasp edip, onun enkazı üzerinde daha gür kahkahalar atmak. Birinin soluğunu kesip, kendi ciğerlerini iştahla doldurmak bu kadar mı kolay senin için? Cevabını ezbere biliyorum aslında ama yine de sormadan geçemeyeceğim: Rıza Armağan’ın o taşlaşmış göğsünde, vicdan denilen o kavramdan kırıntı dahi olsa bir parça bulunur mu?"
Sözlerim odanın ağır havasında asılı kaldığında, Rıza bu soruyu alaycı bir küçümsemeyle karşıladı. Sanki dünyanın en felsefi sorusu sorulmuş gibi sahte bir düşünme payı bıraktı kendine; ardından yüzüne o zehirli gülüşünü yayarak ekledi:
"Bunu cidden sen mi bana soruyorsun?" dedi, sesi bir bıçak sırtı gibi bilenmişti. "Kendi masum annenin canına kıyıp yaşamaya devam ederken... Başka bir masumun sevincini çalıp yüzüne maske yaparken... İnsanların nefesini kesip hâlâ arsızca soluklanırken... Bunu gerçekten sen mi soruyorsun bana?" Duraksadı, gözlerimin içine bakarak zehrini akıttı: "Güzel kızım?"
"Güzel kızım" hitabı kulaklarımda bir patlama etkisi yaratırken dişlerimi birbirine kenetledim. Yumruklarım, tırnaklarım etime gömülüp canımı yakacak kadar sertleşmişti. Boğazımdan aşağı devasa, yakıcı bir yumru geçti. Tam o an, koltuğun kenarında sıktığım elimin üzerine ani ve yoğun bir sıcaklık çöktü. Başımı yavaşça önce önüme, sonra elimin üzerindeki o koruyucu sıcaklığa çevirdim.
Yumruğumun üzerine kapanan, öfkemi saklayan ve bana sarsılmaz bir güç aşılamak istercesine elimi kavrayan o elin sahibine, Vural'a odaklandım. Rıza’nın sözlerinin ruhumda açtığı yarayı belli etmemi istemiyordu. Sinirlendiğimde ellerimi nasıl sıktığımı, kendime nasıl zarar verdiğimi ezbere bildiği için, kendi elleriyle benim yıkımımı örtmüştü. Kırgınlıkla harmanlanmış acımı, kendi gölgesinin ardına gizlemişti.
Ona kısa, minnet dolu bir bakış attığımda avucunu daha da sıkılaştırdı; parmaklarımız birbirinin içinde kayboldu. O, benim titreyen parmaklarımı avucunun güvenliğinde tutarken, baş parmağıyla elimin tersini şefkatle okşuyordu. Ben de aynı şekilde, birbirine mühürlenmiş ellerimizden geriye kalan baş parmağımla onun elinin tersine sakin, ritmik dokunuşlar bırakmaya başladım. İkimiz de zaten orada olduğumuzu biliyorduk; ancak bu sessiz temasla birbirimize "buradayım" demeye, varlığımızı birbirimizin ruhuna iliklemeye ihtiyaç duyuyorduk.
"Evet," dedim, sesimdeki her bir heceyi buzdan birer ok gibi ona doğrultarak. "Bunu sana bizzat ben söylüyorum. Çünkü o masum kadını, annemi öldürmem için zihnimi benden çalan; bana başkalarının çalınmış gülüşleriyle sırıtmayı öğreten ve kesilen nefeslerden can devşirmem gerektiğini kendi kanlı yöntemleriyle belleten adamı dinliyorum şu an. Tüm bunlara rağmen, senin yanında hâlâ fazla zarif, fazla merhametli kalıyorum, öyle değil mi Rıza Armağan?"
Bakışlarımı, babam olacak o adamın gözbebeklerine mühürledim. Planımın ilk aşaması, bir saat gibi kusursuz işliyordu. Onu kendi kelimeleriyle vurmuş, kibrini ve hırsını kamçılamıştım. Biliyordum ki; hırsıyla gözü kör olduğunda yapacağı her hata, elime paha biçilemez birer koz olarak dönecekti.
"Sonuçta," diye devam ettim, koltuğa daha da yerleşerek. "Seninle omuz omuza gerçekleştirdiğimiz o gülüş, yaşam ve nefes hırsızlıklarında bambaşka ekoller kullanıyoruz. Mesela ben, senin bana verdiğin o isim gibi; zekamla, stratejimle etrafı alev alev yakıyorum. Sen ise, çevrendekilerin sana layık gördüğü o unvanın gölgesine sığınıp, masum insanları bir kerpetenle parça pinçik ediyorsun. O yüzden sakın yaşadıklarımızla yaşattıklarımızı aynı kefeye koymaya kalkma. Neden biliyor musun?"
Dudağımın kenarı, zafer kazanan bir komutanın edasıyla hafifçe kıvrıldı. Gözlerimdeki ateş, odadaki kasveti delip geçti.
"Çünkü o terazide ağır basan, her zaman sen olursun!"
Rıza’nın hırstan kudurmuş çehresini izlemek, ruhumdaki karanlık dehlizlerde büyük bir şölene dönüşmüştü; ta ki odanın sessizliğini yırtan o keskin telefon sesi her şeyi gölgeleyene dek. Solumdan görüş açıma giren telefonla birlikte bakışlarım ekrana düştü ve orada gördüğüm isim, kendime olan öfkemle harmanlanan bir vicdan azabını tetikledi. Arayan Leyla’ydı. Bu amansız karmaşanın içinde onu öylesine ihmal etmiştim ki, muhtemelen Kaan’ın acı haberini almış ve bana ulaşamadığı için çareyi Vural’ı aramakta bulmuştu. Yeşillerim, Vural’ın o derin kestaneleriyle buluştuğunda; onun sesindeki o yorgun ama Leyla’nın merakından kurtulmak istediğini belli eden tınıyı duydum:
"Şunu aç da kurtulsun şu merakından; dünden beri durmaksızın arayıp duruyor."
Cümlesinin içindeki o mesafeli tavır kaşlarımın çatılmasına sebep olurken, Vural yönünü kapıya çevirip ayağa kalktı. Benim kalkmamı beklemeden, Rıza’ya sırtını dönerek ve yüzüne bakma tenezzülünde bile bulunmayarak son darbesini indirdi: "Cevabını, yıllardır o kirli kanınla susturmaya çalıştığın kızdan aldığına göre, artık nasıl bir yol izleyeceğini sen düşün. Yarın görüşmek üzere, Armağan!"
Rıza’nın iyice dağılmış suratına son bir zafer bakışı fırlatıp ayaklandım ve beni bekleyen Vural’ın yanına adımladım. Elimde titreyen telefonu açmak üzereyken Rıza’ya son bir bakış atıp kapının dışına süzüldüm. Derin bir nefes alarak çağrıyı cevapladığımda, Leyla’nın o bitkin ve parça parça olmuş sesini duymak kalbime mil çekilmesine neden oldu.
"Alev... Kaan..." Boğazından kopan bir hıçkırık sessizliği böldü. "O duyduklarım yalan, değil mi? Bana bunların koca bir yalandan ibaret olduğunu söyle, ne olursun..."
Gözlerim sıkıca kapanırken kalbim tekledi; aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Leyla’nın karşısında kısılan sesimle ona sadece, "Değil... Değil Leylam, yalan değil," diye fısıldayabildim.
Bu fısıltının ardından önce derin bir sessizlik kapladı elimdeki telefonu ardından da Leyla’nın acı dolu, göğüs kafesini yırtarcasına attığı o çığlık ve peşinden gelen cam kırılma sesleri nefesimi kesti. Leyla, ömrü boyunca ilk kez acısını eşyalardan çıkarıyordu. Normalde sessizce ağlamaktan başka hiçbir şey yapamayan, o kırılgan kız; şimdi yıllardır içine hapsedip atmadığı tüm çığlıkları tek bir seferde serbest bırakmış, çevresinde ne var ne yoksa savurmaya başlamıştı. Çünkü telefondan yankılanan o yıkım seslerinin başka hiçbir açıklaması olamazdı.
"Leyla, sakın düşünmeden bir şey yapmaya kalkma, tamam mı? Beni duyuyor musun? Geliyorum yanına, çok az kaldı. Yanındayım güzelim, yıkılmayacaksın... İzin vermeyeceğim, tamam mı gülüm?"
Kelimeler dudaklarımdan kesik kesik dökülürken, içimde büyüyen korkunun ne bir haddi vardı ne de hesabı. Yarın... Yarın kardeşimin cenazesi vardı ve benim Leyla’yı o sabaha kadar ayakta tutmam, o yıkımın enkazından sağ çıkarmam gerekiyordu. Vakit, kum saati gibi aleyhimize işliyordu; bir saniye bile kaybetmeden onun yanında olmalıydım.
Gözlerim, ekranda sonlanan aramaya takılı kaldığında telefonu alelacele Vural’ın avucuna tutuşturdum. Merdivenlere yönelip basamakları ikişer üçer, adeta uçarcasına inmeye başladım. Vural’ın gölgem gibi peşinden geldiğini hissediyordum; ben en alt kata ayak bastığımda o da çoktan arkamda bitmişti. Arkamı bile dönmeden, sesimdeki telaşı gizleme gereği duymadan fısıldadım: "Senin gelmene gerek yok, ben tek gideceğim."
Hızla kapıya ulaştım ancak Vural’ın o itiraz kabul etmeyen, çelik gibi sert bakışlarını ensemde hissettiğimde bir an duraksadım. Gözüm, elinde sıkıca tuttuğu telefona değince her saniyenin ne denli hayati olduğunu bir kez daha anımsadım. Tekrar önüme dönüp bahçede bekleyen, şoförü içinde hazır olan arabalardan birine yöneldim. Kapıyı hızla açtım; tam bineceğim sırada Vural’ın arkamdan uzanan eli, açık kapıyı büyük bir gürültüyle kapattı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp öfkeyle ona döndüm. İşaret parmağımı, bir tehdit gibi yüzüne doğru savurdum: "Beni sakın engellemeye kalkma Demirci!" dedim dişlerimin arasından. Sesim, zehirli bir fısıltı gibiydi.
Vural, bu sert çıkışımı zerre önemsemeden elini arabanın tavanına bastırdı, gövdesiyle aramıza bir duvar ördü. "Öncesinde konuşmamız gerek," dediğinde ona en ters bakışlarımdan birini fırlattım. "Bu yeni mi aklına geldi? Onca zaman varken neden şimdi? Kusura bakma, zerre vaktim yok!"
Eğer anlatacağı her neyse gerçekten önemliyse, bu ana kadar bekletmesi tamamen onun hatasıydı. Şimdiyse önceliğim ne o ne de anlatacaklarıydı; önceliğim Leyla’nın paramparça olan ruhuydu.
Vural’ın yanıma dayadığı kolunun altından çevik bir hareketle eğilip sıyrıldım. Arabanın etrafını dolanıp diğer kapıdan binmeye çalıştım ancak merkezi kilidin o tok sesiyle duraksadım. Kapı kilitlenmişti. Sinirlerime hakim olamayarak, "VURAL!" diye kükredim bahçenin ortasında.
Ama o, beni duymuyormuş gibi arkasına bile bakmadan kendi arabasına yöneldi. Eliyle, itiraz payı bırakmayan bir "gel" işareti yaparak beni yanına çağırdı. Burnumdan soluyarak bakışlarımı az önce kapıları kilitleyen şoföre çevirdim; ona, bu yaptığını asla unutmayacağımı anlatan o ölümcül bakışlardan birini gönderdim. Ayaklarımı yere vura vura Vural’ın arabasına koştum, kendimi yan koltuğa fırlatırcasına attım.
Motorun gürültülü bir sarsıntıyla çalışmasıyla birlikte, dizimi durmaksızın titretmeye başladım. Tırnaklarımı kemirirken, her bir hücremle Leyla’ya varmayı bekliyordum. Ne garipti... Birini öldürürken parmağı bile titremeyen bir kadının, en büyük zaafına doğru giderken tüm vücudu zangır zangır titriyordu.
"Eğer o kız sana benim hakkımda bir şey söylerse, her şeyden önce beni dinle. Tamam mı?"
Vural’ın sesi, vites kolunu kavrayan elinden daha gergindi. Bakışlarımı ona dikip kaşlarımı çatarak bir açıklama beklediğimi belli ettim. O ise bakışlarını yoldan bir an bile ayırmadan, kelimeleri boğazından söküp alırcasına özetlemeye başladı:
"Başındaki onca dert varken bu konuları açmayı hiç istemiyordum ama Leyla’nın aramıza kendi cümlelerini sokmasına, her şeyi bulandırmasına izin veremem. Her şeyi önce benden duy istedim."
Göğüs kafesimdeki o tanıdık daralma hissi geri döndü. Kendimi yeni, sarsıcı bir gerçeğin soğukluğuna hazırladım. Leyla’nın bildiği bir şeyse, bu kadar felaket olamazdı... Ya da ben kendimi böyle avutuyordum. "Dinliyorum," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak. "Senden duymam gereken o gerçek ne, Vural?"
"Hatırlarsan, son karşılaşmamızdan beri Vedat Korkmaz elimizdeydi. Onu esir tutuyorduk." Başımı onaylarcasına salladım; o şerefsizin yüzü hafızamda bir leke gibi duruyordu. "O artık esirimiz değil Alev. Senin vurulmandan bir gün önce babam, o haysiyetsizin babasıyla bir pazarlığa oturmuş. Kendi çıkarları uğruna Vedat’ı salmış."
Dizimdeki o durmak bilmeyen sarsıntı, duyduğum cümlenin ağırlığıyla bıçak gibi kesildi. Vural başını yavaşça bana çevirdi ve sustu. Arabanın sessizliğinden daha ağır olan bu suskunluğu, birkaç saniye sonra dökülen kelimelerim parçaladı:
"Sen..." dedim, sesim bir uçurumun kenarında yankılanır gibiydi. "Senin baban, benim kardeşime el uzatan, onun hayatını karartmaya çalışan o adamı kendi menfaatleri için serbest mi bıraktı, Vural?"
Vural, ciğerlerini yakan bir nefes verip devam etti: "Merak etme, adamlarıma peşini bıraktırtmadım; yakın takipteyiz. Aslında böylesi stratejik olarak daha iyi oldu. Halil, Leyla’yı kaçırdığı o günden bu yana kaybettiği gücü toplamak için her yolu denedi ve maalesef bir nebze de olsa başardı. Kendi gibi aşağılık heriflerle ortaklıklar kurup o çöküşten sıyrıldı. Şimdi ise eski yıkılmazlığına kavuşmak için, babamla yaptığı o karanlık anlaşma karşılığında oğlunu bile gözden çıkarmış. Ve Vedat..."
Vural yutkundu, elleri direksiyonu daha sıkı kavradı. "Vedat, elimizden çıktığı gibi soluğu Leyla’nın yanında almış."
Gözlerim duyduklarımın ağırlığıyla fal taşı gibi açılırken, kontrolünü yitiren yumruğum arabanın kapısına sert bir darbe indirdi. Sesimin desibelini ya da dışarıdan nasıl duyulduğumu zerre umursamadan, Vural’a doğru adeta kükredim:
"Ve sen bunu bana şimdi mi söylüyorsun! Kardeşimin katili, ruhunun celladı olan o herifin tekrar onun yanına gittiğini, hem de eline geçen ilk fırsatta bunu yaptığını bana daha yeni mi söylüyorsun!"
Kelime değil, zehir saçıyordum. Kendi can derdime düştüğüm o bulanık süreçte Leyla’yı büsbütün ihmal etmiştim. Oysa o sessiz çığlıklarının arasında kim bilir kaç kez bana sarılmaya, göğsümde soluklanmaya ihtiyaç duymuştu. Ben ise onun uçurumdan yuvarlanışını izlemekten bile aciz kalmıştım.
Saçlarımın diplerindeki acıyı umursamadan ellerimi başıma geçirdim ve sırtımı koltuğa yasladım. Kendime olan nefretimi dindirmek istercesine başımı koltuğun başlığına art arda vurmaya başladım. Metalik bir sızı kafatasımda yankılanırken dişlerimi birbirine kenetledim. Tam daha sert, daha yıkıcı bir darbe indirmeye hazırlanıyordum ki, başımla başlık arasına giren o sıcak el buna engel oldu. Vural’ın avucu, başımı nazikçe durdurmuştu. Parmakları, hırpalanmış kızıl saçlarımın arasında, sanki ruhumdaki yangını söndürmek ister gibi yavaşça gezinmeye başladı.
"Bizi yıllar önce birbirimizden koparan, senin bu yaşına kadar yapayalnız, kimsesiz büyümene neden olan hiç kimse benim için senden daha mühim değildi, Alev," dedi Vural, sesi fırtına sonrası bir dinginliğe bürünmüştü. "Senin çektiğin her bir sancının bedelini o korkuyla ödemiş olması çok mu? Zaten nefes alışına kadar takipteydi, başına bir iş gelmesine izin vermezdim. Ama o, senin tırnağın bile etmez benim gözümde. Sırf benim sonumu getirmek uğruna seni o ateşin içine atan, ölümden döndüren birine ister kardeşim de, ister canım... O benim lügatimde çoktan bir hiçe dönüştü."
Gözlerim, onun o derin kestanelerine takılıp kaldı; bir girdaba kapılmış gibiydim. Vural, nihayet ulaştığımız evin önünde arabayı durdururken eli saçlarımdan kayıp koluma, oradan da sol göğsüme, tam kalbimin üzerine tünedi. Aramızdaki o ağır sessizlikte son cümlesini bir yemin gibi fısıldadı:
"O senin canın diye kendi mutluluğundan vazgeçtin... Ama şunu unutma; o senin canınsa, sen de benim canım, kalbim ve nefesimsin." Duraksadı, bakışlarını önüne çevirirken elini kalbimden usulca çekti. "Ve ben, benim canım olan kadının kalbini acıtanların kendi kalbini, yerinden söküp almadan, bu hayata asla gözlerimi yummam."
Başım istemsizce soluma doğru eğildi, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Vural arabadan inip benim tarafıma geçti ve kapımı açtı. İnmem için elimi nazikçe kavrayıp beni dışarı yönlendirdiğinde, zihnimdeki kelimeler birbirine dolandı. Söyleyecek doğru cümleyi bulamayan susuz bir balık gibi ağzımı açıp kapattım. Şaşkınlığımı fark eden Vural, yüzüme doğru hafifçe eğilip fısıldadı: "Bunu, benden saklı bir gerçek kalsın istemediğim için söyledim. Bir şey demek zorunda değilsin." Ardından Leyla’nın sığındığı evin kapısına bakıp tekrar bana döndü. "Hadi... Şimdi ikna edilmesi gereken kim varsa, onu birlikte ikna edelim."
Zoraki bir gülümsemeyle başımı salladığımda, vakit kaybetmeden kapıya yöneldik. Kapıyı çalmak için elimi kaldırdığım an, kanatların zaten aralık olduğunu fark ettim. Vural’a dönüp, sesimdeki kesinliği koruyarak fısıldadım: "Sen burada bekle. Önce onu sakinleştireceğim, sonra yanına döneceğim. Leyla’nın iyi olduğundan emin olmalıyım; ardından yarım kalan intikamımızı tamamlamak için yine senin yanında olacağım."
İtiraz etmesine fırsat tanımadan sessizce içeri süzüldüm. Loş bir ışığın hüküm sürdüğü koridorda, ayakkabılarımın zeminde yankılanmamasına dikkat ederek tekinsiz bir gölge gibi ilerledim. Küçük evin içindeki o tek ışık sızan odaya doğru adımlarım hızlandı. Leyla’yı teskin etmek, o paramparça ruhunu biraz olsun toparlamak adına yüzüme şefkatli, yumuşak bir ifade yerleştirmeye çalıştım.
Lakin odaya adımımı attığım an, gördüğüm manzara yüzümdeki tüm yumuşaklığı sildi süpürdü. Her bir hücreme nükseden o yakıcı sinir, damarlarımda bir zehir gibi yayılmaya başladı. Bakışlarım, Leyla’nın başını göğsüne yasladığı adama kilitlendiğinde sesim bir kırbaç gibi odada şakladı:
"Ne oluyor burada?"
Anlaşılan o ki Leyla, benden önce kendine bir liman bulmuştu; ama sığındığı o liman, aslında kendi celladıydı. Ona sırf intikam uğruna el uzatan, çektiği her bir işkenceye ruhsuz bir seyirci kalan adamın, Vedat Korkmaz’ın kollarındaydı.
Leyla, yaşlarla buğulanmış gözlerini saklama gereği duymadan, sanki o adamın kollarında olması dünyanın en tabii şeyiymiş gibi yavaşça ayağa kalktı. Ben hâlâ inanamayan, sorgu dolu gözlerle ona bakarken; o, tüm köprüleri çoktan yakmış birinin soğukkanlılığıyla karşımdaydı. Başımı hafifçe sallayıp sorumu sessiz bir tehditle yenilediğimde, odanın dar duvarları arasında Leyla’nın histerik gülüşü yankılandı.
"Ne oldu Alev?" dedi, sesi bir hançer gibi bilenmişti. "Beni ilk kez kendine muhtaç bir halde bulamamak zoruna mı gitti?"
Kaşlarım hızla çatılırken ona doğru bir adım attım. "O ne demek Leyla? Ben seni hiçbir zaman kendime muhtaç görmedim, ben buraya—"
"Doğru canım," diyerek sözümü sertçe kesti. "Kendini muhtaç hisseden, seni devleşmiş bir kurtarıcı gibi gören hep bendim zaten, değil mi?"
Sözümü hoyratça kesmesi ve bakışlarındaki o saf nefret, yumruklarımı sıkmama neden oldu. Yine de kendimi dizginledim; yanındaki o şerefsizin, Leyla’nın zihnini zehirlediğini biliyordum. Vedat Korkmaz, bizi yıkmak için en zayıf halkamızın ruhuna sızmış, Leyla’yı bize karşı bir silaha dönüştürmüştü.
"Leyla, bak... Şu an zihninden geçen o zehirli düşüncelerin sana ait olmadığını biliyorum," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Ama ileri gitme. Ben seni bugüne kadar asla kendime muhtaç hisset diye yetiştirmedim. Bırak böyle davranmayı, bunu aklımın ucundan dahi geçirmedim. Sen nasıl olur da bunca yılı silip atıp, böyle bir adaletsizliği kalbine yakıştırabilirsin?"
Zihnimdeki fırtınayı kelimelere döküp aramıza örülen o duvarı yıkmaya çalıştım lakin Leyla anlamadı; ya da anlamak, o konforlu nefretinden vazgeçmek istemedi. Aksine, her bir kelimesiyle beni ruhumun en zayıf yerinden vurmaya devam etti.
"Alev, Kaan artık yok! Bunun farkındasın, değil mi?" diye haykırdı Leyla. Sesi, odanın soğuk duvarlarında yankılanıp kalbime çarptı. "O gitti... Bir daha ne sesini duyacağız ne yüzünü göreceğiz. Ne yaptığı o saçma esprilere güleceğiz ne de o iyi olduğu için rahat bir nefes alacağız. O bitti Alev! Sen, annen giderken de yanında değildin, Kaan giderken de... Sen, yanında duran herkese en muhtaç olduğu anda sırtını dönüp gidiyorsun. Görmüyor musun? Bu yüzden etrafında hiç kimse kalmadı!"
Duyduklarım zihnimde bir atom bombası etkisi yarattı. O birkaç saniye içinde binlerce mahkeme kurdum zihnimde; kendimi hem savcı, hem sanık, hem de cellat yerine koydum. Ve yirmi küsur yıllık hayatımın, Leyla ile ilmek ilmek işlediğim o geçmişin sonunda sarsıcı bir gerçeğe tosladım: Ben Leyla’yı bugüne kadar hiç mutlu edememiştim. Yeri geldiğinde kendimi, yeri geldiğinde dünyayı ateşe vermeme rağmen, onu o pranga gibi bağlandığı 'muhtaçlık' düşüncesinden çekip çıkaramamıştım.
Bunca çabaya rağmen başaramamışken, ya hiç çabalamasaydım ne olurdu? Bu düşüncenin ağırlığı altında ezilirken Leyla durmadı:
"Sen sadece kendini düşünüyorsun! Ben yorulduğumda, düştüğümde, vurulduğumda yanımda değildin; biliyorum ki olmayacaksın da. Ya ben senin gençliğinim be! Seninle büyüdüm ben. Baban olacak o şerefsiz sana her kızıp bağırdığında ben senin siperin oldum. Ama sen beni öyle unuttun ki, katilim olacak adamın elinizden kaçtığını bile fark etmedin! Eğer Vedat beni senden daha fazla düşünmüyor olsaydı, ben şu an yaşıyor olmazdım. Sizin ruhunuz bile duymazken, o bir gece kapıma geldi."
Gözlerimin en derinine, sanki ruhumdaki son ışığı da söndürmek ister gibi baktı.
"O an çok korktum ama Vedat’ı dinledikçe bir gerçeği fark ettim. Benim aslında en başından beri korkmam gereken tek bir kişi varmış... O kimdi biliyor musun, Alev?"
Nefesimi tuttum ve içimde can çekişen o son umut kırıntısına tutunarak, duyacağım o kelimeyi bekledim. Bir an için yanılmayı diledim, bir an için onca yılın hatırına beni o uçurumun eşiğinden çekip almasını umut ettim; fakat Leyla, bir kez daha beni şaşırtmadı. Beni defalarca kez burun buruna geldiğim o karanlık uçurumdan, gözünü bile kırpmadan itiverdi.
"Sendin!" diye haykırdı, sesi odadaki loşluğu yırtıp geçerken. "Bir dost maskesi ardına gizlenip bana sokulan, beni düşünüyormuş gibi yapıp aslında benden kilometrelerce uzak kalan sendin! Düşmanlarımın bana zarar vermesine zemin hazırlayan, eline geçen ilk fırsatta beni o soğuk ölüme terk eden en başından beri sendin! Ya sen—"
"YETER!"
Vural’ın otoriter ve emredici sesi odanın içinde bir patlama gibi yankılandığında, bakışlarımı Leyla’dan bir an bile ayırmadım. Donup kalmıştım. Yüzüne öylece, ruhu çekilmiş bir ceset gibi bakmaya devam ettim. Ona söyleyecek tek bir sözüm, fırlatacak tek bir kelimem kalmamıştı. Buraya onun kanayan yaralarına merhem olmak, sızısını dindirmek için gelmiştim; ancak bizzat onun elleriyle açtığı, tedavisi imkânsız daha derin yaralarla karşılaşmıştım.
"NE ALEV’İ LAN! SEN BU KIZDAN NE İSTİYORSUN?"
Vural’ın kükreyişi odanın içinde bir infilak etkisi yarattı, duvarlar sarsıldı. Lakin, o yine de bunu umursamayarak, ses tonunu da gittikçe arttırarak bağırmaya devam etti; "Senin 'beni düşünmüyor' dediğin o kız, sen yanındaki o şerefsiz yüzünden tam kalbinden vurulduğunda uykuyu kendine haram etti! İntikamını namusu bildi; sonunda ölüm olan bir savaşa gözü kapalı girdi be! Bu da yetmedi... Küçüklüğünde dahi sırf sen ağlama, üzülme, korkma diye her seferinde seni arkasına aldı. Söylediğin tüm zehirli sözleri yuttu, yaptığın her hatayı sinesine çekti! Peki..." daha gür bir sesle tekrardan bağırdı; "SEN NE YAPTIN?"
Leyla bir şeyler söylemek için dudaklarını araladığında, Vural’ın gazabı onu bir kez daha susturdu. "Sen, onun senin için yaptığı tüm fedakarlıkları bir kenara itip, seni en başından beri öldürmek isteyen o adama sığındın! Ben seni günlerdir izletiyorum ulan! Hani 'beni unuttun' diyorsun ya bu kıza..." Vural, öfkesine hakim olamayarak yanındaki sandalyeyi Leyla’nın ayaklarının dibine doğru fırlattı. Ahşabın zeminde parçalanma sesi çığlık gibi yankılandı. "ONU ASIL SEN UNUTTUN! BİR ŞEREFSİZİN KOLLARINA SIĞINDIĞIN AN ONU ASIL SEN UNUTTUN SEN!"
Vural, Leyla’yı kelimeleriyle döverken; ben ruhu çekilmiş, soluk gözlerle Leyla'ya bakmaya devam ediyordum. Leyla ise olduğu yere sinmiş, Vural’ın her sert cümlesinde biraz daha küçülerek onu dinliyordu. Bu kadardı işte... Onun gücü sadece bana yetiyordu; sesi sadece benim karşımda bu kadar gür çıkabiliyordu.
Belki bugün bir sevgi kaybı ya da kazancı yaşamamıştım ama sevgiden çok daha mühim bir şeyi, inancımı yitirmiştim. Zihnimde zehirli bir gerçek durmaksızın dönüp duruyordu: Benim Leyla tarafından kaybedilecek bir sevgim zaten hiç olmamıştı. Ona dair tek sahip olduğum şey; sarsılmaz bir inanç, körü körüne bir güven ve her şeyi göze alan bir koruma duygusuydu. Ve o inanç, bizzat Leyla tarafından yerle bir edilince, domino taşları misali geriye kalan her şey de karanlığa gömülmüştü.
Bomboş hissediyordum. Öyle büyük, öyle dipsiz bir boşluktu ki bu; sanki duygularım neşterle tek tek yerinden sökülmüş, geriye sadece ruhsuz bir kabuk bırakılmıştı. Vural, öfkesinden aldığı hızla Leyla’ya doğru bir adım daha yaklaştığında, buz gibi çıkan sesimle onu durduran ben oldum:
"Yarın kardeşimin cenazesi var..." Sesimdeki tını, az önce yıkılan tüm köprülerin üzerinde esen rüzgar kadar soğuktu. "Gelmek istiyorsan konumu Hüseyin’den alırsın. Arkadaşım. Kendine iyi bak Leyla."
Son kelimelerimi odaya bir veda mektubu gibi fısıldayıp, arkama bile bakmadan orayı terk ettim. Belki çok üzülecek, belki zamanla bu kararının altında ezilecekti ama bu yolu bizzat kendisi taşlarını döşeyerek inşa etmişti. Yıllarca başkalarının gölgelerine sığınıp canımı yakmış, en sonunda da katiliyle iş birliği yapıp son darbeyi indirmişti. Artık ona ne aynı şefkatle bakabilirdim ne de aynı inançla elini tutabilirdim. Kaan’dan "kardeşim" diye bahsedip Leyla’yı "arkadaşım" sıfatıyla baş başa bırakmam, aramızdaki o bağın kopuş ilanıydı.
Bana herkesi yüzüstü bıraktığımı söylemişti; evet, belki sevdiğim herkesin sonu gelmişti ama bir gerçeği ıskalıyordu. Annem hariç hiçbirinin sonunu ben yazmamıştım. Hepsi Rıza Armağan’ın kanlı senaryosunun birer parçasıydı. Şimdi sıra babamın üçüncü oyunundaydı ve hedef tahtasında Vural’ın olduğunu adım kadar iyi biliyordum.
Leyla benden her şeyi saklayabilirdi ama en büyük yanlışı yine o bana yapardı. Beni ilk yüzüstü bırakan hep o olurdu. Fakat Vural... O farklıydı. Belki benden bir şeyler gizlerdi, belki sustuğu çok şey vardı ama beni asla yarı yolda bırakmamıştı. Benim Leyla için yaptığım gibi, o da benim tek bir nefesim için dünyaları ateşe vermeye hazırdı. Bu yüzden Rıza’nın başlattığı bu yeni savaşta bir karar Almıştım: Vural ne gizlerse gizlesin, ona asla sırtımı dönmeyecektim. Bu savaş bittiğinde herkese, en başta da Leyla’ya kanıtlayacaktım: Ben bana güveneni değil, güvenimi boşa çıkaranı yarı yolda bırakırdım.
An itibarıyla Leyla ile olan tüm bağlarımı koparıyordum. Madem başında onu benden daha çok düşündüğünü iddia ettiği biri vardı, o halde görevimi Vedat Korkmaz devralabilirdi. Geceleri kabuslarla uyandığında Leyla’ya "Küçük Prens"i artık o okurdu. Elleri titrediğinde o sarardı. Benimkilerle aynı renkte olan o yeşil gözlerden yaşlar süzüldüğünde, onları elinin tersiyle değil, avucuyla o silerdi.
Ben, Leyla’nın yüzüne asla elimin tersini sürmemem gerektiğini, annemin nefesini kestiğim o karanlık günlerde öğrenmiştim. Bakalım Vedat bunu ne zaman öğrenecekti... İçimden bir ses, bu gerçeğin çok yakında, can yakıcı bir biçimde yüzüne çarpacağını fısıldıyordu. Ama artık umurumda değildi. Yani, öyle olması gerekiyordu.
İçimdeki o sessiz ama taş üstünde taş bırakmayan yıkıcı savaş, aldığım derin bir nefesle nihayet son bulduğunda hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdüm. Vural’ın gelmesini beklemek için arabanın kapısına yaslandım; fakat nefes alışverişlerim öylesine hızlanmıştı ki, elimi ister istemez bir kalkan gibi göğsüme bastırdım. Tam o anda gözlerim, elimin altında tüm şiddetiyle çarpan kalbimi görmek istercesine sol göğsüme kilitlendi. İçeride duyduğum her bir kelime, ruhumun dehlizlerinde zehirli bir yankı gibi dönüp duruyordu. Yüreğimin defalarca, en ince yerinden kırıldığını hissettim.
Bu amansız acıyla başımı tekrar Leyla’nın evine çevirdiğimde, kapıdan tüm hiddeti ve sarsılmazlığıyla çıkan Vural’ı gördüm. Tam o esnada gözüm pencereye kaydı; Leyla oradaydı. Elini hafifçe kaldırıp, avucunu yüzüne götürdüğünü gördüğüm o an, zihnimdeki parçalar yerli yerine oturdu. Gözyaşlarını siliyordu... Ama o bunu yaptıkça, benim gözlerim tekrar elimin altındaki o sızlayan noktaya, göğsüme gitti.
Kulağımda, bu kaotik günün içinden süzülüp gelen tek güvenli cümleler yankılanmaya başladı. Zihnimde tekrar canlanan mutlak gerçeklerle başımı kaldırıp Vural’a baktım. Bana doğru kararlı adımlarla yaklaşıyordu. Bugün içerisinde ilk ama aslında aynı adamda bilmem kaçıncı defa, o tekinsiz güven duygusunun damarlarımda aktığını hissettim. Kulaklarımda durmadan yankılanan o cümlelerin huzuruyla, dudaklarımda acı ama samimi bir tebessüm yeşerdi.
"O senin canın diye kendi mutluluğundan vazgeçtin... Ama şunu unutma; o senin canınsa, sen de benim canım, kalbim ve nefesimsin... Ve ben, benim canım olan kadının kalbini acıtanların kendi kalbini, yerinden söküp almadan, bu hayata asla gözlerimi yummam."
✨
İnsanın hayatından bazen bir ruh, bazen de bir koca ömür son nefesini verip kayboluyordu. Bu gidişin sızısı; bazen günlerin, bazen ayların, bazen ise devasa yılların içine yayılıyordu. Fakat hayatın o amansız çarkı dönmeye devam ediyor, günün birinde o veda edenlerin acısı küllenip, dudaklar sanki hiç kırılmamış gibi mutlu tebessümlerle iki yana açılıyordu. Cenaze evinde herkes ölen için gözyaşı dökerken, hayatın o gürültülü diğer tarafında kalanlar yaşayanın mutluluğuna ortak oluyordu.
Önce eller, dünya hayatının o sarsılmaz sonunu mühürlemek istercesine vefat edenin üzerine toprağı kürek kürek atıyor; ardından aynı eller, çaresizce semaya açılarak bir bağışlanma için yalvarıyordu. Ancak o mezarlığın kapısından adım atıp uzaklaştıkları an, bir gün o soğuk sıranın kendilerine de geleceğini bilmelerine rağmen, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi o bitmek bilmeyen dünya oyununa devam ediyorlardı. Aynı, şimdi de olduğu gibi.
Kardeşimin ebedi istirahatgahına, o soğuk ve karanlık kuyuya kürek kürek toprak atılırken mezarının hemen başucunda, dizlerimin bağı çözülmüş halde bekliyordum. Beyaz kefeninin üzerine düşen her bir toprak parçasının çıkardığı o tok ses, kalbime inen birer darbe gibiydi. Artık kelimelerin hükümsüz kaldığı, toprağın acımasızca konuştuğu o mutlak sona gelmiştik. Kulağımda Rabbimizin kadim ayetleri ve hoca efendinin titrek ama vakur sesi yankılanırken, kollarımı sanki içimdeki o devasa boşluğu tutmak istercesine kendime sardım.
Rüzgarın uğultusuyla karışan o sarsıcı dua ise, mezarlığın sessizliğini yırtarak semaya yükseldi:
"Allâhümmağfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ ve zekerinâ ve ünsânâ... Allâhümme men ahyeytehû minnâ feahyihî alel islâm, ve men teveffeytehû minnâ feteveffehû alel îmân..."
(Allah'ım! Dirimizi, ölümüzü, burada bulunanlarımızı ve bulunmayanlarımızı, erkeğimizi ve kadınımızı, küçüğümüzü ve büyüğümüzü mağfiret buyur, bağışla! Allah'ım! Aramızdan yaşatacaklarını İslam üzere yaşat; öldüreceklerini iman üzere öldür!)
Topraklar Kaan’ın üzerine ağır bir örtü gibi serilirken nefesimi tuttum. Onun nefes alamadığı, her kürekle biraz daha karanlığa gömüldüğü bir anda, ciğerlerimi havayla doldurmak bana dünyanın en büyük ihaneti gibi geldi. Kendi soluğumu boğazımda hapsettim; Ve onun nefessizliğine mühürlenerek, ruhumu sarmalayan Ayetleri, dinlemeye devam ettim.
"Ve hussa hâzel meyyite birravhi verrâhati verrahmeti velmağfirati verridvân... Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî ihsânih, ve in kâne müsîen fetecâvez anh..."
(Şurada duran ölüye kolaylık ve rahatlık ver, onu bağışla! Eğer bu kişi iyi bir kimse idiyse sen onun iyiliğini artır; eğer günahkar bir kimse idiyse, sen rahmet ve merhametinle onları görmezden gel! Ona güven, müjde, ikram ve yakınlık ile mukabele et! Ey merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah'ım!)
Dillerden aminler dökülüp eller yüzlere sürüldüğünde, Kaan’ın cansız bedeninin üzeri çoktan bir yığın toprakla mühürlenmişti. Dünyaya bir yolcu gibi uğrayıp yolculuğunu tamamlayan bir kişi daha, sonunda asıl evine varmıştı. Heybesindeki günahları ve sevaplarıyla, Kaan da nihayet mutlak dünyasına adım atmıştı.
Ciğerlerimde hapsettiğim nefesi sesli bir iç çekişle dışarı bıraktığımda mezarın başında duran hocanın "Başınız sağ olsun," temennisi, Hüseyin ve Vural’ın "Dostlar sağ olsun," cevabıyla havada asılı kaldı. Eğik olan başımı hafifçe kaldırıp bu duayı kabul ettim ve bakışlarımı yavaş yavaş etraftaki kalabalığa çevirdim.
Dualar okunurken bir orduyu andıran o kalabalık, şimdi ağır ağır dağılıyordu. Beklenen o hazin son gerçekleşmiş; insanlar görevlerini tamamlamanın huzuruyla evlerindeki sıcak yataklarına doğru yola çıkmaya başlamıştı. Gözlerim, geride kimlerin kaldığını teyit etmek adına kısa bir keşfe çıktığında; Önce Kaan’ın şirketteki samimi arkadaşları ilişti görüş alanıma. Bakışlarımı biraz daha sağa kaydırdığımda Armağan Holding’in birkaç önemli ismini fark ettim. Göz göze geldiklerime hafif bir baş selamı verip olduğum yerde ağır bir hamleyle etrafımda döndüm. Ve arkamı döndüğüm an Leyla’yı, onun hemen ardında ise gölge gibi duran Vedat’la karşılaştım. Leyla’ya kısa, buruk bir bakış atıp bakışlarımı Vedat ile ikisi arasında gezdirdim Lakin Leyla; bana bakmıyor, odağını Kaan’ın taze toprağına hapsetmiş öylece hareketsiz toprağı izliyordu. Nefesimi verip başımı iki yana onaylamaz bir biçimde salladığımda yeşillerim çevrede biraz daha gezindi. Bakışlarım ile beraber bedenimde yön değiştirdiğinde sırtımı mezara döndüm ve tam o anda, bakışlarım hiç beklemediğim bir simaya çarptı. Şirketimizin yeni ortağı Hilal; ya da kendi tabiriyle, sadece Hilal'e.
Gözlerim onun yüzünden ayrılmazken, Hilal de izlendiğini hissetmiş gibi başını hafifçe bana çevirerek bakışlarıma karşılık verdi. Beni görmekten hoşnut olmayan ifadesi, aramızdaki durumun karşılıklı olduğunu kanıtlıyordu. Çünkü ben de o kızdan hoşlanmıyordum. Onda, iyiye yoramadığım, sezgilerimi alarma geçiren bir şeyler vardı. Sanki asıl amacı Armağan Holding ile ortaklık kurmak değil de çok daha karanlık, çok daha başka bir şeydi. Fazla gizemli, fazla mesafeliydi. Bu cenazede bile en arka safta, bir hayalet gibi sessizce durup insanları süzmesi şüphelerimi körüklüyordu.
Sol tarafımdan Rıza’nın insanlarla konuşan o kibirli sesi yükseldi; onu duymazdan geldim. Başımı yavaşça sağımda duran Vural’a çevirdiğimde, onun da tıpkı benim gibi sırtını mezara dönmüş, Hilal’i izlediğini fark ettim. Her bir hücreme bir kez daha keskin bir sinir dalgası yayılırken kendimi dizginledim. Şimdi sırası değildi, burada olmazdı. Zaman, hesap sorma zamanı değil, bu ağır sessizliği taşıma zamanıydı.
Gözlerimi kapatıp derin bir iç çektiğimde, kendime mühürlediğim kollarımı daha da sıkarak Vural’dan birkaç adım uzaklaştım. Onu asla yüzüstü bırakmayacaktım, bu bir yemindi; fakat bu yemin, şu an ondan ve Hilal’den kaçma isteğime engel olamıyordu. Etrafımda uğuldayan insan seslerine kulağımı tıkadım ve az önce üzerine toprak atılan o taze yığına doğru adımladım. Gözlerim dolarken, dudaklarımdan mezarlığın buz gibi sessizliğine tek bir cümle düştü:
"Biz nasıl bu hale geldik?"
Boğazımdaki o koca yumru, her nefesimde daha da sertleşiyordu. Artık ziyaret etmem gereken ikinci bir mezar vardı bu hayatta. Zaten dizlerim omuzlarımdaki yüklerden titrerken, bu yeni acının ağırlığını nasıl taşıyacaktım? Neden o da herkes gibi beni bu mahşer yerinde yalnız bırakıp gitmişti? Ona kızamıyordum ama hayatın, beraber yaşlanmak isteyenlerin önüne neden hep böyle cesetler serdiğini anlamıyordum. Neden o korkunç hırsın bedelini Leyla, teslimiyetin acısını annem ve kurban gitmenin kefaretini Kaan ödemişti?
Hayat, nefes almayı yaşamak sanıyordu galiba; ama yanılıyordu. Kalbin atması, onun bunu isteyerek yaptığı anlamına gelmiyordu. Eğer kalp, sadece ağlayacağı ve mutsuz olacağı bir geleceğe atıyorsa, bu bir yaşam değil, ancak zoraki bir mesaiydi.
Elimi kaldırıp Kaan’ın toprağına sürdüğümde dudaklarım kontrolsüzce titredi. Başımı eğdim ve bir damla yaşın sessizce toprağa süzülmesine izin verdim. Kimse o damlanın düştüğünü görmedi lakin kalbim, o tek damlanın içindeki okyanusu tek başına sırtlandı. Boğazımdaki o yakıcı yutkunma kimsenin umurunda değildi. İnsanlar sadece bakıyor, "Eceli gelmiş," deyip geçiyorlardı. Hatta bazen eski defterleri açıp başkalarının ölümlerinden örnekler vererek teselli aramaya çalışıyorlardı. Ama bilmedikleri, asla anlayamayacakları bir şey vardı:
Yaşayan anlardı; yaşamayan ise sadece örnek verirdi...
Belki de bu iki cümlelik gerçek, kimileri için sadece bir ibret hikâyesi, kimileri içinse ömürlük bir sızı olacaktı. Rolüm artık netleşmişti: Ben, iliklerine kadar yaşayan ve acısı kaybettikleri olan o kadındım. Önümden geçen şuursuz kalabalık ise sadece örnek verenlerden ibaretti. Bugün Kaan benim en taze acım olmuştu ve yemin olsun ki bir daha hiçbir şeyin canımı böyle yakmasına izin vermeyecektim. Bunu kimse için yapmasam bile, en azından onun hatırası için yapacaktım. Kaan’ın yattığı yerden beni görüp görmediğini bilmiyordum ama hem onun, hem kendimin, hem Aylin’in, hem annemin ve daha nice masumun intikamını Rıza Armağan’dan söke söke alacaktım. Acımadan, merhamet dilenmesine fırsat vermeden koparıp alacaktım hayatını.
Benim dünyamda acıma devri, bu taze mezarın başında ebediyen kapanmıştı; geriye sadece intikamın o buz gibi fısıltıları kalmıştı.
Avucuma bir parça toprak alıp dudaklarıma götürdüm. Kardeşimin üzerine serilen o toprağı derin bir hürmetle öptüm. Ardından, toprağın değdiği dudaklarımda hafif, kararlı bir gülümseme belirdi. Bu, Kaan’a gönderdiğim sessiz bir mesajdı. Eğer beni izliyor ve duyuyorsa, ona yıkılmadığımı kanıtlıyordum. Çünkü o da biliyordu ki, diz çöküp ağlamak bana göre değildi. O, benim iki ayağımın üzerinde dimdik durmamı ve onunla beraber katledilen herkesin hesabını asıl sahibinden sormamı isterdi.
Başımı hafifçe sallayarak bu yemini kendi ruhuma da mühürlediğim sırada, "Başın sağ olsun kardeşim," cümlesi mezarlığın sessizliğini böldü. Başımı çevirdiğimde Hüseyin’i gördüm. Saçları dağılmış, üzerindeki simsiyah takım elbisenin kirlenmesini zerre umursamadan yanımda diz çökmüştü. Bakışlarını mezara dikip fısıldadı: "Mekânın... Cennet olsun kardeşim benim."
Hüseyin’e hüzünle bakarken, sol tarafımdan onu tamamlayan bir başka ses yükseldi: "Yaşadığımız bu hayatın sonu cennetle müjdelenir mi bilmem ama... Keşke... Keşke mekânı cennet olsa, nur içinde yatsın kardeşimiz." Cevdet’in bu sözlerine de aynı buruk bakışla karşılık verip yanımı işaret ettim. O da simsiyah takımının tozlanmasına aldırmadan diz çöktü. Onlar yanıma çöktüğü an, her ikisi de başlarını bir sığınak ararcasına omuzlarıma yasladılar. Ben de ellerimi, onların titreyen avuçlarına sardım. Onlar benden güç aldı, ben onlardan...
Gözlerimiz mezarda, kardeşliğimiz ve acımız kalplerimizde; öylece bizi terk eden kardeşimizi izledik. Beş kardeş olarak büyüdüğümüz bu topraklarda, şimdi sadece üç kişi kalmıştık. Biri bizim için zihnimizde temelli ölmüşken, diğeri eceline yürüyüp bizi bu amansız yolda yarım bırakmıştı.
Beş kardeştik biz; önce Leyla bile isteye, sonra Kaan canı acıya acıya bu yoldan sapmışlardı. Geriye üç kardeş kalmıştık. Sayımız azalmıştı belki ama acımızla harlanıp her zamankinden daha sert, daha bükülmez bir güce dönüşmüştük.
"Yanında katiliyle gelmiş..."
Cevdet’in zehir saçan sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Kimden bahsettiğini anlamak saniyelerimi bile almadı. Hüseyin de anlamış olacak ki, bir sığınak ararcasına başını boynuma daha çok gömdü; annesine sokulan bir çocuk gibi sarıldı bana. Avucunun içindeki elimi, sanki bırakırsam yok olacakmışım gibi daha sıkı kavradı.
Başımı ağır ağır salladım. "Biz onun eceline kurban gitmemesi için yeni bir yol açmaya çalışırken, o gitti kendi hayatını elinden çalmaya çalışan adama teslim oldu. Bizim açtığımız yoldan sapan kendisiydi Cevdet... Önüne çıkan her 'tehlike' tabelasını bile isteye görmezden geldi. Artık bizim yapabileceğimiz bir şey kalmadı. Çamura battıysa eğer, onu o bataklıktan ya kendi eceli çıkaracak ya da celladı kurbanının sonunu büyük bir zevkle izleyecek."
Hüseyin, sessizliğin içinde histerik bir kahkaha attı. "Ve sen de buna sadece seyirci kalacaksın, öyle mi? Çok merak ediyorum; bizi mi kandırıyorsun yoksa kendini mi be kızım?" Hüseyin, sinirleri bozulmuşçasına gülmeye devam ederken omzumla onu sertçe dürttüm. "Gülme, komik değil! Şurada ciddi bir şey konuşuyoruz," diyerek uyardım onu.
Lakin benim uyarım Cevdet’in de eğlencesine engel olmadı. Hüseyin’e katılarak, "Hadi ama..." dedi alayla. "Ona karşı koyamayacağını üçümüz de biliyoruz. Pışt Hüseyin, bence bu ne bizi ne de kendini kandırıyor." Durdu ve zihninde bir şimşek çakmış gibi, daha büyük bir heyecanla ekledi: "Kandırmaya çalışıyor!"
İkisine de en sert bakışlarımı fırlatmak adına hafifçe geriye çekildim. Ancak onlar, az önceki ağır havanın içinden sıyrılmış, iki küçük çocuk gibi çenelerini omuzlarıma yaslayarak yüzüme eğlenen bakışlar atmaya başlamışlardı. Kaşlarım çatık, bu hallerine anlam vermeye çalışırken Hüseyin, bizden gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı o sessiz gülüşünü bıraktı ve sorgucu bakışlarımızın eşliğinde zihnindeki asıl bombayı patlattı.
"Hatırlıyor musunuz?" dedi Hüseyin, gözlerinde geçmişin muzip parıltısıyla. "Bir keresinde şirketten biri vefat etmişti, henüz dokuz on iki yaşlarındaydık. Herkesin yüzünde o sahte, ağır keder varken Kaan cenazeye yeşil bir papyon ve kırmızı ayakkabılarla, sanki düğüne gider gibi en son gelmişti. Mezarlığa adım atar atmaz da 'Çalsın davul zurnalar!' diyip oynamaya başlamıştı. Rıza’nın o an Kaan’a attığı o öldürücü bakışları hâlâ unutamıyorum."
O günü hatırlamamla birlikte, yükselen kahkahamı bastırmak için hafifçe gökyüzüne baktım. Ancak Cevdet’in araya girmesiyle savunmam tamamen çöktü: "O da bir şey mi! Kaan, Rıza’nın elindeki sopadan kaçmaya çalışırken bir yandan da bağırıyordu: 'Yahu ben ne bileyim adamın öldüğünü? Baktım herkes mutsuz, azıcık neşe gelsin diye şey etmiştim! Beni bir dinleseniz aslında hak vereceksiniz!' İki kelime söylüyor, sonra havada zıplayarak seke seke Rıza’dan kaçıyordu."
Dudaklarımdan bir kıkırtı kaçmasına engel olamadım. O gün sahiden de Kaan, Rıza’dan bildiğiniz seke seke kaçmıştı. Sonra da yanımıza gelip, sanki mucizevi bir keşif yapmış gibi "Havada yürümeyi öğrendim!" diyerek iki hafta boyunca kendisiyle övünüp durmuştu.
"Asıl o kaçış esnasında yaşadığı aydınlanma efsaneydi," dedi Cevdet, gözlerini kısarak. "'Anam! Ulan ben havada yürüyorum ya!' diye bize bağırmıştı. Rıza da arkasından, 'Ben seni bir tutayım da, bırak yürümeyi seni direkt uçuracağım!' demişti. Kaan da saf gibi buna inanıp durmuş, 'Valla mı?' diye sormuştu."
Hüseyin, Kaan’ın o zamanki saflığına acımış gibi başını salladı. "Çocuk nereden bilsin gerçekten uçacağını? Rıza onu sırtına alacak sanmıştı; eline alıp uzun menzilli bir bomba gibi fırlatacağını değil..."
Cevdet’le birlikte, mezarlığın o ağır havasına inat, kısık seslerle gülmeye başladık. Belki Kaan bizi bu dünyada yalnız bırakmıştı ama giderken heybemize hatırladıkça içimizi ısıtacak, bizi acımızın ortasında bile gülümsetecek şahane anılar bırakmıştı. Bizim Kaan’ımız, son şakasını yapıp gitmişti işte.
Üçümüzün bakışları yeniden taze toprağı bulduğunda, ellerimi dostlarımın avuçlarından yavaşça çektim ve Kaan’ın mezarının üzerine koydum. Hüseyin ve Cevdet’e baktığımda, yüzlerinde hüzünlü bir tebessümle ellerini benim elimin üzerine mühürlediler. Yıllar önce Kaan’ın dudaklarından dökülen o meşhur vasiyeti, şimdi onun mezarı başında tekrarladım:
"Eğer günün birinde birimiz bu grubu terk edip giderse, arkasından üzülmek yok. Söz mü?"
Cevdet ve Hüseyin, rüzgarda kaybolan bir fısıltı halinde "Söz," dediler. Kaan’ın sözünü, Kaan’ın mezarında yeniden verdik. Leyla ve Kaan ile iki kişi eksilmiştik belki ama yıllar önce annemizin mezarı başında verdiğimiz o yemini, bu kez buraya mühürlemiştik. Bu yemin, bir sonraki mezara kadar burada kalacak; vakti geldiğinde Kaan sırasını kendinden sonraki kardeşine devredip sessizce geri çekilecekti. Şimdilik sıranın kimde olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. O kaçınılmaz gün geldiğinde öğrenecektik; kimin bu hayata veda edip, yeni bir hayata "merhaba" diyeceğini.
Elimi topraktan çekip doğrulmaya çalıştığımda, Cevdet ve Hüseyin’in desteğiyle ayağa kalktım. Dakikalardır odağımdan çıkan Vural’ı aradı gözlerim; ancak etrafta görünmüyordu. Onu aramak için harekete geçeceğim sırada, ağaçların arasından bu tarafa doğru adımladığını fark ettim. Ona doğru gitmek için bir adım attım ama tam o anda, Vural’ın hemen arkasından beliren Hilal’i görmemle dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere çakılıp kaldım. Öylece baka kaldım onlara.
Vural buraya yöneleceği sırada beni fark etti. O da beklemiyormuş gibi, benimle aynı anda olduğu yerde dondu kaldı. Yüzüne yayılan o belirgin suçluluk duygusuyla arkasındaki Hilal’e kısa bir bakış atıp tekrar bana döndü. Eliyle yüzünü sıvazlayıp, sanki üzerindeki o ağır havayı dağıtmak ister gibi yavaş adımlarla yanımıza geldi. Tam yanıma ulaştığında, tepkimi ölçmek ve beni sakinleştirmek istercesine elimi tutmaya yeltendi. Ancak niyetini anladığım an, kendimi bir adım geriye çekerek ona engel oldum.
Bakışlarım, bir sarkaç gibi Hilal ile Vural arasında gidip gelirken içimdeki fırtınayı gözlerime yansıttım. Yanımda duran Cevdet’e, Hilal’i işaret eden keskin bir bakış fırlattım. Cevdet, saniyeler içinde durumu kavrayıp yanımızdan birkaç adım uzaklaşarak, oradaki çalışanlardan birine sert emirler vermeye başladı.
Hüseyin bir terslik olduğunu sezip yanımıza ulaştığında, Vural etraftaki hiç kimseyi umursamadan, "Yapma," dedi fısıltıyla. Korumalar eşliğinde mezarlık çıkışına yönlendirilen Hilal’i kastediyordu. Bakışlarımı ondan ayırmadan, "Ben bir şey yapmıyorum," dedim buz gibi bir sesle ve ona arkamı döndüm. Tam Kaan’ın mezarına doğru bir adım atacaktım ki, Vural’ın güçlü parmakları bileğimi kavradı. Durdum. Ardından tüylerimi diken diken eden o soruyu sordu:
"Gerçekten ne olduğunu bilmek istiyor musun?"
Duyduğum şeyin ağırlığıyla adımlarım kesildi. Kaşlarımı çatıp yavaşça ona doğru döndüğümde, inanamayan bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim. Vural, içimdeki o devasa şüpheyi görmüş olacak ki, yenilgiyle gözlerini kapattı. "Yalansız... Ne biliyorsam anlatacağım," diyerek vereceği cevapların doğruluğunu mühürledi. Bileğimi bırakmadan diğer elimi de kavrayıp ellerimi havada tuttuğunda, gardımı indirmeden, "Anlat, dinliyorum," dedim. Gerçekleri bilmeyi, şu an nefes almaktan daha çok istiyordum.
Vural’ın bakışları bir an yanımızdaki Cevdet ve Hüseyin’e kaydı. Sormasına izin vermeden, "Onlardan gizlediğim bir şey yok, anlatabilirsin," dedim. Vural başıyla onaylayıp etrafta oturacak bir yer arayışına girdiğinde, bakışlarımı Kaan’ın taze toprağına çevirdim. Gözlerimle orayı işaret ederek, "Onun da bilmeye hakkı var. Burada anlat," dedim.
Mezarı kastettiğimi anladığında başını yavaşça salladı ve ellerimi bıraktı. Cevdet ve Hüseyin mezarın iki yanına çökerken, Vural ve ben mezarın tam karşısında, birbirimize bakacak şekilde tek dizimizin üzerine çöktük. O an, zamanın ve mekânın dışında bir boşluğa düştük.
Vural, "Sen vurulduğunda, seni vuranın Tilki olduğunu öğrendim ve onu bir sokakta sıkıştırdım," diyerek başladı söze. "O gün, hiç bilmemem gereken bir sırla karşılaştım..."
Vural anlattıkça, hava sanki tüm yumuşaklığını bıraktı ve canımızı yakmak istercesine yakıcı bir soğukla esmeye başladı. Duyduklarım, her nefesimi bir öncekinden daha zorlu kılıyordu. Hayatımda ikinci kez, böylesine sarsıcı bir yıkımın altında kaldığımı hissettim.
Duyacaklarımın iyi şeyler olmadığını biliyordum ama bugün, kardeşimin mezarı karşısında içim yana yana bir gerçeği daha anladım: Ben bugüne kadar bomboş yaşamıştım. Doğru bildiğim yalanlar ve yalan sandığım doğrularla hayatımı telden ince bir köprünün üzerine inşa etmiştim. Gerçeklerin, bir gün o köprüyü kendi ağırlığıyla yıkıp geçeceğini hiç düşünmemiştim.
Şimdi Vural karşımda o köprüyü yerle bir ederken, kendimi ilk kez bu kadar maskesiz hissediyordum. Gizlendiğim, gizlenmek zorunda kaldığım o sahte kimliğin ardında çırılçıplak kalmıştım. Yapayalnız olduğumu fark etmemle birlikte, bu kimsesizlik hissi canımı daha önce hiç olmadığı kadar yaktı.
Ve ben Alev Armağan... Ya da gerçek adımla Aylin Karaca. Yine, yeni ve yeniden kendi acımın içinde boğularak; dönüştüğüm o devasa enkazdan tek başıma kurtulmak için çırpınmaya çoktan başlamıştım.
