İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 24 · 14 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 24

22. BÖLÜM YIKIMIN ARDINDA KALANLAR

YİRMİİKİNCİ BÖLÜM: YIKIMIN ARDINDA KALANLAR "Sessizlik, sevilen yaşasın diye kendi ruhunu feda etmektir. Dudaklarda kilitlenen her harf, bir başkasının hayatı için göze alınmış sessiz bir kıyamettir. Susmak; bazen en büyük sadakat, bazen de bir can uğruna kendi kalbini diri diri gömmektir." Bölüm Şarkısı ✨: Ayaz Erdoğan - Baba Vural Demir'den: Hayat acımasızdı. Bunu anlamıştım, hem de öyle bir acımasızdı ki; seni bir anda çatısız, yuvasız ve başıboş bırakabiliyordu. Önce nefesini çalıyor, ardından kalbine defalarca kez aynı paslı bıçağı saplayıp seni diri diri gömüyordu. Bu hayattan bir can koptuğunda toprakta da sadece tek bir mezar açmıyordu. Gidenin ardından iki mezar kazıyordu; biri toprağa, diğeri ise onunla beraber canı gidenin göğüs kafesine... Kusursuz bir plan kurmuştuk ve bu planın bozulması için hiçbir sebep yoktu. Cevdet ve Hüseyin, önce Rıza Armağan’ın yanında gibi görünecek, ardından onun savunmalarını tek tek indirip Alev’in yanına geçeceklerdi. Alev, hakkı olan o nihai darbeyi indirip onu yaraladığında ise oyunu devralma sırası bende olacaktı; elinden silahı alacak ve Rıza’nın bu dünyaya bıraktığı o kirli nefesini bizzat ben kesecektim. Alev'in elini bu kana her ne kadar hakkı dahi olsa bulamayacaktım. Fakat hesaplamadığımız o karanlık boşluktan, nefesimi saniyeler içinde benden çalıp almışlardı. Gözlerim pür dikkat Rıza’yı süzüp o anı beklerken, bir silahtan bir kurşun kopmuştu. Ancak o mermi Alev’in namlusundan çıkmamıştı. Bambaşka bir yönden gelen o metal parçası, benim kalbimi, canımı, yaşamak için tutunduğum kalan tek sebebimi bulmuştu. Zaten birini, en kıymetlimi, hayat benden çok yıllar önce koparıp almış ve beni enkaza çevirmişti. Şimdi ise yine tüm o zehirli acımasızlığını kollarımda tuttuğum bu kızıl saçlı kadın üzerinde kullanmaya başlamıştı. Buna izin veremezdim. İzin vermemeliydim. Ellerim, sıcak ve koyu bir sıvıya bulandığında gözlerimi kapatamadım; kollarımda sönen o bedene öylece bakakaldım. Bedeninden aralıksız sızan o kanın rengi, saçlarının hırçın kızıllığıyla aynı tondaydı. Boğazımda, yutkunmama izin vermeyen taş gibi bir yumru hissettim. Canım yanıyordu ama boğazıma değil onun zorlanarak çektiği nefeslere yanıyordu.  Zira şu an ciğerlerime çektiğim her nefes, kollarımın arasında zayıfça çarpan o yaralı kalpten geliyordu. Bakışlarım onun gözlerine tırmandığında, takılıp kaldığı nokta dikkatimi çekti. Vurulduğu andan beri tek bir yöne bakıyordu. Başımı yavaşça o tarafa çevirdiğimde, görmeyi hiç arzu etmediğim o silüetle karşılaştım: Tilki. Elinde silahı, yüzünde o meşhur maskesi ve üzerinde her zamanki simsiyah zırhı vardı. Lakin insan, can düşmanını hangi maskenin ardına gizlenirse gizlensin hissederdi. Tanıyordu işte; düşmanı neyin ardında gizlenirse gizlensin ruhu ruhuna çarpan o nefreti tanıyordu. Kaşlarım çatılırken, damarlarımda akan kan birer iğneye dönüştü. Az önce onun dudaklarından dökülen o uğursuz cümleler zihnimde yankılandı: "Her ne kadar onun nefesini kesmeni istesem de zamanı değil Kızıl. Ve üzgünüm... Seni engelleyebilmemin tek yolu buydu. Ne olur... Affet beni." O söylemişti. Tüm bu ihanet kokan kelimeleri o sarf etmişti. Sonra da gözünü kırpmadan vurmuştu onu. Tilki, Alev’e karşı Rıza’yı korumuştu. Kana bulanmış ellerimi sıktığımda, buna engel olamadığım için kendimden tiksindim. O kurşun benim göğsüme saplanmalıydı, onun narin bedenine değil. Alev’in gözleri yavaş yavaş dünyadan koparken, güçsüz bir sesle "Kapatma," diye inledim. Başımı iki yana salladım, elimi titreyerek yanağına götürüp okşadım. Dudaklarımı saçlarına bastırıp derin bir nefes çektim. Ama o aşık olduğum çiçek kokusu yoktu artık; sadece yıllardır aşina olduğum, çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan metalik kan kokusu vardı. Birden onu ellerimin arasından çekip aldıklarında beni ondan uzaklaştıran kolların farkına vardım.  Avuçlarımdaki boşlukla ve ellerimdeki kanla baş başa kalmıştım. Cevdet, bir şeyler söyleyerek beni geriye itiyordu ama sesler boğuk geliyordu. Gözlerim sadece ondaydı; kurşunun isabet ettiği o karın boşluğundaydı. Kendime yavaşça geldiğimde, Cevdet’in sesini nihayet zihnimde netleştirebildim: "O iyi olacak, ambulansı aradım. Merak etme, bırakmayacak." Olacaktı. Olmak zorundaydı. Beni bu dünyada tek başıma bırakıp gidemezdi; hele ki annemden sonra bana bu yıkımı yaşatamazdı. Annemin de tıpkı onun gibi ellerimden kayıp gittiğini bildiği halde, beni bu karanlığa terk edemezdi. İki adım geriye doğru sendeledim. Başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi sıkıca yumdum. "Yıkılmamalısın," diye fısıldadım kendi kendime. Yıkılmak yerine, yıkmalıydım. Onu bu hale getiren her şeyi, herkesi yerle bir etmeliydim. Zihnimdeki sese kafamı sallayarak elimi telefonuma götürdüm. Ekran ışığı yandığında, gözlerimin göreceği şeyi biliyordum. Tarihe çarpan bakışlarımla nefes alamadım. Aynı tarihti. Annemin ellerimden sökülüp alındığı günle milimi milimine aynıydı. Ne bir gün eksik, ne bir gün fazla... Haziranın dördüydü. Annemin bu dünyadan gitmeyi seçtiği uğursuz gün, şimdi sevdiğim kadını benden çalmaya çalışıyordu. Tek bir fark vardı aralarında; annem bu yola bunu bizzat kendi isteyerek, Alev ise elinde olmadan çıkmıştı. Zamanın daraldığını hissederek cebimden zorlukla çıkardığım telefondan bir numara tuşladım ve başımı kaldırdım. Arama başlatıldığında gözlerim Tilki’nin olduğu boşluğa kaydı. Gitmişti ama buna izin vermeyecektim. Benden de, ecelinden de kaçamayacaktı. Telefondan "Ne oldu kuzen?" diye bir ses duyduğumda, bakışlarım Alev’in etrafına toplanan kalabalığa kaydı. İçimdeki yangın harlanırken, "Göktuğ," dedim sesim buz keserek. "Bütün çıkışları kapatın. Tüm kameraları tek tek izleyin. Tilki'nin, o itin kaçmasına izin vermeyin ve onu bulun!" Göktuğ şaşkınlıkla ne olduğunu sormaya devam ederken, sabrım tükendi. "Göktuğ, zaman yok! Sen sadece telefonumun konumuna bak ve çevredeki tüm çıkışları mühürle!" diyerek telefonu yüzüne kapattım. Ambulansın o kulak tırmalayan siren sesi bahçeyi doldurduğunda ise, Alev’e döndüm. Büyük bir çaresizlikle önce sağlık ekiplerinin müdahalesini, sonra da onu bir sedyeye koyup havaya kaldırmalarını izledim. Tek bir adım atamadım, elini tutamadım. Öylece sedyeden aşağı sarkan o kızıl saçlarını ve onlardan yere damlayan kanını izledim. Kanı, uğruna öleceğim o saçlarına bulaşmıştı. Dişlerimi birbirine geçirdim. Yumruklarımı sıktım. Cevdet’in bana döndüğünü gördüm. Bakışları mesafeli ve soğuktu. Çünkü o, her ne olursa olsun benim bir Demiryurt olduğumu unutmamıştı Alevin yaptığını o yapmamıştı bana; aramızdaki o kanlı geçmişi hiçbir zaman yok saymamıştı. Şimdide, öncesinde olduğu gibi de... Omuzlarımı, içimdeki yıkıma inat dik tutmaya çalışırken Cevdet’in bana doğru ağır adımlarla geldiğini fark ettim. Tam karşımda durdu, ciğerlerindeki tüm yorgun havayı dışarı üflerken bakışlarını benden kaçırdı. Bir şey demedim; dudaklarından dökülecek her neyse, o zehri akıtmasını bekledim. Cevdet, sanki tüm dünya omuzlarına çökmüş gibi bir ifadeyle, pürüzlü ve yorgun sesiyle önce ambulansa, ardından yere bakarak fısıldadığında ona dikkat kesildim: "Geleceksen gel... Ama yanına kimseyi almayacaklar. Durumu iyi dahi olsa, yaranın mikrop kapmaması için ilk yirmi dört saat içeri girmene izin vermezler. Kaan'dan biliyorum; o koridorlar beklemen için sana sadece kaybedecek bir zaman verir." Söyledikleri, göğüs kafesime görünmez bir ağırlık indirdiğinde derin ve sancılı bir nefes aldım ama cevap veremedim. Gözlerimi o beyaz aracın kapılarından ayıramıyordum. Az sonra ise motor çalışıp, kapılar kapandığında Hüseyin’in öne atılıp ambulansa binişini izledim. O an içimde bir şeyler koptu. Onun yanında olması gereken onlar değildi, bendim. Onu göremeyecek, dokunamayacak dahi olsam; o hastane koridorunun tozunu yutması gereken, o kapının eşiğinde nöbet tutması gereken kişi sadece bendim. Adımlarımı kontrolsüz bir hırsla ambulansa doğru yönelttiğimde, koluma asılan sert bir elle olduğum yerde çakılı kaldım. Cevdet, sesindeki o otoriter ama bir o kadar da çaresiz tınıyla beni durdurdu: "Demiryurt! Onun yanında zaten biz olacağız. Senin yapman gereken, onun bu hale gelmesini sağlayanları bulmak. Rıza’yı kimin, neden koruduğunu öğrenmek zorundasın. O uyanana kadar onu vuranın kim olduğunu bul ve o gözlerini açmadan geri gel. Ne kadar zaman geçerse o kadar aleyhimize işliyor her şey, bunu sakın unutma." Başımı ağır ağır ona çevirdiğimde, kahverengi gözlerinde saklayamadığı o yalvaran ifadeyi gördüm. Haklıydı; o soğuk hastane koridorlarında çaresizce beklemek yerine, bu işin müsebbibini yerin yedi kat altından çekip çıkarmalı sonra da hesabını sormalıydım. Eğer o kapıda beklersem, tetiği çeken elin izini kaybedecektim. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallayarak onu onayladığımda kolumu ellerinden kurtarıp sola doğru bir adım attım. Ve o an, Rıza ile göz göze geldim. Yüzünde o mide bulandırıcı, pis sırıtışıyla çalışmaya başlayan ambulansa bakıyordu. Ölümden dönmüş olmanın verdiği o iğrenç keyifle sefa sürüyordu resmen. Kendi kızı, onun yüzünden o beyaz aracın içinde yaşam mücadelesi verirken; o bencil canını kurtarmış olmanın zaferiyle etrafı süzüyordu. İçimdeki öfke artık bendini aşmıştı. Kollarımı hırsla sıvadım. İki koca adımda yanına varıp, tüm nefretimi yüklediğim yumruğumu yüzünün tam ortasına geçirdim. Rıza ne olduğunu anlamadan savrularak yere serildiğinde durmadım; duramadım. Üzerine çöktüm, ellerimi o kirli yakasına dolayarak onu tekrar havaya kaldırdım ve bir kez daha vurdum. Burnu tekrar yarılıp kanamaya başladığında, gözlerim kendi ellerime kaydı. Alev’in kanının bulaştığı ellerimde, şimdi bu adamın kirli kanını görmek sabrımı son damlasına kadar taşırdı. "SENİN YÜZÜNDEN!" diye kükredim, sesim bahçedeki tüm o sesi bastırdı. Bir yumruk daha indirdim. "SENİN O PİS CANIN YÜZÜNDEN O ŞİMDİ CAN ÇEKİŞİYOR!" Acım dinene, içimdeki o yangın sönene kadar vurmak, bağırmak istedim. Lakin ne vurdukça hırsım geçti, ne de bağırdıkça ruhumdaki o sızı dindi. Aksine, yüzündeki o sinsi ifadeyi gördükçe her şey daha da ağırlaştı. Kimse bana engel olmadı; sanki herkes bu infaz anını bekliyormuş gibi sessizce bizi izledi. Ta ki zihnimde onun feryatları yankılanana kadar... Alev bir anda gözlerimin önüne geldi. Yumruk atmak için havada duran elim, o görüntüyle beraber titremeye başladı. Daha bu sabah, Ceylin’in mezarının başında hıçkırıklara boğulan o kimsesiz kız çocuğu canlandı zihnimde. Annesine sorduğu o yakıcı soru kulaklarımda uğuldadı: "Neden onun kızıyım?" Aylin’in babası kızı için canından vazgeçmişken, kendi babasının sadece bir soyadı uğruna onu nasıl harcadığını haykırışı... Doğrulurken feryatları ruhumu paramparça etti. Gözlerimi kapattım ama o mezar taşına ilk kez yatışı, annesinin soğuk mermerini bir şefkat arar gibi okşayışı gitmedi gözümün önünden. "Yalnızım" demişti... Yanındayken, nefesim ensesindeyken bile ona yalnız olmadığını hissettirememiştim. Yanındaydım ama acısını dindirememiştim. Biliyordum; şu an canı yediği kurşundan değil, o adamın nefesini kesemediği için yanıyordu. Ona engel olamadığım, acılarını omuzlarından alamadığım için kendimden bir kez daha nefret ettim. O görüntüleri izlemesine mani olamadığım her saniye için kendimden iğrendim. Ben, Alev'in üzüldüğü her an için kendimi suçlarken; o belki de tüm bu olanlar yüzünden benden çoktan nefret etmeye başlamıştı. Bedenim bu düşüncenin ağırlığıyla kasıldığında, kolumda hissettiğim bir dokunuş beni o karanlık dehlizden çekip çıkardı. Sağıma baktığımda sadık adamlarımdan Yusuf’u gördüm. Alev’in zihnimdeki hayali silikleşirken, Yusuf’un sesi gerçekliğe dönmemi sağladı. "Abi... İyi değilsin, biliyorum ama söylemem gereken mühim bir mesele var." Başımı geriye atıp, ciğerlerime o keskin havayı doldurarak sakinleşmeye çalıştım. "Devam et," dedim buz gibi bir sesle. "Abi, Cengiz Baba her şeyden haberdar. Adamlarını yollamış, seni derhal yanına istiyor. Konuşacağı konu oldukça mühimmiş." Yusuf’a kısa bir bakış fırlatıp tekrar Rıza’ya döndüğümde; yerde, baygın ve darmadağın yattığını gördüm. Sıvadığım kollarımı indirirken etrafta bizi izleyen kalabalığa bakıp sert bir uyarı attım. "Hadi! Hepiniz işinizin başına! Beklemeyin boşuna burada!" diyerek herkesi dağıttım. Ardından da kimseye bakmadan Armağan Otele arkamı döndüm çünkü şimdi hesap sorma sırası bendeydi; hem tetiği çekenden, hem de bu oyunu kurandan. İntikam alma sırası, bendeydi... ✨ "Ne istiyorsun?" Sorum, odanın o ağır ve sessiz duvarlarına çarpıp yankılandı ama yine bir yanıt alamadım. Sabrımın son kırıntıları da tükeniyordu. Derin bir nefes verip, bu sessiz işkenceye bir son vermek adına çıkıp gitmek için ayağa kalktım. Lakin babamın, otoritesinden hiçbir şey kaybetmeyen o buz gibi "Otur," diyen sesiyle, istemeye istemeye yerime geri oturdum. Beni ayağına kadar çağırmış, ama dakikalardır tek bir kelime dahi etmemişti. Onunla ve bu anlamsız sessizliğiyle uğraşacak tek bir saniyem dahi yoktu; bunu o da çok iyi biliyordu ama yine de cevap vermeye tenezzül etmiyordu. "Tilki..." İçimde durmadan sulayıp büyüttüğüm o vahşi öfke, duyduğum bu isimle beraber zihnimde yeniden kükredi. Dişlerimi birbirine geçirdim, bakışlarımı babamın yüzüne diktim. Neden durup dururken o itin adını fısıldamıştı bilmiyordum ama sabrım artık resmen bir pamuk ipliğine bağlıydı. Alev’in yanında, o hastane kapısında olmam gereken her saniye; burada bu insanlarla vakit öldürmek, kelimeleri ağızlarından cımbızla çekmeye çalışmak ruhumu daraltıyordu. "Tilki’yi aradığını biliyorum evlat. Bundan dolayı—" "Bana evlat deme!" Onun sözünü kesmem, odadaki havayı bıçak gibi kesti. "Ben senin evladın değilim." Bu ani ve sert çıkışım, babamın kaşlarının çatılmasına neden olduğunda masanın üzerindeki ellerinden destek alarak bana doğru eğildi; gözlerimin en derinlerine, o sarsılmaz kararlılığıyla baktı ve "Sen benim evladımsın," dedi, sesi tartışmaya yer bırakmayacak kadar netti. "Bu konu sonsuza dek kapalı." Ardından yavaşça geriye yaslandı ve asıl konuya sadet getirdi: "Her neyse... Tilki’yi aradığını biliyorum. Bunu bildiğim gibi, şu an nerede olduğunu da biliyorum. Sana onun yerini söyleyeceğim." Başımı "Hayhay," dercesine alaycı bir tavırla salladım. Ben de koltuğumda geriye yaslanırken, sağ ayak bileğimi sol dizimin üzerine attım. Babamı dinlemeye devam etmeden önce, zihnimin kuytu köşelerindeki o zehirli soruları dile getirdim. "Madem Tilki’yi aradığımı biliyorsun, bunu neden yaptığımı da biliyor olmalısın." Babam, bu gerçeği onaylarcasına başını hafifçe eğdiğinde, gözlerimi kısarak konuşmamı sürdürdüm. Sesimdeki her bir harfi, babamın vicdanına birer iğne gibi batırmak istiyordum. "Peki, sırf sevdiği kadınla bir araya gelmesin diye 'evladını' canlı bombaya dönüştüren bir adam; nasıl oluyor da yine aynı kızın hayatı için çırpınan evladına yardım eli uzatıyor? Bana bunu da açıklasana bir, Cengiz Baba..." Tane tane söylediğim cümlelerde, özellikle "evlat" kelimesine yaptığım o iğneleyici baskı babamı hafifçe gülümsetti. Oysa gülünecek hiçbir şey yoktu; ben sadece onun bana dayattığı o sıfatı, kendi geçmişinin günahlarıyla yüzüne çarpıyordum. Hepsi bu kadardı. Babam, masanın üzerindeki ellerini çekip koltuğunun kenarlarına yerleştirdiğinde onu sessizce inceledim. Derin bir nefes alıp başını bana kaldırmadan önce kısa bir an düşündü. Bakışlarını nihayet yüzüme çevirdiğinde, az önceki eğlenen ifadesinden eser kalmamıştı. "Yardım etmiyorum," dedi, sesi mermer kadar soğuk bir tınıyla. "Bilirsin, ben hiçbir zaman karşılıksız bir el uzatmam. Sadece karşılığını alabileceğim hamleler için takas yaparım." Söylediklerini onaylarcasına başımı bilmişlikle salladım ve gözlerimi yere çevirdim. Zihnim hâlâ "Tilki" diyerek yankılanıyordu lakin kalbim Alev’in yarasıyla harlanıyordu. Bir yanım "Hemen hastaneye git, onun yanına," diye feryat ederken; diğer yanım "Onu o hastaneye düşürenlerin dünyasını başına yık," diye gürlüyordu. Bu iki duygu arasında kalmak, canımı öylesine yakıyordu ki... "Karşılığını kimden alacaksın peki?" diye sordum, sesimdeki iğneleyici tonu saklamadan. "Benden mi, yoksa o pek sevgili ortağın Tilki’den mi?" Sorum, odanın o havasız boşluğunda asılı kaldı. Başımı kaldırıp gözlerimi babama diktiğimde, o ketum bakışlarının ardında büyük bir sır sakladığını hissettim. Bakışı bile, ardında söyleyemediklerini gizleyecek kadar derindi. Bu boğucu sessizlikten ancak yeni sorularla kaçabileceğimi biliyordum ama babamın konuşmaya başlamasıyla susup onu dinlemeye karar verdim. "Sen sevgin yüzünden körleşmiş olabilirsin Vural, ama ben değilim. Farkında değilsin ama Tilki senin için paha biçilmez bir koz. Eğer Rıza Armağan’ı gerçekten alt etmek istiyorsan, Tilki’yi kullanmalısın. O, senin elindeki en güçlü koz olabilir." "Koz mu?" Sesim, kontrol edemediğim bir öfkeyle yükseldiğinde oturduğum yerde dikleşip masaya doğru eğildim. "O şerefsiz, benim sevdiğim kadını vurdu! Kollarımın arasında kanlar içinde bıraktı onu! Sen hâlâ gelmiş bana kozdan bahsediyorsun." Babam, tüm bu öfke patlamalarıma rağmen istifini bozmadığında derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım. Fakat o, rahat bir nefes almama bile izin vermiyordu. İlla bir hareketi, tek bir sözüyle beni çıldırtmanın bir yolunu buluyordu. Şu an yaptığı da tam buydu. Elini gayet rahat bir tavırla cebine götürmesi sinirlerimi altüst ettiğinde, oturduğum yerden hızla fırladım; burada kalacağım her saniye, herkes için felaketle sonuçlanacaktı. Ayağa kalkışım onun zerre umurunda değilmiş gibi, cebinden çıkardığı her neyse onu ağır ağır masaya bıraktı. Sağa doğru atacağım adım, gördüğüm o metalik parıltıyla havada asılı kaldı. Babamın avuçları içinden masaya sızan şey, Demiryurt kolyesiydi. Yıllar boyunca annemin boynunda sakladığı, ailemizin o kanlı mirası... Kaşlarım hayretle çatılırken adım atmayı kestim; elim refleksle kendi boynuma gitti. Alev’in bana geri verdiği kolyenin varlığını kontrol etmek istedim ama parmaklarım sadece boşluğu kavradı. Yerinde yoktu. Kanım, öfkemle harlanıp damarlarımda delice akmaya başladığında masaya doğru sert bir adım attım ve kolyeyi avucumun içine hapsedip sıktım. Babam bu hamleme karşılık vermezken, öfkeli harelerimi onun gözlerine diktim. Dişlerimin arasından, "Bunun sende ne işi var?" diye tısladım. Lakin o, sorumu duymazdan gelip dudaklarını umursamazca büzmekle yetindi. Yanıtsız bırakılmak, yumruklarımı sıkmama ve içimdeki volkanın patlamasına sebep oldu. Bir adım daha atıp kolyeyi cebime tıktım ve ellerimi masaya, odayı sarsacak bir şiddetle vurdum. "BENİMLE OYUN OYNAMA CENGİZ DEMİR! SENİ UYARIYORUM!" diye kükredim. Babam, bu restime sinirlenmişçesine kaşlarını çatıp ayağa kalktığında, hızlı ve kesik nefeslerimin arasından ona baktım. Merhametten arınmış gözlerim onun buz gibi bakışlarıyla çarpıştı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de yok edip burnunun dibine girdim. Üzerine düşen gölgemi ve aramızdaki gerilimi önemsemeden, bir şey söylemesine fırsat vermeden nefretimi kusmaya devam ettim. "Şimdi bana hemen söyle! Bu kolyenin sende ne işi var!" "Bana emir verme evlat, yoksa bu bataklıktan asla kurtulamazsın," dedi sesi, bir celladın son hükmü gibi odaya yayıldı. "Şimdi sana iki seçenek sunuyorum: Ya Tilki’nin nerede olduğunu öğreneceksin ya da bu kolyenin neden bende olduğunu... Seçim senin; geçmişin mi, yoksa geleceğin mi? Kolye mi, Tilki mi?" Gözüm kontrolsüzce seğirdi. İçimde kopan kıyamete daha fazla direnemedim; geriye doğru sendeledim ve boğazımdan kopan o vahşi feryatla az önce oturduğum sandalyeye sert bir tekme savurdum. Sandalye gürültüyle devrildi ama hırsım dinmedi; önümdeki sehpayı da aynı hınçla tekmeleyip odanın diğer ucuna savurdum. Kolye demek, benim tek sığınağım, evim demekti. Boynumdan bir saniye bile çıkarmadığım o metal parçasını benden çalabilmiş olması, en yakınımda bir yılan beslediğim anlamına geliyordu. Her anımı, her nefesimi ona rapor eden bir ajan vardı içimde. Tilki ise canım demekti, sevdiğim kadın demekti. Babam beni hayatımla kalbim arasında bir tercihe zorluyordu ve ben neyi seçeceğimi, o sinsi soruyu sormadan çok önce biliyordum.

Bölüm sonu

1 yorum