İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 23 · 13 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 23

21. BÖLÜM ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDA

YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM: ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDA "Zaman durdu, nefesler kesildi ve oyun bitti. Şimdi ise kurbanların; ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide, yarım kalmış bir feryadın gölgesinde yürüme vakti gelmişti." Bölüm Şarkısı✨: Mavi Gri & Ahmet Hatipoğlu - Ölümle Yaşam Arasında Ölüm ne demekti? Zamanın durduğu o mutlak noktada bir nefesin sona mı ermesiydi, yoksa her şeye rağmen, tüm enkazın ortasında yeniden bir hayata mı başlamaktı? Bilmiyordum; lakin artık bunu tüm hücrelerimle öğrenmek istiyordum. Her doğan yeni günle beraber ruhuma yeni bir sırrın ağırlığı çöküyor, artık bu yükü kaldıracak gücü kendimde bulamıyordum. Konuşmak istiyor ama kelimeleri seçemiyordum; adım atmak istiyor ama irademi bacaklarıma geçiremiyordum. Bu çaresizlik o kadar keskin bir acı oluyordu ki, ciğerlerime çektiğim her nefes genzimi bir kor gibi yaka yaka ilerliyordu. Hava bile sanki benimle buluşmayı reddediyor, vücudumun her bir zerresine girmemek için direniyordu. Pekâlâ, başarıyordu da... Nefes alamıyordum. Acıyla yutkunup karşımda duran o simsiyah ekrana baktığımda, bir kez daha hava çekmeye çalıştım ama başaramadım. Gözlerimin kanlandığını, kalbimin göğüs kafesimi parçalamak istercesine hızlandığını hissettim; fakat bu dehşeti dindirecek tek bir hamle dahi yapamadım. Gözlerimin pınarlarında devasa yaşlar birikiyor ama akıtamıyordum. Elimi kaldırıp, o sıkışan göğsüme sert darbeler vurmak, oradaki o tıkalı yolu açmak istiyor ama milim dahi kıpırdayamıyordum yerimden. Her şeyden öte; sadece nefes almak istiyordum. Evet, hala tüm olanlara rağmen istiyordum. İzlediklerimden, öğrendiklerimden ve bizzat yaşadıklarımdan sonra, ciğerlerime temiz bir hava çekememek her şeyden daha ağır gelmeye başlamıştı çünkü. Belki de bu fiziksel sancı, ruhumdaki o devasa yarayı bir nebze olsun gölgeler diye umuyordum; ne de olsa en nihayetinde nefesimin kesilmesine de tüm bu gerçekler sebep olmuyor muydu? Öyleyse neden nefes alamamak, yaşarken ölmekten daha zor geliyordu? Yanımda duran ve yüzümü avuçlarının içine hapseden Vural’a bakarken, dudaklarının hareket ettiğini, bir şeyler söylediğini gördüm ama hiçbir sesi duyamadım. Neler olduğunu sormak istedim ama dudaklarımı aralayamadım. Önce, sanki tüm o vahşeti ben izlememişim, o cümleleri ben duymamışım gibi boşlukla yutkundum; ardından gözlerimi kapatıp açtım. Karşımdaki Vural, muhtemelen oksijensizlikten gitgide morarmaya başlayan tenime ve donuk bakışlarıma bakarken gözlerinde saf bir korku taşıyordu. Korkmasın istedim, "iyiyim" demek istedim ama o an her şeyin devasa bir yalandan ibaret olduğu aklıma düştü ve bir kez daha fark ettim. Yalandı... Onun beni düşünmesi de yalandı, şu anki korkusu da. O benden saklamak istemişti belki beni korumak için yapmıştı bunu ama sonucunda benden böylesine bir geçmişi saklamıştı. Ve açıklamayı da düşünmüyordu. Zihnimin karanlık koridorlarında oradan oraya çarpan, sarsıcı bir gerçek vardı ve o gerçek tam olarak şuydu: Eğer ben bu hakikati kendi kulaklarımla duymasaydım, herkes bu yalanı sonsuza dek benden saklamaya devam edecekti. Biri dışında... Tilki. Anladığım kadarıyla tüm bu sahneyi o kurmuş, tüm perdeleri o açmıştı. Ve ben, bir kez daha başkasının yazdığı bir senaryoda, başkasının kelimeleriyle kendi oyunumu oynamıştım. Fakat bu sefer sonuç farklıydı; en azından artık bana yalan söylemeyecek tek bir kişiyi tanımıştım. Her ne kadar aldığım her nefes boğazımda düğümlense de, gerçeklerin o soğuk yüzüyle tanışmıştım. Vural, ne ara getirdiğini anlamadığım suyu sertçe yüzüme çarptığında, bedenimin derinlerinde şiddetli bir titreme hissettim. Hemen ardından kolumda hissettiğim el ile sarsıldım. Gözlerimin önüne Yaman Karaca’nın o parçalanmış, asılı son hali gelirken birinin beni ayağa kaldırdığını, sonra da o tanıdık kolların beni havaya, kucağına aldığını hissettim. Elim, gayriihtiyari beni tutan kişinin boynuna dolandığında, harelerimi de zorlukla ona çevirdim. Gözlerim onun kestane rengi gözlerine odaklanırken; bir anda o yakıcı, oksijensiz odadan çıktığımızı ve gecenin boğuk, serin sessizliğiyle baş başa kaldığımızı fark ettim. Tenime çarpan temiz havanın sağladığı o mucizevi ferahlıkla beraber, bu kez havayı gerçekten ciğerlerimin derinliklerine zorda olsa çekebildim. Bir süre onun kucağında, ruhumun ağırlığı başıma çökmüş ve başım omzuna düşmüş bir halde, kontrolden çıkan nefesimi düzene sokmak için amansız bir savaş verdim. En sonunda ise başardım, göğsümdeki o mengene yavaşça gevşedi; aldığım nefesler artık boğazımı yırtıp geçmedi. Bilincim, karanlık bir dehlizden gün ışığına çıkar gibi yavaş yavaş yerine gelmeye başladığında, ciğerlerimi dolduran o derin nefesi yavaşça dışarı bıraktım. İşte o an, Vural’ın dakikalardır susmak bilmeyen, zihnimi döven kelimeleri kulaklarıma ulaşmaya başladı. "İyi misin? Nefes alabiliyor musun?" İyi miydim? Bunca acıya, vahşete ve ruhumu paramparça eden o görüntülere şahit olduktan sonra hala iyi olabilme ihtimalim var mıydı? Nerede olduğumu, kimin kollarında soluklandığımı tam anlamıyla idrak ettiğimde, zihnime ondan uzak durmam gerektiği gerçeği zehirli bir ok gibi saplandı. O susmuştu. Her zaman yaptığı gibi, sessizliği bir kalkan gibi kullanarak gerçekleri benden esirgemişti. Kucağında sığındığım o güvenli ama bir o kadar da yalan kokan kollardan ellerimi çektiğimde, çatallaşmış ve pürüzlü sesimle mırıldandım: "İndir beni." Sesim kendi kulaklarıma ulaştığında çaresizliğim canımı yaktı. Benim sesim hayatım boyunca hiç bu kadar güçsüz çıkmamıştı. Gözlerimi sıkıca kapatıp Vural’ın beni yere bırakmasını bekledim. Lakin o, beni serbest bırakmak yerine kollarını daha da sıkılaştırınca, sabrımın son sınırına dayandığımı hissettim. Kalan son dermanımı da onu omuzlarından itmek için harcadım. Kendimi hırsla geriye çekip kurtulmaya çalıştığımı görünce, Vural daha fazla direnmedi ve beni yavaşça yere bıraktı. Ayaklarım soğuk zeminle buluşur buluşmaz, sanki zehirli bir sarmaşıktan kaçıyormuşum gibi ondan hızla uzaklaştım. Bu hareketim başımı hafifçe döndürsede tekrar derin bir nefes çekerek ayakta kalabilmeyi başardım. Vural'ın bana doğru bir adım attığını, o mesafeyi tekrar kapatmak istediğini gördüğümde ise elimi engel olmak istercesine ona doğru kaldırdım. Fısıltı gibi çıkan sesimle onu durdurmaya çalışıyordum; fakat o beni duymayıp üzerime gelmeye devam edince, boğazımdaki tüm sancıyı hiçe sayarak var gücümle haykırdım: "GELME DİYORUM! YAKLAŞMA BANA!" İstemiyordum. Eğer bir kez daha yaklaşmasına izin verirsem, beni bir kez daha kandıracaktı. Bir defa daha bir aptal yerine konmaya, bir oyunun piyonu gibi yönetilmeye tahammülüm yoktu. Az önce zorlukla geri gönderdiğim gözyaşları, bu kez daha büyük bir hırçınlıkla gözlerime hücum ettiğinde başımı kaldırıp ona baktım. Kaşlarını çatmış, neden bu kadar sert bir tepki verdiğimi anlamaya çalışıyor gibiydi. Merakı, dudaklarından dökülen o savunmacı cümlelere yansıyordu: "Alev bak, neye kızdığını anlıyorum ama mecburdum. Ben seni—" "YETER!" diye bağırdım, sesim hastanenin bahçesinde yankılanırken. "Yeter ya, gerçekten yeter! 'Seni düşündüğüm için Alev', 'Sana zarar gelmesin diye Alev', 'Başın ağrımasın diye Alev'... Ne istiyorsunuz siz benden? Ne istiyorsunuz?" İki koca adımda yanına varıp ellerimi omuzlarına sertçe koydum ve onu tüm gücümle ittim. Bitkindim; vurduğum darbelerin onda bir sarsıntı yaratmayacağını biliyordum ama içimdeki yangını ancak böyle kusabiliyordum. O da biliyordu etkisizliğimi, ama asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, hala benden bir şeyler saklıyor olmasıydı. İşte bunu hazmedemiyordum. Benden gerçekleri çaldığında eline ne geçiyordu? Onları benden saklaması, gerçeğin eninde sonunda gün yüzüne çıkacağı ve öğrendiğimde vereceğim o yıkıcı tepkiyi değiştirmeyecekti ne de olsa. Benim annem... Hayatımdaki tek yegâne sığınağım, fırtınalarda limanım olduğunu düşündüğüm o kadın, az önce bir bilgisayar ekranının soğuk ışığında asılı kalmıştı. Kucağında da bir çocuk vardı; sevdiği, ruhunu bağladığı adamın meyvesi. Neden böyle olmuştu? Annem, sırf bir can dünyaya gelecek diye mi hayatını o canavarın insafına terk etmişti? Tüm ömrü, bir katilin karanlık gölgesinde, başkasının hayatını çalmakla mı geçmişti? İşte bunlar sağlıyordu delirmemi. Sustuğum, içimdeki o  acımasız ses ile yapayalnız kaldığım ilk an; zihnimde beliriyor ve delirmemi sağlıyordu. Vural, bakışlarını üzerimden çekmeden öylece durmaya devam ederken başımı hafifçe yana eğdim. Aramızdaki o mesafeyi bir adımla yok edip tam karşısında durduğumda, dudaklarımı güçlükle araladım. "Vural, neden?" diye fısıldadım, sesimdeki kırgınlık gecenin sessizliğini delip geçerken. "Neden yaptınız? Neden benden hep bir şeyler saklıyorsunuz?" Sustum. Ruhumdaki yarayı kapatacak, zihnimdeki gürültüyü dindirecek tek bir kelime bekledim ondan. Fakat o, yine o sarsılmaz sessizliğine sığındı. Sessizlik, en büyük cevaptı aslında. "Beni korumak için mi?" diye devam ettim, bu cümlenin ne kadar içi boş ve anlamsız olduğunu bile bile. Vural, aniden bana doğru bir hamle yapıp ellerimi avuçlarının arasına aldı. Sıkıca, sanki bıraksa düşecekmişim gibi tuttu ellerimi. Bakışlarımı, dürüstlüğüne inandığım tek yer olan o kestane rengi gözlerine diktim. Gözleri bu kez ne yalan söylüyor ne de bir gerçeği müjdeliyordu; orada okuyabildiğim tek somut duygu, saf ve duru bir korkuydu. Belki bana fiziksel bir zarar gelmesinden, belki de bu gerçeğin bizi birbirimizden tamamen koparacağından. Ama sebebi ne olursa olsun emin olduğum tek bir şey vardı: Vural Demir, bir şeylerden ölesiye korkuyordu. Ondan bir açıklama bekledim ama dudakları mühürlenmiş gibiydi. Sadece baktı; elleriyle ellerimi, gözleriyle gözlerimi esir aldı. Tek bir kelime dahi etmedi. Ciğerlerimdeki havayı ağır bir teslimiyetle dışarı verip, onun avuçlarında kaybolan ellerime baktığımda, her iki elimin de zapt edilemez bir şiddetle titrediğini gördüm. Bedenim gibi, ellerim de isyan ediyordu. Bu aciz görüntüyü daha fazla izlemeye tahammül edemeyip gözlerimi kapattığımda, Cevdet’in sesinin arkamda yankılanmasını beklemiyordum. "Alev, iyi misin? Ben... Özür dilerim senden. İnan, hiçbir şeyin böyle olmasını istemedim." Duyduklarım üzerine gözlerimi yavaşça araladım. Vural’ın ellerimi daha da sıkıca kavradığını, beni bu yalnızlık çukurunda bırakmamak için direnç gösterdiğini fark ettim lakin önemsemedim. Yutkunup başımı omzumun üzerinden geriye doğru çevirdiğimde, Cevdet’in pişmanlıkla harmanlanmış, endişe dolu hareleriyle karşılaştım. Ne kadar çok istesem de, şu an ondan hesap soracak dermanı kendimde bulamadım. Söylediklerine tek bir kelimeyle dahi karşılık vermeden, Vural’ın ellerimi hapseden parmaklarından kurtulmaya çalıştım. Buna izin vermeyip tutuşunu sertleştirdiğinde, alttan keskin bir bakış fırlatarak ellerimi avuçlarının içinde yumruk yaptım. Bu net tavrım üzerine Vural derin bir nefes alıp, bakışlarını soluna kaçırarak parmaklarını yavaşça gevşetti. Ellerim iki yanıma düştüğünde, kendimi sonsuz bir boşluğun ortasında gibi hissetsem de bunu belli etmemeye çalıştım. İçimdeki yıkımın izlerini onlara göstermemeye kararlıydım; ikisini de o soğuk sessizliğin içinde bırakarak arkamı döndüm. Çünkü biliyordum; eğer bu durumda hesap sorulacak birisi varsa o ne Vural’dı ne de Cevdet. Benim herkesten önce hesap sormam gereken tek bir kişi vardı, o da bir kadının yıllarını acımasızca çalan adamdı: Rıza Armağan. ✨ Saatler geçmiş, geceyi aydınlatan ay yerini güneşin yorgun ışıklarına bırakmıştı. Sabahın erken saatleriydi ama içimdeki yangından tek bir parça dahi eksilmemişti. Ruhum hala ilk anki gibi alev alev yanıyor, etrafındaki her şeyi ateşe vermek için can çekişiyordu. Ve geçen her saniye bu yangın sönmüyor, aksine harlanarak daha da fazla artıyordu. Evet, sorulması gereken bir hesap vardı; bu hesaplaşmanın yakıcılığıyla çıkmıştım yola ama içimdeki bir şeyler buna engel olmuştu, en azından şimdilik. Rıza’nın oteline doğru sürdüğüm araba, ani bir kararla o eve; tüm geçmişimin geçtiği Rıza’nın malikanesine dönmüştü. Bir önceki gidişimde yaşadıklarım zihnimde bir sis perdesi gibi belirse de onları umursamamaya çalışmıştı. Çünkü orada benim bir can parçam yatıyordu. Her ne olursa olsun, onu görmeden intikamım yolunda tek bir adım daha atamazdım. Her başımı eğdiğimde tutup kaldıran kardeşimi, o evin karanlığında öylece bırakamazdım. Evet, şu anda her şeyi unutmaya çalışarak Kaan’ın yanına gelmiştim. Bir kapı kadar uzağımdaydı... Önünde durduğum o ince tahtanın arkasında yatıyordu. Kulağımda Rıza’nın o acımasız sesi yeniden yankılanırken ellerimi yumruk yaptım: "Alev... Kaan vuruldu. Tam üç yerinden arka arkaya vuruldu. O an, çatışma esnasında onu koruyamadık ve o çok kan kaybetti." "Koruyamadık" demişti. Kendi pis canını her türlü beladan sakınırken, Kaan’ı koruyamadık demişti. Öfke, bir zehir gibi bedenimi ele geçiriyor; canımı yakıyordu. Ben neden hep kendimi bu şekilde buluyordum? Neden hep sevdiklerim can çekişirken, ben onların sadece bir kapı kadar uzağında çaresizce bekliyordum? Bu soru beynimin içinde bir balyoz gibi yankılanırken, beklemenin bir faydası olmadığını anladım. Kapının kolunu aşağı çekerek kapıyı yavaşça araladım. Başkaları için sıradan bir odanın kapısı olan o tahta, benim için bir mahzenin kapağı gibi gıcırdayarak açılırken ciğerlerime sert bir nefes çektim. Bu sefer canımı yakmasına izin vermeyecektim. Geçmiş, bu kez ne olursa olsun, üzerimde bunca bela varken ruhumu daha fazla hırpalayamayacaktı. Kendime sıraladığım onlarca kelimenin ardından odaya adım attığımda gözlerimi sıkıca kapattım. Saniyeleri sayarken, gözlerimi bu kez sağımdaki o canlanmaya başlayan vahşet izlerine ya da duvardaki gün çentiklerine bakmamak üzere yavaşça açtım. Sadece bakmam gereken tek noktaya; Kaan’ın bembeyaz olmuş, hayattan kopmuş gibi duran bedenine odaklandım. Yumruk yaptığım ellerim daha da sıkılaşırken yutkundum ve ona doğru bir adım attım. Adımlarımın sesi odanın sessizliğinde yankılanırken, birkaç hamlede Kaan’ın başucuna ulaştım. Yumruklarımı açıp sağ elimi ona uzattığımda, parmaklarımın titrediğini görmek yine sinirlerimi bozdu. Ancak bunu umursamamaya çalışarak, elimi Kaan’ın yatmaktan karışmış ipek saçlarına dokundurdum. Saçları avucumda kaybolurken, onu bu duruma kimin getirdiğini her hücremle öğrenmek istedim. Kaan’ın zorlandığı her nefeste, onu bu hale getirenleri boğma isteğiyle doldum. Ve bu yemini aklımın baş köşesine yazdım: Şu andan itibaren, kim sevdiklerime ne zarar verdiyse acısını misliyle alacaktım. Sonucunda ölümüm dahi olsa emin olduğum tek gerçek hiçbir şey bu şekilde sona ermeyecekti. Elim Kaan’ın saçlarında gezinirken, yatağın yanındaki boşluğa oturdum. Ellerim gibi titreyen nefesimle fısıldadım: "Kim yaptı?" Bana bir isim söylemesini bekledim ama aldığım tek cevap odadaki o ağır sessizlik oldu. Gözlerimi onun kapalı gözkapaklarına diktim; başındaki elimi yavaşça koluna indirdim ve iki elimle güç vermek ister gibi kolunu nazikçe sıktım. "Özür dilerim," dedim, sesim kaybetmenin eşiğinde titrerken. "O gün yanında olup seni koruyamadığım için... Ve sen benim başlattığım bir savaşta yere düştüğün için özür dilerim." Cevap gelmedi. "Affetmeyeceksin, değil mi? O gözlerini açtığında bana ilk defa nefretle bakacaksın." Başımı yere eğdim. "Hakkındır. Sen bunca yıl beni her şeyden korumuşken, benim seni öyle bir anda koruyamamış olmam benden nefret etmen için yeter de artar bile." Zorlandım. Kelimeleri bir araya getiremedim, bu acı ciğerimi yaktı ama durmadım. Eğer durursam zihnimin içindekiler konuşmaya başlayacaktı; bu yüzden güç toplayarak devam ettim: "Ama merak etme. Alacağım... Bugün değilse yarın, seni vuran ellerden, bedenine giren o kurşunların hesabını tek tek soracağım. Sonunda ölümüm olsa dahi seni acınla bu karanlıkta tek başına bırakmayacağım." Kelimelerim, odanın kapısının açılmasıyla son bulduğunda başımı çevirip kimin geldiğine bakmadım. Ancak cümlelerime de devam etmedim. Gelen kişinin konuşmasını bekledim ve o da bekletmeden konuştu: "Kızım, sen niye geldin? Yatıp dinlenmen gerekiyordu." Ses tonundan gelenin Kaan'ın doktoru olduğunu anladığımda bir şey söylemedim. Ne de olsa yıllardır içimizde bulunan bu adam, Kaan bu haldeyken benim yatıp dinlenemeyeceğimi çok iyi bilmeliydi. Adam cevap vermeyip yanıma doğru adımladığında gözlerimi Kaan’dan ayırmadım. Bir süre sonra tam karşımda durup ısrarla sessizliğe büründüğünde, bu belirsizliğe daha fazla tahammülüm kalmadığından dolayı yaşlandığı için kırışmaya başlamış yüzüne baktım. "Durumu nasıl?" Doktor derin bir iç çekip tıpkı benim yaptığım gibi Kaan’a baktığında, odanın kapısının bir kez daha açıldığını duydum. Bu sefer odaya bakmak istemediğim için başımı kapıya hızla çevirip kendimi gelen her kimse ona hazırladım. Gözlerim Hüseyin’in gözleriyle buluştuğunda, onun çökmüş omuzlarını ve bitkin bedenini inceledim. En az bizim kadar yorgun görünüyordu. Kaan burada kaç gündür yatıyordu bilmiyordum ama Hüseyin’in de onunla beraber hiç uyumadığını bakışlarından anlayabiliyordum. İçim onların bu haliyle tekrar acıyla kavrulduğunda nefesimi verip elimi Kaan’dan çektim ve ayağa kalktım. Hüseyin şaşkın bir bakışın ardından yanımda belirdiğinde, şaşkınlığını belirten herhangi bir kelime etmedi. Sadece yanımda durup bekledi. Ve ikimiz de doktorun diyeceklerine kulak kestik. "Durumu... Ne yalan söyleyeyim hiç iç açıcı değil," dedi doktor. "Vurulduğu noktalar çok kritik. Biri göğsünün hemen altı, diğeri karın boşluğu... Ama bir kurşun var ki omzundan geçmiş. Giren kurşun atardamarı kesmiş; onu çok zor kurtardık. O kadar ağır bir ameliyat geçirdi ki, hala nefes alabildiği her saniye için şükrediyoruz." Duyduklarım boğazımda koca bir yumruya sebep olurken Hüseyin’in de benimle aynı durumda olduğunu fark ettim. "Hüseyin’in ve senin verdiğin kanlara rağmen," diye devam etti doktor, "ufacık bir derin nefes alsa dikişler zorlanıyor, yeniden kan kaybı başlıyor. Bazen öyle bir hisse kapılıyorum ki, sanki onu—" "Olmayacak öyle bir şey!" Sert bir şekilde doktorun sözünü kestim. Hüseyin’in kendini sıktığını fark edebiliyordum oda duyacağı şeylerden korkuyordu. Doktora dönüp aynı sert ses tonuyla ekledim: "Eğer ona bir şey olursa ve siz onu kurtaramazsanız... İşte o zaman benden korkun." Olmayacaktı. Olmaması gerekiyordu. Kaan’ın bu odadan kendi ayaklarının üstünde, o serseri ifadesiyle tekrar çıkması gerekiyordu. Ona bir şey olma düşüncesi bile bedenimi kaskatı keserken, bunun gerçekliği... Kafamı iki yana sallayıp Hüseyin’e döndüm. Gözleri kapalıydı. Elimle omzuna dokunup gözlerini açmasını sağladım; bakışları beni bulduğunda dışarıyı işaret edip beklemeden kapıya yürüdim. Odaya tekrar bakmamak için kendimi zorlarken, Kaan’ı hatırlamak aldığım her nefesi zehir ediyordu. Rahat bir nefes almak benim hakkım değildi. İlla bir gerçek zihnimin dehlizlerine düşüp ciğerimi yakacaktı ya yaşadığım bu hayatta. Kaderimdi bu benim. Kapının kapanmasıyla düşüncelerimden sıyrıldığımda yüzümü sıvazlayıp Hüseyin’e döndüm ve sakin kalmaya çalışarak, "İyi misin?" diye sordum. Hüseyin boşluğa bakar gibi gözlerini yüzüme odakladığında, kendini aniden arkasındaki koltuğa bıraktı. Omuzları düştü, ellerini bacaklarının üzerine gelişi güzel bıraktı ve başını önüne eğdi. Bu hareketi parmaklarımı tekrar yumruk yapmama sebep olurken yanına adımladım ve ben de kendimi yanına bıraktım. Başımı duvara yaslayıp karşımdaki tablolara odaklandığımda, yıllar önce yine aynı şekilde beklediğim o an zihnimi doldurdu. O gün de Rıza’nın dünyasında onun belirlediği bir suç işleyip üç gün ışık görmeden bu odada kalmıştım. Çıktığımda kendimi bu koltuğa atmış ve karşımdaki, parmak ucumda yükselsem dahi boyumun yetmeyeceği o tabloyu izlemiştim.

Bölüm sonu

2 yorum