YİRMİNCİ BÖLÜM: GÜNAHLARIN GÖLGESİ "Bazı ruhlar bitmek için değil, celladına dönüşmek için yanar. Çünkü en şiddetli yangınlar her şey küle döndüğünde başlar; ve o küllerden doğan, artık masum değil, bizzat ateşin ta kendisi olur." Bölüm Şarkısı ✨: Grup Roj - Duydum ki bensiz yaralı gibisin Belirsizlik... Tek bir kelime olmasına rağmen ne kadar da büyük bir kavramdı. İçinde kaldığın zaman elini kolunu bağlayan bu tek kelime, her şeyi susturuyor; üstüne bir de zihnini durduruyordu. Ne yapacağını bilemiyor, sonunu bir türlü kestiremiyordun. İşte şu an içinde bulunduğum durum da tam olarak bundan ibaretti. Saatler önce Kaan için büyük bir miktar kan vermiş ve hiç beklemeden yola çıkmıştım. Ardından da Tilki’nin beni çağırdığı hastaneye, randevu saatinden çok önce gitmiştim. Çünkü ona güvenmemiştim ve o da güvenmemem gerektiğini bana bizzat kanıtlamıştı. Kulağımda onun cümleleri yankılanırken, gözlerim tam karşımdaki adamda asılı kalmıştı. Kapının kulpundan çektiğim elim güçsüzce yanıma düşerken yorgun bir nefes verdim. Gözlerimi kapatıp açtım; sonrasında hiç beklemeden odaya doğru bir adım atıp benden cevap bekleyen Tilki’ye buz gibi olan sesimle karşılık verdim: "Bende seninle bu kadar çabuk karşılaşmayı beklemiyordum, Tilki." Sözlerimle olduğu yerde kalan Tilki’ye odaklandım. Sesimi telefondan duymayı beklerken hemen arkasında duymuş olması, onun da böyle bir şeyi beklemediğinin kanıtıydı. Gözlerimle bana dönük olan sırtını incelerken, o önce hafifçe eğildiği yerden doğruldu ve telefonu yavaşça kulağından çekti. Telefondan herhangi bir kapanma sesi gelmezken, o bu sefer de omurgasını dikleştirdi ve bana dönmeden başını tam karşısına kaldırdı. Bir şeyler söylemesini, hatta bana dönmesini istiyordum; fakat o bunları yapmak yerine susmaya ve karşısına bakmaya devam ediyordu. Ta ki ben ona bir adım daha atana kadar... Ne yapacağımı anlamış gibi elini havaya kaldırdığında, attığım adımın devamını getirmedim. Zaten buna gücüm de yoktu. Havada duran eline bakarken kulağımı söylediklerine verdim: "Buradan gitmelisin kızıl." Söylediği bu üç kelimelik cümleye anlam veremezken bir şey demedim; o da zaten cevap vermemi beklemiyormuş gibi devam etti: "İnan bana, benim kim olduğumu bilsen burada bir saniye daha kalmazdın." Söyledikleri üzerine kaşlarımı çatıp ben de telefonu kulağımdan indirdiğimde, aynı zamanda aramayı sonlandırmak için hareketlendim. Fakat bu hamlem de Tilki’nin sesiyle engellendi. Onu umursamayıp kapatmak, ona uymak istemedim ama içimden bir ses buna mani oldu. Bilmem kaçıncı kez nefesimi dışarı verip onu dinlemeye devam ettim. "Sonlandırma. Beni aradın, ben de açtım. Şimdi de bu aramayı kapatma. Eğer kapatırsan şansını kaybedersin; çünkü buna ihtiyacın olacak." Benimle oyun oynaması sinirlerimi bozarken, boşta olan elimi yumruk yaptım ve dişlerimin arasından ona tısladım: "Niye buradasın?" Bilmem gerekiyordu. Etrafımda bir şeyler oluyordu ve tüm bunlar benden habersiz gerçekleşiyordu. Artık bir şeyleri bilmek istiyordum; en başta da görmek ve anlamak... Fakat ne yazık ki hiçbirini tam anlamıyla gerçekleştiremiyordum. Bir hayat yaşıyordum ve yaşadığım bu hayatta kararları, benim dışımdaki herkes veriyordu. Sanki... tüm karşılığını ve acılarını onlar çekecekmiş gibi. Yumruk yaptığım elimde keskin bir acı hissettiğimde bunu umursamadım. Tırnaklarımı avucuma, derimin derinlerine geçiriyor; bile bile canımı yakıyordum. Lakin bu bile durmama neden olmuyordu. Başım dönüyor, yaşadıklarımın birer kabus olmasını diliyordum. Ama olmuyordu; ne her şey bir kabustan ibaret kalıyor ne de bir son buluyordu. En acı olanı ise; ne yaşarsam yaşayayım ölmüyordum. Sadece işkence çekiyordum; bitmek bilmeyen, sonsuz bir işkence... Düşüncelerimden, Tilki’nin yere doğru eğilmesiyle sıyrıldım. Bakışlarım onu takip ederken; yavaşça eğildiğini ve ben odaya girdiğimde yerdeki dosyalara odaklandığı için bıraktığı o dosyayı tekrar eline aldığını gördüm. O dosyanın içinde bana dair, canımı yakacak bir şeyler olduğunu hissederken; Tilki hiç beklemediğim bir hamle yaptı. Olduğu yerde, aniden bana doğru döndü. Bakışlarım elindeki dosyaya kilitlenmişken, bu ani manevrasıyla kaşlarım çatıldı. Ne olduğunu anlamaya çalışarak doğrudan yüzüne baktım. Elbette Tilki’nin düşünmeden hareket etmeyeceğini biliyordum. Bir sır gibi sakladığı yüzünü, ufak bir hatayla öylece açığa serecek biri değildi. Buraya da her türlü ihtimale karşı tedbirli gelmiş; yüzünü bir maskenin ardına gizlemişti. Karşı karşıya geldiğimiz bu sarsıcı anda, onun yüzünde görebildiğim tek yer gözleriydi. Yüzünün yarısını kaplayan maskesi ve alnına düşen saçları yüzünden, sadece o delici hareler açıktaydı. Bakışları bakışlarıma kenetlendiğinde, adının neden "Tilki" olduğunu ilk kez tam anlamıyla idrak ettim. Karşımdaki adamın gözleri, tıpkı lakabı gibiydi; bir tilkinin gözlerini andıran turuncu bir tonda ve ürkütücü bir kurnazlıktaydı. Derin bir nefes alırken kurumuş dudaklarımı ıslattım. Onun gibi korkusuz, büyük bir cesaretle tek açık noktasına, gözlerine baktım. Ayakta duramıyor, her an gücüm tükenecekmiş gibi hissediyordum ama vazgeçmeye niyetim yoktu. Adını bilmediğim gerçekler şu an bana çok yakındı; belki de tam karşımda, o maskenin ardında duruyordu. Tek bir şeyden emindim: Aradığım her neyse, o Tilki’nin avuçlarının ve iki dudağının ardındaydı. Vücudum, odanın aniden soğumaya başlamasıyla hafifçe titrediğinde bunu belli etmemeye çalıştım ve başardım da. Tilki bana doğru adımlarken bu zayıflığımı fark etmemişti. Elini, hâlâ kapatmadığı telefona götürdüğünde aramayı sonlandıracağını sandım; ancak o, beklediğim hamleyi yapmayıp telefonu dikkatlice cebine yerleştirdi. Tam karşımda, aramızda sadece üç adımlık bir mesafe bırakarak durdu. Benden birkaç santim uzun olan boyu nedeniyle başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım; fakat o buna izin vermeyip hafifçe eğildiğinde, turuncu gözleri artık tam hizamdaydı. Gözlerinin rengi ne tam turuncu ne de tam kahverengiydi; sanki her iki renk de birbiri içinde erimiş, bu tekinsiz bakışı doğurmuştu. Ona dikkatle baktığımı, kurduğu o ilk cümleyle fark ederek kendime geldim ve başımı hafifçe iki yana salladım. "Ne oldu? Fazla mı hoşuna gitti? Gözlerini gözlerimden alamadın..." Gözlerimi kapatıp ona cevap verme zahmetine girmedim. Gitgide daha şiddetli dönmeye başlayan başımı ve titreyen bedenimi görmezden gelerek, aramızdaki üç adımı ikiye indirdim. Ona doğru kararlı bir adım attım ve artık konuya girmek istediğim için sordum: "Beni buraya niye çağırdın?" Cevap vermedi. Sessizliğini koruması, öfkeyi bir zehir gibi damarlarıma doldururken sakin kalmaya zorladım kendimi. Sorumu tane tane, üzerine basa basa yeniledim: "Neden... beni... buraya... çağırdın?" Yine cevap yoktu. Sadece suratıma bakmaya devam edince, daha fazla sakin kalamadım. Aramızdaki son mesafeyi de yok ederek üzerine yürüdüm ve onu omuzlarından geriye doğru ittim. Ne kadar sert itersem iteyim, yerinden zerre oynamayışı delirmeme neden oldu. En sonunda dayanamayıp tüm acımı ondan çıkarmak istercesine omuzlarına arka arkaya vurdum ve var gücümle haykırdım: "SANA DİYORUM! NEDEN ÇAĞIRDIN BENİ BURAYA!" Bağırmam onda hiçbir etki yaratmamış gibiydi. Arkamdaki kapıya kısa bir bakış attı, sonra büyük uğraşlarımın sonucunda o elinde tuttuğu dosyayı açtı. Sayfaları sanki ezbere bilmiyormuş gibi rastgele bir sayfa çevirdi ve orada yazanları, hem kendine hem de yüzüme bir tokat gibi çarpmak istercesine okudu: "Aylin Karaca... Baba adı: Yaman Karaca. Anne adı: Ceylin Armağan." İsimler odanın içinde yankılanırken, sanki görünmez bir el boğazımı sıktı. Canım acıdı. Yumruklarımı, imkânı varmış gibi daha da sıktım; buna rağmen o acı gerçek, zehirli bir sarmaşık gibi ruhuma dolandı. Tilki, gözlerini dosyadan ayırmadan devam etti; sesi bu sefer daha derin, daha yakıcıydı. "Ceylin’in... Yani senin o melek sandığın annenin, 'babam' dediğin o şerefsizi aldattığını düşünüyorsun, değil mi?" Sustu. Ben de sustum, tek bir kelime dahi edemedim. Gözlerimin en derinine bakarak devam etti: "Oysa bilmiyorsun ki; bugün öğreneceklerinin yerine, gerçeklerin bu kadar basit olmasını dileyeceksin." O koca sessizliğin altında yatan ve artık yavaş yavaş dökülmeye başlayan gerçekler nefesimi hızlandırdı. Hem nefes almakta hem de aldığım nefesi vermekte zorlanıyordum. Ne demişti o? "Bugün öğreneceğim gerçeklerden sonra mı?" Tam ona ne demek istediğini soracaktım ki, kapının önünden gelen ses ikimizi de susturdu. "Alev, kaç dakika oldu? Neredesin!" Cevdet’in sesini duymak, Tilki’de alaycı bir etki yarattı. Cevdet’e cevap vermeden Tilki’ye döndüm. O da bakışlarını bana çevirdi; alaycı bir tavırla bana doğru bir adım atıp mesafeyi iyice azalttı. Tam karşımda durdu ve o fısıltı sesle konuştu: "Sana yalnız gelmeni söylemiştim... Ve sen benim sözümü çiğnedin..." Ona kafa tutarcasına başımı havaya kaldırıp sırtımı dikleştirdim. Yıkılmaz görünmek istiyordum ama güçsüzleşen bacaklarım buna ihanet ediyordu. Zangır zangır titriyordum. Hâlâ bir yere tutunmadan nasıl ayakta kalabildiğimi bile anlamış değildim; sadece kendime yıkılmamam gerektiğini hatırlatıp acıya direniyordum. Tilki, yumruk yapmaktan derisini kanattığım elimi nazikçe çekip aldığında, ona karşılık verecek gücü kendimde bulamadım. Bu çaresizliğimden yararlanarak, dosyayı elime tutuşturmak için avucumu açtı ve o an tırnaklarım ile kanattığım kısımları gördü. Dosya elinde kalırken baş parmağının hareketlendiğini fark ettim; fakat bunu bile yarım yamalak gördüm. Kanattığım yerlerin üzerinde bir sıcaklık hissedene kadar da ne yapacağını kestiremedim. Kapanan gözlerimi zorlukla araladığımda, avcumdaki kanı parmağıyla sildiğini fark ettim. Tilki’nin ne yaptığına anlam veremezken, o sanki ateşe dokunmuş gibi bir anda elini çekti ve gözlerini kapattı. Hareket eden elmacık kemiği, yutkunduğunun kanıtıydı. Hâlâ tam dibimde dururken, ona karşı koyup uzaklaşmam gerektiğini tekrar daha güçlü bir fısıltı ile hatırlattım kendime; ama ne dudaklarım kıpırdadı ne de ayaklarım hareket etti. Sadece, kapalı gözleriyle öylece duran Tilki’ye bakmaya devam ettim. Yüzünü merak ediyordum. Neden bu kadar saklanıyordu? Tek bir kişinin bile onun yüzünü görmemiş olması, zihnimde devasa bir soru işaretiydi. Tilki aslında kimdi? Yaman Karaca, Rıza Armağan ve en başta da Ceylin Armağan ile ne gibi bir geçmişi vardı? Neden her şeyi biliyormuş gibi konuşuyordu? Ya Demiryurt çetesi... Onlarla ne gibi bir alakası vardı da Cengiz’den bu kadar nefret ediyordu? Peki Ya Vural? Onunla da bir ilgisi var mıydı? Sorularım, Tilki’nin aniden yüzüme yaklaşmasıyla darmadağın oldu. Burnumun dibine kadar girmişti; aramızda bir nefeslik mesafe bile kalmamıştı. Şaşkınlıkla açılmış gözlerimi onunkilere çevirdim. Yakından bakıldığında, turuncu hareleri daha netti. Şayet bu sefer kurnazlık değil; başka duygular barındırıyordu: Yorgunluk, hüzün ve tarifsiz bir özlem gibi... Bu ani yakınlık kaşlarımı çattırsa da o bunu önemsemedi. Daha da dibime girerek fısıldadı: "Senin hiçbir şey bilmediğin bu savaşta, ben o kadar çok şey biliyorum ki..." Sesi hırıltılı bir nefesle bölündü. "Ve bildiklerim öyle şeyler ki; ben bile bu yükün altında ezilirken, sen bu yükün altından nasıl kalkacaksın, gerçekten bilmiyorum." Tek nefeste, tane tane sarf ettiği bu kelimelerle artık ayakta duramayacağımı anladım. Ona daha fazla yakın olmak istemeyerek sarsakça geriye doğru adımladım. Bedenimin titremesi sesime yansırken, dişlerim birbirine çarparak zorlukla sordum: "Ne... ima ediyorsun?" Kendi sesimi bile güçlükle duymuştum. Tilki, cevap vermek yerine beni izlemeye devam etti fakat sonrada sessizlik canını sıkmış gibi dudaklarını araladı: "Ne demek istediğimi duymayacaksın, kızıl... Gözlerinle göreceksin. Bunu da bizzat ben sağlayacağım." Benden uzaklaştı. Telefonu tekrar kulağına götürüp elini arka cebine attı ve bana telefonu işaret etti. Sağ elimde tuttuğum, her an düşecekmiş gibi duran telefona baktım. Büyük uğraşlar sonucu onu kulağıma götürdüğümde, turuncu gözler son kez gözlerime sabitlendi. Dudakları kıpırdadı; sesi sadece kulağımdaki ahizeden duyabileceğim kadar kısık, bir o kadar da yakıcıydı: "Girdiğin bu savaşta sana bol şans diliyorum, kızıl afet." Son sözleri bu oldu. Cebinden çıkardığı sis bombasını tereddüt bile etmeden önüme fırlattı. Geniz yakan o gri duman saniyeler içinde odayı esir alırken, zaten bitap düşmüş bedenim daha fazla direnemedi. Nefesim kesilirken gözlerim yanıyor, zihnim karanlığa gömülüyordu. Titreyen bacaklarımın direnci kırılıp dizlerim yere çarptığında; tilki'nin elime tutuşturduğu dosya tam yanıma, başucumdaki tozlu zemine düştü. Son bir gayretle elimi ona uzatmak istedim ama parmaklarım sadece "Aylin Karaca" isminin üzerinde titreyerek gezinebildi. Görebildiğim tek şey bu isimdi. Tilki’nin gittiğini hissettim ama kafamı kaldırıp "Gidemezsin!" bile diyemedim. Tek yapabildiğim, yoğun dumanın içinde öksüre öksüre o isme bakmak oldu. Gözlerim kapandı ve ben bir kez daha, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi yoğun bir karanlığın içinde yapayalnız kaldım... ✨ 11 Ekim 2018 "Neyin bedeliydi tüm bu yaşadıklarım?" diye sormuyordum artık kendime. Çünkü biliyordum; bu dört duvar arasında, bu soğuk koğuşta oluşumun asıl nedenini de, hayatımın neden bu kadar acımasız bir enkaza dönüştüğünü de çok iyi biliyordum. Annemi... Onu kendi ellerimle öldürmüş olmamın üzerinden tam altı gün geçmişti. Altı koca gün boyunca, ciğerlerime tek bir temiz nefes çekmeden sadece bunu düşünmüştüm: Benim yaşadığım hayat neden bu? Geceleri uykuyu haram edip, sabahın gri ışıkları koğuşun parmaklıklarından sızana dek zihnimde hep aynı soru dönüp durmuştu zihnimde. En nihayetinde de, ruhumu kanatan o soruya bir cevap bulabilmiştim. Çünkü benim babam oydu: Rıza Armağan. Hayatımda öylesine uğursuz bir yere sahipti ki; aldığım nefesin hesabını yapıyor, bir sonraki gün gözümü nerede ve nasıl açacağıma bile o karar veriyordu. Ben ise bir aptal gibi, onun çizdiği sınırların dışına çıkmayıp hayatımı yaşadığımı sanıyordum. Burada, bu rutubet kokulu cezaevinde olmamı da o istemişti. Her şeyi o sahnelemiş, ben ise onun kurduğu o karanlık sahnede, bana biçtiği rolü oynamıştım. Onun kurguladığı yalanları gerçek sanmış, bir masumun canına kıymıştım. Oysa bilmiyor muydum annemin ona nasıl korkakça baktığını? Ona karşı tek bir kelime dahi edemediğini... Buna rağmen beni kendisinden bile korumaya çalışan o kadının söylediği yalanlara nasıl bu kadar kolay inanabilmiştim? Bilmiyor muydum annem olan o kadının, benim rızam olmadan beni asla evlendirmeyeceğini? Gerekirse kendini feda edip yine de beni bir başkasının eline bırakmayacağını... Biliyordum. Hem de çok iyi biliyordum ama o an bunu düşünememiştim. Ve bu körlüğüm, beni korumak isteyen tek insanın hayatına mal olmuştu. Gözümden bir damla yaş süzüleceğini hissettiğimde, bakışlarımı olabildiğince yukarıya, tavana diktim. Kurumuş dudaklarımı ıslatarak o damlanın akmasına engel oldum. Ağlamayacaktım. Hele ki böylesine korkunç, böylesine leş bir yerde bunu yapamazdım. Karşımda, zayıf anımı kollayan ve bunu bana karşı bir silah gibi kullanabilecek onlarca insan varken yıkılamazdım. Çünkü yaşadığım dünyada bana öğretilen ilk kural şuydu: Gözyaşı, zayıflık demekti. "Gözlerin dolacak ama o yaş akmayacak," diye fısıldanmıştı kulağıma, hem de defalarca o acımasız, buz gibi ses tonuyla. Yutkunup nefesimi titrekçe dışarı verdiğimde, tam karşımda duran ve saatlerdir bana acır gibi bakıp süzen kızların alaycı gülüşlerini duydum. Benim kim olduğumu, hangi cehennemden geçtiğimi bilmeden gülüyorlardı. Ben bu düşüncelerle boğuşurken, içlerinden sarı saçlı olanın kollarını göğsünün altında birleştirdiğini gördüm. Dudaklarında ise iğrenç bir tebessüm belirirken konuştu: "Bak sen şuna... Bizim katilimiz, öldürdüğü insanların vicdan azabını çekiyor herhalde." Gözlerim, onun küçümseme dolu bakışlarını bulduğunda dişlerimi sıktım. Tam ona haddini bildirecekken, sağındaki kızın sesiyle duraksadım. "Ahh, öyle deme canım! Vicdan çekmek de bir lütuf, hiç çekmeyebilirdi de..." Gözlerim bu sefer onu hedef aldı. Parmaklarımı avucumun içine gömerek elimi sıkıca yumruk yaptım. Sakin olmalıydım. Eğer başımın daha büyük bir belaya girmesini istemiyorsam, bu oyuna gelmemeliydim. Buraya bir katil olarak damgalanıp gelmiştim; her ne pahasına olursa olsun bir can almıştım ve cezamı çekmeye gelmiştim. Onlarla uğraşmak yerine, oturup kopardığım o canın hesabını kendime vermeliydim. Ancak ben kendimi telkin etmeye çalışırken, sarışının solundaki kızın söyledikleri ve ima ettikleri ile olduğum yerde donup kaldım. "O az kalır. Vicdanın altında ezilmeli hatta! Sen git, önce hiç tanımadığın bir adamla birlikte ol, sonra ondan bir çocuk peydahla... En sonunda da seni korumak isteyip kocasını bile karşına alan kadını bıçakla!" Yanındaki kızlara dönerek zehrini akıtmaya devam etti: "Bu manyak, hamile kaldığı adamla evleneceği o gelinliği parçalamış; aynı bıçakla da annesini canice katletmiş!" Duyduklarım damarlarımdaki kanın akışını hızlandırıp beynime öfke pompalarken kaşlarımı çattım. Hiç tanımadığım bir adamdan çocuk peydahlamak mı? Ben mi yapmıştım bunu? Önüne geçmekte zorlandığım öfkemle sıktığım yumruğumu açtım ve bana bu iğrençliği yakıştıran kızın yanına iki koca adımda yaklaşıp yakasına tuttum ve onu kendime çektim. Gözlerine öldürücü bir nefretle bakarken de dişlerimin arasından tısladım: "Tekrar et!" Kız, neye uğradığını şaşırmış bir halde bakarken, arkadaşları beni durdurmak yerine meraklı gözlerle bu kapışmayı izlemeye koyuldu. Buydu işte bunların arkadaşlığı; Birinin başı belaya girene kadar sürüyordu. Aldığım nefesler sıklaşırken, yakasını tuttuğum kızı sarstım. Söylediği her kelimeyi ona ödetmek aldığı her nefesi ona dar etmek istiyordum. Çıldırmış gibi bu sefer tüm gücümle bağırdığımda yatakhanede derin bir sessizlik oluştu: "TEKRAR ET!" Kız, sesimin yarattığı şiddetle yerinden sıçradığında ben bile kendi bağırışımdan ürktüm. Nasıl bu kadar yüksek, bu kadar yırtıcı bir ses çıkarabilmiştim? Düşüncelerimden, yanımızda biten kumral saçlı bir başka mahkûmun sesiyle ayrıldım. Saçları taranmamış, bakımsız ve kirli görünüyordu; yaşı en fazla benim kadardı. "Burası ve buradakiler senin ailene benzemez," dedi tiksinir gibi. "Sen anneni kolayca öldürmüş olabilirsin ama burada bunu yapamazsın. Birazdan infazcılar sesimize gelir, o zaman ederiz tekrarını..." Bana yönelttiği o iğrenç bakışla sabrım son noktasına ulaştı ve hiç beklemeden, tek bir an bile düşünmeden yakasından tuttuğum kızı önce kendime doğru sertçe çektim, ardından arkasındaki masaya doğru savurdum. Kız önce sandalyeye çarparken, dengesini kaybedince de kafasını masanın sivri köşesine vurarak yere yığıldı. Acı dolu bir feryat koparıp yerde kıvranmaya başladığında onu zerre umursamadım. Diğerlerine döndüm. Gözlerim, sarışın olanın, yani Selin’in sürekli titreyen sağ eline odaklandı. Az önceki kontrolsüz öfkem gitmiş; yerine Rıza Armağan’dan miras kalan o sinsi, o buz gibi sakinlik gelmişti. Yavaşça ona doğru bir adım attım. Yüzüne doğru eğilip sessizce fısıldadım: "Sen hiç ellerine baktın mı? Bakamadın, değil mi? Peki, nedenini hiç sordun mu kendine?" Sorduğum soruyla Selin’in bakışları anında donuklaştı. Buraya geldiğim ilk gün, Leyla’nın anlattıkları zihnimde bir film şeridi gibi canlandı. Onların geçmişlerini, hangi günahlarla buraya düştüklerini bir bir fısıldamıştı kulağıma. Anlaşılan o ki bu üçlü, başkalarının günahlarını deşerken kendi kirli geçmişlerinin yüzlerine vurulmasına hiç alışık değildi. İsminin Selin olduğunu hatırladığım kız, titreyen elini saklamaya çalışıp arkasına gizlediğinde bir adım daha yaklaştım. Gözlerinin en derinine bakarak zehrimi akıttım: "Sen sormadıysan, cevabı ben vereyim. Kendine o ellerin neden titrediğini soramadın; çünkü sorduğun an alacağın cevaptan korktun. Ama sorun değil, bunu ben senin yerine zevkle yaparım. Hatırlıyor musun yıllar önce sırf para için evlenip öldürdüğün kocanı? 'Onu seviyorum' yalanlarınla kandırıp alnından vurduğun o günü hatırlıyor musun? Hani öldürdüğün adamın, can çekişirken son gücüyle senin sağ elini tutup 'neden?' diye sorduğu o günü..." Selin öylece karşımda donup kalırken, doğru yolda olduğumu fark ettim. Yanındaki kız da dahil, tüm odadakiler sanki bu gerçeği ilk kez duymuş gibi ona baktığında, bu sefer bakışlarımı onun yanındaki kumrala çevirdim. Zihnimi zorlayıp Leyla’nın dediklerini hatırlamaya çalıştım. Kelimeler bir bir canlanmaya başladığında, bir adım da ona atıp parmağımı suçlayıcı bir tavırla yüzüne kaldırdım: "Peki ya sen? O para için yaptı diyelim, sen ne istedin?" Kafamı "ne oldu?" dercesine iki yana salladığımda bir adım daha atıp iyice dibine girdim. "Sen, daha kendi başına su bile içemeyen o yaşlı adamdan ne istedin? Ona bakmak gücüne mi gitti, ha? Ne yaptı lan o sana? Sen ona bir lokma ekmek, bir yudum su vermezken o sana çaresizce bakmaktan başka ne yaptı? Bana diyorsunuz ya, 'vicdanı mı sızlıyor' diye... Evet! Sızlıyor, ben işlediğim günahın bedelini..." Dolan gözlerim yüzünden devam edemedim. Gözlerinin içine baktım ve yutkunarak zorla devam ettim: "...siz her gece horul horul uyurken, her saniye ödüyorum zaten!" "Lan, benim bunu istediğimi mi sanıyorsunuz? O kocasını, sen babanı... Her biriniz birini bilerek, isteyerek öldürdüğünüz halde pişmanlık bile duymuyorsunuz! Ben istedim mi? Ben, benim tek dayanağımı öldürmeyi—" Devam edemedim. Başımı sağa eğip gözlerimi sıkıca kapattım. Derin, titrek bir nefes alarak fısıldadım: "İstedim mi?" Sesim bir fısıltı gibi döküldüğünde, kolumda bir el hissettim; fakat kim olduğuna dönüp bakmadım, öylece bekledim. Bir süre sonra Leyla’nın sesini duyduğumda kendime gelmeye çalıştım. Lakin içimdeki o karanlık ses buna izin vermeyerek kulağıma fısıldadı: "Onlar ister bilerek yapsın ister bilmeyerek, birini öldürdüler. Ama aynısını sen de yaptın. Oyuna gelmiş dahi olsan, sen de anneni öldürdün." İçimdeki bu acımasız gerçekle yutkunurken, yatakhanenin kapı kilidinin açıldığını duydum. Fakat dönüp bakamadım. Gözlerim, az önce masaya fırlatıp bayılttığım kızı bulduğunda; ne yaptığımın farkına, geç de olsa acı bir şekilde vardım. Sırf öfkem yüzünden bir insanın daha canına kastetmiştim. Nedenlerim her ne olursa olsun, ben bir kez daha bir insanın nefesini kesmek istemiştim. Ve ben bunu bu sefer hiçbir ilacın etkisi altında kalmadan, bizzat kendim yapmıştım. Ben bugün ona benzemişim. Onun gibi kontrolsüz davranmış ve bizzat Rıza Armağan’ın yapacağı bir şeyi yaparak; sonunu umursamadan birinin canını almak istemiştim. İçeri giren polisin acımasız sesi kulaklarıma dolduğunda ne dediğini tam anlayamadım; beynimin içindeki gürültü onu duymama izin vermedi. Gözlerim kapanırken Leyla’nın kulağıma eğilip fısıldadığını hissettim ama kelimeler anlamını yitirmişti. Sanki görünmez bir el kulaklarımı tüm gücüyle kapatıyor, bu işkenceyi yalnız çekmemi istiyordu. Hoş, kulaklarım kapanmasa da o işkenceyi zaten çekiyordum ben. Sonu gelmeyen, dur durak bilmeyen bir azap olarak çekiyordum zaten. Başımı beni sarsan Leyla’ya kaldırdığımda derin bir nefes aldım ve etraftaki seslere odaklanmaya çalıştım. Kelimeler kulaklarıma zorla ulaşsa da, etrafımdakilerin polise ne anlattıklarını az çok anladım: "Önce kendine çekti yakasını tuttu, sonra masaya itti!" "Onu bilerek öldürmeye kalktı!" "Üstüme yürüdü, sanki kendinde değilmiş gibi..." "Alev kendine gel, seni götürecekler!" "Arkadaşımızı öldürmeye kalktı, başından akan kanı görmüyor musunuz?" "Alev, bir şey söyle!" Gözlerim donukça önce Leyla’yı, sonra Selin’i, ardından yanındaki kızı ve en sonunda yerde baygın yatan kızı buldu. Az önce yaşananları polislere nasıl çarpıtarak anlattıklarını o an idrak ettim. Oysa her şey böyle gelişmemişti. Onlar bana geldiğimden beri defalarca kez sözleriyle saldırmış, en sonunda da bu noktaya getirmişlerdi. Şimdi neden ben bunu canım istediği için yapmışım gibi davranıyorlardı? Dilim mühürlenmiş gibiydi, tek kelime edemezken Leyla’nın yanımdan uzaklaştırıldığını ve koluma iki polisin girdiğini fark ettim. Suskunluğum, suçumu kabullenmem gibi algılandığında; nereye götürüldüğümü ise hiç umursamadım. Umursasam dahi ne değişecekti ki? Beni dinleyip bana mı inanacaklardı, yoksa inanmak istediklerine mi? Gözlerim kapanırken artık yürüyemediğimi hissettim; yürütülüyordum ama ayaklarım bana ait değil gibiydi. Annesinin güçlü kızı, artık yürüyemiyordu bile. Bu gerçek canımı her şeyden fazla acıtırken, polislerin kolları arasında korkutucu derecede sessiz olan bir odaya ulaştık. Tepesinde titrek, güçsüz bir ışık yanan ve her tarafı rutubet kokan o odaya bakarken aklımda tek bir yer canlandı: Her suç işlediğimde babam tarafından kapatıldığım karanlık oda. Polisler, beni o kıza yaptığım gibi sertçe yere savurduğunda; kendimi koruyamadan beton zeminde buldum bedenimi. Bu ani düşüş avuç içlerimin kanamasına neden olduğunu hissettim. Fakat bunu önemsemeyerek başımı havaya kaldırdım ve sağımdan gelen polisin elinde bir sopa olduğunu gördüm. Vucudum kasıldı. Dudaklarının arasından dökülen kelimeler ise kulaklarımda yankılandı: "Hem katil oluyor, hem kaldığı odadakilere bulaşıyor, üstüne bir de susup suçunu kabulleniyor!" Bu can yakıcı cümleden sonra yine ağzımı açıp bir şey diyemedim. Ne diyecektim ki? Haklılardı. Önce annemi öldürerek bir katil olmuş, sonra da kaldığım yerdeki kızı öldürmek istemiştim. Ne yaşıyorsam, bu yüzden geliyordu başıma. O an bir gerçeği daha fark ettim: Düşünmeden Yaptığım bu hatada ilaçlar benim bahanem, Rıza benim sebebim, annem ise bu hikâyedeki tek masum olmuştu. Polisin elindeki sopa vücuduma sertçe temas ettiğinde, acıyla gözlerimi kapattım ve her zaman yaptığım gibi; bu anın bitmesi için içimden saymaya başladım. Lakin bu sefer yaşadıklarım ne saymakla son buldu ne de gözlerimi kapamakla... Aldığım her darbede bilincim biraz daha kaybolurken, düşünebildiğim tek bir şey vardı: Babasının güzeli, annesinin güçlüsü olan bu kız, şimdi koca bir harabeden ibaretti. ✨ Günümüz: 3 Haziran 2025 Yattığım yatakta düşüncelerim ile boğuşurken, nefes almadığımı, havanın ciğerlerime ulaşmadan boğazımda düğümlendiğini hissettim. Ben buna mahkûm olarak büyütülmüştüm; yalnızlığa mahkûm edilmiştim her zaman. Şimdi ise hayat bana yine aynısını yaşatmıştı. Gerçekler ile sınanmış, en büyük celladım olan yalnızlığım ile bir başıma bırakılmıştım. O gün o odada öldüresiye dövülmüş ama yine de gıkımı çıkarmamıştım. Çıkarmayı da bir an olsun düşünmemiştim. Rıza’nın bana armağan ettiği o karanlık hayat ile zaten tüm bedenim o ağır darbelere alışmıştı; ama duyduğum o sözler... Onlar ilk defa canımı bu kadar yakmıştı. Kendimi bildim bileli acının her türlüsüne alıştığını sandığım bu bedenim, meğer o ana kadar sadece tenini yakan darbelere alışıkmış; ciğerini yakanlara, ruhunu kavuranlara değil bunu anlamıştım. Gözlerim, kapının önünden gelen sert bağırışlar ile sağımı bulduğunda en son olanları tekrar hatırladım. Tilki gitmişti. Hem de bende devasa bir soru işareti bırakarak... Bahsettiği o öğreneceğim şeyleri nerede, nasıl öğreneceğimi bilmiyordum ama sonucundan ölesiye korkuyordum. Karşıma çıkacak o tozlu geçmişten, o karanlık yüzlerden korkuyordum. Nefesimi titreyerek verip kolumdaki seruma baktım. Muhtemelen kan verdiğimde almadığım o ek takviyeyi ben uyurken damarlarıma zerk etmişlerdi. Beni kimin, nasıl bulduğunu bilmiyordum ama büyük olasılıkla Cevdet’tir diye düşünüyordum. Tabii Tilki ona da bir şey yapmadıysa... Yatakta doğrulurken serumu sağlam elimle tutup asıldım ve yere çıkartılan ayakkabılarımı giydim. Sonra kalkana kadar fark etmediğim o ceketi gördüm; bacaklarım ile karın boşluğuma özenle örtülmüş olan ceketi fark edip kaşlarımı çattım. Serumdan kurtardığım elimi cekete götürdüm. Ceketi elime aldığımda burnuma dolan o yoğun koku, sahibinin kim olduğunu anlamama yetti. Dudaklarım, o tanıdık kokuyla hafifçe tebessüm etti. Tütünün isli ağırlığıyla karışmış, soğuk bir kış gecesinde yanan çam odunlarının isini andıran, keskin ama güven kokan ceketi burnuma tamamen yaklaştırdım ve o kokuyu tüm benliğimle içime çektim. Aşinası olduğum bu koku ciğerlerime dolarken aklımdan tek bir isim geçti: Nam-ı değer Demircioğlu Vural Demir. Kendime kapının önündeki karmaşa ile yeniden geldiğimde, odanın soğukluğunu ve üşüdüğümü fark edip ceketi sırtıma geçirdim. Yavaşça yataktan indim; kollarımı güçsüzce birbirine sardım ve kapıya yaklaştım. Sesler dışarıdan daha canlı duyulurken Vural’ın çıldırmış gibi bağırdığını işittim: "CEVDET SENİ ELLERİMLE BOĞARIM! SEN BU KIZI NASIL O HALDE BURAYA GETİRİR, ÜSTÜNE BİR DE TİLKİ DENEN O ŞEREFSİZLE YALNIZ BIRAKIRSIN!" Öğrenmiş miydi Vural tüm olanları? Kaşlarımı çattığımda bunu nasıl öğrendiğini düşündüm ama konu o olunca bunu düşünmek bile basit kalıyordu. Nasıl oluyorsa her gittiğim yerden, her ayak bastığım mekândan bir şekilde haberi oluyor ve orada bitiyordu. Vural’ın serzenişine karşı Cevdet olduğunu tahmin ettiğim ses bir şeyler söyledi ama tam anlayamadım. Kapıyı az bir şey araladım ve kafamı dışarıya uzatmak istedim ama aklıma takılan düşünce ile olduğum yerde kaldım. Vural benim Tilki ile yalnız kaldığımı nereden biliyordu? Tilki kendini açık mı etmişti? "ULAN NE DEMEK BİLMİYORDUM! O İTİN AKLINDA BİR PLAN VAR VE ALEV’İ KULLANIYOR, SİZ DE BUNA SEYİRCİ Mİ KALIYORSUNUZ?" Bir suskunluk oldu, ardından Vural sanki duymamı istemez gibi daha sakin ama daha tehlikeli bir tonda devam etti: "Bunu görüyor musun? Bunu bana o şerefsiz verdi! Lan, inimize kadar girmiş ve sizin bundan hiç haberiniz yok!" Kaşlarımı söyledikleri ile çattım. Olduğum alanda hafifçe yana kaydım ve onları görebileceğim bir mesafeye geçtim. Vural üstünü değiştirmiş ve yeni, lacivert bir kazak giymişti. Cevdet ise hâlâ sabahki hali ile aynıydı. Vural, bulunduğum kapıya hafif sırtı dönük duruyor; Cevdet ise tam karşısında başını soluna çevirmiş, telaşla etrafını inceliyordu. İkisinin de bu hareketine anlam veremediğim için dışarı çıkmayı düşündüm ama Cevdet’in söyledikleri ile olduğum yere çivilendim. "O kayıtta... Yaman Karaca var, doğru değil mi? Rıza Armağan’ın tek sırrı Tilki’nin elinde ve o bunu Alev’e karşı kullandı." Rıza Armağan’ın tek sırrı mı? Ne demekti bu? Nefesim hızlanırken gözlerimi kapatıp kapıdan destek aldım. Ardından Vural’ın kelimeleri ile daha fazla yerimde duramadım: "Evet! Sizin sır gibi sakladığınız o gerçeği Tilki biliyor. Bugün benim evime gelerek, benim dün gece Alev ile oturup konuştuğum o koltuğa bunu bırakmış! Kim oluyor lan bu herif? Ayrıca siz... Siz nasıl böyle bir gerçeği saklayabilirsiniz? Alev—" "Ne oluyor burada?" Sorgulayıcı sesim ile lafı yarıda kesilen Vural bana döndüğünde, Cevdet’in gözleri de beni buldu. İkisi arasında anlamsız bakışlar atarken, etraftaki Vural’ın adamlarını önemsemeden onlara doğru güçlü bir adım attım. Tilki ile konuşmamızdan bu yana aldığım serumlar işe yaramış olmalıydı ki, ne baş dönmem kalmıştı ne de herhangi bir mide bulantım. Fiziksel olarak iyiydim ama ruhsal olarak daha kaç darbe yiyecekti bu kalp, bilmiyordum. İkisinden de bir cevap alamazken Vural’ın elini hızlıca cebine götürdüğünü fark ettim ve o elini cebine koyamadan onu buz gibi sesimle durdurdum: "Koyma o elindekini... Sakın cebine koyma. İzleyeceğim. Benden bir gerçeğin daha saklanmasına..." Sustum ve Cevdet’e az öncekileri duyduğumu belli edecek şekilde bakarak devam ettim: "...izin vermeyeceğim." Cevdet başını suçlulukla yere eğerken, Vural’ın derin bir nefes aldığını fark ettim. Sağ elimi açıp Vural’ın elindekini avucuma bırakmasını bekledim fakat o kararlı gözlerle harelerime baktı. Kısık olan sesimle, "Vural, yeniden yapma... Bu sefer seni affetmem," diyerek sertçe uyardım onu. Elini kirli sakallarına götürüp sıvazladığında gözlerimle acele etmesini belirttim. Vural hâlâ aynı kararlı ifadeyle bana bakarken ne tek kelime etti ne de bana elindekini verdi; ta ki Cevdet, Vural’ın arkaya götürdüğü elinden o flash belleği kapana kadar. Vural bu ani hamle karşısında okkalı bir küfür savurduğunda, Cevdet suçunu örtmek ister gibi elinde tuttuğu o belleği bana attı. Belleği havada kapıp avucuma hapsettiğimde Vural’ın Cevdet’e öldürücü bakışlar attığını gördüm ama umurumda değildi. Gözlerim bizi buraya getiren şöföre kaydığında ne istediğimi anlamış gibi harekete geçti; ben de onları daha fazla izlememek için çıktığım o odaya tekrar girdim. Derin bir nefes alıp odada volta atmaya başladığım sıra içeriye Vural’ın girmesini beklemiyordum. Kaşlarım onu görünce havaya kalktı; volta atmayı kesip tam önünde durdum. Gözlerime az öncekinin aksine sakin ama bir o kadar tehlikeli bir ifadeyle bakıp, "Yanlış yoldasın," diye fısıldadı. Onun bu haline alayla gülüp, "Sen doğru yolda mısın?" diye karşılık verdim. Bu hareketim üzerine nefesini bıkkınlıkla verdi, bana bir adım attı ve aynı tonda devam etti: "Alev, o kayıtta neler olduğunu bilmiyorsun, kaldıramazsın. O kaydı izleyip gözlerimin önünde mahvolmana izin veremem." Başımı sağa eğip dudağımı ısırdığımda Vural’a bakmadan devam ettim: "Ben zaten mahvolmuşum Demircioğlu. O kaydı izlesem ne olur, izlemesem ne olur?" Vural sakin kalmaya çalıştığı sesiyle başını iki yana salladı ama bu benim umurumda değildi; o kaydı ne olursa olsun izleyecektim. Hele konu Yaman Karaca ise hiçbir güç bana engel olamazdı. Çünkü bugün öğrenecektim; Aylin Karaca’nın o meşhur babası Yaman Karaca aslında kimdi, bugün öğrenecektim. Vural’a baktığımda bana bir şey demek için dudaklarını araladığını gördüm fakat kapıdan içeri giren şöför buna engel olunca, Vural az önce Cevdet’e attığı o sert bakışları ona da yolladı. Şöför Vural’a bakmadan sadece bana odaklandığında, dümdüz çıkan sesiyle "Bilgisayarı getirdim efendim, alabilirsiniz," dedi. Vural şöföre hâlâ aynı şekilde bakarken oflayarak dikkatini üzerime çektim: "Öyle bakınca bir şey değişmiyor. Ben bu kaydı izleyeceğim. Sen de benim yanımda olacaksan, bunu bana engel olarak değil yanımda durarak yap. Çünkü durmayacağım." Vural’a bir daha bakmadan hastane yatağına adımladım fakat tuttuğu kolum ile dudaklarımı ıslattım ve olabildiğince sakin bir şekilde ona döndüm. "İzleme." "İzleyeceğim." "İzlemeyeceksin." "Bak gör nasıl izliyorum!" Vural’a karşı çıkmam onu daha da sinirlendirdiğinde, ona arkamı dönüp bilgisayarı açtım ve elimde sımsıkı tuttuğum belleği bilgisayara taktım. Bilgisayar dosyayı birkaç saniyenin ardından kolayca bulduğunda içime çöken o devasa huzursuzluğu bir kenara ittim. Ekranda beliren dosyaya takıldı gözlerim: Yaman Karaca yazıyordu. Ellerim titrek bir şekilde dokunmatik klavyeye gitti; fareyi dosyanın üzerine getirdim ve derin bir nefes alıp tıkladım. Dosya yüklenirken yatağın iki yanına ellerimi koyup yumruklarımı sıktım. En fazla ne olabilirdi ki? Aklıma Tilki’nin bu sabah sarf ettiği o zehirli cümleler geldiğinde istemsizce yutkundum: "Aylin Karaca... Baba adı: Yaman Karaca. Anne adı: Ceylin Armağan." "Ceylin’in... Yani senin o melek sandığın annenin, 'babam' dediğin o şerefsizi aldattığını düşünüyorsun, değil mi?" "Oysa bilmiyorsun ki; bugün öğreneceklerinin yerine gerçeklerin bu kadar basit olmasını dileyeceksin." "Basit" dediği olayın annemin babamı aldatması olmasına neden olacak ne öğrenecektim ben bu kayıtta? Aylin Karaca’nın babası olan bu adamda ne gibi bir sır saklı olabilirdi? Düşüncelerim örtülen kapı sesiyle arkama çevrildiğinde gelenin Cevdet olduğunu gördüm; bu beklediğim bir şeydi ama kaşının ve dudağının patlamış olması beklediğim bir şey değildi. Kaşlarım yeniden çatıldığında, az önce dışarıda böyle bir şey olmadığını hatırladım. Fakat Vural’ın gürleyen sesi ne olduğunu anlamama yetti: "LAN SEN NİYE TEKRARDAN GELDİN BURAYA? SAĞLAM KISIMLARINI DA MI KAYBETMEK İSTİYORSUN!" Durumu anlayınca kafamı sallayıp önüme döndüm. Dosya yüklenmişti; ekranda küçük bir ev ortamının içinde öylece bekleyen o adamı gördüm: Yaman Karaca. Elim ağır çekimde oynat tuşuna giderken, karşılaşacağım şey için kendimi hazırlamaya başladım. Gözlerimi kapatıp yumruk yaptığım elimle oynat tuşuna bastım ve o 13 dakikalık videoyu izlemeye başladım. Gözlerim ekranda beliren tanıdık iki simada takılı kaldığında nefesimin daraldığını hissettim. Yaman Karaca’nın yanında durmuş ve korkmuş gözlerle kameranın arkasında bir noktaya bakan o kadın, annem Ceylin Armağan’dı. Ve kucağındaki o bebek... Aylin Karaca. Boğazıma koca bir yumru oturduğunda avucumu daha fazla sıktım. Videodan yine o tanıdık ses yükseldiğinde kaşlarım hırsla çatıldı: "Evet Yaman Karaca... Ne oldu, sonunun böyle gelmesini beklemiyor muydun? Ben seni uyardım, bana bulaşma dedim." Alaylı bir tonda devam etti aynı ses: "İnadına çocuğum da çocuğum dedin. Ee, şimdi ne oldu? Çocuk doğdu; anası sağlam, babası sağlam ama benim para nerede? Ben söyleyeyim: Yok. Şimdi, benim param yoksa dolaylı yoldan bir Karaca da olamaz!" Kadraja giren adamla olduğum yerde dondum ve ekrana öylece bakakaldım. Gözlerim annem ve Yaman’dan çekilip "babam" dediğim Rıza Armağan’ı bulduğunda göğsümde keskin bir sıkışma hissettim; fakat durmadım, izlemeye devam ettim. "Şimdi soruyorum sana; benim paramı geri mi verirsin, yoksa ben karşılığını mı alayım?" Rıza’nın sözlerine karşı Yaman Karaca, annemi ve çocuğunu korumak istercesine arkasına sakladığında gözlerim kucaklarındaki o bebeği buldu. Kabul etmek istemediğim o tek gerçeği... "Rıza bak, daha doğum yeni gerçekleşti. Parayı toparlayacağım, en geç bir haftaya toparlayıp sana geri vereceğim. Az daha sabret." "Ih ıh, o dediğin olmaz işte. Neden biliyor musun? Çünkü şu dakikadan itibaren ne benim bekleyecek, ne de senin o parayı toparlayacak bir haftan olacak. O yüzden seçimini yap: Kızın mı, karın mı?" Aldığım nefes ciğerlerime ulaşamazken, Rıza'nın söylediği o tek kelimede takılı kaldım. "Karın"... Benim babam bildiğim Rıza Armağan, annemin asıl kocası değil miydi? Benim annemin, Aylin Karaca doğana kadar sevip saydığı adam, karısı olduğu adam... Yaman Karaca mıydı? Odaya ürkütücü bir sessizlik büründüğünde, Vural’ın videoyu durdurmam hakkında bir şeyler söylediğini duydum ama onu umursamadan izlemeye devam ettim. Yaman Karaca delirmiş gibi başını iki yana salladığında, Rıza’ya onlara dokunmaması için yalvaran cümleler sarf etti. Lakin benim gözlerim o an, dünyadaki en kıymetli hazinesini kaybetmek istemez gibi bebeğine sarılmış olan annem Ceylin Armağan’daydı. Rıza tekrar konuştuğunda gözlerimi annemden çekip ona baktım; Yaman’a doğru adımladığını gördüm. Ardından etrafını saran adamlarına "İkisini de dışarı çıkartın!" emrini verdiğini duydum. Kalbim öğrendiklerini kaldıramayıp acıyla sarsıldığında kesik nefesler almaya başladım; çünkü biliyordum, bu hikâyenin sonunu kendi gözlerimle görmüş kadar iyi biliyordum. Vural’ın elini kolumda hissedip durmamı söylediğinde, ne yapacağımı bilemez halde başımı iki yana salladım ve ekrana bakmaya devam ettim. Beni tekrar tuttuğunda ise ilk defa istemim dışı ona bağırdım: "DOKUNMA BANA! Dokunmayın bana, dokunmayın!" Titrek nefesler almaya devam ederken yutkunamadım ama yine de ekrana bakmaya devam ettim. Tüm olanları hafızama kazımak istercesine, hiçbir detayı kaçırmadan izledim. Adamlar annemi kolundan tutup sertçe dışarı yönlendirdiğinde; annemin, o adamın ismini feryat figan bağırdığını gördüm. Bu kadar mı çok seviyordu onu? Biliyor muydu olacakları? Peki, bana neden hiçbir şeyden bahsetmemiş ve koca bir yalanla büyümeme göz yummuştu? Sorularım annemin dışarı çıkmasıyla son buldu ve ben gözlerimi tekrardan Yaman Karaca’ya diktim. Sonunun geldiğini anlamış gibi öylece beklediğinde bakışlarım Rıza’ya döndü. Rıza önce boynunu kütletti, ardından tamamen kadraja girip Yaman’ın tam karşısında durdu ve yüzüne sert bir yumruk geçirdi. Yaman yerinde sendelerken o bir kez daha yumruk savurdu; olduğu yerde esneme hareketleri yaparak işini kolaylaştırıyordu. Yaman kanayan burnunu tutup yerden adamlar tarafından kaldırıldığında, her şeye rağmen annemi ve kızını kastederek "Onlara zarar verme," dediğini dudaklarından okudum. Rıza güldüğünde adamlarına döndü ve "Ben bunu dövmekle vakit kaybetmeyeyim, siz bağlayın şunu direkt," dedi. Adamlar Yaman’a yürürken ben Rıza’ya baktım; gözlerinde yapacağı vahşetin o karanlık izleri varken o, sanki komik bir film izliyormuş gibi eğleniyordu. Adamlar Yaman’ı bir sandalyeye bağladığında Rıza’nın ıslık çalarak masaya adımladığını ve adamlarının getirmiş olduğu o kerpeteni aldığını gördüm. Karanlık işlerin o meşhur ismi, "Kerpeten" lakabını nereden aldığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. Aklıma gördüğüm eski fotoğraflar geldiğinde ellerimi saçlarıma geçirdim ve donuk gözlerle ekrana kilitlendim. Rıza, bilmediğim bir şarkının ıslığını çalarak Yaman’a doğru adımladığında, elindeki kerpeteni Yaman’ın gözlerinin önüne getirdi. Eliyle baskı uygulayarak ağız kısmını açıp kapattı. Ardından o korkunç kelimeleri fısıldadı: "İyi bak buna Karaca... İyi bak, çünkü görebileceğin son şey o ve tam karşında duran bu yüz olacak!" Rıza’nın kelimelerinin ardından Yaman’ın acıyla gülümsediğini gördüm. Sonra başını Rıza’dan çekip hemen yanındaki masada bulunan çerçeveye çevirdi. Çerçeveye daha dikkatli baktığımda gördüğüm fotoğraf buz kesmeme neden oldu; o fotoğraf, benim Necmi’nin cebinden bulduğum zarfın içindeki fotoğrafın aynısıydı. Gözlerim fotoğrafta asılı kalırken Rıza’nın sesi duyuldu: "Her infaz edilecek kişiye ölümünden önce ne istediği sorulur. Sen ne istiyorsun?" Odayı sessizlik kaplarken herkes Yaman’ın söyleyeceği kelimeye odaklandı. Yaman Karaca fotoğraftaki kareye bakıp gülümsedi ve sessizce fısıldadı: "Aylin... Aylin Karaca olsun ismi." Rıza başını salladığında Yaman bunu görmedi, galiba bakmak da istemedi. Yaman Karaca ölmeden önce göreceği son şeyin Rıza’nın o nefret dolu yüzü değil, kızı Aylin Karaca’nın hayali olmasını istemişti. Gözlerim sıkıca kapanırken videodan ses gelmediğini anladım. "Bitti mi?" diye düşünerek gözlerimi açtığım an, Rıza’nın elindeki kerpetenle Yaman’ın parmağını kopardığını gördüm. Kulaklarım uğuldadı; Vural’ın sesleri, Yaman’ın feryatları birbirine karıştı. Ben sadece Yaman’ın parmaklarından akan o kana odaklandım. Fışkırıp Rıza’nın yüzünü kırmızıya çeviren o kana... Rıza her kopardığı parmakta biraz daha gür kahkahalar atarken kıpırdayamadım. Ve işte o an anladım; Rıza’nın neden beni her dövüşünde, bana her eğitim verişinde ona kadar saydırdığını... Çünkü o, yaşadığı bu katliamı sürdürmek istemişti. Öldürdüğü adamın parmaklarını sayışıyla bana saymayı öğretişi aynıydı. Ben saymayı ondan öğrenmiştim; yediğim dayakları onun sayışıyla öğrenmiştim. Her işkencede birden başlamış ve 10'a kadar çıkmıştım; 11’e varmadan bitmişti hep. Bunun sebebini, babamın bu "10" takıntısını hiç anlamamıştım; ta ki bu katliamı izleyene kadar. Rıza, Yaman’ın on parmağını da kesmiş ve kan gölüne dönmüş odaya zevkle bakmıştı. Gözlerimi kırpmadığım için canım yanarken yanağımdan bir yaş süzüldü. Neye ağladığımı bilmiyordum ama Yaman bunu hak etmemişti. Atılan o çığlıkları, her parmağı koparılırken çınlayan o kahkahaları kimse hak etmezdi. Tilki’yi haklı çıkaracağım aklıma gelmezdi ama her şey keşke daha farklı olsaydı... Keşke bu gerçekler bu kadar ağır değil de, basit olsaydı. Ayakta duramadığımı hissettiğimde yatağın kenarına tutundum ve oturdum. Bacaklarım titrerken ne tek bir kelime edebildim ne de tepki verebildim. Çünkü bitmemişti; Rıza Armağan’ın vahşeti daha bitmemişti. Adımını bu sefer masadaki o enükleasyon kaşığına yönelttiğinde gözlerimi kapattım. Yaşlar artık iki gözümden de sicim gibi akarken nefes alamadım. Rıza’nın Yaman’ın yanına giderken çıkardığı o ayak seslerine şahit oldum. Bakmak istemedim ama kendimi yine ekrana bakarken buldum. Rıza, gözünü bile kırpmadan, elleri bile titremeden Yaman’ın sağ gözünü oymaya başladığında bağırmam gerektiğini düşündüm; ama kalkamadım, dilim tutuldu. O fışkıran kanların sesinde ben de öldüğümü hissettim. Karşımda bir adamın gözü oyulurken ben sessizce seyrediyordum; bu durumda asıl ölen kimdi? Ben artık yaşadığımı hissetmiyordum. Vural’ın videoyu durdurmak için hareketlendiğini fark ettim ama birisi onu engelledi. Durdursunlar istiyordum ama sesimi çıkaramıyordum. Rıza, zevk aldığı belli olan bir ses tonuyla diğer göze geçti ve onu da acımadan yerinden aldı. Elleri kandan görünmez hale geldiğinde videonun süresine baktım; 13 dakikadan 10 dakikası gitmişti. Geriye 3 dakika kalmıştı. "Babam" dediğim adam neden böyle biriydi? Ben neden böylesine bir caninin ellerinde büyütülmüştüm? Neden kimse onun kendi gibi bir canavar yaratmasına engel olmamıştı? Peki ya ben... Neden o uçurumda kendimi bırakmamıştım da onun istediği kişiye dönüşmüştüm? Neden annesini öldüren bir kız gibi acımı çekip sonumu yazmasına izin vermek yerine, en baştan beni kendi istediği gibi yoğurmasına izin vermiştim? Kulaklarımdaki uğuldama artarken Rıza, kandan temizlemediği o iki gözü bir kavanoza attığında "Neden!" diye bağırmak istedim. Yaman Karaca’ya bakamıyordum bile. Sanki bugün bu videoyla yeni bir Alev doğuyordu; eski Alev Armağan yanacak ve yerine küllerinden doğan, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir Alev gelecekti. Nefesim iyice kesildiğinde elimi boğazıma götürüp sıktım. Elime damlayan yaşlar bana ağladığımı hatırlatıyordu; oysa ben sadece iki damla yaş aktığını sanıyordum. Belki de bu yaşlar, Yaman Karaca’nın o gün akıtamadıklarının bendeki feryadıydı... Boğazımı sıkacak, o nefesi kesecek gücü bile artık ellerimde bulamadığımda; elim güçsüzce, bir ölü ağırlığıyla yanıma düştü. Ben kendi içimdeki o son direnç kırıntılarıyla boğuşurken, ekranda Rıza bu sefer eline keskin bir bıçak aldı. Kameraya doğru, sanki doğrudan benim ruhumun derinliklerine bakıyormuş gibi o sinsi, o kan donduran gülümsemesini dudaklarına yerleştirdi. Ardından hiçbir tereddüt göstermeden, tam on üç kez aynı noktaya, Yaman Karaca’nın göğsüne sapladı bıçağı. Karşısındaki adamın kalbi çoktan durmuştu, zaten nefes almıyordu; lakin Rıza buna rağmen, o durmuş kalbi bir kez daha, bin kez daha parçalamak ister gibi hırsla sapladı bıçağı kalbine. Videonun dakikasına dehşet içinde baktığımda 12:03 olduğunu gördüm; sadece bir dakika kalmıştı. Rıza, işini bitirmenin verdiği o sapkın tatminle geri çekilip ellerinden damlayan kanlara baktı. Adamları, onun ne istediğini çoktan anlamış gibi bu vahşete korkunç bir sessizlikle iştirak ederek Yaman’a yöneldiler. Boğazına kalın bir ip geçirdiler ve onu tavandaki o demir kısma bağlayıp yukarı çektiler. İşte tam o anda, Yaman Karaca’nın boğazından asıldığı o korkunç hali tüm çıplaklığıyla gözlerimin önüne serildi. Parmakları kesilmiş, gözleri yerinde değil, kalbinden tam on üç defa bıçaklanmış o cansız beden, tavanda sallanıyordu. Bedenimin zapt edilemez bir şiddetle titrediğini hissettiğimde, Vural’ın bu sefer her zamankinden daha güçlü bağırdığını ve nihayet başarılı olduğunu duydum. Onu her kim tutuyorsa, Vural elinden kurtulmuş olmalıydı ki yaklaşan sert adımlarından bunu kolayca anladım. Fakat çok geç kalmıştı; artık hiçbir güç beni o görüntüden kurtaramazdı. Video çoktan on üç dakikalık o cehennem süresini doldurmuştu. Rıza, kolundaki saatine son bir kez bakıp gülümsedi. "Dakik olmayı her zaman sevmişimdir," dedi o buz gibi sesiyle. Sonra doğrudan kameraya, benim geleceğimi biliyormuşta bana bakıyormuş gibi bir bakış fırlatıp kadrajdan çıktı. Onunla birlikte adamları da karanlığa karışırken, ekranda sadece o kalmıştı: Annemin sevdiği adam ve Aylin Karaca’nın öz babası... Yaman Karaca. Gözlerim onun o asılı, parçalanmış bedenine odaklanmışken Vural yanıma yetişmişti. Titreyen elleri bilgisayara uzandı, kapatmak ya da durdurmak istiyordu ama o oynatma tuşuna basmadan, videonun o son saniyeleri kapanmadan hemen önce Rıza’nın o hayatımı karartan son emirlerini duymuştum. Vural ne kadar istese de, ne kadar çabalasa da artık buna engel olamamıştı. Rıza’nın sesi, odanın içinde bir hayalet gibi yankılanmış ve her şeyi de beraberinde susturmuştu: "Bebeği öldürün. Kadını da Armağanlara getirin... Önce soyadını değiştirin, sonra bir Armağan olarak, benim karım olarak yanıma alın."
Bölüm 22
20. BÖLÜM GÜNAHLARIN GÖLGESİ
Bölüm sonu
6 yorum
Sonu hiç böyle beklememistim
Aylin çoktan ölmüştü yuhhh
Rıza mi onu kaçırdı
Aylin aslında Yaman'ın mı eşiydi
Ne
Yeni bölüm ver Allahını seviosan

