İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 21 · 13 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 21

19. BÖLÜM SESSİZ FERYAT

ONDOKUZUNCU BÖLÜM: SESSİZ FERYAT "Ben Alev Armağan; bu sefer adım gibi alev alev yakmıyor, adım gibi alev alev yanıyordum." Bölüm Şarkısı ✨: Cem Adrian - Kül Hayatım, acımasızdı benim. Öyle bir acımasızdı ki... Ne zaman kendimi yenilmiş hissetsem, ne zaman ruhumun yorgunluktan diz çöktüğünü fark etsem; bu gerçeği tokat gibi yüzüme vurmaktan asla çekinmemişti. Bu yüzden kimsenin eline muhtaç kalmamış, her seferinde kendi enkazımdan yine kendi ellerimle doğmuştum. Hayatla aramda görünmez, amansız bir savaş vardı ve ben, o meydanda ona her zaman dik bir başla meydan okumuştum. Ta ki yedi yıl öncesine kadar... Yine o savaşın tam ortasındayken, ömrümde ilk kez yenilgi bayrağını çekmiştim. Bunun benim sonum olacağını, bu sessizliğin beni bir mezara mahkûm edeceğini bile bile vazgeçmiştim savaşımdan. Biliyordum çünkü; bu sefer sadece ölmeyecek, bizzat öz babam tarafından öldürülecektim. Kendi kanımdan olan o adamın beni bir uçurumun kenarında, boşluğun kucağına iterek nefesimi çalmasını kabul etmiştim. Çünkü yorgundum. Ruhumun dermanı tükenmiş, savaşacak tek bir hücrem bile kalmamıştı. Her şeyi kabullenmiştim. Hayatımın yeniden başlayacağından habersiz, kendi sonumu çoktan kabullenmiştim. O arabaya bindirildiğimde, artık kum saatindeki son tanelerin de döküldüğünü anlamıştım. Bu yüzden ne çırpınmış ne de başıma geleceklere karşı tek bir kelime etmiştim; öylece, infaz edileceğim yere gitmeyi beklemiştim. Tekerleklerin durduğu o ıssız uçurumun kenarına geldiğimizde ise, içimden bir fısıltı yükselmişti: "Burası mı?" demiştim kendi kendime. "Gözlerimin son göreceği yer, burası mı?" Zamanı durdurmak, her bir saniyeyi ellerimle tutmak istesem de beni hızla indirmişlerdi arabadan. Sanki bir saniye daha fazla nefes almam, koca bir evren için büyük bir suçmuş gibi aceleci olmuşlardı. Ayağım toprağa değdiğinde etrafıma bakmış, kimsenin olmadığına kanaat getirmiştim. Fakat o an, o ölümcül sessizliğin içinde bir gölgeyi fark etmemle içimdeki kördüğüm yerinden oynamıştı. Kim olduğunu, neden orada olduğunu bilmesem de hayatın bana bu acımasız savaşta bile bir çıkış yolu hediye ettiğini hissetmiştim. Çaresizliğim, bana uzanan o gizli ele tutunmuştu; onu gördüğümü kimseye belli etmemiştim, hatta ona bile... Belki ben, ömrüm boyunca defalarca kez öldürülmeye çalışılmıştım. Düşmanlar, dost kılıklı yılanlar ve hatta bizzat babam tarafından bile... Hepsi nefesimi kesmek istemişti ama hiçbiri başaramamıştı. Kimse istediği o kanlı sonuca ulaşamamıştı. O gün de aynısı olmuştu; öz babam tarafından boşluğa fırlatılmıştım. Eğer o gün o kayalık çıkıntısına tutunmasaydım, eğer o gün kader beni şu an dizinde yattığım adamla buluşturmasaydı, bugün sadece bir anıdan ibaret olacaktım. Hayat bana bir nefes daha bağışlamasaydı, bu sabahı asla göremeyecektim. Gözlerim bu yakıcı hatıralarla dolduğunda, dizinde yattığım Vural’a bakmak için hafifçe kıpırdandım. Başımın üzerindeki elinin varlığını hissedince de durdum; derin bir nefes alarak geçmişin zihnimde yarattığı o hızlanmış nabzımı düzene sokmaya çalıştım. Boğazımdaki yumruğu yutkunarak yok ettiğimde elim, yavaş ve bir o kadar titrek bir hareketle onun bileğini kavradı. Onu incitmekten korkarak elini havaya kaldırdım ve başımı dizinden çekip koltukta doğruldum. Vural’ın ifadesiz, dingin yüzüne bakakaldığımda göğsümden derin bir iç çekiş yükseldi. Pürüzsüz yüzünde, o sarsıcı kestanelerini örten göz kapakları ve kıpırtısız duran dudakları bile birer sanat eseri gibiydi. Bakışlarım saçlarına kaydığında, dün gece arabada bastırdığım o isteğe daha fazla karşı koyamadım. Dağılmışlardı; sanki parmaklarımın arasında düzeltilmeyi bekliyorlardı. Elim ağır çekimde saçlarına giderken, nefesimi tutmuştum. Kafası geriye doğru hafifçe düştüğü için arkaya yatan saç tellerine parmak ucumla değdiğim an, bedenimde elektrik çarpmasına benzer bir ürperti yayıldı. Bu saçlara ilk dokunuşum değildi belki ama yine de her seferinde yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Kirli sakallarıyla kusursuz bir uyum içinde olan o saçlara dokunmaktan kendimi alıkoyamıyordum; ne zaman karşıma geçse, ne zaman yan yana gelsek, parmaklarımın ilk adresi hep orası oluyordu. Pamuk saçları parmaklarımın arasında öylece kalırken, gözlerim, bu sefer bana bakmayan gözlerine kaydı. Ne kadar da güzel bakıyordu bana... Karşıma bir düşman olarak dikildiği, beni sadece nefretle hatırladığı o anlarda bile kestaneleri ne kadar da derin, ne kadar da sarsıcı oluyordu. İnsan, o bakışların içinde kaybolup gitmeyi isteyecek kadar savunmasız hissediyordu kendini öyle anlarda. İstemsizce dudaklarımı ıslatıp derin bir nefes aldığımda, elimi saçlarından çekip üzerindeki eğik pozisyonumdan kurtulmak için hareketlendim. Fakat bu hamlem, bileğime kenetlenen güçlü bir el ile yarım kaldı; Başım ters yöne dönük olduğu için, o an yüzümdeki yakalanmışlık ifadesini görmüyor olmasına şükrettim. Bileğimdeki parmakları, canımı acıtmayacak ama kaçmama da izin vermeyecek bir kararlılıkla sıkılaştığında, gözlerimi kapatıp açtım ve başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Yüzüm tam karşıdaki piyanoya dönük kaldığında, gözlerimi az önce hayranlıkla izlediğim o kestanelere çevirmeye cesaret edemedim. Öylece, dün gece bana armağan ettiği o melodinin yükseldiği tuşlara baktım. Fakat o, bu mesafeli duruşumdan memnun değilmiş gibi beni bileğimden tutup kendine çekti.  Ve bende dengemi sağlayamayıp ona doğru devrilmek zorunda kaldım. Vural durmadı; elini bileğimden koluma çıkarıp sert ve ani bir çekişle beni tamamen yanına, neredeyse üzerine çekti. Şu anki durumumuz gözlerinin tam içine bakmamı zorunlu kılarken, bakışlarında uzun zamandır hasret kaldığım o içten şefkati gördüm. Saçlarım yüzüne dökülürken attığı bu bakış, yaptığı sert hamleyi anında unuttururken, ona Kızmak için araladığım dudaklarım mühürlendi. Onun bu hareketine karşılık, zaten çok yakın değilmişiz gibi başımı biraz daha eğip gözlerinin en derinine, o dipsiz kuyuya baktım. O da halinden memnun bir şekilde kestanelerini gözlerime odakladığında, ciğerlerime dolan nefesle birlikte elini saçlarımda hissettim. Eliyle başıma hafif bir baskı uygulayıp beni göğsüne yatırdığında, itiraz etmeden başı ile boynu arasındaki o güvenli limana sığındım. Kokusu burnuma dolarken gözlerimi kapattım; sadece onun kalp atışlarını ve o tanıdık sesini dinlemeye başladım. "Aynı şeyi yapıyorsun," diye fısıldadı sesi saçlarımın arasına karışırken. "Başına belayı alıp alıp kollarımın arasına sığınıyorsun." Bu sözüne hafifçe güldüm; başımı onaylarcasına belli belirsiz salladım ama cevap vermedim. Konuşmak istemiyordum. Sadece bir saat, belki biraz daha fazla o kokuyla onun kokusuyla uyumak, zihnimdeki fırtınayı dindirmek istiyordum. Gece boyu uyuyamamış, dalabildiğim o kısa anlarda ise zihnimdeki hatıralar yüzünden sıçrayarak uyanmıştım. Bedenimdeki o yoğun ağırlık, teslimiyetimi hızlandırıyordu. Vural sessizliğimi bir kabulleniş olarak saydığında başımı iyice boynuna gömdüm. Ama aklıma düşen o soru, uykunun eşiğinden beni çekip aldığında gözlerimi açıp bakabildiğim tek yere: kirli sakallarına baktım. "Sen flaş diski ne yaptın? En son sendeydi." Parmaklarım sakallarında gezinirken sorduğum bu soru, bedeninin aniden kasılmasına neden oldu. Nefesi sıkıntılı bir ıslık gibi dışarı çıkarken, ne kadar kaçarsak kaçalım dertlerimizin peşimizi bırakmayacağını bir kez daha anladım. Onun bu gergin hali benim de içimi daraltınca başımı geriye çekip yüzüne baktım. Gözleri tavanda kararsızca gezindi, yutkundu ve aniden bana döndü. Onu pürdikkat izlediğimi görünce zoraki bir gülümseme yerleşti dudaklarına. "Disk bende," dedi sesi toklaşarak. "Bende ama... Bir sıkıntımız var." "Sıkıntı" kelimesiyle kaşlarım hızla çatıldığında zihnimde binlerce felaket senaryosu aynı anda dönmeye başladı. Endişeyle gözlerine odaklanıp endişeli ses tonumla sordum: "Ne, sıkıntısı bu?" Vural, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırıp başını bana doğru eğdiğinde kulağıma, sanki dünyanın en büyük, en kanlı sırrını verecekmiş gibi yaklaştı. Kalbim hızla çarparken kendimi duyacağım şeyi hazırladım. Fakat o beklediğimin aksine tamamen bağımsız, alakasız bir cümle döktü dudaklarının arasından: "Sıkıntımız şu ki; ben fena acıktım." Duyduğum alaylı cümleyle kaşlarım daha da çatılırken, söylediklerini idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Vural’ın göğsünün hafifçe sarsıldığını ve o alaycı gülüşünün sesini duyduğum an, ellerimi göğsüne koyup kendimi sertçe geri çektim. Ve sinirle, dirseğimi hiç de nazik olmayacak bir şekilde karnına geçirdim. Gülen sesi bir anda kesilirken onu umursamadım. "Komik mi?" dedim ters bir sesle. Başını yavaşça kaldırıp bana baktı; oturduğu yerde doğrularak yüzüme yaklaştı. Burnu burnuma değerken, hayran olduğum o sesiyle alaycı tavrını sürdürdü: "İnan o kadar komik ki, anlatsam dirsek geçirirsin... Yani o derece." Sinirlerim iyice fazlalaşırken bu sefer iki elimle birden onu itip ayağa fırladım. En güzel anı yine mahvetmişti. Ben yeniden uyumanın planlarını yaparken, o bütün uykumu dağıtıp atmıştı. Düşüncelerim tekrardan onun sesi ile kaybolduğunda dediklerini anlamayarak yüzüne baktım: "Benim değil, senin yüzünden açıldı o uyku," Söylediği şeyi anlam veremediğimden dolayı "Hı?" Dediğimde Vural, elini dizlerine vurarak ayağa kalktı. Ve Masada duran saatini bileğine takarak bana doğru birkaç adım attı. "Hani şimdi bana o ölümcül bakışlarını atıp uykunu açtım diye kızıyorsun ya; kendi içinden 'uykumu kaçırdı' diyorsun ya... İşte o benim değil, senin suçun." Zihnimi böyle kolayca okuması sinirimi daha da bozarken, işaret parmağını gözlerime yaklaştırıp gülerek ekledi: "Tam olarak bu bakışlardan bahsediyordum işte." Bana bir kez daha göz kırpıp yanımdan geçtiğinde merdivenlere yöneldi. Salondaki boy aynasıyla göz göze geldiğimde, bakışlarımdaki o gizleyemediğim öfkeyi görüp oflayarak önüme döndüm. Masada duran telefonumu elime aldım. Ve gelen mesajlara baktım. Leyla’dan gelen birkaç cevapsız mesaj vardı ama asıl dikkatimi çeken, kayıtlı olmayan bir numaradan gelen bildirim oldu. Mesajı açtığımda ekranda sadece birkaç kelime belirdi: Bilinmeyen Numara: "Bugün saat 19:00'da, Nova Medikal Hastanesi'nde... Yalnız başına." Okuduğum satırlarla kaşlarım derinden çatılırken, zihnim bu gizemli göndericinin kim olduğuna dair ihtimalleri sıralamaya başladı. Ancak biyografisindeki o küçük detay, düşünmeme gerek bırakmadı. Biyografide duran küçük bir tilki emojisi, her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Mesajı atan Tilki'ydi. Gözlerimi, beklediğimin aksine sakince kapatıp açtığımda, az önce Vural’ın çıktığı merdivenlere baktım. Kimsenin olmadığını görerek tekrardan elimdeki telefona döndüm. Kurumuş dudaklarımı ıslatıp parmaklarımı klavyede gezdirdiğimde, aklımdakileri satırlara döktüm. Ben: "Ne istiyorsun? Tilki." Mesajım anında Tilki tarafından görüldüğünde kaşlarımı daha da çattım; ne yani, mesaj ekranında mı bekliyordu? Başımı iki yana sallayıp zihnimdeki sorulardan kurtulmaya çalıştım. Mutfağa doğru adımlarken Tilki’nin mesaj yazmasını bekledim. Bu sırada gözüm tezgahtaki kahve makinesine takılınca, iki adımda yanına varıp kahveyi hazırlamaya başladım. Telefondan gelen bildirim sesiyle bakışlarım ekrana çevrildiğinde, Tilki’nin kısa ve net olan mesajını okudum. Bilinmeyen Numara: "Sadece, gelmeni." Nefesimi vererek gözlerimi iki kelimenin üzerinde gezdirdiğim o an, cevap vermek istemeyip mesaj sayfasından çıktım. Leyla’nın başında bekleyen korumaları aradım; onlardan Leyla’nın iyi olduğunu ve uyuduğunu öğrenmemle kahvemin hazır olması bir oldu. Sadece kendimle kalmayıp Vural’a da kahve yaparken telefonu tezgahın üstüne koydum. Telefondan herhangi bir bildirim gelmezken, istemsizce elim tekrar tezgaha gitti ve koyduğum telefonu alıp saate baktım. Sabahın yedisiydi. Eğer Tilki’nin dediği o hastaneye gideceksem, bunun için yaklaşık bir yarım günüm daha vardı. Zihnimde hastaneye gitmek için fikirler oluşurken, Tilki’nin bunu neden yaptığına anlam veremiyordum. Onun benimle, Rıza’yla ya da en başta Yaman Karaca ile nasıl bir ilgisi vardı da bu konuların bu kadar üstüne düşüyordu? Daha başka bir soru ise; o tüm bu olanları nereden, nasıl ve niye biliyordu? Düşüncelerime bir oflama eşliğinde ara verip telefonu cebime koydum ve iki kahveyi de elime alarak salona geri döndüm. Salona girdiğimde Vural’ın üstünü değiştirip hazırlanmış olduğunu, dizlerine de bilgisayarını alıp oturduğunu gördüm. Üzerindeki beyaz, boğazlı kazağı gördüğümde bakışlarımın yumuşadığını hissettim. Beyaz kazak, kestanelerini tamamıyla ortaya sermişti. Gözlerim üzerinde gezinirken bir anda başını kaldırıp bana baktı ve hafif bir ses tonuyla, "Gelsene," dedi. Ona başımı sallayıp yanına vardığımda kahveleri önümüzdeki masaya bıraktım ve hemen solundaki boşluğa oturdum. Elimi koltukta onun arkasına doğru uzattığımda, bakışlarım bu sefer bilgisayar ekranındaydı. Bir sürü ismin olduğu bir dosyaya bakıyordu. Ne olduğu çok belliydi fakat yine de emin olmadan edemedim. "Flaşa mı bakıyorsun?" Başını salladığında göz ucuyla ona baktım. Düşünmek istemediğim için bakışlarımı ekrandan çekip kahveye odakladım. Masaya koyduğum kahveyi tekrar elime alırken, cebimdeki telefonun titrediğini ve ardından tanıdık bir melodinin yükseldiğini duydum. Kahveyi sol elime alıp telefonu çıkardığımda, arayan kişiye baktım. Sakin olmaya çalışarak derin bir nefes verdim ve daha fazla bundan kaçamayacağımı anladığımda aramayı açtım. Vural’ın meraklı bakışları eşliğinde telefonu hoparlöre alıp bilgisayarın üstüne bıraktım. Telefondan, belki de uzun zaman sonra sesini duymak istediğim adamın sesi yükselirken içimde garip ama dolu dolu bir his oluştu. Ben o otelde olanlardan sonra, ilk defa onun babam olduğunu hissediyordum ve bu o kadar garip bir duyguydu ki, bunu bu yaşıma kadar yeni tadıyor olmak canımı yakıyordu. "Alev, nerelerdesin sen? Otele gelişinin üzerinden ne bir kere yüzünü gördüm ne de bir kere sesini duydum. Sadece Cengiz ile irtibata geçmişsin. Buraya gelmen gerek." Vural’ın kaşları çatılırken, Rıza’nın bana emir vermesini umursamadım. "Evet, sadece Cengiz ile irtibata geçtim çünkü telefonlarıma bir tek o cevap verdi. Ne Hüseyin ne de Kaan aramalarımı açmadı." Rıza’nın hırıltılı ve endişeli çıkan ses tonu yerimde kıpırdanmama neden olurken, bir şey demek istediğini anladım. Kötü bir şey olmuştu; biz Vural ile o otelden ayrıldıktan sonra bir şeyler olmuştu. Hem de çok kötü bir şey... Rıza’nın söyledikleri de bunu kanıtlarken nefesimin yine daraldığını hissettim ve telefonu hızlıca bilgisayarın üzerinden alıp ayağa kalktım. "Alev, Kaan telefonu açmadı değil, açamadı." Gözlerimi duyacağım şeyin korkusuyla sıktığımda, kendimi olabildiğince kastım. "Alev, Kaan vuruldu. Tam üç yerinden arka arkaya vuruldu. O an, çatışma esnasında onu koruyamadık ve o çok kan kaybetti. Hüseyin dışında kimseyle de kanı uyuşmadı. Hüseyin kan verdi ama..." Sakin kalmaya çalışarak cevapladım: "Ama?" "Ama durumunda herhangi bir değişiklik olmadı. Kan yetersiz geldi. Hâlâ aynı ve durumu kritik; hayati riski çok yüksek. Kurşun kalbinin hemen..." "Sus! Sakın söyleme, bitirme o cümleyi... Sus." Kulaklarım duyduklarım ile çınlarken, elimdeki gücün çekildiğini ve hazırladığım kahvenin yere düşüp tuzla buz olduğunu gördüm. Fakat üzerime dökülen kahveyi dahi umursamadan kendimi yavaşça koltuğa bıraktım. Gözlerim kapanıp açılırken, güçlü olmaya çalışarak sordum: "Hangi hastane?" Karşı taraftan herhangi bir ses gelmezken sorumu daha sert bir şekilde yeniledim fakat bu sefer aldığım cevap, delirmem için son noktayı koydu. "Kaan hastanede değil. Kurşun ve silah yüzünden hastaneye gitmedik. Evde, başında doktor var." Elimdeki telefonu hırsına yenik düşüp odanın bir köşesine fırlattığımda Vural ayağa kalkmıştı. "Nasıl?" diye bağırırken karşımdaki masaya güçlü bir tekme savurdum. Masa, üzerindeki her şeyle beraber yere düştü. Olmuyordu... Ben bir gün bile huzurla uyusam, bunun bedelini ödemeden yaşayamıyordum. Ya mutluluğumla ödüyordum ya canımla ödüyordum ya da etrafımdakilerle... Ama bir şekilde, yaşadığım huzurun karşılığını mutlaka veriyordum. Canım acıyordu. Hatta kalbim, sanki artık bu acıdan alev alev yanmaya başlamıştı. Hayatım boyunca belki de bir kez daha adımın hakkını veriyordum ve ne yazık ki bu sefer bunu yaşatarak değil, bizzat yaşayarak yapıyordum. Ben Alev Armağan; bu sefer adım gibi alev alev yakmıyor, adım gibi alev alev yanıyordum. Kolum Vural tarafından tutulduğunda, onu ters bir hareket yaparak koltuğa doğru ittim ve başımı ellerimin arasına aldım. İki elim başımın üstündeyken olduğum yerde hafifçe dönerek salondaki aynaya baktım. Kendimi beklemediğim şekilde korkunç bir halde görürken, Vural’ın dediklerini duymadan aynaya adımladım ve tam karşısında durdum. Ellerimi başımdan indirdim ve kendi bedenime öylece baktım. Vural ile karşılaştığım o günden itibaren gözle görülecek şekilde zayıflamış ve gücümü kaybetmiştim belki. Kuvvetim yerinde olsa, damarlarımdaki kan hâlâ durmasa bile konu ruhuma geldiğinde her şey geri çekiliyordu. Akan kanım yavaşlıyor, nefesim daralıyor ve bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamaz oluyordu. Ben bu değildim. Ben bu aynadaki kız değildim. Ben neden hep ayağa kalkmak istediğimde kendimi daha da yerde buluyordum? Neden düşmanlarımın beni ezmesine izin veriyordum? Ben neden yenilgiye bu kadar yaklaşmıştım? Baktığım aynada arkamda beliren Vural ile gerçeğe döndüm ve düşüncelerimden hızlıca sıyrıldım. Vural bana yıkılmaz gözlerle bakarken aklımda tek bir şey vardı: Artık susmayacaktım. Nerede, nasıl açığa dökülmesi gereken gerçek varsa hepsini çatır çatır ortaya dökecektim. Çünkü ben artık yorulmuştum; daha fazla bilmediğim bir sır duymak istemiyordum. Bu günden itibaren karşımdaki kestanelerin en derinine bakarken kendime bir söz vermiştim. Ben bu dakikadan itibaren sonu ne olursa olsun tüm geçmişi tüm gerçekliğiyle ortaya dökecektim. Bunu da sonu ne olursa olsun yapacaktım. Sonu ne olursa olsun... Çünkü benim bir kez daha yanmaya gücüm kalmamıştı ve bu sefer yanmayacaktım. Yakacaktım. Gözlerim Vural’dan ayrılıp az önce yere fırlattığım telefonu bulduğunda, yanına ulaşıp çalışıp çalışmadığına baktım. Ekranı kırık olmasına rağmen iş görüyordu; en azından bugünlük idare ederdi. Nefesimi verip dün gece vestiyere astığım ceketine adımladığımda, kulağımı bir arama sesi daha doldurdu. Gözlerim sesin sahibini ararken Vural’ın, telefonu kulağında "Bir rahat duramadınız mı?" dediğini bununla beraber de sıkıntı ile beklediğini gördüm. Tek eli belinde, dizini hafifçe sallıyor ve kulağındaki telefonu sıkıca tutuyordu. Gözlerim kısa bir süre onda kaldığında, karşıdaki kişi aramasını yanıtlamış olacak ki konuşmaya ve sözlerini arka arkaya sıralamaya başladı. "Celal, bana hemen bir araba ayarlayın! Acil, benim evime!" Sesi sabırla kesilip karşı tarafı dinlediğinde gözleri kapandı. Ve Celal dediği kişinin lafını muhtemelen ağzından çıkmadan geri yerine tıkadı: "Ulan beni çıldırtma, ne demek izin yok! Ondan izin alan mı var sanki!" Kaşlarım söyledikleri ile daha derince yukarı doğru kalktı ve ceketimi sırtıma geçirirken onu dinledim. "Lan bana ne senin özgeçmişinden! Sen kime çalışıyorsun? Ona mı, bana mı? Senin işine kim son verir Celal! Bana, mesaj olarak attığım o bilgileri ve arabayı, artı yanında o telefonu hemen getireceksin, duydun mu beni?" "Celal seni son kez uyarıyorum!" Bir süre daha karşı tarafı dinledi ve en sonunda bağırarak konuşmayı sonlandırdı: "LAN BAŞLATMA CENGİZ ABİNE! İzin yoksa yok, ben ona göre hareket etmiyorum! Bugün şu an üstünde oturduğu ev, emir yağdırdığı o koltuk varsa hepsi benim sayemde! Çıldırtmayın beni, ele almayayım hepinizi!" Telefondan hızla yeni bir konuşma sesi yükselirken Vural, kapattığı telefonu iyice sıkarak sol eliyle yüzünü sıvazladı. Az çok ne olduğunu anladığımdan dolayı benim arabayla gitmeyi teklif ettim fakat Vural sıkıntının araba olmadığına dair bir şeyler gevelerken bir kez daha saate baktım. Geçen her dakika, her saniye aleyhime işliyordu; bir an önce Kaan’ın yanına gitmeliydim.

Bölüm sonu

2 yorum