İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 14 · 15 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 14

12. BÖLÜM UNUTULAN GEÇMİŞİN BEDELİ

ONKİNCİ BÖLÜM: UNUTULAN GEÇMİŞİN BEDELİ "Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın." Bölüm Şarkısı ✨:BİRBEY - Gidemiyorum Senden İnsan bazen bir şeyi ne kadar isterse istesin, gerçekleştiğinde ne yapacağını kestiremiyordu. Yıllarca hayallerinin gerçeğe dönmesini, doğruların gün yüzüne çıkmasını istiyor; fakat sonra istediği gibi doğrular ile karşı karşıya kalınca da ne yapacağını şaşırıyordu. Şaşırıyor ve inanmıyordu, bunu anlamıştım. Şayet yıllarca bu anın gelmesini beklemiştim. Yıllarca bu an gelirse ne yapacağımı, nasıl bir tepki vereceğimi düşünmüştüm. Basitti, en azından beynimin içindeki dünyada. Vural gerçekleri hatırladığında yapacağım şeyler normalde çok basitti: Önce onun gerçekten gerçekleri hatırlayıp hatırlamadığını anlayacak ve sonra ise hiçbir şey olmamışçasına, yıllardır olduğu gibi, çekip gidecektim. Çünkü bunu yapmam gerekiyordu. Çünkü Rıza'nın tek tek içine işlediği beynim bunu söylüyordu. Herkes, her şey aynı şeyi söylüyordu da, hepsine karşı gelmeye çalışan bir şey daha vardı: Kalbim. Her ne kadar karşısındakilere gücü yetmese bile, son gücü ile bunu yapmamam gerektiğini söylüyordu. Aksine, o gerçekleri hatırladığında ise ona yardımcı olup yanında olmamı fısıldıyordu kulağıma. Ne yapacağımı bilmiyordum; saatlerdir tepemdeki tavanı seyrediyor ama yaşadığım şeylere bir anlam katamıyordum. Olmamalıydı, çünkü hazır değildim buna. Vural'ın her şeyi hatırlayıp karşıma geçmesine hazır değildim. Olacak mıydım, onu da bilmiyordum ama emin olduğum bir şey vardı: Şu an hazır değildim. Hatırlamış mıydı sahiden? Yedi yıl önce o kâbus gecede yaşanan her şeyi hatırlamış mıydı? O gün birbirimize verdiğimiz sözleri de hatırlamış mıydı peki? Ya da birbirimize attığımız o bakışları... Odanın kapısının tıklatılması ile düşüncelerim hızla dağıldığında, kuruyan boğazım ile zoraki bir çabayla, "Gel," dedim. Kapı büyük bir yavaşlıkla açılmaya başladığında ise kimin geldiğini az çok tahmin ediyordum. Eğer gerçekten her şeyi hatırladıysa, gelen ondan başkası olmamalıydı.

Kapıdaki kişi önce içeriye doğru bir adım atıp, sonra da tüm bedenini odanın içine doğru attığında yüzüne baktım ve düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. O gelmişti: Vural Demir. Gözlerimiz sanki anlaşmışçasına buluştuğunda odanın içine bir sessizlik hâkim oldu. Ne söylenecekti ki? Ne söylenebilirdi? İlk adımı atmayı asla düşünmüyordum. Madem aklıma bir soru bırakan oydu, cevabını da ondan başkası vermemeliydi. Derin bir nefes alıp Vural'a bakmaya devam ettim. O da bana baktığında, sessizliği bozmayacağımı anlamış olmalı ki konuşmaya başladı: "Nasıl oldun? Az daha iyi misin?" Sorduğu soruya inanamadığımı belli eden bir ses tonuyla güldüğümde, daha fazla dayanamadım ve yattığım yatakta hızla doğruldum. "O kadar şeyi söyledikten sonra gerçekten bana iyi olup olmadığımı mı soruyorsun?" Vural cevap vereceğinde ise tekrardan konuşarak buna engel oldum. Önce beni dinlemeliydi, sorduklarıma cevap vermeliydi. "Her şeyi hatırladın, öyle mi? O yüzden mi oraya geldin?" Sinirle dudağımı dişledim ve devam ettim: "Ya niye? Niye ne yapacaktın Vural? Ne yapacaktın oraya gelip? Hesap mı soracaktın, neden bunca zaman anlatmaya çalışmadın diye? Bana, oraya geldiğinde söylemek istediğin şeyleri anlat, başka hiçbir şey duymak istemiyorum." Vural gözlerimin içine uzunca baktığında bakışlarındaki hüznü gördüm. Üzülüyor muydu? O üzülüyorsa, ben neden bu kadar kin ve nefret doluydum peki? İçimdeki o tarifsiz acının sebebi neydi? Yedirememiş miydim bana düşmanca bakmasını, öldürme planları kurmasını... Ağır adımlarla yanıma geldiğinde, tam tepemde durdu ve bana üstten bir bakış attı. Gözlerime bakıyor ve ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Tek sorun şuydu ki, onun suçunun olmadığını bildiğim hâlde ona kızmaktan kendimi alamıyordum. Sonuçta unutan oydu. Aynı kazayı benim de yapmama rağmen vazgeçip unutan o olmuştu. İşte buydu benim içime sığdıramadığım düşünce.

Aynı savaşta ve aynı safta aldığımız ilk darbede, yanındakinden vazgeçen o olmuştu. Beynimin içinde susmak bilmeyen düşüncelere kulak asmayıp herhangi bir şey söylemesini bekledim. Konuşmasını istiyordum, konuşup en azından kendini açıklamasını istiyordum. Hiç değilse bunu yapmalıydı. Bilmem kaçıncı kez dile getiriyordum ama ben yorulmuştum. Artık tek başıma savaşmak istemiyordum. Birileri de benim için savaşsın istiyordum. Çabalasın ve başarsın... Tek isteğim buydu. Fakat bunu ne kadar istiyorsam, olmayacağını da bir o kadar biliyordum. Kulağımda Rıza'nın sözleri yankılandığında gözlerimi kapattım: "Sen savaşmaya değeceğini mi sanıyorsun küçük katil?" Susmuyordu. Ne gece ne gündüz susmuyordu, her geçen gün artıyordu hatta. Ve bu da az daha delirmeme neden oluyordu. Oturduğum yatakta bir hareketlenme hissettiğimde gözlerimi açtım. Vural, yataktaki kalan boşluğa oturmuştu. Bana dikkatlice baktığında bir şeyler söyleyeceğini anlayıp bakışlarımı onun gibi dikkatle yüzüne odakladım. "Biliyorum, sırası değil bunu konuşmanın ama eğer şimdi konuşup bir şey düşünmezsek işler daha da sarpa saracak. Alev, sen Vedat'ı bıçakladın. Bunu öylesine yapmayacağını adım gibi biliyorum. O herif sana ne yaptı da sen onu bıçakladın? Onu geçtim, senin bugün orada onun yanında ne işin vardı?" Vural sorularını art arda sıralarken, öfkenin iliklerime ulaştığını hissettim. Ve sesime de bunu yansıtarak, sert konuşmaya özen gösterdim: "Sen şaka mı yapıyorsun ya? Vural, bana 'her şeyi hatırlıyorum' deyip sonrasında bu konuyu açamazsın sen. Geçmiş senin için bu kadar mı? Bana cevap ver, bu kadar mı?" Dediğimde Vural böyle bir tepki almayı bekliyor gibiydi.

Eliyle yüzünü sıvazladığında tekrardan bana baktı ve "Alev, geçmiş benim için tabii ki de önemli ama şu an daha büyük bir konumuz var. Buraya geldiğinden kimsenin haberinin olmadığını biliyorum, aynı zamanda yaptıklarından da haberleri yok. Bunu o Rıza soysuzu duyarsa ne olacağını tahmin edebiliyor musun? Bunu engellemek için çırpınıyorum ben. Bana neler olduğunu anlat ki bir plan yapalım," dedi ve cevap vermediğimde devam etti: "Bunca şeyi hatırladıktan sonra benden sakın böyle bir konuda susup kenara çekilmemi bekleme. Bu saatten sonra seni düşman olarak görmüyorum, bunu bil. Bu yüzden şimdi bana neler olduğunu anlat!" Anlatmadan susmayacağını bildiğimden sessiz kaldım. Saklamak istemiyordum, gücüm de yoktu zaten. Gözlerimi Vural'dan çekip karşımdaki duvara çevirdiğimde yenilgi ile anlatmaya başladım. Çünkü ne geçmiş için ne de şimdi, bunları anlatmamak için çırpınacak gücüm vardı. "Leyla... Her şey onun bir katil olmadığını öğrenmem ile başladı. Tabi daha öncesi de var ama bu kısımlar zaten Halil'in yerini tespit etmemiz ile ilgili." Ona Tilki'den bahsetmeyecektim, bu kadarını bilmesine gerek yoktu. Sadece Vedat'ı ve Halil'i ilgilendiren kısımları anlatıp plan kurma işini ona bırakacaktım. Söylediklerimden, Leyla'nın katil olmadığını söylemem ile bozguna uğrayan Vural'a bakarken devam ettim. "Şaşırdığını biliyorum ama gerçek bu Vural. Leyla bir katil değil. Bunu öğrenmem ile Halil'in yeni aldığı malikâneye gittik. Oraya büyük bir baskın düzenleyip tüm bilgileri aldık. Anlayacağın şu an Halil Korkmaz beş kuruşu bile olmayan birisi. Bize karşı gücü yok fakat yine de bana karşı son hamlesini kullandı ve silah çekti." Söylediğim son şeyle Vural'ın kasıldığını hissettiğimde gözümün ucuyla ona baktım fakat onun soru sormasına izin vermeden devam ettim: "Daha doğrusu kendisi değil, etrafına sakladığı adamlar çekti. Fakat ona gerçekleri bildiğimden bahsettim. Yani..."

"Yani?" "Yani Cenk Korkmaz'ı öldüren kişinin Leyla olmadığını, öz babası Halil Korkmaz olduğunu bildiğimi ve bunu Vedat'a söyleyeceğimden bahsettim. Sonrasında ise zaten silahı hemen geri çektiler ve onları ele geçirdik." Konuşmaya ara verdiğimde Vural'ın kaşlarını çattığını gördüm. "Anladığım kadarıyla bir plan kurup baskın yapmışsınız ve bu planın içinde de muhtemelen bunu Vedat'a söylemek yoktu. Sen kendine yediremedin ve Vedat'a gittin..." "Hayır! Ben bugüne kadar kendimi düşünüp hiçbir şey yapmadım Vural, bunu en iyi sen biliyorsun. Ben oraya hesap sormaya gittim. Vedat'tan Leyla'nın intikamını almaya gittim. Sonrasında ise onun Leyla'yı ziyarete gittiğini öğrendim ve atak yaptım. Fakat onun beni kolumun altından geçip yere itmesi ve boğazımı sıkmaya başlaması ile yapacak bir şey bulamadım ve botumdaki bıçağı..." "Ona geçirdin!" Vedat'ı başımla onayladığımda, sinirlendiğini belli eden bir nefes aldı. Bu kadar büyütmesini anlamıyordum, sonuçta şu an karşısında mıydım? Karşısındaydım. Gerisi önemli değildi. Nefesini aynı şekilde geri verdiğinde hikâyenin geri kalanına o devam etti: "Vedat canının acısı ile senin canını acıtmak ve Leyla'nın yaptığını gün yüzüne vurmak istedi. Fakat sen de onun Leyla'yı suçlayıp durmasına dayanamadın ve ona gerçeği anlattın." Gözlerimi büyük bir sakinlik ile kapattığımda bunu aklıma o anlar geldiği için yapmıştım ama Vural bunu galiba evet olarak anlamıştı. Vural gerisini istese de tahmin edemeyeceğinden konuşmayı ben devraldığımda sesimin titremesini beklemiyordum: "Ona gerçeği bir çırpıda söylediğimde her şey için çok geçti, bunu anlamıştım. Fakat benim o an düşündüğüm şey Vedat'ın gerçekleri öğrenmesi değildi. Benim elimdeki... bıçaktı." Vural bu halime bakıp konuyu daha fazla uzatmadığında ona baktım. "Tamam o zaman, şimdi kimse bir şey bilmiyor, bu iyi. Ben o ite çıkmadan bakmıştım, bıçak ölümcül noktada değildi. Zaten o da şu an hastanede tedavi görüyor, geberip gitmesi işimize gelmezdi. Şimdi tek yapman gereken beni beklemek ve kimseye bir şey anlatmamak. Ben Vedat uyandığında onunla konuşacağım. Bildiklerini herhangi birine sorarsa, bu herkesin kulağına gider." Dediklerine sakince başımı salladığımda Vural da susmuştu çünkü artık asıl konuyu konuşmanın zamanı gelmişti. Tereddüt eder gibi bana baktığında ona anlatmadan bu odadan çıkamayacağını belli eden bir bakış attım. Her ne olursa olsun Vedat'ın konusu beni korkutmuyordu, başkalarının duyması işime gelirdi, en azından herkes Leyla'nın suçsuz olduğunu anlardı. Bu yüzden bu konuda daha fazla durmak istemiyordum.

Nefesini verdiğinde bir şeyler söyleyeceğini anladım ve ona dikkat kesildim. "Benden almak istediğin bir sürü cevap var, biliyorum. Ama şunu unutma Alev, ben bu yaşadıklarımı kendi iradem ile yaşamadım." Kaşlarımı çattığımda devam etti: "Sana yaşadıklarımı şöyle özetleyeyim. Bundan tam yedi sene önce, senin tanıdığın Vural bir kazada öldü Alev. Sonra da uzun uğraşlar sonucu tekrardan hayata döndü. Ben hayata geri döndüğümde yeniden doğmuştum. Ne öncem vardı ne de sonram, sadece o anım vardı." Gözlerini yüzümde gezdirdiğinde bakışları boynumda durdu. Sonra da devam etti: "Ve bana da o an dediler ki, 'Bu kız senin düşmanın.' Ne yap et, bu kızı alt et. Ben de..." "Ben de ne Vural? Senin sırf beni öldürmek için girmediğin yol kalmadı ki. Aklın başına ne zaman gelecekti? Ben öldükten sonra mı? Peki sana soruyorum, geç olmayacak mıydı? Eğer ben kendimi korumayı öğrenmemiş ve sana karşı yenilmiş olsaydım, geç olmayacak mıydı?" Vural sözlerimin ardına sustuğunda ayağa kalktım. İyi hissediyordum kendimi. Dışarıda çoktan gün doğmuştu. Çektiğim acıların üstüne saatler geçmişti. O kulübeden uzaklaşmış ve acılarımdan az da olsa arınmıştım. Şimdi ise buradaydım, onun yanında. Zaman veya mekânın önemi yoktu, tek bildiğim bir şey vardı: O da ben şu anda katilim olmak isteyen adamın yanındaydım. "Benden nefret mi ediyorsun gerçekten? Bunca yıl sonra karşına eskisi gibi çıktım fakat sen hâlâ benden tiksinircesine konuşuyorsun." Vural'ın camdan dışarıya bakarak söylediklerine verecek cevap bulamamıştım. Nefret mi ediyordum sahiden? Yaşadıklarımı özetleyen kelime bu muydu: nefret etmek? Sanmıyordum. Ben daha farklı hissediyordum. Ben de gözlerimi camdan dışarıya çevirdiğimde çaresizlik ile fısıldadım: "Ben senden nefret etmiyorum Vural." Aklıma aylar öncesinde Necmi'yi almak için gittiğim depoda yaşadıklarımız geldi. O an hiç zorlanmadan Vural'a "Senden nefret ediyorum," demiştim. Şimdi niye diyemiyordum? Ne fark vardı? Ben aynı bendim. Ve ne yaşanmış olursa olsun, sonuçta karşımdaki kişi de benim safımda değildi. Ne olmuştu da aylar önce gözümü kırpmadan söylediğim şeyi şimdi dudaklarımın arasından gönderemiyordum? Gözlerimi hâlâ dışarıyı izleyen Vural'a çevirdiğimde, bana bakmamasını fırsat bildim ve yüzünü inceledim. Yeni çıkmaya başlayan kirli sakalları yüzünü kaplamıştı. Fakat buna rağmen keskin çene hatları rahatlıkla fark ediliyordu. Sakallarının bitiminde başlayan saçları ise her zamanki gibi düzenliydi, özenle taranmış gibi. Gözlerim saçlarından alnına indiğinde sadece tek bir noktaya odaklanmıştım: Saçlarının altında duran, her şeyin sebebi olan yara izine. Ufak ama aynı zamanda da çoğu şeyin başlangıcı, çoğu şeyin de sonu olan o yara izine. Derin bir nefes aldım, sonra da bakmayı en sevdiğim yere baktım: Gözlerine. Kestane tonunda olan ve etrafa öldürücü, bir o kadar da çaresiz bakışlar atan hareleri vardı. Her zaman o gözlerle bakmıştı bana; yeri geldiğinde nefretle, yeri geldiğinde sevgiyle. Her türlü bakmıştı. O bana nefretle baktığı zaman benim de ona nefretle bakmam söylenmişti. Ben de sorgulamamış ve bakmıştım. Unutan oydu, cezasını çeken bendim. Böyle düşünmüştüm o bana nefretle baktığında.

Bir de sevgiyle baktığı zamanlar vardı. Nefretle baktığında ne yapacağımı biliyordum ama sevgiyle baktığında donup kalıyordum. Tek kelime edemiyordum. Öyle zamanlarda ise aklıma tüm olanları getiriyordum. Aynı şu an olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi. Bazı şeyler bizden geçmişti. Biz de onlardan. Bu saatten sonra da arkama dönüp bakma gereği duymuyordum. Ne yaşandıysa, hepsini bir önceki sayfada bırakmak ve artık yeni sayfaya geçmek istiyordum. Vural, camdan dışarıya bakmayı bıraktığında onu dinledim. "Benden nefret etmiyorsun ama beni onun gibi görüyorsun. Baban... Rıza gibi." Nefesimi güçlükle verdiğimde söylediklerim Vural'ın gözlerini bana döndürdü. "Ben senden ne Rıza'dan ettiğim kadar nefret ediyorum ne de seni Leyla'yı sevdiğim kadar seviyorum. Anlamak istemediğin kısım tam olarak burası işte." Durakladım ve odanın içindeki havaya rağmen gözlerinin içine bakarak fısıldadım ve onun canını yakmaya devam ettim: "Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın." ✨

Yazarın Ağzından: Hiç kimse yaptıklarının yanlış ya da doğru olduğunu o an fark etmezdi. Her şeyi zaman gösterirdi. Verdiği kararların doğru olup olmadığına zaman karar verirdi. Alev de o an bilmiyordu. Geçmişini elinin tersiyle ittiğinde bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu. Kimse bilmiyordu, görmüyordu. Ne Alev Vural'ın içindeki o yakıcı ateşi görebiliyordu ne de Vural Alev'in içindeki o tarifsiz kırgınlığı hissedebiliyordu. Birbirlerinden habersiz, saatlerce aynı odada gözleriyle bakışmış fakat tek bir kelime dahi etmemişlerdi. Vural defalarca konuşmak istese de Alev'in ona olan bakışlarını gördükçe bundan vazgeçmişti. Oysa Alev onu bir kere olsun anlamaya çalışsa her şey yola girecekti. Böyle düşünüyordu Vural. Fakat Alev onu anlamaya çalışmak yerine daha da kendini ona karşı kapatıyordu. Vural'ın kendini anlatmak istediği her bir kelime için Alev iki kelime ediyor ve Vural'ın söylemek istediği her şeyi dinlemeden sonlandırıyordu. "Yeterince acı çekmedik mi?" diye düşündü Vural, fakat konuşan Alev yüzünden bu düşüncesini dile getiremedi. Şayet şu anda Alev ona Rıza'dan ne kadar nefret ettiğini ve Leyla'yı ne kadar sevdiğini söylüyordu. Aynı şeyleri duymaktan sıkılmıştı Vural. Babasını anlıyordu. Çünkü Rıza'nın Alev'e yaşattığı çoğu şeye bizzat kendi şahit olmuştu. Onun ne kadar nefret edilesi bir insan olduğunu biliyordu. Fakat anlamadığı şey Leyla'ya olan sevgisiydi. Sadece bir mapusta tanıştığı kızdı o. Nasıl bu kadar hayatı hâline gelmişti? Vural kadar Alev de biliyordu oysa Vural'ın başındaki izin sebebi Leyla'ydı. Vural'ın her şeyi unutmasının sebebi de Leyla'ydı. Alev'in Vural'a karşı duyduğu o ne olduğu belli olmayan duygunun sebebi de Leyla'ydı. Fakat yine de Alev için sadece Leyla önemliydi. Vural onun için bir kaybediş, bir vazgeçiş demekti. Her şeyin sebebi olan Leyla ise hayat demekti. "Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın." Alev, acımasızca sarf ettiği bu sözlerin ardından Vural ne olduğunu bile anlayamadan çıkıp gitmişti odadan. Nerede olduğunu bile bilmiyordu, fakat o an içerideki o suçları taşıyan hava yüzünden nefes alamamış ve çıkmıştı. Bir otelde yalnız başınaydı şimdi; ne arkasında bıraktığı enkaz vardı ne de kendisini bekleyen felaketler. Hiçbiri umrunda değildi. Tek istediği şey rahat bir nefes alabilmekti. Alev bir hışımla Armağan otele giderken, Vural hâlâ aynı şekilde karşısına bakıp Alev'in söylediklerini düşünüyordu. Hak ediyor muydu tüm bu olanları? En masum oyken, Alev ile karşı karşıya geldiğinde azılı suçlu durumuna düşüyordu. Ve sesini bile çıkarmıyordu. Neden oluyordu bu? Vural yavaşça ayağa kalktığında, bozguna uğramış adımlarını kapıya yönlendirdi. Ve dışarıya çıkmak için adım attı. Alev ona geçmişi nasıl hatırladığını sormamıştı bile. Merak mı etmemişti, yoksa soramamış mıydı? Emin değildi Vural ama her ne olursa olsun sormasını isterdi. Çünkü hiç beklenmedik bir şekilde hatırlamıştı gerçekleri Vural. Alev'i ilk gördüğü o yerde: 'Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda.' Bir Mayıs sabahı babasının yanına giderken görmüştü Alev'i. O gün her zaman gittiği yollarda çalışma olması nedeniyle hayatını değiştirecek o yolu seçmişti. Yoldan geçeceği sıra elinde bir valizle öylece bekliyordu Alev. Daha 18 bile olmamıştı belki ama yüzündeki yorgunluk kendini o kadar belli ediyordu ki. Vural, istemsizce her an yıkılacakmış gibi duran kızı görmezden gelememiş ve arabasını sağa çekip yeri izleyen kıza bakmıştı. Dakikalar dakikaları kovalarken Vural gözünü bile kırpmadan Alev'i izliyor, Alev ise soğuk bakışlar ile yere bakıyordu. Alev her şeyin bittiğini düşünürken daha yeni başladığından habersizdi. Şayet o an aklındaki tek şey, babası olan adamın yanında çalışacak ve onun istediklerini yapacaktı. Karşılığında ise Leyla'yı özgürlüğüne kavuşturacaktı.

Fakat o an ikisi de bilmiyordu ki, Alev Leyla'yı özgür bırakmak isterken kendini tutsak edecekti. Hem de hiç ummadığı birine: Yoldan geçen bir adama. Vural bir süre daha ismini bilmediği kızı izlemiş ve kimsenin gelmeyeceğine emin olduktan sonra arabadan inme kararı almıştı, ta ki kıza yaklaşan siyah bir limuzini görene kadar. Kapıya attığı elini geri çekip yerinde kıpırdandığında hâlâ izlemeye devam etmişti. Limuzinden bir adam inmişti önce, yere inmiş ve kızın elindeki küçük valizi almıştı. Sonra biri daha inmişti. Vural'ın kaşlarının çatılmasına sebep olacak biri: Rıza Armağan. Babasının azılı düşmanlarından biri olan adamın bu kızla ne ilgisi var diye düşünürken, genç kız ve Rıza konuşmaya başlamıştı. Sakin başlayan konuşma dakikalar geçtikçe şiddetlenip kavgaya dönüşürken, az ilerideki jandarmaların bu tarafa baktığını görmüştü Vural. Tabi onunla beraber Rıza da fark etmişti bunu. Ve tam o sıra genç kızı kolundan tuttuğu gibi arabaya doğru fırlatmıştı. Bu hareketi ile kendisine yaklaşmaya başlayan jandarmalara ise kısa bir açıklama yapmış ve o da limuzine binmişti. Her ne kadar bir bağlantısı olmasa bile sırf babasının düşmanı olmasından dolayı takip etmişti o gün onları Vural, başına ne geleceğini bilmeden hem de. İlk başta yarım saat kadar bir yolu gitmişlerdi, normal hızda olmaları dolayısıyla rahatlık ile takip edebilmişti Vural onları. En sonunda ise tekinsiz bir uçuruma geldiklerinde yavaşlamışlardı. Vural onların ne yaptığını çözmeye çalıştığında, çoktan arabayı onlardan uzakta durdurmuş ve arabadan inmişti. Sessiz adımlar ile onları duyabileceği bir çalılığın arkasına geçerken, aynı anda da onlarca koruma, Rıza Armağan ve elinde sanki bir eşya gibi sürüklediği kız da uçurumun tam ortasına geçmişti. Gittikçe karmaşıklaşan duruma baktığında Vural, bu kızın kim ve Rıza ile ne gibi bir ilgisi olduğunu daha çok merak etmişti. Rıza Armağan önce kızı sert bir şekilde yere savurmuş, sonra da işaret parmağını kızın üzerine dikmişti. En sonunda da bağırarak: "SEN BANA MEYDAN OKUYAMAZSIN ANLADIN MI. SEN BANA ANLAŞMA TEKLİF EDEMEZSİN. SEN BANA..." demiş, diliyle dudaklarını yalamış ve bu sefer sakin bir sesle devam etmişti: "Sen bana, karşı gelemezsin." Vural, yerde dizlerinin üstüne düşmüş fakat buna rağmen başını eğmeden dimdik karşısındaki adama bakan kıza dikmişti gözlerini bu sefer de. Bu kız Rıza'nın neyi oluyordu? Bu düşünce aklını kemirirken kızın görünüşüne rağmen canlı ve gür çıkan sesini duymuştu: "Benim hayatıma sen karışamazsın. Her şeyin sebebi senken bana gelip hesap soramazsın. Buna izin vermem!"

Bölüm sonu

23 yorum