İçeriğe geç

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 15 · 20 dk okuma

GİZLİ KİMLİK

Bölüm 15

13.BÖLÜM MECBURİYETİN ZİNCİRİ

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MECBURİYETİN ZİNCİRİ "Acı seni susturduğunda değil, konuşman gerektiği halde konuşamadığında büyür. Ve en ağır yük, sevdiğin için üstlendiğin mecburi roldür." Bölüm Şarkısı ✨: Madrigal - Dip En keskin bıçak hangisi diye sorsalar sözler derdim. Çünkü en acı verici olan onlardı. İnsanı en çok mahveden mesela. Çok kez karşı karşıya kalmıştım bu bıçakla. Yeri geldiğinde Rıza'nın söyledikleri, yeri geldiğinde Leyla'nın söyledikleri ve şimdi de onun söyledikleri ile. Daha saatler bile zar zor geçmişti ki bana "Bundan sonra senin düşmanım olmadığını biliyorum" diyeli. Ne demişti sahiden o otel odasında bana? Kendimi az bir şey zorladığımda, gözlerime bakarak söylediği kelimeler yankılandı beynimin içinde: "Sana yaşadıklarımı şöyle özetleyeyim. Bundan tam yedi sene önce, senin tanıdığın Vural bir kazada öldü Alev. Sonra da uzun uğraşlar sonucu tekrardan hayata döndü. Ben hayata geri döndüğümde yeniden doğmuştum. Ne öncem vardı ne de sonram; sadece o anım vardı." Benim tanıdığım Vural'ın ölmesinden bahsetmişti. O yüzden miydi tüm bu yaptıkları? Bu bir sebep miydi ki? İnsan, "hayatın hayatım" dediği insana bunları yapar mıydı? Çünkü o bana bunları söylemişti. "Bu kız senin düşmanın. Ne yap et, bu kızı alt et." Böyle demişti bir de Vural. Ona beni öldürmeleri mi söylenmişti? Oradaki herkes benim kim olduğumu bildiği halde bunu sırf Rıza'ya olan düşmanlıkları yüzünden söylemişler miydi? Ve Vural da onları, her şeyi hatırladığı halde, dinlemiş miydi? O, yani Vural Demir, yıllar önce beni bir uçurum kenarından kurtarmış, sonra yanına almış ve herkesin öldü sandığı Alev'i yaşatmıştı. Sonra da karşıma geçip "Hayatın hayatım" demişti. O gün inanmamış, hatta inanmak da istememiştim bu söylediklerine. Çünkü biliyordum, o da yalan söylüyordu. O da kelimelerin arkasına sığınarak beni kandırıyordu. Şimdi daha iyi anlıyordum ki, bu hayattaki en büyük hatam güvenmekti. Daha doğrusu güvenmek istememdi. Söz vermiştim kendime, bir daha kimseye güvenmeyecektim. Ve bu sözümü de tutmuştum. Vural bana o gün ne derse desin, ona güvenmemiştim. Güvenmemiştim ama neydi peki bu içimdeki tarifsiz acı?

Zihnime o gün dolduğunda bir an ne yapacağımı bilemedim. Geçmiş acımasızca gözümün önünde tekrar tekrar canlanırken ona baktım. Benim bakışlarım umutsuzlukla doluydu. Onun tam aksine bakıyordum. Ben her şeyin bittiğini gösteren bir bakışla ona bakarken, o ise bana her şeyin daha yeni başladığını belli eden bir bakış atıyordu. Yalnız kaldığımda oturup başımı ellerimin arasına alıyor ve düşünüyordum. Hatta çoğu zaman soruyordum kendime. Bazen "neden" diyordum, bazen ise "nasıl yıkılmadın?". İlk soruya hiçbir zaman bir cevap veremiyordum çünkü binlerce neden geliyordu aklıma. En başlıca nedenim katil olmam oluyordu. Sanki yaşadığım hayat, son verdiğim hayatlar yüzünden bu durumdaydı. Sanki çektiğim acılar, çektirdiklerim yüzünden başıma geliyordu. Başka bir şey olduğunu düşünmüyordum. Ama yine de tek sebebinin bu olduğunu sanmıyordum. Mesela, aklımda yer eden ikinci nedenim ise iyi biri olmamam oluyordu. Bugüne kadar yüzlerce insanı öldürmekle kalmamış, çoğunu acımasızca tehdit etmiştim. En zayıf noktaları olan yerleri bulmuş ve arkasını düşünmeden onları bu noktadan vurmuştum. Her ne kadar Rıza'dan nefret etsem bile gittikçe ona benziyor olmak canımı yakıyordu. Çünkü oluyordu; onun istediği yavaş yavaş gerçekleşiyor ve ben kendi benliğimden sıyrılıyordum. Bu neden oluyordu, bilmiyordum. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Öğrensem de kendime itiraf edemeyecektim ama yine de ne olursa olsun günün sonunda sonuç hiç değişmeyecekti. Buna emindim; ben ne zaman aynanın karşısına geçip kendime baksam, baktığım kişi hep olmaktan korktuğum kişi olacaktı. Bitmiş gibi hissediyordum kendimi. Hatta bunu da, yani hayatımın bittiğini, o uçurumun kenarında anlamıştım. Çaresizce ellerim ile kuvvet alırken, içimdeki seslerden biri "bırak ellerini" diyordu ama bir başka ses ise "bu kadar çabuk mu pes edeceksin?" deyip bana engel oluyordu. O gün fazla zamanım olmadığından pes etmemem gerektiğine karar vermiş ve ona seslenmiştim. İsminin Vural olduğunu öğrendiğim adama. Saatlerdir beni izleyen adama. Beni kurtarması için ona seslenmiştim, o da gelip beni kurtarmış ve kendi evine götürmüştü. O an buna anlam veremesem de çok sonradan anlamıştım bunun sebebini. O beni kurtardığı gün bilmiyordu çünkü benim kim olduğumu. Bilmiyordu babasını öldürmek isteyen bir adamın kızı olduğumu. Bunları düşündüğümde bir soru daha beliriyordu aklımda, aynı şu anki gibi: Bu soru her zaman "Ya o benim kim olduğumu bilseydi, o zaman yine beni kurtarır mıydı?" oluyordu.

Fakat her zamanki gibi bir cevap bulamıyordum. Daha doğrusu bulmak istemiyordum çünkü biliyordum; bulacağım her cevap olumsuz yönde olacaktı ve ben bunu ölesiye istemiyordum. Eğer bir cevap bulur da bunu kendime hatırlatıp kalbimi paramparça edersem ayakta duracak gücüm kalmayacaktı, hissediyordum. Karşımdaki manzara benim söyleyemediklerimi bana acımasızca yansıtırken elimi yavaşça merdivenin tırabzanlarına doğru götürdüm ve onlara doğru yürümeye başladım. Zaten beklemiyor muydum böyle bir şeyi? Bekliyordum ama neden içim, yani kalbim sıkışıyordu, onu anlamıyordum. Anlamadığım tek şey de bu değildi; benim kalbim sadece şimdi sıkışmıyordu, benim kalbim onu her gördüğüm anda da sıkışıyordu. Varlığından bile şüphe duyduğum kalbim, sadece onu görmem ile kasılıyor ve onun beni sırtımdan vurması ile de parçalara ayrılıyordu. Yediğim onca darbeye, işittiğim onca söze rağmen tepki göstermeyen, aksine hissizliği öğrenen kalbim, onun ismine bile tekâmül edemiyordu şimdi. Karşımdaki adamın gözlerinin içine bakarak öylece bekliyordum, Armağan Otel'in tam ortasında. Bakışlarımı yavaşça sağa çevirdiğimde, daha düne kadar beraber göreve gittiğim insanların şimdi bana garip garip baktığını gördüm. Sorguluyorlardı. Kendi içlerinde bir mahkeme kuruyor ve beni defalarca kendi istedikleri cezaya mahkûm bırakıyorlardı. Bakışlarımı bu sefer de sola çevirdiğimde gördüğüm insanlar ise neredeyse iki günde bir, bir arada olduğum kişilerdi. Çoktan hoparlörlerden duyduklarının etkisinden çıkıp aralarında konuşmaya başlamışlardı. Bana küçümseyici bakışlar atıp baştan sona inceliyorlardı. Derin bir nefes alıp başımı tekrardan önüme çevirdiğimde, bu sefer baktığım kişi o değildi, Rıza'ydı. Öldürücü bakışlarını bana dikmiş ve yanındaki ölesiye düşmanını önemsemeden, her an üzerime atlayacak gibi duruyordu. Yapar mıydı? Yapardı. Düşmanının istediğinin zaten bu olmasını bildiği halde, bana olan nefretinden yine yapardı. Tırnaklarımı avuç içime kanatacak kadar bastırdığımda canım acımıştı. Fakat bu umurumda değildi, ne de olsa şu an canımı yakacak daha büyük şeyler vardı, değil mi? "ALEV NE DİYOR BU ADAM? NE DUYDUM BEN AZ ÖNCE?"

Düşüncelerimden Rıza'nın sesiyle bir çırpıda kurtulduğumda, gözlerime korkmadığımı belli eden bir ifade yerleştirdim. Bu onu daha da çıldırtmaya devam ederken durmadım, aksine sonuna geldiğim sabrımın da etkisi ile onlara doğru bir adım attım. Attığım adım her ne kadar güçlü olsa da bana güçsüz geliyordu. Zaten kendime de güçlü görünmek ve kendimi kandırmak gibi bir amacım da yoktu. Benden korkan benden yine korkardı, beni güçlü gören beni yine güçlü görürdü. Ve bana inanmak isteyen bana her koşulda yine inanır, arkamda dururdu. Bunun için çaba göstermeyecektim. "Ne duyduysan onu duydun Rıza. Bunu yalanlayacak tek bir kelimem dahi yok. Zaten olsa bile bana inanmayacağını biliyorum. Bu yüzden kendimi hiç yormayacağım." Bakışlarımı Rıza'dan çekip Vural'a değdirdim ve sözlerime devam ettim: "Zaten bana kalmadan Vural Demir her şeyi açığa kavuşturdu." Bana dönen bakışlarıyla ben de ona daha dikkatli baktım. Vural'a tam gözlerinin içine, yaptığının canımı acıtmadığını göstermeye çalışarak. Kafası sola eğilirken kaşları alaycı bir ifadeyle havaya kalktı. Onun yaptığı ile ben de başımı yana eğip gözlerimi kısıp baktığımda aramızdaki bu sessiz bakışma çok sürmedi. Rıza'nın bana doğru adım atması ile Cevdet'in ona yanaştığını, etraftakilerin de daha meraklı baktığını gördüm. Hepsi bilmiyormuş gibi davranıyor ama neler olacağını benden daha iyi biliyorlardı. Bu hallerine istemsizce nefesimi verip güldüğümde, Rıza kıpkırmızı olmuş yüzüyle çoktan karşıma geçmişti. "Sen! Bir kurulun toplanıp yaptığı bir planı sırf kendi amaçların için çöpe mi attın? O kadar insan, o kadar çaba boşa mı gitti senin gururun için!" Yüzüme tükürürcesine sarf ettiği kelimeler sinirlerimi alt üst ederken susmayı başaramayarak ona hırçın bir adım attım. "Asıl sen bunu benim kendi gururum için mi yaptığımı düşünüyorsun? O kadar çaba boşa falan da gitmedi, merak etme Rıza Armağan! Sizin o 'kurul' diye bahsettiğiniz yerde yapılan plana hiçbir şey olmadı. Çünkü sizin tahmin ettiğiniz gibi olmadı hiçbir şey. Vedat Korkmaz bana inanmadı." İçimdeki nefreti kelimelerime vurarak söylediklerim otelde sessizlik yaratırken kimsenin bunu dememi beklemediğini anladım çünkü hepsi Vedat'a her şeyi anlatarak onların elinden Halil'i aldığımı düşünüyordu. Fakat bu olmamıştı ve her biri buna şok içinde bakıyordu şu an. Rıza da şok olanlardan biri olmalı ki bana doğru yavaşça adımladığında, "Ne... neyden bahsediyorsun sen? Nasıl inanmadı? Her şeyi tamamıyla anlatmışsın, buna rağmen sana nasıl inanmaz?" dedi. Nefesimi sesli bir şekilde verdiğimde dudaklarımı büzüp düşünür gibi yaparak bakışlarımı yere eğdim. "Hmm, aslında haklısın bak. Neden inanmasın ki bana, böyle bir konuda hem de. Vazgeçtim, kesin inanmıştır o bana hatta şu an hesap sormaya Halil'e bile gidiyor olabilir." Alaylı bir tavırla söylediklerim ile bakışlarım anlık duraksarken Vural'ın dedikleri aklıma geldi. Vedat'ı halledeceğinden bahsetmişti. Hiç üstüne düşmemiştim, sahiden şu an Vedat ne yapıyordu? Bakışlarımı hızla Vural'a çevirdiğimde onun da aynı şeyleri düşündüğünü anladım. Gözleri gözlerime odaklandığında ne düşündüğümü anlamış olacak ki gözlerini kimsenin görmeyeceği bir şekilde yumup açtı.

Bu hareketi ile muhtemelen Vedat'ın emin ellerde olduğu mesajını verirken ona güvenmeli miydim, emin değildim. Bunu düşünmek bile saçmaydı biliyordum ama yine de içimdeki o bir türlü susmayan ses bunu istiyordu: Ona güvenmeyi. Bizi her fırsatta sırtımızdan bıçaklayacağına emin olduğu halde istiyordu bunu. O sese ne karşı gelebiliyordum ne de onay verebiliyordum. Çünkü ben de bilmiyordum. Neye inanmam gerektiğini ben de bilmiyordum. Üstümdeki V yaka elbisenin boyun tarafından sertçe tutulduğunda ne olduğunu bilmediğim için afallamıştım. Kaşlarım bu hareketle çatılırken bakışlarım bunu yapanın kim olduğuna odaklanmıştı: Rıza. Sakin olmaya çalışarak nefesimi verdiğimde duyduklarım bunun pek mümkün olmayacağını söylüyordu. "Bir de utanmadan alay ediyor. Sen kendini bu ara çok saldın. Önce Leyla denen ne olduğu bile belli olmayan o gereksiz kız için işlerini boşladın, bir şey demedik. Şimdi de saçma sapan bir gurur yüzünden hepimize ihanet ettin. Kendine gel Alev, yoksa ben getirmesini çok iyi bilirim." Boyun tarafımdan tuttuğu elbisemi var gücüyle sıkıyor ve beni hesap sormak istercesine olduğum yerde sallayıp duruyordu. Dilim tek bir kelime etmezken yumruk yaptığım ellerim yavaşça havaya kalktı ve hiç de yumuşak olmayan bir şekilde onun bileklerini tuttu. Gücümü bileklerine uygularken taşmaya başlayan sabrım ile ona doğru eğilip dişlerimin arasından tane tane konuştum: "Sözlerine dikkat et, Rıza. Bir daha Leyla'ya gereksiz dediğini duyarsam senin için hiç iyi olmaz. Ve, ayrıca sen beni kendime getiremezsin. Neden biliyor musun?" Boynumdaki ellerini sert bir tutuşla aşağı indirdim. "Çünkü sen daha kendi benliğini bile bilmiyorsun. Kim olduğunu dahi buradaki kimseye tam anlamıyla açıklayamazken bunu bana yapamaz, yapacak cesareti bulamazsın." Gözlerinin içine bakarak tısladığım kelimeler ile kıpkırmızı olmaya başlayan yüzü istediğimi elde ettiğimi açıklarken ellerini yere doğru savurarak kendimi bir adım geri çektim ve ondan uzaklaştım. Söylediğim şeyler onun gururuna, özellikle bu kadar insanın içinde, yediremeyeceği türden şeyler olduğu için her an üzerime atlayacak gibi duruyordu. Bir süre hırıltılı nefes alışverişinden sonra parmağını yüzüme doğru kaldırdığını fark ettiğimde ellerimi arkamda birleştirerek ona baktım. Yüzündeki yenilgi, zafer gülümsemesine dönüşürken kaşlarımı çatmaya başladım. Bunun nedenini anlayamamıştım, ta ki o kaldırdığı parmağını arka arkaya sallayarak konuşana dek: "Bunlar, öz annesini öldüren bir katil için fazla iddialı sözler değil mi, güzel kızım?" Söyledikleri vurgun yemiş gibi durmama sebep olurken tekrardan zihnime dolan sesler canımı acıtmaya, nefesimi kesmeye başlamıştı. Katil demişti. Annenin katilisin demişti. Herkes bu şekilde mi görüyordu beni? Öz annesini öldüren bir katil olarak. İstemsizce yutkunduğumda bunu ne yazık ki saklayamamıştım.

Rıza'nın gözleri boğazıma kaydığında bakışlarındaki memnuniyet, ipleri eline aldığını gösteriyordu. Fakat ben o an kimseyi düşünemiyordum. Tek gözümde canlanan, tek düşünebildiğim şey annemin kanlı bedeniydi. Nefesim annemin o görüntüsü ile hızlanırken hatırlamamak için gözlerimi kapattım. Fakat bunu yapmam ile annemi daha da net görmem canımı acıttığında onu düşünmemeye çalıştım. "Ne oldu Alev? Gerçekleri hatırlamak canını mı yaktı? Neden böyle davranıyorsun ki sanki ben sana iftira atıyormuşum gibi." Durduğunda bana bir adım attı ve bu sefer de sadece benim duyabileceğim bir şekilde fısıldadı. "Şimdi kim kendi benliğini kaybetmiş anladın mı? Şimdi kim kendini açıklayabilecek anladın mı? Benim güzel -" "YETER!" Elim boğazıma gitti. "YETER! SUS ARTIK! NE İSTİYORSUN SEN BENDEN? DERDİN NE? CANIMI YAKMAK MI İSTİYORSUN? BUNU YETERİ KADAR BAŞARIYORSUN ZATEN. DAHA NE, REZİL Mİ ETMEK İSTİYORSUN? ONU DA LAYIĞI İLE YAPIYORSUN. YAPMA ARTIK, TAMAM MI RIZA? YAPMA BUNU! SÖYLEMEK İSTEMİYORUM AMA BEN..." Kendimi son anda durdurup derin nefesler alıp verirken başımı aşağı indirdim ve boğazıma götürdüğüm elimi başıma koyarak sıktım. Az daha herkesin, özellikle de düşmanımın önünde yorulduğumdan bahsedecektim. Kendimi son anda durdurmuştum ama bu bile Rıza'ya fayda etmemişti. Sanki benim yorulduğumu anladığı halde düşmanına duyurmaya çalışıyordu. Sanki benim yenik düşmemi istiyordu. Sormaktan usanmıştım ama bir baba bunu yapar mıydı? Soruyorum size: Bir baba kendi evladını sonunu bile bile ölüm kokan bir çamura atar mıydı? Rıza sanki düşüncelerimi duymuş gibi konuşmaya devam ettiğinde cevabımı almıştım. "Sen? Ne oldu güzel kızım sen ne? Yoksa sen artık yoruldun ve pes mi ediyorsun? Bu senin sonun olur, bunu bilmiyor musun? Buna rağmen yorulmayı göze mi alıyorsun? Madem öyle, bana da saygı duymak düşer sonuçta tek çocuğumsun, arkanda durmam gerekir, değil mi güzel kızım?" Yüzüme karşı hiç düşünmeden sarf ettiği kelimelerle dudaklarımı ıslattığımda gözlerimi ona çevirdim. Ne tek bir kelime ettim ne de etmeye çalıştım, sadece baktım. Yılların acısı ile sadece baktım yüzüne. Bana "güzel kızım" demesinden nefret ettiğimi bildiği halde bunu benim sırf canımın yanması için yapıyordu. O da biliyordu çünkü bana bu şekilde seslenen tek bir kişi vardı: Yıllar önce katili olduğum annem. Bakışlarıma nedenini anlamadığım bir şekilde hüzün çöktüğünde herkesin gözü önünde olmak umurumda değildi, bu yüzden verecek cevabım olsa bile hiçbir şey söylemedim. O da zaten bir cevap vermemi beklemeyerek asıl konuyu ele alarak devam etti: "Bu yaptığınla üstlerini bile küçük duruma düşürdün. Aylarca peşinde olduğumuz bu planı mahvettin. Bu hareketin cezasız kalmayacak! Buna da buradaki tüm herkes şahit olsun. Hepsinin önünde senin cezanı keseceğim. Hepsinin önünde!" Başını hafifçe geriye çevirip Cengiz Demir'e ve Vural'a baktığında cümlesini sonlandırdı: "Onların dahi önünde!"

Yaşadıklarım üst üste geldiğinden dolayı kendimi tutamayıp bu söylediğine gülerken tüm gözler beni buldu. Hiçbirini önemsemeyip gülmeye, hatta kahkaha atmaya devam ettiğimde kendimi durduramıyordum. Ya psikolojim bozulmuştu ya da gerçekten komik bir durumun içindeydim. Bilmiyordum ama buna rağmen delirmiş gibi gülmeye devam ediyordum. Elimi karnıma koyduğumda bulunduğum duruma rağmen Cevdet'e döndüm ve inanamayan sesimle, kahkahalarımın arasında zorlukla konuştum: "Duydun mu Cevdet? Benim cezamı kesecekmiş. Hatta bunu herkesin önünde yapacakmış!" Durup dudağımı ısırdığımda korkmuş gibi yaptım ve gözlerim ile Cengiz babayı göstererek devam ettim: "Ve, ve bunu onların da önünde yapacakmış! Ben ne yapacağım şimdi? Mahvoldum ben!" Sözlerimin ardından Rıza kaşlarını çattığında bu umurumda olmadı, gülmeye devam ettim. Gözlerimi kapatıp yorgunlukla geri açtığımda bu sefer ilk olarak Vural'a baktım. Fakat onun baktığı yeri gördüğümde elimi karnımdan yavaşça çekmeye başladım. Dudaklarımdaki yalancı gülücüklere rağmen kaşlarımı çattığımda Vural'ın baktığı yer değişmemişti. Dudaklarıma bakıyordu. Daha doğrusu, dudaklarımdan çıkan gülüşüme... Vural Demir, sanki bulunduğu ortamdan soyutlanmışçasına benim gülüşümü izliyordu. Gülüşüm solduğunda bakışları gözlerime değmeden uzaklaştı benden. Sanki onu fark etmemden rahatsız olmuş gibiydi. Bu haline anlam veremediğimde, bulunduğumuz duruma rağmen bunu düşünmeye başladım. Tam onun benden ve benim de ondan nefret etmem gerektiğini, aslında düşman olduğumuzu kendime hatırlatmaya çalışırken, bir şeyler yapıyordu ve sorguya düşmeme neden oluyordu. Nefesimi sakince verdiğimde buna alışmam gerektiğini biliyordum. Ama maalesef bu zor olacaktı. Her seferinde kendime onun düşmanım olduğunu fısıldamak çok zor olacaktı. Kendime hatta ona dahi gidip "Ben senin düşmanın değilim" derken, şimdi ise "Ben senin düşmanınım, sen de benim düşmanımsın" demek zor olacaktı. Kafamı iki yana sallayıp bakışlarımı önüme çevirdiğimde, muhtemelen buradaki herkes kafayı yediğimi düşünüyordu. Zihnimi esir alan düşünceler, kolumun sıkıca tutulması ile son bulduğunda kaşlarım bu sefer de kolumu tutan kişi için çatıldı. Yakında kaşlarımı çatmaktan bu şekilde kalırsam hiç şaşırmazdım. Her yeni gün, önceki günden daha beter şeyler yaşıyor, görüyor ve duyuyordum. Daha fazla bu şekilde olmaya devam ederse sonum büyük ihtimalle bu olacaktı. Rıza'nın kolumu gereksiz derecede sıkması, onu herkesin içinde itip yüzüne vurmak için dürtüklerken aklıma Leyla'yı getirdim. Yapmamalıydım. O daha yeni uyanmışken bunu ona yapmamalıydım. Ne yapılırsa yapılsın susmalıydım. Rıza bana bunca geçen yılda olduğu gibi vursa, sövse bile her zaman yaptığım gibi susmalı ve katlanmalıydım. Lobideki yoğun topluluktan Rıza sayesinde sıyrıldığımda, muhtemelen yukarı kata, onun odasına çıkıyorduk. Çünkü adımlarını merdivene doğru yöneltmişti. Onun arkasından, kolumu tuttuğu için ben de aynı yöne doğru yürüyordum. Boğazımdaki kuruluğu yutkunarak geçirmeye çalıştığımda kendime "Leyla, onu düşün, Leyla'yı düşün" diye fısıldıyordum. Yoksa başka türlü sakin kalmama yardımcı olacak bir sebep yoktu. Kimi düşünsem, delirmeye bir adım daha yaklaşıyordum.

Bu Rıza'yı düşünsem de aynı oluyordu, Cengiz'i düşünsem de. Hatta en başta Vural'ı düşündüğümde bu iki katına çıkıyordu. Bunun farkına varmam ile tekrar her zerrem onun düşüncesi ile dolduğunda, kendime sessiz bir küfür edip sakin kalmaya çalıştım. Rıza merdivenlere yönelirken onun zoru ile çoktan dört basamağı çıkmıştık bile. Adımımı bir sonraki basamağa hazırladığımda ise Rıza'nın pat diye durması beklediğim bir şey değildi. Adımlarını durdurmuş ve sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi çıktığımız merdivenleri geri inmeye başlamıştık. Beni arkasından sürükleyip durması canımı bir hayli sıkarken, Rıza bir anda otelin en alt kattaki kamera sisteminin önüne geldiği sırada arasından sıyrılarak geçtiğimiz insanlar bize bakıyor ve aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Kaşlarımı çattığımda çoktan Alev rolüme bürünmüştüm. O her zaman güçlü olması gereken Alev Armağan devreye girmişti artık. Çünkü ne gülümsemelerimden eser kalmıştı ne de alaycı tavrımdan. Rıza'nın bir şeyler yapmasını beklerken kolumu en sonunda bıraktı ve bir adım geriye gitti. Ardından da kameraların bağlı olduğu bilgisayar ekranını bana çevirip tüm sistemi, bana daha doğrusu bize bakacak şekilde ayarladı. Şu an bana doğru çevirdiği sistem, herhangi bir baskında herkesin, düşmanın ne yönde olduğunu anlaması için üst düzey teknoloji ile oluşturulmuş bir acil durum kamerasıydı. Tek bir hareketle tüm kameralar kafa karıştırıcı bir şekilde tek bir şeye odaklanıyordu. Ve kişi kaçıncı katta olursa olsun, baktığı tüm elektronik cihazlarda bu kameranın gösterdiği alanı görüyordu. İşte bu odaklanılan ve her yerde görülen şey de tam olarak bendim şu an. Otelin üçüncü katında dahi beni izleyenler vardı. Rıza'nın ne yapacağını anlamadığım için dikkatle onu izlerken, o yavaş adımlarla arkama doğru adımlamaya başladı. Onunla beraber ben de sırtımı kameralara çevirip onu takip ettiğimde yönümü ona döndüm ve gözlerim ile hareketlerini izlemeye başladım. Beni getirdiği kameranın önünde şimdi herkes onun yüzünü benim ise sırtımı görüyordu. Önüme doğru geçtiğinde kulağıma yaklaşarak "Seni uyarmıştım. Üzgünüm güzel kızım, bunu yapmak zorundayım," diye fısıldadı. Neyden bahsettiğine mantık erdirememiştim. Kaşlarımı çatıp "Neyden bahsediyorsun sen?" dediğimde, gülümsemesi gözlerimi kapatıp sabır çekmeme neden oldu. Bir şey yapacaktı, çok belliydi; sadece ne yapacağını kestiremiyordum. Rıza yanlış yönde durduğunu fark etmiş gibi yüzünü buruşturduğunda, aynı zamanda da beni kolumdan tutup tekrardan sistemin önüne doğru çevirmişti. Ve kendisi de aynı hızda tek bir adımla önüme geçmişti. Ardından sağ elini sol yanağıma doğru hızla kaldırmış ve hiç beklemeden, tek bir kelime dahi etmeden avucunu yanağıma çok sert bir şekilde bastırmış, yani vurmuştu. Başım sağa doğru döndüğünde, ben daha yaşadığımı idrak edemezken birinin adımı seslendiğini, ardından yanıma doğru adımlar attığını anımsadım fakat başımı çevirip kim olduğuna bakmadım. Ta ki yanıma gelen kişi sırtıma dokunup beni kendine çevirinceye kadar. Elim istemsiz bir hareketle yanağıma giderken ona çevirmiştim bakışlarımı. Gözlerim kestane tonu olan hareleri bulduğunda, kaşlarım hayretle havaya kalktı. Vurmasını engelleyebileceği halde bunu yapmayan adam, o vurduktan sonra beni sarıp sarmalamaya gelmişti. Yeşillerim ile hayal kırıklığı içinde ona baktığımda, o benim elimi çekip kendi elini çoktan yanağıma koymuştu. Rıza'nın vurduğu yanağıma. Endişe dolu olduğunu anladığım bakışları bu sefer de yanağımı bulduğunda, bu olanlara anlam veremiyordum. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? Her bir şiddette yanımda olacak ama sonra bunu bir oyuna mı dönüştürecekti? Şayet ben bundan çok sıkılmıştım. Ellerimi onu itmek için ceketinin yakasına götürdüğümde, çoktan yakalarını kavrayıp onu itmeye çalışmıştım. Fakat yerinden bile kıpırdamaması canımı sıkmıştı.

"Acıyor mu?" diye sorduğunda hiçbir şey söylemedim. Şu an dip dibe bir şekilde, onun eli benim yanağımda, benim ellerim ise onun ceketinin yakasında öylece duruyorduk. Bütün otelin bizi izlediğini bildiğimiz halde ne o geri çekiliyordu ne de ben. Fakat bunu yapmak zorundaydım. O beni defalarca kez yaptığı gibi yine kandırmıştı. Bunu ölsem dahi göz ardı edemezdim. Onu iterek kendimden ayıramayacağımı bildiğimden dolayı ellerimi yakalarından çektiğimde, sözlerimin bir işe yaraması umuduyla fısıldadım yüzüne doğru: "İnan bana, senin bana yaptıkların kadar canımı yakmadı bu tokat." Gözlerini sıkıca kapattığında canı yanmış gibi davrandı. Ne yani, Rıza'nın gelip bana vurması onun canını mı yakmıştı? Beni tüm otele dinletirken bunun hatta daha beterinin olacağını bilmiyor muydu? Şimdi mi bana karşı canının acıması tutmuştu? Gözlerini tekrardan açtığında bakışları bu sefer bendeydi, gözlerimdeydi. "Neyi neden yaptığımı keşke sana söyleyebilseydim. O zaman belki beni biraz olsun anlardın." Yanağımı sağa çevirip elinden kurtardığımda, bu sefer de elini belimde hissettim. Gitmemi istemiyor gibi davranıyordu. Ama gidecektim, koşul ve şart ne olursa olsun gidecektim. Görevimizden biri de buydu bizim; gitmek. Zamanı ve yeri geldiğinde ardında bırakacaklarını düşünmeden gitmek. Elinden kurtulmak için çırpındığım an aklımdakileri ona söylemeye başladım: "Sen beni bu sözlerine inandırabileceğini mi sandın Vural? Sence ben böylesine bir darbe almışken bunlara inanır mıyım? Sen kendini vazgeçilmez falan mı sanıyorsun?" Yüzüne tükürürcesine söylediklerime dilini yutmuş gibi bakarken, bakışlarıyla bir şey anlatmaya çalıştı. Sanki şu an burada söyleyemediği bir şey vardı da, bunu gözlerinden anlamamı istiyordu. Bu hareketine kaşlarımı çattığımda, gözleri bu kez de az önce yakasını tuttuğum kısma ve sonra da belindeki kemer boşluğuna kaydı ve başını çok hafif bir şekilde eğerek iki nokta arasında kısa bir süre bakıştı. Tekrardan gözlerini bana çıkardığında, konuşmadan anlatmak istediklerini çok iyi anlamıştım. Yakasında ve belinde her ne varsa, bunu öğrenmemi istiyordu. Gözlerimi onun arkasında kalan kameralara çevirdiğimde, izleyenlerin Vural'ı değil sadece beni görebildiklerini fark ettim. Kamera açısı sadece bana odaklı ayarlanmıştı ve Vural bunu hesap edip kameranın görüş alanının tam bir santim uzağında durmuştu. Aklıma gelen planı gözlerim ile Vural'a anlatmaya çalışarak elinden kurtulmaya çalıştım. İzin vermeyeceğini çok iyi biliyordum, zaten benim amacım da buydu. Onun elinden kurtulmaya çalışırken onun buna izin vermemesi ve benim de sinirlenip onun yakasını tutup onu iterek ondan kurtulmaya çalışmam fakat buna da izin vermemesi ile de en sonunda başaramayıp kolunun altından geçip dirseğimi karnına vurmam. En azından görenler öyle anlayacaktı. Tam da düşündüğüm gibi Vural ondan geri gitmeme izin vermemişti ve ben de onun bu hareketine sinirli bir ifadeyle onu itmek için yakasından tutmuştum. Şimdi yakasında ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Gözlerim üstünde gezindiğinde, beyaz bir gömleğin üzerine siyah bir takım ceketi giydiğini gördüm. Önündeki düğmeleri de açık bırakmıştı. Kaşlarım çatıldığında onu ilk gördüğüm anı hatırlamaya çalıştım. Rıza'nın yanında dururken gördüğüm ilk anda bu düğmeler kapalıydı, sadece boyun tarafı kapalı değildi. Bunu bana göstermek istediği şey için yaptığını anladığımda çok fazla oyalanmak istemedim ve parmaklarımı kimseye fark ettirmeden yakada gezdirdim. Bir süre sonra elim küçük bir çıkıntıya değdiğinde bunun ne olduğunu anında anladım: Dinleme cihazı.

Gözlerim hızla Vural'ı bulduğunda doğru şeye dokunduğumu anladım. Nefesim hızlanırken bakışlarımı yavaş bir şekilde Cengiz Demir'e doğru çevirdim. Ardından da onun kulağındaki AirPod'a. Emin olduğum şey ile önüme dönerken Cengiz Demir'in kaşlarını çattığını fark ettim. Normalden uzun bir süre Vural ile bu haldeydik ve insanlar bunu yanlış anlamaya başlamışlardı. Fakat olayın aslı bambaşkaydı. Aklım elime değen çıkıntıdayken bir anda otelin içinde bir karmaşa sesi duydum. Tam olan biteni anlamak için kapıya bakacağımda, Vural önüme geçerek engel oldu. Şayet şu an yanımızdaki her bir insandan bağırışlar yükseliyordu fakat ben, belimi sımsıkı tutan ve görüş alanımı kapatan Vural yüzünden hiçbir şey görmüyor, göremiyordum. Kaşlarımı çatıp "Ne oluyor, ne bu sesler? Çekilsene karşımdan Vural!" dediğimde Vural beni ciddiye almamış ve önümden çekilmemişti. Sadece yalvaran gözlerle bana bakarak, "Ben sana 'bak' diyene kadar sakın bakma. Şu an olanları görüp üzülmeni hiç istemiyorum," dedi. Vural'ın söyledikleri ile içime bir korku düştüğünde, daha fazla onun engel olmasına izin vermeden kendimi az da olsa zorlukla geri çektim ve gözlerimi Rıza'ya çevirdim. Gördüğüm manzarayla şaşkınca kalırken, ona bakmaya devam ettim. Başında bir silah vardı ve yerinde divinemeden, korku ve sinirle bana bakıyordu. O an etrafıma bakındığımda ise gözlerim fark ettiğim bir diğer detayla daha fazla açıldı. Çünkü kime baksam başında bir silah vardı. Cevdet, Kaan, Hüseyin, Rıza ve niceleri... Oteldeki masum olan ya da olmayan her bir insanın üzerinde, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde silah vardı. Ve bu silahları tutan da otelin girişinde ve katlarda güvenlik amaçlı tuttuğumuz korumalardı. Bize ihanet mi etmişlerdi yoksa zaten hiçbir zaman bizim tarafımızda olmamışlar mıydı, bilmiyordum. Kendime bile açıklayamadığım gerçeği Vural'ın gözlerinde görmek canımı bir kez daha yaktı. Çünkü bir kez daha anlamıştım: Yine bir oyun kurulmuştu ve bu oyunda yine başrol olarak ben seçilmiştim. Habersiz bir şekilde bana verilen görevi yerine getirmiş ve kendi sonumuzu kendim yazmıştım.İçimdeki o ses benim yapamadığımı yapıp kulağıma acımasızca gerçekleri fısıldadığında gözlerimi kapattım. Bugüne kadar olanların tüm suçlusu bendim. O adamları o kapılara ben yerleştirmiştim. O kamera sistemini ben ayarlatmıştım. Ve kendi ayağıma kurşunu yine ben sıkmıştım. Nefesim hızlanırken daha fazla vaktim olmadığını anlayıp Vural'ın belimdeki elini hızla yukarı kaldırıp kolunun altından geçtim ve dirseğimi karnına geçirmek için eğildim. Ani vuruşum ile iki büklüm olan Vural'ın eğilmesi ile açılan ceketine baktığımda gördüğüm şey etrafımdaki tüm sesleri susturdu. İşte o an anladım ki, bu oyunda benim kadar Vural da başroldü. O her ne kadar rolünü bilse dahi bunu yapmaya mecburdu. Vural'ın da otel odasında söylediği gibi, o tüm bu yaptıklarını kendi iradesi ile yapmamıştı; yapmak zorunda kalmıştı.

Bölüm sonu

18 yorum