ONBİRİNCİ BÖLÜM: KANDIRILMIŞ RUHLAR "Gerçeğin acı sesi, en ıssız kuytularda duyulurdu ve ruh, yitirdiği umudun ağırlığını ancak gölgesi ondan ayrıldığında hissederdi." Bölüm Şarkısı✨: Pinhani - Dön Bak İnsan, defalarca tattığı bir duyguyu tekrar yaşadığında şaşırmıyor veya canı yanmıyordu. Bunu biliyordum. Zaten şu anda bu kulübede olanlar da bunu kanıtlıyordu. Yerde kanlar içinde, bana şok olmuş şekilde bakan Vedat'a karşı içimde hissettiğim şey de bunu kanıtlıyordu. İçimde ne bir pişmanlık ne de bir acıma duygusu vardı. Kendime tek bir şey diyordum: "Böyle olması gerekiyordu ve oldu." Sahiden de öyle miydi? Her şeyin böyle mi olması gerekiyordu? Bugüne kadar yüzlerce insan öldürmüştüm. Bu benim soyadımdı, çünkü Armağan demek öldürmek demekti. Şayet, ilk doğduğum andan itibaren elimde tuttuğum şey bir silahtı. İçimdeki ses son gücüyle, "O silahı eline sen almadın, onlar sana verdi," dese bile onu dinlemedim. Her ne olursa olsun, benim elimde yüzlerce kişi ölmüştü. Elime silahı kimin verdiği de bu gerçeği değiştirmiyordu. Çünkü bir şey biliyordum: Öldürmezsem ölecektim. Bu kanlı dünyanın içinde kaybolacaktım. Belki çoğu zaman benliğimi kaybetmiştim, çoğu zaman ise iyi niyetimi; fakat her seferinde bana asıl benim bu olmadığımı hatırlatan biri olmuştu: Annem. Ne zaman Rıza'nın baskılarına dayanamayıp etrafı yakıp yıksam, o geçerdi karşıma. Hatta bir gün Başımı okşayarak, "Sakin ol," demişti. "Eğer onun gibi biri olmak istemiyorsan, önce asıl seni bulmalısın. Asıl seni bulmalısın ki, kim olduğunu unutup onun sana hatırlatmasına izin verme." Annemin gözlerimin içine bakarak söyledikleri hâlâ kulağımda çınlarken, karşımdaki aynaya bakıyordum. Daha doğrusu, olmaktan nefret ettiğim kendime. "Alev'im, güzel kızım benim. Bana bir söz ver şimdi. O ne yaparsa yapsın, ne derse desin, asla onun istediği gibi biri olmayacaksın. O kötülüğünü savunursa sen de iyiliğini savunacaksın. Senin savunman iyiliğin olacak. Tamam mı?"
Nasılda istekle söz vermiştim o gün ama... Oysa bilmiyordum ki, Rıza'dan bile kötü biri olacağımı. Şimdi pişman olduğum şey, böyle biri olduğum muydu, yoksa o gün anneme tutmayacağım bir sözü verdiğim için miydi, bilmiyordum. Tek bildiğim, annemin beni hiç affetmediğiydi. O bana kendimi bulmamı söylerken, ben ilk cinayetimi onu öldürerek işlemiştim .Ona verdiğim sözü böyle tutmuştum işte. Onu... öldürerek. Öyle bir durumdaydım ki, ona nasıl kıydığımı bile anlayamamıştım ve bunlar benim ona söz verdiğim günün ertesi günü gerçekleşmişti. Elimdeki kanlı bıçağa baktığımda o anlar geldi gözümün önüne. Annemi de bıçaklayarak öldürmüştüm ben. Bıçağı sanki ateşe dokunmuşum gibi karşıma fırlattığımda, odayı karşımda kırılan aynanın sesi doldurdu. Bu ses Vedat'ı da susturmuştu. Dakikalardır söylediklerimin gerçek olmadığını, sırf onu kızdırmak için böyle bir şey söylediğimi, fakat asla başarılı olamayacağımı söylüyordu. Fakat ben onun sesini duymuyordum ki. Duysam bile anlamıyordum. Çünkü Vedat'ın sesini bastıran daha güçlü bir ses ve görüntü vardı zihnimde: Annemin yerde yatarken can verişi ve tam kalbinde duran bıçak yarasına elini bastırırken attığı acı inlemeler. ✨
3 Ekim 2018 Alev Armağan'dan: Hayatta hiçbir zaman şansı olan birisi olmamıştım ben. 17 yaşımdaydım. Fakat biri gelip 17 yıl boyunca yaşadığım güzel anıları anlat dese, annemden başka diyecek tek bir kelime bile bulamazdım. Şayet Rıza ile ne kadar çelişiyorsam, anneme de o kadar bağlıydım. Rıza'ya ne kadar nefretle bakıyorsam, anneme de bir o kadar bakmaya kıyamıyordum. Oydu. Beni ayakta tutan, bana güç veren oydu. Bazen oturup yaşadığım hayata baktığımda, ona bir şey olma düşüncesi dolduruyordu zihnimi. Anneme bir şey olursa ne yapacaktım ben? Kimden güç alacaktım? Kime gidip bir şey olduğunda sarılacaktım? Rıza'nın oluşturmak istediği Alev, kimseden güç almayan, kendi ayakları üstünde duran birisiydi. Onun istediği kişi, annesinden bile güç alamazdı. Düşemezdi. Fakat ben öyle birisi değildim. Düşerdim ve beni kaldıracak birine ihtiyaç duyardım. Bu kişi her zaman tek sığınağım yani annem olmuştu. Gittiğim okullarda bile tek bir arkadaş dahi edinmemiştim. Çünkü benim bir arkadaşım vardı zaten: Annem. O, tüm herkesin yerini kaplıyordu bende. Onun da öyleydi. O da benim gibiydi. Benden başka kimseyi sevmiyordu. Babam olacak o adamı bile... Rıza'yı. Küçük yaşlarda bile anneme baktığımda farkına varıyordum: annem Rıza'yı sevmiyordu. Annem Rıza'dan korkuyordu. Biliyordum çünkü seven birisi korku ile bakmazdı, aksine güvenle bakardı. Benim anneme baktığım gibi. Ona, yani anneme hak veriyordum. Çünkü ailemizin üçüncü üyesi olan bu adam sevilmeyi hak etmiyordu. Elimdeki silaha bakarken bunu anlıyordum. Rıza'nın bir çırpıda elime koyup gittiği silaha. Yorulmuştum. Aynı sözleri, aynı hareketleri görmekten de duymaktan da yorulmuştum. Gözlerimi kapattığımda, az önce yaşadıklarımı düşündüm. Her zamanki gibi Rıza'nın karşıma geçip onun yarattığı Alev Armağan olmamı istediği kelimeler ile karşı karşıya kalmıştım. Bunu nefretle reddettiğimde ve annemi de alıp çok yakında ondan uzaklara gideceğimi söylediğimde ise hiç beklemediğim bir cümle duymuştum: "Eğer dediğimi yapmazsan, seni akıllandırmak için farklı yollar deneyeceğim. Buradan ve annenden uzaklaştırmak gibi!"
Yapar mıydı? Bir Armağan olmak istememem karşılığında annemi ellerimden alır mıydı? Silahı yanımdaki masanın üstüne yavaşça bırakmam ile kapının açıldığını duydum. Gelen annemdi, anlamıştım bunu. Çünkü Rıza'nın çarparak kapattığı kapı, nazikçe açılmıştı. Solgun gözlerimi ona döndürdüğümde, yüzünde endişeli bir ifadeyle bana yaklaşıyordu. Karşıma geçip ellerimi tuttuğunda gözlerinin içine bakmıştım. "Ne dedi yine? Ne dedi de canını sıktı senin bu kadar?" Annem gözlerini yüzümün her zerresinde gezdirerek iyi olup olmadığıma bakarken derin bir nefes verdim ve sorusuna, "Duymak istemeyeceğin şeyler anne, boşver," diyerek cevap verdim. Annem bu cevabımdan hoşlanmamış gibi kaşlarını çattığında söylediklerine inanasım gelmiyordu. "Her ne söylediyse canını sıkmak için söyledi. Ne söylediğini, ne konuştuğunuzu bilmiyorum. Söylemeyeceksin zaten de ama ona istediğini verme kızım." Oflayarak gözümü tekrardan silaha çevirdiğimde, annemin de ona baktığını hissettim. Nazikçe çenemi tutarak kendine çevirdiğinde, bakışlarım hâlâ silahtaydı. Annem "Sakin ol," diye fısıldarken aklımdan geçenleri anladığını fark ettim. Söyledikleri de anladığını belirtmişti zaten: "Eğer onun gibi biri olmak istemiyorsan, önce asıl seni bulmalısın. Asıl seni bulmalısın ki, kim olduğunu unutup onun sana hatırlatmasına izin verme." Bakışlarımı anneme çevirdiğimde haklı olduğunu biliyordum; eğer ben kendi benliğimi unutursam, bunu bana hatırlatan kişi o olacaktı: Rıza Armağan. Bunu da kendi anladığı dilden yapacaktı. Annemin dediklerine, "Benim artık bulabileceğim bir benliğim olduğunu düşünmüyorum anne. Olmayan bir şeyi bana kimse hatırlatamaz," dedim.
Annem bu sefer de soğuktan buz kesmiş yanaklarımı avucunun içine aldığında konuşmaya başladı: "Alev'im, güzel kızım benim. Bana bir söz ver şimdi. O ne yaparsa yapsın, ne derse desin, asla onun istediği gibi biri olmayacaksın. O kötülüğünü savunursa sen de iyiliğini savunacaksın. Senin savunman iyiliğin olacak. Tamam mı?" İyilik bir savunma olabilir miydi ki? Karşımdakilerin kılıcı vardı, benim ise sadece bir kalkanım. Onların kılıcı kötülükken, benim iyilikten oluşan kalkanım beni ve annemi korumaya yeter miydi ki? Hele şöyle bir zamanda, böyle bir dünyada... Adaletin parayla karıştırıldığı bir dünyada bu gerçek olabilir miydi? Sanmıyordum. Ama annemi üzmek de istemiyordum. Bu yüzden, en azından denemeye çalışacağımı söyleyerek ona söz vermiştim. Zaten sonrasında ise kapının çalınması ile içeriye çalışanlardan biri girmişti. Bu adamı tanıyordum. Rıza'nın doğum günümde saçlarımı kestiği gün, o evden kaçıp gitmeme izin vermeyen korumaydı bu. Bakışlarımı nefretle elinde getirdiği içeceklere yönelttiğimde kaşlarımı çatmıştım. Büyük iki bardak vardı ve içinde de su gibi duran içecekler vardı. Anlamsız bakışlarımı adının Murat olduğunu bildiğim korumaya çevirdiğimde, bana bakıp anında başını yere indirmişti. O da biliyordu suçunu; o gün karşımdan çekilmemesinin nelere mal olduğunu o da biliyordu. "Bunlar ne?" Diyerek soğuk bir sesle soru sorarken, annem de yerden ayağa kalkmış ve karşımızda duran adama şüpheli gözler ile bakmaya başlamıştı. İkimizin de şüpheyle bakmasının nedeni Rıza'nın dünden beri uyguladığı yasaktı. Anneme de bana da yasak koymuştu. Ne bir şey yiyecek ne de içecektik. Bu yasağı da onun tabiri ile aklımızın başına gelmesi için koymuştu. Fakat şu an karşımızda duran içecekler bu yasağın tam aksini söylüyordu. Ya Murat Rıza'nın sözünü çiğnemiş ve bize iki bardak su getirmişti ya da ikinci ve olasılığı yüzde bir kat daha yüksek olan seçenek: Rıza vicdana gelmiş ve yasağı ortadan kaldırmıştı. Murat'ın Rıza'nın sözünü çiğneyeceğini sanmıyordum.
"Rıza Bey gönderdi. Yasağın kalktığını, fakat şimdilik sadece bu suları içebileceğinizi söyledi. "Sinirlerim altüst olmuş bir şekilde gülerken, elimi dağınık saçlarıma geçirdim ve anneme döndüm: "Adam vicdana gelmiş, duydun mu anne?" Annem söylediğime bir cevap vermezken hâlâ şüpheli gözlerle Murat'a ve elindeki bardaklara bakıyordu. Ben de bakışlarımı tekrar Murat'a çevirdiğimde, yerinden hiç kıpırdamadan bizi izliyordu. Sanki bir şeyden korkuyor gibiydi. Daha doğrusu, sanki yapmaması gereken bir şeyi yapmış ve buna pişman olmuş gibi bakıyordu. Gülüşüm yüzümde solarken, nefret dolu bakışlarım aldı yerini: "Onun vicdanına da, senin getirdiğin suya da ihtiyacımız yok. Bizim yerimize gidin kendiniz için..." Sözlerim karşısında yutkunan Murat, başını yana salladı ve konuşmaya devam etti: "Efendim, Rıza Bey'in talimatını yerine getiriyorum ben. Bu suları içmenizi söyledi, hatta..." Sustuğunda devam et dercesine bir bakış attım. O da hızlı alıp verdiği nefesler ile konuşmaya devam ettiğinde bu gereksiz paniğinin nereden geldiğini sorguluyordum. "Hatta içmezseniz kapıdan dışarı adım atamayacağınızı söyledi."Kaşlarım çatılırken annem başını yere eğmiş ve bir şeyler düşünüyordu. Murat'a doğru bir adım attığımda, bir adım gerilemesi beklediğim bir şey değildi. Azılı bir suçlu gibi davranıyordu. Nedenini anlayamamıştım ama anladığım daha başka bir şey vardı: Bir şeyler olacaktı. Ya kötü ya da çok kötü bir şeyler olacaktı. Bu bakışların başka bir açıklaması olamazdı. Murat anneme baktığında, annem de başını kaldırmış ve Murat'a bakmıştı. İkisi göz göze geldiğinde ise Murat önce telefonunu çıkarmış, ardından birkaç yere basarak telefonu anneme vermişti. Annemin yanına adımlayıp ne olduğuna baktığımda ekranda "Rıza Bey aranıyor" yazısını gördüm. Annem karşıdan bir ses gelmiş olmalı ki, "Rıza?" dediğinde benden uzaklaşmış ve kapıya doğru yaklaşmıştı. Olduğum yerde annemi izlerken, annemin geçen saniyeler boyunca değişen yüzünü gördüm. Duyduğu şeyler her neyse epey canını sıkmış gibi görünüyordu. Tabi aynı zamanda da korkutmuş gibi.
Kafamı sağa doğru eğip anneme bakmaya başladığımda ise annem donuk bir ifade ile telefonu kulağından aşağı indirmiş ve Murat'a uzatmıştı. Ardından bana bir bakış atıp suları göstermişti. Ne olduğunu kavrayamadan annem tepsideki suyu alıp başına diktiğinde, koca üç yudumda bardaktaki tüm suyu içmişti. Sonra da sessiz bir ifadeyle, "Suyu iç. Akşam buluşmamız lazım, önemli bir konu var," demiş ve odadan çıkıp gitmişti. Kaşlarım daha fazla çatıldığında ise annemin arkasından kapanan kapı ile Murat ile odada kalmıştım. Bakışlarımı kapıdan çekip Murat'a çevirdiğimde ise bana baktığını yakaladım. Ona bakmam ile başını aniden yere indirdiğinde bu sinirlenmeme neden olmuştu. Bardaktaki su neden bu kadar önemliydi bilmiyordum ama koskoca bir gün su içmeden duran birisi için 12 saat su içmemek hiçbir şeydi. Dayanabilirdim. İçmeyecektim bu yüzden. Aklımdaki plan buydu. Murat'ı es geçerek kapıya adımladığımda, Murat'ın afallamış sesi ile olduğum yerde kaldım: "Tepsiyi... yani tepsideki suyu içmeyecek misiniz? Hem anneniz de içmenizi söyledi." Murat'a ters bir bakış attığımda, iki adımda yanına varmış ve koca bardaktaki suyu yarısına gelecek kadar içmiştim. Geri koyacağım sırada Murat'ın bakışları ile son kalanı da tepeme dikmiştim. Ve bardağı hiç de yumuşak olmayan bir şekilde tepsiye vurarak koyduğumda, kendi kendime söylenerek odadan çıkıyordum. "Sabır Allah'ım!" Bu evde çıldırmama ramak kalmıştı. Adımlarımı hızlı bir şekilde annemin odasına yönlendirdiğimde, akşam ne konuşacağını düşünüyordum. Rıza'yla bir telefon konuşması yapmışlardı ve anneme ne olduysa o dakikadan sonra olmuştu. Yüzü kaskatı kesilmiş ve birkaç emir vererek odadan çıkmıştı. Rıza o telefonda anneme ne söylemişti? Öğrenecektim. Aklıma koymuştum bunu. Annemin odasına vardığımda kapının açık olduğunu gördüm. Annem odada değil miydi? Kaçıncı defa çatıldığını bilmediğim kaşlarım ile odaya yavaşça girdiğimde anneme seslenmiş ama herhangi bir geri dönüş alamamıştım. Ta ki yatakta çalan telefonu görene kadar.
Adımlarımı telefona yönlendirdiğimde ise telefonun benim telefonum olduğunu gördüm. Burada mı bırakmıştım en son? Bunu önemsemeyerek aramaya baktığımda, aramanın annem tarafından yapıldığını gördüm. Ne olduğunu delicesine merak ederken telefonu açtığımda, dilimle küçük bir hareket yapıp dudaklarımı ıslatmıştım. Kulağıma yasladığım telefondan herhangi bir ses gelmediğinde, "Alo?" diyip cevap bekledim. Yine ses gelmediğinde aynı şeyi tekrarladım fakat herhangi bir cevap yoktu. Hatta aramanın kapandığını bile düşünüp ekrana baktığımda devam ediyordu çağrı. Tam tekrardan anneme sesleneceğimde ise sonunda annemin sesini duymuştum. Pürüzlü sesini. "Alev, bunu sana telefonda söylemek istemezdim ama artık bazı şeylerin zamanı geldi. Ve hatta geçiyor bile. Hazırlan." Annemin söylediklerine anlam veremeyip, "Zaman mı? Neyin zamanı geçiyor anne? Hem sen iyi misin, sesin neden öyle geliyor?" dediğimde. Annem anında sanki bunu söyleyeceğimi biliyormuş gibi cevap verdiğinde, söylediklerinin bu denli canımı yakacağını bilmiyordum. "Alev, sözümü ikiletme. Hazırlan dedim sana. Bana karşı gelmemeyi öğren. Ben babanlayım ve beni arama. Yanıt vermem zaten. Akşama çok önemli bir konu konuşacağım seninle. Sen sadece odana gelecek elbiseleri giy ve Nurdan Hanım'ın seni hazırlamasına izin ver." Benimle ilk defa böyle konuşuyordu annem; kızgın ve emrivaki şekilde. Annemin söyledikleri belki de karşı gelinmeyecek sözlerdi ama benim susmaya niyetim yoktu. "Birincisi, o adam benim babam değil. İkincisi, bana akşamki konunun ne olduğunu söylemezsen, bırak o elbiseyi giymeyi, yerimden dahi kalkmam." Anneme karşı gelmem annemi sinirlendirdiğinde, hiç beklemeden bir çırpıda sarf ettiği kelimeler etrafımda olan her şeyi susturmuştu. Ve aynı zamanda da elimdeki telefonu da yere düşürmüştü. Bakışlarım yere takılı kaldığında, zihnimde annemin söylediği o son kelime yankılanıyordu. "Ne diyorsam onu yap. Karşı gelme. Çünkü yarın... evleniyorsun." ✨
Saatler olmuştu o odadan çıkıp kendi odama gelmeme. Annemin hiç zorlanmadan söylediği kelimeler kafamın içinde hiç susmazken, odada, daha doğrusu dağıttığım odada, bir o yana bir bu yana volta atıyordum. Olmazdı bu. Annem beni böyle bir çırpıda ellerinden bırakmazdı, bırakamazdı. Bir anne bunu yapmamalıydı. Yani yapmamalıydı, değil mi? Zihnimdeki ses annemin yanında babam olduğu için böyle konuştuğunu söylüyordu. Fakat düşündükçe de bunu bu kadar kolay söylemesi aksini çıkarıyordu. Babamın yanında olması, bunu böyle kolayca söyleyebilmesi anlamına gelmiyordu; en azından bir şekilde işaret vermesi gerekiyordu. Bir insan kızından bu kadar çabuk vazgeçmemeliydi. Ellerimi, saçlarımı koparacak şekilde hızlıca geçirdiğimde, delirmeye başladığımı hissettim. Sahiden de deliriyor muydum, yoksa bunun başka bir açıklaması olamaz mıydı? Saate baktığımda akşam olduğunu anladım; akrep çoktan 7'nin üstüne gelmişti. Annemle konuşmamın üstünden yarım saat geçtiğinde Nurdan Hanım gelmişti. Hazırlanmam için birkaç bir şey söylemişti fakat onu basit iki kelime ile odadan çıkarmıştım: "Defol git." Belki o böyle bir karşılık almayı hak etmiyordu ama o an düzgün düşünemiyordum. Ne dediğimi, ne yaptığımı bilmiyordum. Kabusun içinde gibiydim. Resmen bir telefon açıp evleneceğimi öğrenmiştim. Ve bunu da hiç beklemediğim biri tarafından öğrenmiştim: annem tarafından. Elimi yüzüme geçirdiğimde kapı çaldı. Sinirle "Gelme!" dediğimde, kapıdaki kişi her kimse beni dinlememiş ve içeri girmişti. Nurdan Hanım'ın elinde siyah bir askılı elbise tuttuğunu gördüğümde ise sinirlerim hepten bozulmuştu ve yan devirdiğim masaya güçlü bir tekme savurmuştum. Tabi ayağımın bükülmesi ile de aynı zamanda acıyla bağırıp yere düşmüştüm.Yaşadığım şeyler ağır gelip gözlerim dolduğunda, annemin nasıl böyle bir şeyi yapabildiğini sorguluyordum. Annemin akşam diye bahsettiği saat yedi buçuktu ve saniyeler gittikçe buçuğa yaklaşıyordu. Ne konuşacaktı ki benimle? Nasıl evleneceğimi mi söyleyecekti, yoksa kiminle evleneceğimi mi? Yanımdaki Nurdan Hanım'a bir telefon geldiğinde, beni kaldırmayı boşlayıp telefona baktığında söyledikleri ile kimin aradığını anladım: Annem aramıştı.




