Öğretmen sınıfı şöyle bir süzdü; bembeyaz duvarlarda ayak izleri, tavanda lekeler ve yerlerdeki çöpleri görünce kaşlarını çattı.
Öğretmen: "Evet çocuklar, yine yapacağınızı yapmışsınız. Hadi duvarları anladım da bu tavandaki ayak izleri neyin nesi? Bunu nasıl başardınız?"
Deniz: (Hemen ayağa kalktı) "Aslına bakarsanız hocam, o çok kolay. Ayakkabımızı çıkarıp tavana fırlatıyoruz; kimin izi daha belirginse şampiyon o oluyor."
Öğretmen: "Peki, kim kazandı bu muazzam yarışmayı?"
Deniz: "Tabii ki ben hocam! Tam başınızın üzerindeki o iz benim marifetim."
Öğretmen: "Aferin, iyi halt etmişsin... O zaman ödül olarak o izleri silme görevini sana veriyorum!"
Deniz tam hocaya yalakalık yapmaya başlayacaktı ki; Aras merdiveni, Arda da su dolu kovayı çoktan içeri getirmişti. Deniz uflayıp puflayarak merdivene çıktı, elindeki ıslak bezle kendi ayak izini silmeye başladı.
Deniz: "Hocam bugün karne günü, daha güzel bir anımız olamaz mıydı?"
Öğretmen: "Bundan daha güzel anı mı olur Deniz? Öyle değil mi çocuklar?"
Sınıf hep bir ağızdan bağırdı: "EVEEEEET!"
Deniz: (Sitem eder) "Vay arkadaş, anında sattınız beni, helal olsun!"
Deniz yerine geçince öğretmen sinsice gülümsedi. "Evet çocuklar nerede kalmıştık?"
Sınıf bir anda tempo tutmaya başladı:
"AKDENİZ, KARADENİZ, KARNEMİZİ İSTERİZ!"
Tempo sürerken öğretmen kulaklarını tıkayarak bağırdı.
Öğretmen: “Yeter artııık! Susun be dedim size susuuun... Vermiyorum işte tamam mı? Ver-mi-yo-rum... Siz susana kadar da vermeyeceğim.”
Öğretmenin bu sözüyle birlikte sınıf birden sustu. Öyle bir susmak ki sınıf tam anlamıyla ölüm sessizliğine bürünmüştü. Kimseden 'ÇIT' çıkmıyordu.
Sadece havada uçuşan bir sinek hariç.
Bütün gözler sineğe çevrilmişti.
Bunu fark eden sinek “"Ben galiba yanlış derse geldim" dercesine utanmış olacak ki birkaç tur attıktan sonra pencereden uçup gitti.
Sineğin pencereden gidişinden sonra gözler tekrar öğretmene çevrilmişti.
Öğretmen dahi buna şaşırmış bir bakıma da sevinmişti.
Öğretmen: “Aferin size. İşte böyle olun. Böyle sessiz kalmaya devam ederseniz en son derste karnenizi getiririm.”
Sınıf birbirine baktı. Fısıldamalar başladı. Sonra Deniz birden ayağa kalktı.
Deniz: “Affedersiniz hocam ama karne yanınızda değil mi?”
Öğretmen: “Tabii ki değil. Karneyi en son derste alacaksınız.”
Deniz: “Ama bu haksızlık hocam. Biz şimdi vereceksiniz sanmıştık.”
Öğretmen: “Niye, ben öyle bir şey demedim ki. Kendi kafanızdan teoriler oluşturuyorsunuz. “
Bunun üzerine sınıf sessizliği bozarak bağırıp tepinmeye başladı. Öğretmen başa çıkamayacağını anlayınca kulaklarını tıkayarak hızlı adımlarla dışarı çıktı.
Kısa süre sonra zil çaldı. Öğrenciler birbirleriyle dalaşırken Deniz ve Atlas zar zor aralarından sıyrılarak dışarı çıktı.
Atlas: “Of be! Kendimizi zor dışarı attık. Gerçekten bizim sınıf tek kelimeyle canavar.”
Deniz: “Emin ol bizim sınıfı canavar bile görse adını değiştirirdi.”
Bahçede yan yana yürürken, sanki bir mıknatıs etkisiymiş gibi, aniden esmer bir kız Deniz’in koluna yapıştı.
Esmer Kız: “Merhaba Deniz, nasılsın?”
Deniz, bir anlık şaşkınlıkla tökezledi, gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltti.
Deniz: “Te... Teşekkür ederim, sen... sen de kimsin... yani, nasılsın?”
Esmer Kız: “Seni görünce daha da iyi oldum! Sana bir şey sorabilir miyim?”
Deniz: (Hemen o özgüvenli, vurdumduymaz maskesini takarak) “Tabii sorabilirsin hayatım. Ne istersen sor, yeter ki o güzel gözlerin benden bir şey istesin.”
Esmer Kız: “Acaba bugün öğleden sonra boş musun? Beraber sinemaya gidelim mi?”
Deniz: “Tabii ne demek, sinema seninle olursa film değil, sanat eseri olur. Nasıl istersen!”
Kız, Deniz’in yanağına hızlı bir buse kondurup sevinçle uzaklaştı. Deniz ve Atlas birbirine baktı. Atlas’ın ağzı açık kalmıştı.
Atlas: “Bu da kimdi? Hangi okuldan? Tanıyor musun?”
Deniz: (Hafif bir gülümsemeyle) “Nereden bileyim? Hayranlarımdan biridir işte, malum, karizma ağır bir yük, taşımak zorundayım.”
Atlas: “Yine başlama lütfen... Bir dakika, bu kız nereye gitti?”
Daha cümle bitmeden, kumral bir kız Deniz’in diğer koluna yapıştı.
Kumral Kız: “Hey yakışıklı! Öğleden sonra ormana pikniğe gidelim mi? Sana pul koleksiyonumu gösteririm, nadir parçalarım var!”
Deniz: “Pul koleksiyonuna bayılırım... Ne demek güzelim, sen yeter ki iste!”
Kız, yanağını öpüp uzaklaştı. Deniz’in şaşkınlığı yerini hafif bir "bu işte bir iş var" tedirginliğine bırakırken, bir başkası, sonra bir başkası geldi. Pastane, deniz kenarı, lunapark... Deniz artık bir "tarih ajandası" gibi çalışmaya başlamıştı.
Deniz nihayet dayanamayıp arkasına döndüğünde, yirmiye yakın kızın ve garip bir şekilde arkalarındaki birkaç sokak kedisinin, sanki hipnotize olmuş gibi sıraya dizilip "miyav" sesleriyle (evet, kediler de dahil!) beklediğini gördü.
Deniz, Atlas’ın kulağına eğildi:
Deniz: “Kanka, durum çok kritik. Kediler bile gelmiş, galiba bir koku meselesi var ama neyin kokusu bu?”
Atlas tiksinerek geri çekildi: “Sen ne sürdün sabah? Kimyasal silah mı kullandın?”
Deniz üstünü kokladı ve kızlara döndü, elini "stop" der gibi kaldırdı.
Deniz: “Bir dakika, durun lütfen! Tamam, kabul ediyorum, bu kadar yakışıklı olmam bazen haksız rekabete yol açıyor ama herkes birer gün arayla gelse olmaz mı? Takvimim doldu, hafta sonum bile dolu!”
Sarışın bir kız, elindeki not defterini öfkeyle salladı.
Sarışın Kız: “Biz senin o egona değil canikom, üzerindeki o etkileyici, insanın aklını başından alan o kokuya geliyoruz! O ne? Büyü mü yaptın?”
Deniz ve Atlas aynı anda kendi üzerlerini kokladılar. Deniz, sabahki şüpheli parfümün etkisiyle sırıttı.
Deniz: (Atlas’a fısıldayarak) “Kokuyu hallettik, sıra kaçışta!”
Deniz, kızların arkasındaki boşluğu gösterip bağırdı:
Deniz: “Aaaa! Bakın, Trabzonspor başkanı geliyor!”
Kızlar hep bir ağızdan "Nerede?" diye arkalarını döndükleri anda, Deniz ve Atlas birer atlet edasıyla depara kalktılar. Kızlar önlerine döndüklerinde aldatıldıklarını anlayınca bağırarak hücuma geçtiler.