2.Bölüm Kendinden Saklan
Kolumda hissettiğim acıyla yavaş yavaş kendime geldim. Dehşet verici bir ağrıydı. Ve çok tanıdıktı. Kolumu kendime doğru çekmeye çalıştım ama kendime ulaşamadım. Sağ kolum olmalıydı. Kendimdeydim, sesler yavaş yavaş zihnime doluşuyordu.
Acının temasının yanında başka biri de bana dokunuyordu. Yine kim bana işkence çektiriyordu? Durmasını istedim, kendi içimde bağırmaya çalıştım ama hayır. Bedenime dönemedim. Kolumu kıpırdatamadım.
Kemiklerimin acısını bile hissediyordum. Sızlıyordu her yanım. Sağ kolumdan, güzel olan kolumdan acı geliyordu. İğne mi yapıyorlardı yoksa kan mı alıyorlardı? Neden bitmiyordu? Gözlerimi açmaya çalıştım, her yerim sağlam mıydı? Felç geçirmiş olabilir miydim?
Ya da hastalığım çok ilerlemişti. Bir daha hiçbir şey yapamayacak mıydım? Ama neden bir anda olmuştu? Doktorlar beni uyarmalıydı. Her şeyi duyuyordum. Sesler gittikçe birbirine karışıyor, bana bağırıyorlarmış gibi hissediyordum. Benim bir parçamı enfeksiyondan dolayı kesmiş olabilirler miydi? Bu içimde bir korkunun yayılmasına neden oldu.
İnsanların arasında uzun kollu giydiğimde diğer gençler gibiydim. Olamayacak mıydım? İnsanlar artık benim tüm kusurlarımı görebilecek miydi? Eğer öyle bir şey olmuşsa bu sefer kendimi toparlayamazdım. Biliyordum. Zaten yorgundum. Biterdim, mahvolurdum.
Belki de bugün o kağıdı çöpe atan ben olmayacaktım. Bu benim sonumdu.
“Kızım.” Yumuşak bir sesle birlikte saçlarıma dokunan eller hissettim. Sağ kolumdaki ağrı da gidince bir rahatlama hissi çöktü içime. Hala hayattaydım ve nefes alıyordum.
Saçlarımdaki eller yavaşça başımı okşamaya başladı. Günlerdir neredeydiler ve beni neden yalnız bırakmışlardı? Tüm kızgınlığımı unutmaya çalışarak huzurlu hissetmeye çalıştım. Buna ihtiyacım vardı ve kendime izin verdim.
Annem, yanımdaydı. Benimleydi, ona güvenebilirdim. Sanki evdeydim öyle bir sıcaklık kaplamıştı içimi.
Evimiz çok güzeldi. Kendimi güvende hissederdim. İstediğimi giyerdim, yüksek sesle müzik dinlerdim. Hatta dans ettiğimi bile hatırlıyorum. Doğum günlerimiz vardı birde. Evin her tarafını süsler, tatlılar yaparak yerdik. Fotoğraf çekilirdik ailecek. Hepimizin yüzünde birer gülümseme, belki peynir bile derdik. Der miydik sahiden? Ben de derdim, değil mi?
Bu anılar şimdiki bana o kadar uzak geliyordu ki. Ben mi yaşamıştım onları? Rüyalarımı süsleyen birer hayal olabilir miydi hepsi? Hepimiz mutluyuz, daha ağlamayı bile bilmediğim yaşlar. Başıma neler geleceğinden habersiz, aileme neler yaşatacağımdan habersiz öylece gülümsemiş miydim kameraya?
“Gözleri titriyor, bakın bakın!” Endişeli bir ses yankılandı bulunduğum yerde. Bu ses tanıdık gelmedi.
“Evet.” diye mırıldandı başka biri. Sonrasında derin bir nefes sesi duydum. Başımın üstündeki el benden uzaklaşarak geri çekildiğinde kafamı güçlükle iki yana salladım. Bu sefer gerçekten hareket ettirebildim kendimi. Onun elinin tekrar saçlarıma değmesini ve okşamasını istiyordum.
“Kızım, buradayım.” Buradaydı sahiden.
“Yanındayım, hem bak kim geldi.” Bu, yüksek sesli bir kahkaha atma isteği getirdi bana. Herkes bana birilerini getiriyordu. Hemşireler, doktorlar... Bu mutsuz ve muhtaç hallerim onların vicdanına dokunuyordu anlaşılan.
Gözlerimi hiç açmak istemiyordum çünkü görmek istemeyeceğim bazı zararları vermiştim kendime. Yüzleşmek istemediğim sonuçları olan o zararları.
Ama bir taraftan da merak ediyordum. Çok güçsüzdüm. Yani kendime en fazla ne kadar zarar vermiş olabilirdim ki? Zaten yara izleriyle doluydu kolum. Ne kadar daha çirkinleşmiş olabilirdi?
Gözlerimi yavaşça araladım. Önce parlak bir ışık ardından kurumuş gözlerim. Gözlerimin çapaklarla dolu olduğunu ve ağrıdığını hissettim. Günlerce ağlamış gibi hissediyordum.
Sağ elimi yüzüme doğru getirerek gözlerime dokundurdum. Elime gelen kurumuş ve ıslak çapakları silmeye çalıştım. Tekrar gözlerimi açtığımda ışığın parlak değil, loş olduğunu gördüm. Koluma bakmadan başımı çevirerek etrafı incelemeye başladım. Benim hastane odamdan çok daha büyüktü ve yattığım yatağın yanında boş bir yatak daha vardı.
Bakışlarım tepemde, ayakta bekleyen insanlara kaydı. Hemen yanımda taranmamış saçlarıyla ve dolan gözleriyle annem vardı, saçlarımı okşayan oydu. Hatırladığımdan daha ince olan kemikli eli ağzının üstünde sıkıca kapalı duruyordu. Kötü gözüküyordu.
Odanın köşesinde arkası dönük hemşire kıyafetiyle biri vardı. Kolları sürekli hareket ediyor, önünde bir şeyler yapıyordu. Bana az önceki işkencemi çektiren oydu. Bunu söylüyorum diye hemşirelerden nefret ettiğimi düşünmeyin, onların bir göreviyim. Gerçekleri görebiliyor ve anlıyorum.
Oturduğum yatağın hemen karşısında başıyla omuzları dimdik ama gözleri bomboş bakan babam vardı. Ona baktığımı fark edip etmediğinden bile emin olamadım. Beni görüyor muydu?
Babamın yanında kollarını önünde bağlamış bana bakan genç bir kız vardı. Bakımlı, süslenmiş bir genç kız. Odada duyulan yoğun koku da ondan geliyor olmalıydı. Kaşları çatılmış benim her tarafımı inceliyordu. Ona göre çok çirkin ve pis kalıyor olmalıydım. Dudağının bir kısmı hafifçe yukarıya doğru kalkmıştı, öyle ki dikkatle incelemeyen biri göremezdi bu detayı. Benden iğrenmişti. Tamam, kaslarımı zor kontrol ettiğim için çok uzun bir süredir duş almamıştım. Hasta bakıcılardan da utanmıştım. Yine de karşımda benden çok daha harika birini görene kadar o kadar da pis hissetmemiştim.
Bu kadar normale benzerken hasta olmayacağına göre kimdi karşımdaki bu kız? Ona gözlerimi hiç ayırmadan uzun bir süre boyunca baktığımı görünce kaşlarını daha da çatarak ve dudağını normalde olması gerekenden çok daha fazla kıpırdatarak benimle konuştu.
“Neden bana o şekilde bakıyorsun?” Onun bakışlarından rahatsız olması gereken bendim. Babamla annem, ona doğru başlarını çevirerek uyarı sayılabilecek bir şekilde baktılar. Ben onları göremiyormuşum ya da anlayamıyormuşum gibi yaptılar bunu.
“Henüz yeni bir kriz geçirdi. Yorgun.” Kelimeleri dikkat çekici bir tonlamayla söyleye söyleye konuştu annem. Genç kız, gözlerini benden ayırdı ve anneme bakarak konuşacaktı ama kapı tıklatıldı. Babam, bizim aramızda kendi gücünü ortaya koymak istediği için hemen konuşarak gelmelerini söyledi.
Kapının kolu tiklerimi ortaya çıkaracak bir cızıltıyla açıldığında içeriye doktor önlükleriyle bir grup insan geldi. Kalabalıklardı öyle ki babam ve yanındaki genç kız, onların içeriye girebilmesi için kenara çekilmek zorunda kaldılar.
En başlarında elleri ceplerinde olan kendi doktorum vardı. Gözleri kısılmıştı ve dudakları içeriye doğru kıvrılmıştı. Bana sinirli olduğunu görebiliyordum. Diğer önlüklülerden sadece ikisini tanıyordum, benimle ilgilenen uzman doktorlardandılar. Geriye kalanların ellerinde birer defterle kalem vardı. Tavırlarına, meraklı bakışlarına ve dış görünüşlerine bakılırsa öğrencilerdi. Uzun bir süredir öğrenci olanları beni incelemesi için getirmiyorlardı ama bugün farklıydı.
Neden getirdiklerini tahmin edersiniz, hayatı boyunca düzenli olarak hastanede yatan hastaların hastalığı kadar onların psikolojisi ile de ilgilenmek gerektiğini anlatacaklardı. Kendine ansızın zarar verme ihtimali ve ne kadar ileri gidebileceği. Evet, evet kesin onların kendi arasında olacak olan o sınavdaki sorulardan biriydim.
“Kendini nasıl hissediyorsun Efsun?” Doktorum bana olan sinirini ve tavrını saklamadan konuşmuştu. O, bir doktordu. Daha beter vakalar gördüğünü tahmin edebiliyordum. Şimdiki siniri aramızda yıllardır kurmuş olduğumuz duygusal bağ mıydı? Sebebi her neyse olanlara bu kadar sinirlenmiş olması kendimi değerli hissetmeme sebep olmuştu.
Ellerini ceplerinden çıkararak önünde bağladı. Cevabımı merakla bekliyordu ve o an anladım, onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Ailem bana kızsa onlara her türlü tepkimi gösterecektim ama doktoruma... Hayır, onun beni istediği kadar azarlama hakkı vardı çünkü bende olan son zamanlardaki değişimlerin hepsini gözlemlemişti. Beni yönlendirmeye çalışmıştı, hissettiklerini bir deftere yaz demişti. Kendini kapatma, her şey kötüye gidiyor olabilir ama sen asıl seni unutma.
“Kemiklerimin bana battığını hissediyorum. Her nefes alıp verişimde canım acıyor.” Söylediklerim kendini kanıtlarcasına kaburgalarımın göğsümü sıkıştırdığını hissettim.
“Öncelikle sana şunu söyleyeyim, bu geçirdiğin bir kriz değildi.” Sağdaki uzman doktorlardan biri ellerini kullanarak konuştu. Gözleri direkt olarak benim gözlerime bakıyordu. Herkesin ortasında konuşmak istediğim bir konu değildi ama o, bunu o kadar önemsiyor gibi gözükmüyordu.
Başımla sessizce ve çekingenlikle onu onayladığımda devam etti.
“Sen o anda kendini kontrol edebilirdin, durdurabilirdin.” Bildiğim şeyleri yumuşatmadan, sertçe söylediğinde içimde bir şeylere zincir vurulduğunu hissettim. Özgürlüğüm bir kez daha elimden alınırken ben sadece dinledim.
“Ama istemedin. Senin istediğin kendine zarar vermekti ve bunun sebebini biliyorum. Anlayabiliyorum.”
Ürkek bir sesle konuştum.
“Anlayabiliyor musunuz?” Kıstığı gözleriyle beni izledi. Belki de bana acımıştı. Kafasını biraz geriye doğru yatırdı.
“Anlayabiliyor ama onaylamıyorum. Bundan sonra sana vermemiz gereken ilaçların farkındasın öyle değil mi?” Psikiyatrist olarak daha nazik biri olması gerekmez miydi? Delici bakışlarıyla bana gönderdiği tüm hisler, kendimden daha fazla nefret etmemi sağlıyordu.
“Bu senin psikolojinle ilgisi olan bir şey değil, öncelikle bunu anlamanı istiyorum. Nasıl ki bir şeyi yapmayı seçebiliyor ve basitçe vazgeçebiliyorsan aynı şekilde. Sen uyanmadan diğer doktorlarınla konuştum. Başta hastane baskısı yüzünden ortaya çıktığını düşünmüştüm.” Devam etmedi, arkasını dönerek odadan dışarı çıktı.
Diğer iki uzman doktor, asistanlarına anlamadığım terimlerle beni anlatırken aileme döndüm. Hepsi bir kenarda toplanmıştı ve ilk gözlerine baktığım annem olmuştu. İçinde tutamadığı her şeyi sessizce ağlayarak dışarıya vuruyordu. Hayatta karşı tutumuyla, serzenişleriyle ve her şeyiyle öylesine teslim olmuştu ki kadere.
Boynu büküktü, yaralarına aynı dikenler tekrar tekrar batırılırken babamın ona verebileceği hiçbir sargısı yoktu. İkisi de en kötüsüne farklı şekillerde o kadar hazırlardı ki.
Bakışlarım bu odadaki her şeyin yoğunluğundan kaçmak isterken bir anlık tekli koltuğa çökmüş olan kızı göremedim. Bu anda onun güzelliğini ve saflığını görmek isterken tüm gençliğini yitirmiş bir kız gördüm. Çok daha çirkin gözüküyordu, gözleri beni görmek için çırpınıyordu ama bir türlü göz göze gelemedik. Gözbebeklerinin kıpırdanışını odayı süzüşünü gördüm, beni arıyordu. Biliyordum. Kavuşamadık o anda.
Yatağın kenarına asılmış küçük bir kağıt parçasına ilişti gözleri. Arayışı kısa bir süreliğine son bulmuş ve tüm dikkatini benim ismimin yazılı olduğu kağıda vermişti.
Gözlerinde fark ettiğim o his bir anda aldığım nefesi zehire çevirirken gözlerimden bir yaş koptu. Beni, kıskanıyor muydu?
...
“Delirmiş gibi mi gözüküyordum?” Yüzünü yine saçlarıyla saklamış, kimsenin onu göremeyeceğini sanıyordu. Kıvırcık saçlarının açıkta bırakmış olduğu dolmuş gözünden habersizdi.
Başını iki yana sallamasıyla saçları dalgalanarak havaya uçuştu. Açıkta kalan gözleriyle birkaç saniye göz göze gelebildik, bu temastan bile rahatsız olmuş kaşlarını çatmıştı.
“Nasıl gözüküyordum?” Merakla sormaya devam ettim. O, cevap verene kadar da utanmadan sormaya devam edecektim. Biriyle konuşma fırsatını kaçıramazdım.
“Söylesene, neden buradaki herkesten uzak duruyorsun? Senden çok daha kötü durumda olanlar var. Bir kez olsun onların yüzüne baktın mı? Yaşlı bir kadın bile senden daha umut dolu bakıyor.” Kıvrak aksanı ve kelimelere yaptığı tonlamalarla bir yabancıyı anımsatıyordu. Onu, çok uzun zamandır biliyordum. Aynı hastanede büyümüştük ama hiçbir zaman yakın arkadaş olmamıştık. Son birkaç yılda da görüştüğümüz zamanlar konuşma odasıyla sınırlıydı.
Tüm hasta insanlar burada toplanır, dertlerinden biraz olsun uzaklaşarak oyunlar oynardı. Bu oda; birkaç okey masasıyla, kart oyunlarıyla ve yerlere dizilmiş olan yumuşak oturaklarla oldukça genişti. Bu odada toplanmanın zamanı gelince genelde yumuşak oturaklardan birine otururdum, elimde bilim kurgu klasiklerinden biri olurdu, onu okuyormuş gibi yaparak insanları incelerdim. Onun sandığının aksine ben, buradaki herkesin yüzünü ezbere bilirdim. O yüzlerin, hayatta karşı olan tüm umutlarını bilirdim. İmrenerek baktıkları kişileri bilirdim.
Tekerlekli sandalyedeki bir kız, fırfırlı eteğiyle koşan kızı hayranlıkla izlerdi. Kızsa koşarken gizlice ona bakar uzun, dalgalı saçlarına iç geçirirdi. Kafasındaki taca dokunur, saçlarının tekrar uzayıp uzamayacağını ya da uzamasını bekleyecek kadar ömrü olup olmadığını merak ederdi.
Yaşlılar, torunlarını beklerdi. Hayatta dair edindikleri birkaç tecrübeyi onlara söylemek için can atarlardı. Bazı yaşlılarsa torunlarının gelmemesini umut ederdi. Gelmesin, beni bu halimle görmesin, hatırlamazsın.
“Beni tanıyormuş gibi konuşuyorsun.” O, bana bakmayınca ben de başımı eğmiş ellerimle oynuyordum.
“Seni tanımama gerek yok ki. Hastaların birkaç kişiliği olur.” Kendinden bu kadar emin konuşması gülme isteği getirmişti. Gülsem bana bir şey anlatmayacağını bildiğimden sadece dudaklarımla gülümsedim.
“Söylesene kıvırcık, ben onlardan hangisiyim?” Taktığım lakaba ve alaylı sesime bozulmadan konuşmaya devam etti.
“Hiçbir şeyi hakketmediğini düşünen ve sessizce ölmeyi bekleyenlerdensin.” O, korkunç kelimeye yaptığı vurguyla ellerim titredi. Gözlerim, sol kolumdaki sargılara dönerken sesli bir nefes aldım.
“Neden?” Merak ediyordu. Öylesine sormuyordu, cevabı gerçekten duymak istiyordu. Eğer duymak istediği şeyler varsa o da bana cevaplar vermek zorundaydı.
“Çarşafımı yere attın. Neden?” Sesim titremiş, yeniden kırılgan halime dönmüştüm.
“Zaten biliyorsun.” Benim aksime sesi netti.
“Onu demiyorum, neden? Neden, başka bir yöntem yok muydu?” Başımı yavaşça kaldırdığımda beni izlediğini gördüm. Gözlerimiz kesişti, onun parlayan gözlerine zıt benim kopkoyu gözlerim. Yutkunduğunu, hareketlenen Adem elmasından anlamıştım. Bir şey söylemedi.
“Canımı yaktın.” Etraftaki seslerin kesildiğini ve içerinin çok daha soğuk olduğunu hissettim.
“Sen canını yakıyordun. Kendi canını yakıyordun. Gözümün önünde. Nasıl yapabilirsin, nasıl bu kadar ileri gidebilirsin? Kolunun halini gördün mü hiç? Her tarafı kan olmuştu ve kendi ten rengin gözükmüyordu. Sürekli olarak başını iki yana sallıyordun. Yardım istiyordun.” Hızlı hızlı kurduğu cümlelerin ardından nefes aldı ve devam etti.
“Bana tekme attın.” Bu sefer onun da sesinin titrediğine emindim. Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ve gözlerim baktığı noktaya, onun gözlerine, kitlendi. Ellerim birbirine dolanmıştı.
“Ne?” Fısıltıyla çıkan sesimi duyabilmişti. Gözleri sürekli titriyordu.
“Bunu doktorlara söylemedim.”
Aradan dakikalar geçerek ilk şoku atlatınca konuşabildim.
“Neden söylemedin?” Bu sefer kalın dudakları yavaşça hareket ederek tebessüm etti. Gözlerim onun dudaklarına kaydı ardından sağ yanağında oluşan küçük çukura... Çukur, gittikçe derinleşirken onun gülümseyişi de büyüdü. Bir an gözüme o kadar farklı biri gibi gözüktü ki. Saçları arkaya doğru yatırılmıştı, yüzünün her tarafını görebiliyordum, elleri masanın üzerinde sessiz bir ritim tutarak hareket ediyordu.
Sabırla onu incelememi bekledi. Gözlerim tekrar gözlerine giderken ifadesini hala bozmadığını gördüm. Aynı gülümseyişi ve çukuruyla bana bakıyor, konuşmuyordu. O an içinden neler geçirdiğini merak ettim. Onun parlak kahverengi gözlerinden nasıl gözüküyordum?
Söylediğine inanmamıştım. Beni yürüyebileceğime dair umutlandırmaya çalışıyordu. O gün ona orada ne yaptığımı çarşafım yere düşene kadar hatırlıyordum. Ona tekme atmaya çalışmıştım ama bu sadece kendi içimde gerçekleşmişti. Onun bana olmasını umduğum gülüşüne karşılık vermeye çalıştım. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı, gerçek bir gülümseme olmayabilirdi ama o ona gülümsemeye çalıştığımı anladı.
“Beni umutlandırmaya çalışmana gerek yok. Ne yaptığımı hatırlıyorum.” Tekrar ellerimle dönerek oynamaya başladım.
“Hepsini değil ama.” Sesi biraz daha kısık çıkmaya başlamıştı. Sağ elimle sargılı olan kolumu okşamaya başladım. Ellerim sargının pürüzlerine takılarak aramızdaki konuşmaya katıldı.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. Tekrar sessizlik oluşurken bana bakabilmek için başını eğerek yüzüme doğru yaklaştı. Ani hareketine karşı olduğum yerde kalırken bana tekrar çukurunu sergiledi ve alaylı bir sesle konuştu.
“Senin hakkında düşündüklerimde beni haklı çıkartıyorsun.”