İçeriğe geç

Girift Cesetler Komedyası

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Girift Cesetler Komedyası

Bölüm 3

Atılan Her Adımın Bir Hesabı Vardır

3.Bölüm Atılan Her Adımın Bir Hesabı Vardır

Hasta bakıcılar beni tekerlekli sandalyeye bindirirken yanımızdan ayrıldı. Bu içimin biraz burkulmasına neden oldu, bana veda ettikten sonra gidebilirdi. Sanırım yine arkadaşsız kalmıştım. Her zaman öyle olduğumu kendime hatırlatarak kendimi üzmemeye çalıştım.

Zorlanarak oturtulduğum sandalyeye birkaç saniye baktım. Koridordan geçerken bazı insanların bakışları olmazsa o kadar da kötü hissettirmiyordu. Yorulmuyordum, güzel yanı bu olabilirdi. Bana yardım eden birileri vardı ve ben istediğim kadar kullanabilirdim bu hakkımı.

Neler düşündüğümü fark edince birkaç saniyelik bir şaşkınlık yaşadım. Her zaman bundan nefret ettiğimi söyleyerek geçirdiğim günlerin aksine şu an bu durumu kabulleniyor ve sevmeye çalışıyordum. Onun üzerimde yarattığı etki, beni gece yarısı denize girmişim gibi hissettirdi. Çok soğuktu ama bir o kadar da eğlenmeye müsait. Korkulası ama güvenli.

Gözlerimin onu aradığını hissettim. Geçtiğimiz koridorları süzüyor, onunkine benzer saçlar arıyordu.

Koşarak ilerleyen birine takıldı gözlerim. Önünde bir tekerlekli sandalye, her adımında havaya kalkan saçlarıyla oydu. Hızla koşuşuna karşı dikişlerinin patlama ihtimali aklıma düşünce ona sinirlendiğimi fark ettim.

Sonrasında fark ettiğim şeyse bana doğru geliyor oluşuydu. Sandalyemi ilerleten hasta bakıcı da bunu fark etmiş olacak ki durdu. Kıvırcık, yanımıza geldiğinde önce bana baktı ardından tekerlekli sandalyeye oturarak başımdaki iki hasta bakıcıya döndü.

“Ameliyattan sonra kendimi biraz yorgun hissediyorum.” Benim kahkahamla cümlesi kesilirken gülümseyerek devam etti.

“Benim tekerlekli sandalyemi de kullanabilir misiniz?” Kibarlığını bırakmadan konuşurken gözleri bir kez daha bana kaydı. Bir süre benim gülüşüm dışında kimse bir şey söylemezken sonunda bir hasta bakıcı ona doğru yöneldi, diğer kadınsa benim sandalyemi hareket ettirdi. Onların yüzündeki gülümseyişi de görmüştüm. Kadın, eğlenen bir sesle onu da ilerletirken konuştu.

“Tabii ki. Zor bir ameliyattı sanırım.”

Yan yana ilerlerken ikimiz de konuşmadık, yaptığı bu hareket bana kendimi o kadar değerli hissettirmişti ki. Uzun zaman sonra gerçekten rahatlamış ve yaşamaya müsait bulmuştum kendimi. Aldığım nefesin bile beni mutlu ettiğini fark ettim. Birisiyle konuşmak beni hayatta bağlamış, kaybettiğim tüm güzellikleri tekrar deneyimlemeyi fırsat vermişti.

Normalde alıştığım odaların yanından değil, hastanenin diğer tarafındaki odalardan ilerliyorduk. Benim odamın bulunduğu koridorda genelde çok kişi olmaz, her taraf sessiz olurdu. Şimdi geçtiğimiz yerlerse zemine çökmüş insanlarla doluydu. Kenarlara koyulmuş sandalyelerin hepsi dolmuş, herkes sadece bir beden gibi hareket ediyordu.

Boş bakışlarıyla korkutucu görünüyorlardı, odalardaki kişilerin peşinde sürüklediği bu insanların hepsinin bir seçim hakkı olsaydı içerideki kişi olmayı seçeceklerine emindim. Dikkat çeken diğer şeyse kapıların önünde bekleyen çok fazla çocuk olduğuydu. Çoğunluğu küçük çocuktu, normalde yerinde durduramayacağınız bu yaştaki çocuklar şimdi geçirdikleri tüm yıpratıcı süreçlerin tanığı gibi erken büyümüş ruhlara sahipti.

İçerideki kişi anneleri ya da babaları olmalıydı. Köşedeki bir çocuğun, başını dizlerinin arasına gömmüş adamın saçlarını okşadığını gördüm. O bakışlarındaki keskinlik beni mahvetmişti. Başka bir çocuğun kendisiyle konuşmaya çalışan kimseye cevap vermediğini gördüm. Adeta kendini her şeye karşı soyutlamış, yaşamdan kopmuştu.

Hep hasta olanlarla bir arada olurdum, onları görürdüm. Ama şimdi fark ediyordum, asıl yarayı alanlar hayatına devam etmekle mecbur tutulmuş olan bu insanlardı. Devam etmeleri gerekiyordu. Okullarına, işlerine, çocuklarına tek bakmaları gerekiyordu, ölüm haberinin geleceği korkusunu taşıyorlardı.

“Orta yaşlı insanların olduğu koridor. Genelde trafik kazası geçirmiş kişiler var.” Benim sandalyemi kullanan hasta bakıcı sadece bizim duyabileceğimiz bir ses tonuyla konuştu. Söyleyecek bir şey bulamadım, yıllardır ailemi bu denli yıpratan da ben değil miydim? Yaşayabilecekleri mutlu bir hayatları varken benim yüzümden gerçekleşmemiş hayalleriyle doluydu tüm anıları.

Sağ doğru dönerek başka bir koridora geçince aynı hüznün burada da olduğunu fark ettim. Kısık ve üzüntülü bir tonda hasta bakıcılara dönerek sordum.

“Neden içeri girmiyorlar?” Dudağının hemen üstünde büyük bir beni olan kadın, bana acıyarak gülümsedi.

“Bazıları bulaşıcı hastalığa sahip olduğu için her zaman içeriye girilmiyor. Ama çoğu kişi ailesinin kendisini bu halde görmesini istemiyor.” Onu başımla onaylayarak önüme doğru döndüm.

Koridorun sonundaki odanın önünde durduk. Sandalyemi kullanan kadın kapıyı açarak beni içeriye geçirdi. İçeri girmeden ona sadece el sallayabilmiştim. Başıyla beni onaylamıştı.

Annem, yatağın yanındaki tekli koltuğa oturmuş telefonla konuşuyordu. Beni görünce gülümsemeye çalışarak ayağa kalktı. Telefondaki kişiye hızla veda ederek yanıma geldi.

“Canın çok yanmadı, değil mi? Hala iyi misin? Bir süre senin yanında kalacağım. Artık bir oda arkadaşın da var.” Pürüzlü sesiyle ve yaşlarla dolmuş olan gözleriyle bana bakarken anneme elimden geldiğince gülümsedim. Sağ elimden tutup okşayarak benim yatağımın yanındaki yatağı işaret etti.

Üstünde hasta kıyafeti ve dizine kadar gelen uzun çoraplarıyla sağ doğru dönmüş yatıyordu. Saçları yüzüne doğru geldiği için onu tam göremedim. Odada kimsenin olmaması, sadece onun yabancısı olduğu benim annemin olması bir an onun kimsesizliğini hissettim. Canı tam şu anda yansa onu sakinleştirecek ve elini tutacak kimsenin olmamasına öylesine sinirlendim ki.

Her an yanında olmalarını istedim, varlığını bile bilmediğim ailesinin. Onu hiç yalnız bırakmamalarını, sürekli konuşarak dışarıdaki dünyadan bahsetmelerini istedim. Neden onu en savunmasız anında, uyurken, görünce böyle hissettim bilmiyorum ama ona kendimi öylesine ait hissettim ki.

“Adı ne?” Yattığı yatağın yumuşaklığından memnunmuş gibi kıvrılan kızdan gözlerimi ayırmadan sordum. Onun hastalığını öğrenmeden önce kendisini öğrenmek istemiştim. O, bilmese ve kimse fark etmese bile ona kendi içimde duymaya başladığım saygıyı tüm ruhumla kabullenmiştim.

“Akşam zor bir ameliyata girecekmiş.” Dudaklarını büzdüğünü hissettiğim ses tonuyla konuşunca aniden ona döndüm.

“Anne, sana onu sormuyorum.” Kendi içimde yaşadığım ruhsal tutumun ona yansıyışını engelleyememiştim.

“Anladık ismini soruyorsun. Ben de sana onunla ilgili bilgi veriyorum, hem isminin ne önemi var? Ölüp ölmeyeceğinden daha mı önemli?” Bu konu ikimizin de hassas noktasıydı. Ölmek. Benim öleceğim... İsmim başka bir şey olsaydı da ölecektim.

Benim ismime sahip olan kim bilir kaç kişinin önünde yaşayabileceği bir hayat vardı? Böylesine canı sıkılmadan, elinden kayıp giderek her an yere düşürecek gibi hissetmeden yaşayabilen kaç kişi?

Hasta bakıcı çıktıktan birkaç dakika sonra ancak gözlerinin önüne kapattığı ellerini gözünden çekebildi. Titrek ve hassas bir sesle konuştu.

“Nazlı. Nazlı’ymış ismi.”

Ben bir şey söylemeyince konuşmaya ihtiyacı varmış gibi devam etti.

“Ailesi Antalya’da yaşıyormuş. Burada dedesi kalıyor, arada onu ziyarete geliyormuş. Onun dışında yalnızmış. Efsun, bak eğer yanında kalmamı istersen kalırım.”

“Hayır, anne burada olmanıza gerek yok zaten beni sürekli uyutuyorlar biliyorsun. Hem ben hastaneyi seviyorum, öyle kendimi sanki bir film sahnesindeymiş gibi hissediyorum.” Bu söylediğimin üstüne gözleri biraz dolarak bana baktı sonra gülüştük. Gülmemizle gözümüzden yaş damlalarının kaçması bir oldu.

Hayatına devam etmesini istediğimi biliyordu, bunu bildiğini biliyordum ama ihtiyacı olduğu için tüm bilinçlere rağmen haberi yokmuş gibi davranıyordu. Böyle davranması bir yanımı mutlu ederken diğer yanımı çıldırmış derecede çığlık atmamı sağlıyordu. Ama o karşımdayken ben tüm deliliğimizi bir kenara bıraktım ve çok normal insanlarmışız gibi yatağımda oturduğum yerden ayaktaki ona sarılmaya çalıştım. Birlikte titrek nefesler alarak birkaç dakika geçirdik. ***

Garsonun önüne koyduğu kahveyle sinirlendi. Karton bardakta getirmemelerini tembihlemesine rağmen kimse onu ciddiye almamıştı. Söylene söylene kahvesini alarak dudaklarına götürdü. Dilinde hissettiği yakıcı sıcaklıkla birlikte yüzünü buruşturdu ve karton bardağı hızla masaya geri koydu. Onun her hareketini izleyen yaşlı doktor, kendisine sabırlı olması gerektiğini tembihledi. O genç kız için... Hala ona yeni bir hayat verebilmenin umudu vardı üstünde.

Adam, yanan dilini dişlerinin arasında gezdirip doktora döndü.

“Baba, yanındaki doktor ne demek istedi? Ben bazı şeyleri yanlış anladım sanırım.”

Kastettiği hitabı umursamayarak adama durumu nasıl açıklayacağını düşündü. Bir yanında bunu daha önce fark edememiş olmasının pişmanlığı vardı. Genç kızın her zaman garip davranışları olduğunu düşünerek geçiştirmişti zihninin içinde. Ama şimdi o davranışların peşine düşmesi gerektiğini fark ediyordu.

Adamın gözlerine odaklandı ve hissettiği asıl şeylere değinmeden konuşmaya başladı.

“Efsun’un hiçbir zaman kolay bir hayatı olmadı Kenan.” Adamın ifadesi yıllarca içinde biriktirdiği düşünceleri dışa vurma dürtüsüyle sarsıldı. Sonrasında babasının kendi düşüncelerini duyması gerektiğini hissederek konuştu.

“Hangimizin oldu ki? Onunla birlikte bizde mahvolduk. O olmasaydı eğer harika bir aile olarak yaşıyorduk. Tek acı çeken oymuş gibi konuşma.” Söylediklerini tüm kalbi kabullenmiyordu belki ama babası bunları böyle duysun istemişti. Doktor, bir kez daha yargılayan bakışlarını onun üstünde dolaştırdı ve kendini sakinleştirmeye çalıştı.

Bir kez olsun şaşırmamıştı, biliyordu. En başından beri oğlunun kızı kendi yavrusu gibi kabullenmediğini. Aradan geçen onlarca hatıra, tedaviler, ağlayışlar ve diğerlerine göre daha az yaşanmış olan kahkahalar... Hiçbirinin hedefi kızı değildi, kendi rolünü uzaktan izleyip duygulanmış olan bir adamdı. Diğer kızına üzülmüştü, onun annesizliğine... Karısına üzülmüştü, her gün yitip giden aklına... Kaybettiklerine, hiçbir şey yapmadan izlediği kayıplarına.

“Bunun sırası da gelecek elbet.” Artık bakmak istemediği gözlere başını çevirmişti. Aklının her köşesinde başarısız olduğu düşüncesi yankılanıyordu. Zorlanarak devam etti.

“Ama şu an değil ve bu sözlerin hedefi de ben değilim. O küçük kızda değil. Sen bunları içindeki o adama söyle.” Oğlunun canını yakmak istiyordu ama hiçbir sözün muhtaç olduğu hazzın yerini alamayacağını düşündü.

Kenan, masadan bir an önce kalkmak istiyordu. Kendi başlattığı yalan gerçeklerle ve suçluluk duygusuyla baş edemeyeceğini hissetti. Ama yine de bunu babasına yansıtmadı. Kendi kafasında oluşturduğu güçlü adam modeline tersti bu.

“Neden kendine zarar vermiş? Annesi gibi delirmeye mi başladı şimdi de.” Doktor, oğlunun ne duymak istediğini bilmiyordu. Ona gerçekleri söylemenin de bir anlamı olmadığını düşünüyordu. Masadan kalkmak için hareketlenince adam, babasının kolundan tutarak konuştu.

“Yanındaki psikiyatristi değil mi? Hastayla böyle konuşması uygun mu sence? Hiç profesyonel değil.” Söylenerek devam edeceği sırada babası kolunu elinden kurtararak son kez konuşup uzaklaştı.

“O bile senin kızını senden daha çok umursuyor. Kaç yıldır bu hastanede tedavi görüyor farkında mısın? Tüm hemşireler tanıyor onu, doktorların çoğu.”

Bazen öyle hastalara şahit olursun ki. Tüm tecrübelerin seni terk ederek hastayla tek başına bırakırlar. O an doktor kimliğinden sıyrılarak bir insanoğlu olursun. Yalnız kalmış, önünde takip edebileceği hiçbir izi olmayan biri. Her yara farklı kanar ve bir doktor tüm yaraları saramaz.

Her yaraya her sargı olmaz. Her yara aynı sargıyla sarılmaz.

***

Başında siyah bir şalı olan, yüzünün her iki yanına dalgalı saçları dökülen kadının eline birkaç damla gözyaşı düştü. Zorlukla dik tutabildiği başı masanın üstüne usulca düşerken sessizce ağlamaya devam etti. Az önce duyduğu yeni gerçeklerin şaşkınlığıyla hıçkırmaya başladı.

Asıl masanın hemen arkasındaki masaya ait olan sandalyelerinden birinde sırtı onlara dönük bir şekilde oturmuş, tüm konuşmayı dinlemişti. Çoğu zaman nasıl halledildiğini bilmediği tedavi masrafları ve doktorun ilk tanıştıkları andan itibaren garip ilgisi... Ne kadar aptal olduğunu tekrarladı zihninin içinde. Başına defalarca durmadan vurmak istedi. İçindeki acıyı daha fazla büyütmek istedi, kendine zarar vermek istedi.

Doktor, eşinin babasıydı. Uzun yıllar boyunca üçü birlikte kızının durumunu tartışmıştı. Gireceği ameliyatları, alması gereken ilaçları, yapılması gereken tüm iğneleri o adam tek tek özenle planlamıştı. Doktora birçok kez minnetlerini sunmuştu.

Ve o adam, her defasında bunun kendi mesleği olduğunu söyleyerek görevi olduğundan bahsetmişti. Kim bilir ne kadar aptal gözükmüştü, doktor onları kendi için değil torunu için yapıyordu.

Torunu için, aralarındaki ilişki için. Annesi olarak teşekkür etmeliydi belki ama fazlası değil. Ama o doktorun ayaklarına kapanmış, nasıl daha fazla teşekkür ederim diye düşünmüştü. Kendi oğlu için de yapmamıştı, torunu içindi. Torunu...

Kocasının gözünde delinin tekiydi. Herkes deliler düşünemez sanırdı ama en çok onlar düşünürdü.

Kızı, kendi canından bir parça koparıp dünyaya getirdiği kızı... Şimdi babası onu sevmiyordu. Kadere uyan hayatının sorumluluğunu kızına atıyordu. Hayır, diye fısıldadı.

Bilmeyecek. Doktorun dedesi olduğunu, babasının ondan nefret ettiğini... Kendi acısını sırtlanırdı ama kızının acısına dayanamazdı. Onun babasına karşı duyduğu hasretliğine dayanamazdı.

Orada, üstünde simit kırıntılarının olduğu küçük bir masada otururken ve yüksek sesli kalabalığın içindeyken kalbinin üzerinde filizlenen bir arzuyu fark etti. O küçük fidanını herkesten koruyacağına yemin etti. Kendi deliliğinden bile.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.