İçeriğe geç

Girift Cesetler Komedyası

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Girift Cesetler Komedyası

Bölüm 1

En Keskin Bıçak Zaaflardır

1.Bölüm En Keskin Bıçak Zaaflardır

Burnumdan almaya çalıştığım nefesler canımı yakmaya başlayınca dudaklarımdan bir inleme çıktı.

Sağ tarafımdan devamlı olarak dijital ses gelirken bana dokunan eller hissettim. Neredeydim?

Kalbim, korkunun etkisiyle hızla atmaya başladığında dijital sesin yankılarının da arttığını fark ettim. Tüm vücudum hırıltılı nefeslerimle sallandı, ellerim titremeye başladı. Tüm bedenim, bir kez daha hastalığıma boyun eğince kendimi uzaktan izleyen biri gibi tek yapabildiğim nöbetimin geçmesini beklemekti.

...

Her gün birkaç defa duyduğum seslerden biri; şırınganın poşetinin yırtılarak açılması ve hemşirenin eldivenlerinin poşetle birkaç saniyeliğine temas ederek ses çıkarması.

Bazı insanlar bana hep aynı şeyi yaşamanın bir süre sonra uyuşturucu etkisinin olduğundan söz ederdi. Eğer sürekli olarak kolların delinirse, demişti teyzem. Bir süre sonra deliklere alışırsın ve senin normalin delikler olur. Bunu yatağımın kenarına oturup ellerimi tutarak söylediğinde kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. On yaşımda olabilirdim mesela. Çünkü o zamanlar hastane odasında evim bellediğim yatağıma oturmalarına izin verirdim

Şimdiyse hayır, mümkün değil.

İnsanlar hastanelerden sonra kendi evlerine geldiklerinde ellerini normalde yıkadıklarından çok daha uzun süre suyun altında tutarak tüm zararlı mikrop ve yaratıkların suyla akıp gitmesini beklerler. Hastaneyi tüm pisliklerin barınağı sandıkları için. Dışarıda her yere temas ederlerdi ellerini, bense sadece çarşafıma dokunurdum. Pis olansa ben olurdum.

Dışarıya uzun zamandır çıkmamıştım, yasaktı. Bağışıklık sistemim çok düşüktü ve korunmalıydım. Bu yüzden hayatım sürekli olarak yeri değişen bir hastane odasından ibaretti.

Bir banyosu ve tuvaleti de var evet. Ama benim için değildi. Ziyaretçiler içindi.

“Bugün değişiklik var mı?” Hemşire şırınganın içine sıvıyı çekerken kısık bir sesle sormuştu. Bana bakmıyordu bile. Aynı soruyu girdiği ve deldiği her kolun sahibine soruyordu. Bu benim sevdiğim hemşire değildi. Bugün onun izin günü olmalıydı, ne çabuk hafta içi olmuştu? Son zamanlarda verdikleri ilaçların dozları öylesine artmıştı ki kafam karışıyordu.

“Hayır, aynı ağrılar ama.” Ama dememle birlikte içindeki sıvıyı çektiği kavanozun içinden şırıngayı çıkardı. Havaya doğru içindeki sıvıyı biraz akıttıktan sonra hızlı adımlarıyla yanıma geldi. Bu hastanenin daimi müşterisiydim, beni tanıdığı için çarşafıma hiçbir şekilde dokunmayarak eliyle sağ kolumu tuttu.

“Ama?” İğneyi sağ koluma doğru götürürken elimi kendime doğru çekerek onu durdurdum.

“Ve sen sormadan ben söyleyeyim, tüm iğneleri sol koluna yapamayız.” Diyerek devam ettiğinde sesindeki alçak ton giderek kısık olan gözleri açıldı ve ben de hiç istemeyerek sağ elimi ona geri uzattım. Ayrıca teyze, sen bana ziyarete gelirsen söyleyeceğim. Sürekli olarak acı çekmek yeni acılara karşı dirençli falan yapmıyor. Aksine her vurulan iğne öncekinden çok daha fazla parçalıyor.

Kadın hemşire, önce kolumun üst tarafını iple sıkıca bağladı. İğne yapmak için kolumdan seçtiği yere yandan aldığı kırmızı şişeden damlalar damlatarak uygun pozisyona getirdi. Sonrasında diğer eliyle kolumu okşayarak iğneyi tenime batırdı.

Hiç gözlerimi ayırmadan şırıngayı seyretmeye devam ettim. Sıvının, tenimden içeri girmesini. Deliğimi ve ince acısını... Eğildiği yerden kalktı ve koluma tutuşturduğu pamuğu devralmamı bekledi.

“Ama?”

“Son zamanlarda anılarım fazla bulanık. Her şey çok hızlı veya yavaş geçiyor ve ben hayatın içinde değilmiş gibi hissediyorum.” Başını eğerek gözlüğünün üst tarafından bana baktı.

“Böyle şeyler yaşaman çok normal. Bir terapi görmen gerekiyor. Sonuçta sen genç bir kızsın ve herkesten çok daha zor bir hayatın oldu.” Yüzündeki ifade ve bakışları hiçbir şekilde değişmezken odayı terk etti.

Cevabımı bile beklemeden odadan çıkmıştı. Tüm gün boyunca gördüğüm insanlar, hemşireler ve doktorlarken onların da benimle konuşmaktan kaçınması tam anlamıyla berbat hissettiriyordu.

...

Başka bir sabaha daha gözlerimi açtığımda gözlerim direkt pencereye yöneldi. Hasta bakıcı ya da hemşireler henüz odama gelmemişti çünkü perdeler örtülüydü. Dışarıyı görmek için onları beklemek zorundaydım.

Kapım birkaç defa tıklandığında başımı oraya çevirdim. Ağzımda rahat nefes almama yardım edebilmesi için bir maske vardı. Haliyle kapıdaki kişiye hiçbir şey söyleyemezdim.

Kapının kolu yavaş bir şekilde çevrilerek açıldığında odanın içine başını sokan doktorumu gördüm. Göz göze geldiğimizde gülümseyerek bana baktı. Ona karşılık vermeyi isterdim ama maske yüzümün yarısını sıkı bir şekilde kapatıyordu ve mimiklerimi hareket ettirmeme engel oluyordu.

“Hazal Hanım, gelebilir miyiz? Acilen tanışmanız gereken birini getirdim size.” Hiçbir art niyeti olmayan gülümsemesiyle kurduğu cümlelerde aslında resmi konuşmuyordu. Yıllardır benim doktorluğumu yapmıştı ve siz ile ek getirdiği hiçbir kelime asıl amacını taşımıyordu. O sadece benim kendimi iyi ve değerli hissedebilmem için böyle söylüyordu.

Onun, doktorumun karşısında iyi görünmeyi çok isterdim ama o benim tüm utanç verici anılarıma şahit olmuş biriydi. Önünde defalarca kusmuş, nöbet geçirmiş, beni muayene edebilmesi için soyunmuş biriydim. Ben hastaydım ve bunlardan utanmamam gerekirdi ama yine de anıları düşündüğümde utanabiliyordum.

Yüzümün üst tarafı maskenin boşluğundaydı ve ben gözlerimi kısabileceğimi fark ettim. Ben de gözlerimi kısarak başımı salladığımda kapıyı tam bir şekilde açarak odanın içine girdi. Onun ardından birkaç saniye sonra başı yere çevrili biri daha girdi ama doktorumdan çok daha yavaş adımlarla.

Kablolar bağlanmış kolumu zorlukla hareket ettirerek üstümdeki çarşafı boynuma kadar çektim. Bunun sebebi mor hasta önlüğümün içinde sütyenimin olmaması ve göğüs uçlarımın belli olmasıydı. Ama içeri giren iki erkek de bunu fark etmemişti.

Yaşlı ama huyu hiç değişmeyen anlayışlı doktorum heyecanla ellerini birbirine kenetledi. Başını çevirerek yanında getirdiği çocuğa baktı ve kafasını iki yana salladı. Sanırım onunla bu odada ne yapması gerektiğini konuşmuştu ama çocuk istediği gibi davranmıyordu. Kontrolün elinde olmasını çok seven doktorum, planladığı şeyler yolunda gitmediğinde kafasını hareket ettirirdi. Bu hareketini unutmak mümkün değildi çünkü hastalığım ne zaman ilerlese başını böyle sallardı.

Ama şimdi her zaman olduğunun aksine kontrol etmesi gereken kişi ben olmadığım için biraz mutlu hissetmiştim.

“Her neyse. Her neyse.” Başını durmadan sallamasıyla çok komik görünüyordu. Gerçekten bu adamın doktorum olması ne güzel bir tesadüftü.

“Bak, Hazal.” Ardından az önce zaten söylediği şeyleri tekrar söyledi. “Sana birini getirdim.”

Sinirlenmesi geçerken hala başını yerden kaldırmamış çocuğu kafasıyla işaret etti. O çocuğun da üstünde benim gibi hasta önlüğü vardı. Uzun saçları gözlerini kapatıyordu ve başı zaten eğikti. Yani onun yüzünü hiçbir şekilde göremiyordum ama yine de kim olduğunu biliyordum.

“Ve anlaşabileceğinizi düşündüm.” diye devam etti doktorum. Bir yol arkadaşı diyordu işte. Birçok doktor bana yol arkadaşı olmam için insanları getirmişti ya da beni onların odalarına götürmüştü.

Ama burada arkadaş edinmek bir riskti. Biriyle anılarınızı paylaşırdınız, kahkahalar atar, mr’ye aynı anda girmeye çalışır, doktorların önlüklerini çalıp giyerdiniz. Hastane koridorlarında, sizin için o koridorlar birer parktı, çaldığınız önlüklerle koşardınız. Sonra bir gece siz kim bilir kaçıncı işkencenizi çekerken doktorlar; arkadaşınızın kritik bir durumda olduğunu düşünür, onu ameliyata alırlardı.

Sonra sabah olurdu. Siz, ağrı kesicilerle zar zor kendinizi topladıktan sonra serum askınızla birlikte yürüyerek onun odasına giderdiniz. Ve bam, odadaki yatağın içinde tek bir dosya var.

Dosyanın içindeyse tükenmez kalemle yazılmış, sayfanın ortasında bir yer var. Ölüm saati yazıyor. Orayı okuduktan sonra gözünüz üstte yazılmış isme kayıyor, doktorun ismi...

Kimse sizi teselli etmiyor, niye teselli etsinler ki? Doktorlar bu duruma alışmış. Aileler kendine bile yetemiyor.

Sonrasında aynı günün akşamında o doktor, gülümseyerek odanıza geliyor. Sizi kurtaracağına dair sözler veriyor. Yalan, diye fısıldıyor eski arkadaşınızın sesi kafanızın içinde. Bana da aynı şeyleri söylemiş, aynı sözleri vermişti. Hepsi birer yalancı. Eve gittiğinde beni unutmuştur bile. Huzurlu bir uykuya dalmıştır.

Kendime karşı çıkıyorum, doktorlar olmasaydı bu kadar bile yaşayamazdın diye. Ama hasta bir çocuk bunun farkına varamaz. Hasta çocuk. Her şeyiyle hasta çocuk. Zihniyle, kalbiyle, vücuduyla. Hayır, yeterdi susmalıydım. Bunları tekrar kendime hatırlatmamalıydım. Sadece başka hiçbir anım yoktu ve hatırladığım anılarım da bunlarla sınırlıydı.

Doktorum, dakikalar öncesinde odamdan çıkarak beni bu çocukla bırakmıştı. Başını bile kaldırmayan o çocukla. Eskiden en azından seçtiği kişiyle beni tanıştırır, belki el sıkıştırır sonra giderdi.

Sessizlik ve onun hareketsiz duruşu beni sinirlendirmeye başlamıştı. Ben burada ayağa kalkamıyordum.

Deliklerle dolu olan sol elimi kaldırıp yumruk yaparak yatağımın demirden olan baş kısmına sertçe vurdum. Artık o başını kaldırıp bir kez olsun bana baksın diye. Kolumdaki serumun iğnesi de hareketimle beraber canımı yakmıştı.

Doktorum, ağzımdaki maskeyi çıkarmadan gitmişti bu yüzden konuşamıyordum. Kendimi bir anlık sokak hayvanları gibi hissetmiştim.

Bir dertleri vardı ve konuşamıyorlardı. Kendi dillerinde konuşmaya çalışıyor, insanların onları anlaması için çaba sarf ediyorlardı. Ama eğer gerçekten anlamaya meraklı bir insan gelmezse onlar ne kadar çabalarsa çabalasın, kimseye dertlerini anlatamayacaklardı.

Eski hemşirem, bana bir yöntem göstermişti. Demişti ki, eğer ağlamaman gerekiyorsa ama sen boğazındaki o sert yumruyu yutamıyorsan parmaklarının arasını sık. Baş parmağınla işaret parmağının arasını. Böylece ağlamayacak ve çok daha güçlü bir kız olacaksın.

Sol elimdeki parmak aralarımın hepsi çiziklerle doluydu. Ne zaman biri iyileşse onu tekrar kanatacak bir neden buluyordum.

Bu yöntem işe yarıyor muydu bilmiyorum ama karşımdaki çocuğun başını kaldırıp baktığı ilk yer olacak kadar dikkat çekiciydi.

“Ne yapıyorsun?” Gözlerinin açıldığını uzun saçlarının arasından bile görebilmiştim. Bakışlarını çevirmeden hızlı adımlarla yatağıma doğru yaklaştı. O yaklaştıkça tırnaklarımı kendime daha fazla batırdım.

“Kendine zarar mı veriyorsun?” diye dehşetle ve korkuyla konuştu. Bir eli çarşafıma dokunduğunda sağ elimle onun elini ittirdim. Çarşafıma dokunmasını istemiyordum. Kirletmesini istemiyordum. Ama o bunu yanlış anladı.

“Doktorlar bunu hiç fark etmedi mi? Ya hemşireler?” benim için endişelenmişti. Çünkü kendine benzetmişti. Parmaklarım tekrar sol elime giderken o görmesin diye çarşafın altına sakladım ellerimi.

“Hayır, dur yapma! Aptal mısın sen, doktorlar sana o kadar kan veriyorlar ve sen bunu bile bile...” Elleri her çarşafa gittiğinde onu bir şekilde engelliyordum. Kalbimin gittikçe hızlanan sesini hem kendi içimde hissediyordum hem de yanımdaki alet uyarı sesi veriyordu.

Artık göz yaşlarımı durduramıyordum ve bunun için elimi çok daha fazla çiziyordum. Beni durdurmaya çalışıyordu. Daha birkaç gün önce ameliyat olmuştu. Dikişleri taze olmalıydı bu yüzden beni durduramayacak kadar güçsüz olmalıydı. Ama yine de ayaktaydı.

Çarşafın altındaki ayaklarımı hareket ettirmeye çabaladım. Kendi içimdeki boşluğa tekmeler salladım, göz yaşları maskemin içinde birikmeye devam ederken nefes alamadığımı hissettim. Nefes alamadıkça ve elimin acısı arttıkça daha fazla çizdim kendimi. Elimi geçerek deliklerle dolu ve hali hazırda takılmış olan serumları umursamadan sol kolumu baştan sona çizmeye başladım. Canım çok yandı, kendimi durduramıyordum.

Onun bağrış seslerini duydum, çok korkmuştu, yardım istiyordu.

Durduramadım, kendimi durduramadım. Ona beni durdurması için yalvarmak istiyordum ama yapamıyordum. Konuşamıyordum.

O, en sonunda hiç yapmaması gereken bir şeyi yaptı, beni durdurmak için. Çarşafı iki eline doladı ve sertçe üstümden çekerek yere attı. Benim çarşafımı, yere attı. Kirli ve pis olan hastane zeminine attı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.