İçeriğe geç

Geriye Kalanlar

Bölüm 9 · 14 dk okuma

Geriye Kalanlar

Bölüm 9

9. "KAÇ KAÇABİLDİĞİN KADAR"

Arabayı atlamak bir şeçenekti.

Tekerlekler asfaltın üzerinden yağ gibi akıp giderken, bayılma numarası yapmayı bile düşünmüştüm.

Düşünmediğim tek şey mantıklı olandı; ağzımı açmak ve arabadan inmek istediğimi söylemek… Bunu yapamadığım için kendime kızıyordum. Hayatım boyunca isteklerimi söylerken yaşadığım tutukluk şimdi de benimleydi. Neden böyle olduğumu bilmiyordum ama böyle olmak bana kendimi eksik hissettiriyordu.

“Neredeyse gelmek üzereyiz. Gerçi biliyorsundur. Kısa zaman önce buradaydın.”

Sözleriyle yanaklarımın ısındığını hissettim. “Ben…”

“Görevin için buradaydın. Unuttun mu?”

Görev! Tabii ki. Bahsettiği benim görevimdi, arkadaşınınki değil. “Hayır, unutmadım.”

“Zor oldu mu?”

“Ne zor oldu mu?”

Yeniden gülümsedi. “Sende biraz saflık var mı? Görevinden bahsediyorum.”

“Hı…” Sakin ol Lalin. Kimse bir şey bilmiyor. Sakin ol. “Zor olmadı. Şey, o bana yardım etti.”

“Cihangir mi?”

“Evet.”

“Şanslısın.” dedi bir parça şaşkınlıkla. “Kolay kolay birilerine yardım edecek biri değil.”

Evin görünmesiyle yersiz bir telaşa kapıldım. Burdan geri dönmenin bir yolu var mıydı? Olmasını isterdim. Kendimi onun karşısında bulmak istemiyorum. En azından şimdilik…

“Otoparka girmeyeceğim. Uzun kalmayız, diye düşünüyorum. Çıkışta seni eve bırakmamı ister misin?”

Ona bomboş gözlerle baktım. Düşündüğüm nasıl döneceğim değildi. “Olur.”

Söylediği gibi aracını bahçe kapısının önünde müsait bir noktaya bıraktıktı ve inmeden önce telefonunu aldı. Aradığı Cihangir’di.

“Bilader.” dedi, çok geçmeden. “Vaktin var mı?” Bir süre dinledikten sonra “Hadi ama…” dedi. “Bizim de fazla vaktimiz yok. Lalin’i eve bırakmam gerekiyor.”

Cihangir her ne söylediyse Asır aşağı indi ve benim de inmemi işaret etti. Bahçe kapısı iki güvenlik görevlisi tarafından açıldı. Gece geldiğim için detaylı olarak görememiştim ama bahçenin ortasında büyük bir havuz vardı ve başında da yaşıtımız iki genç kız vardı. Bizi görmeleriyle kızlardan biri neşeyle elini kaldırdı ve “Asır!” diye bağırdı.

O kızların kim olduğunu bilmiyordum. Cihangir’in evinden ne aradıklarını da bilmiyordum. Bildiğim, burayı terk etmek için bundan başka fırsatımın olmayacağıydı.

“Asır,” Koluna dokunduğum gibi bana döndü. Elimi hemen geri çektim. “Arkadaşlarına selam ver, seni burada bekliyorum.”

“Emin misin?” diye sorduğunda başımı salladım. O uzaklaşır uzaklaşmaz da küçük adımlarla bahçe kapısına doğru ilerledim. Etrafı hızlıca kontrol ettikten sonra kendimi dışarı attım ve koşar adımlarla oradan uzaklaştım.

Belki bu yaptığım çocukçaydı. Belki onların gözünde kötü bir konuma düşecektim ama tüm bu ihtimaller Cihangir ile karşılaşmaktan daha fazla germeyecekti beni… Eğer daha sonra konusu açılırsa, onlara acil bir telefon aldığımı ve gitmem gerektiğini söyleyebilirdim. Evet, yapmam gereken bu kadar basitti.

Bir otobüs durağı bulmak için neredeyse yarım saat yürümek zorunda kalmıştım. Nihayet otobüse bindiğimde ise zihnimizde başka sorunlara işgal ediyordu.

Hayatın maddi gerçeği olan kira…

Berika'nın bugün anlattıklarından sonra ne onun ne de Yekta'nın babasından borç isteyemezdim. Yardım isteyebileceğim başka kimse de yoktu. Başımın çaresine bakmak zorundaydım.

Evin yakınında, çoğunlukla kafe ve mağazaların olduğu caddede inip, camlarına bakarak yürümeye başladım. Çoğu mekan tam gün çalıştıracak eleman arıyordu. Yine de yolun sonundaki hamburgecide şansımı denemek istedim. Bir hamburgerin kiramızın onda biri fiyatına satıldığı lüks bir mekandı. İçeride bolca ışık ve alkol servisi de vardı.

"Merhaba, iş ilanı için gelmiştim."

"Merhaba." Kasada oturan orta yaşlı kadın üniformamı incelerken gülümsedi. "Sanırım öğrencisin. Nasıl tam zamanlı çalışmayı düşünüyorsun?"

Mahçup adımlarla yaklaştım ve müşteriler duymasın diye sesimi alçalttım. "Şey… Söylediğiniz gibi öğrenciyim ve tam zamanlı çalışamam. Ama eğer bana bir şans verirseniz yarım günde elimden geleni yaparım."

Hemen cevap vermedi. "Burada çalışanım. Numaranı bırakırsan teklifini geldiğinde müdürümüze iletebilirim. Tabii iyi günündeyse…"

Red cevabı almamış olmam umut vericiydi. Hemen numaramı yazdım ve en az üç kez teşekkür ederek oradan ayrıldım. Sonrasında görüştüğüm iki yer de yarı zamanlı personel aramadığını söyledi. Hatta biri camdaki ilanda belirtilen tam zamanlı yazısına rağmen başvurduğum için okuma yazmam olup olmadığını sorguladı. Bazı insanlar gerçekten düşüncesiz ve kabaydı.

Eve döndüğümde kapıyı annem açtı. Her zamanki gibi yorgun görünmesine rağmen beni görünce gülümsedi.

"Bebeğim, nerede kaldın? Haber de vermedin?"

Ayakkabılarımı çıkarıp ayakkabılığa bıraktıktan sonra içeri girdim. "Yekta'ya uğrayacaktık ama olmadı. Ben, Berika ile birlikteydim."

Yalan söylerken kaçırdığım gözlerimi odama çevirdim. "Sen zayıfladın mı? Yüzün çökmüş."

"Hayır anne, sana öyle gelmiştir.”

İnanmadığını belirten mimikler yaptıktan sonra "Hadi." dedi. "Elini yüzünü yıkayıp salona gel. Yemek yiyelim. Ama sıcak su yok." Bu kez o bakışlarını kaçırdı. "Sanırım apartmanda genel bir sorun var."

Söylemeyecekti. Bu yüzden kira konusunu ona söyleme fikrini tamamen aklımdan çıkardım. "Sorun değil annecim." Ona sarılıp, yangına uzun bir öpücük bıraktım. "Zaten kış da olsa ellerimi sıcak suyla yıkamayı sevmiyorum."

"Benim güzel kızım. Keşke ağabeyin de senin gibi düşünse…"

Ah! Levent… Eminim sıcak su olmadığı için bilip bilmeden söylenip durmuştur.

"Sen ona bakma. Biliyorsun, boşboğaz." Kollarımı annemden ayırdıktan sonra odama gittim. Üzerime krem rengi eşofmanlarımı geçirip ellerimi ve yüzümü yıkadım. Saçlarımı tek tel tokayla ensemden tutturmaya çalıştım ama küt olduğunu için birkaç yerden çıkarak dağınık bir görüntü yarattı. Düzeltmeye uğraşmadan salona doğru ilerledim.

Yemekte yoğurt, turşu ve makarna vardı. Görür görmez yüzüm güldü. "Canım da nasıl makarna çekiyordu! Sağol anne."

"Makarna için teşekkür mü ediyorsun?" dye sordu sırtımı sıvazlayarak. "Yorgun olduğum için ancak bunu yapabilirim. Fırsat bulup alışverişe de gidemedim bir türlü. Dolap bomboş…"

Mahcubiyeti canımı yakmıştı. Elini sırtımdan alıp üzerine bir öpücük kondurdum. "Sabah kahvaltı etmeye pek fırsatım olmadığı için fark etmedim bile. Biliyorsun musun? Geçen hafta verdiğin harçlık hala duruyor. Berika her gün poğaça börek getirdiği için kantine gidemiyoruz bile…"

Bu doğruydu. Berika'nın annesi muhteşem yemekler yapan bir ev kadınıydı ve bundan sıkça nasipleniyorduk.

Gözleri eşofmanımın kollarına kaydığından hüzünlendi. “Ne zamandır üzerine bir şey almadık. Eşofmanın nasıl da küçülmüş.”

Masanın üzerinde duran kolumu istemsizce indirdim. “Bunlar en sevdiğim eşofmanlarım! Üzgünüm ama yenisini alsan da atmam.”

Konuyu değiştirmek için iştahlı görünmeye çalışarak önümdeki makarnadan yemeye başladım. Fakat uzun süredir aç olduğum için midemin zorlandığını hissedebiliyordum. Bu yüzden annemin boşluğunu yakaladığım bir an makarnanın dokunmadığım kısmını tencereye geri boşaltıp masayı topladım. Odamdan test kitaplarımı aldıktan sonra salondaki masaya geri döndüm. O sırada annem de pijamalarını giymiş, üçlü koltukta bacaklarını uzatarak oturuyordu. Dikkati telefonundaydı, biriyle mesajlaştığını anlamıştım ve konu her ne ise hiç memnun değildi. Çözdüğüm otuz küsür sorudan sonra kapının çaldığını duyduk. Kalbim telaşla çarpmaya başladı. Gelenin ev sahibi olmasından korkmuştum ama kapıyı açtığımda büyük bir rahatlama yaşadım.

Gelen ağabeyimdi.

Neşeyle içeri girerken yanağımdan bir makas aldı. Ayakkabısını dışarıda çıkarmak yerine eşikten geçince çıkarmayı tercih etti. Bu yüzden ayakkabısının yarısı betonda, uç kısmı da koridor halısında kalmıştı. Öfkelendiğimi hissettim.

“Dışarıda çıkarsana ayakkabını! Halı kirleniyor.”

Salona doğru yürürken, dönüp imalı bir şekilde “Hoşbulduk!” dedi. “Ne bu öfke, regl misin?”

Arkasından daha büyük bir sinirle ilerledim. “Ben regl değilim ama sen kaskafalısın! Burası otel, biz de kat görevlisi miyiz? Geldiğin saate bak.”

Geçip tekli koltuğa oturdu ve ayaklarını orta sehpaya uzattı. “Sen kendinde misin Lalin? Geleceğim saati sana mı soracağım?”

Kira meselesi dilimin ucuna kadar geldi ama annem olduğu için kendimi tuttu ve söylemedim. “Biraz şu eve özen göster. Burada annen ve kardeşin yaşıyor ama sen tüm vaktini de paranı da kız arkadaşının evine harcıyorsun.”

“Lalin…” Annem ayaklarını koltuktan sarkıtıp şaşkınca bana baktı. “Ağabeyin çoğunlukla bu saatlerde geliyor. Neden bu kadar kızgınsın?”

“Anne!” Göğsümü derin bir nefesle şişirdim. Onu üzmek istemiyordum. “Yok bir şey…”

Ayağa kalkıp ev terliklerini giyerken, “Durun ben size kakaolu süt yapayım.” dedi. Sonra da ellerini uzatıp her ikimizin de suratını okşadı. “Benim koca bebeklerim.”

Annem gittiğimde, ondan boşalan yere oturdum ve sesimi alçaltarak “Ev sahibiyle konuştun mu?” diye sordum.

“Evet, ahmak herif.”

“Ahmak mı? Adam kirasını istiyor! Üslubu yanlış ama istemekte haklı. Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?”

Umursamazca arkasına yaslandı. “Anneme söyledim.”

“Anneme mi söyledin? Bu kadar mı! Kadının kazandığı yetmiyor işte. Demek ki babam da son aylarda hiç para göndermedi. Başı-”

“Lalin, yeter. Bırak da bunu annem düşünsün.”

Bir sonraki adım çığlık çığlığa bağırmamdı ama yapamazdım. Bu yüzden ona bir işe yaramaz olduğunu söyledim ve elinde iki bardak kakaolu sütle içeri giren annemi arkamda bırakarak odama gittim.

Saat gece yarısını geçeli çok oluyordu ama bir türlü uyku tutmamıştı. Yatakta dönüp durmaktan sıkıldığım ve susadığım için mutfağın yolunu tuttum. Mutfaktan içeri girmemle burnuma çalınan koku öğürmeme sebep olacağım kadar kötüydü. Çok geçmeden kokunun çöpten geldiğini anladım. Sanırım annem birkaç gündür atmayı unutuyordu. Sabahları servise ancak yetiştiğim için çöpü şimdi atmaya karar vererek üzerime hırkamı geçirdim. Çöpü bim poşetine koyarken nefesimi tuttum. Sessizce dış kapıdan çıkarken ve merdivenleri inerken düzgün nefes aldığım söylenemezdi. Çöpe bu kadar kötü kokabilecek ne atmış olabilirdik ki!

Sokak lambasının aydınlattığı sessiz ve boş sokağın kaldırımından ilerlerken, uzaktan gelen köpek havlamaları, tüten baca kokusu ve kuru soğuk ürkütücüydü. Adımlarımı hızlandırdım ve henüz çöp kutusuna birkaç adım varken, çöp poşetini fırlattım. Poşetin kutuya düşmesiyle gecenin sessizliğine yayılan miyavlama sesi ve ardından fırlayan kediyle birlikte ben de çığlık atarak kaçmak üzere arkamı dönmüştüm ki sert bir şeye çarpıp başka bir çığlık daha attım.

Korku gözüme pus indirirken, bileklerimin biri tarafından kavrandığını hissettim. Sonra kulağıma o ses ulaştı. “Şşhh…”

Cihangir! Çarptığım kişi oydu. Bileklerimi tutan oydu. Beni sakinleştirmeye çalışan oydu.

İyi de burada ne arıyordu?

“Sen..”

Elleri yavaşça bileklerimden ayrılırken, karşımdaki varlığının gerçekliğini hala anlayabilmiş değildim. Oysa buradaydı. Benim sokağımda, gecenin bir yarısı benim karşımdaydı. Üstelik dağınık ve uykusuz görünüyordu. Üzerinde benimki gibi bir eşofman takımı vardı ve rengi siyahtı. Tıpkı kısacık kesilmiş saçları gibi…

“Benden neden kaçıyorsun?”

“Kaçmıyorum.”

Eğer gözlerini bir şeye benzetecek olsaydım, bu kesinlikle bir arı kovanı olurdu. Çünkü gözlerinde, balın bin ayrı rengi vardı. Şu an ise en koyu olanıyla bakıyordu.

“Sana benden kaçıyor musun, diye sormadım. Açıkça ortada olan bir şey sorulmaz.” Bir adım attığında, olduğum yerde kalmak için kendimi zorluyordum. “Neden kaçıyorsun?”

Yeniden, “Kaçmıyorum.” dedim. Çünkü verebilecek alternatif bir cevabım yoktu.

Başını eğdi ve iki parmağıyla burnuna dokundu. Düşündüğünü anladım ama ne düşündüğünü bilmiyordum. “Gelecek misin?”

“Hı?”

“Yarın dağ evine, diyorum. Gelecek misin?”

Bunu neden sormuştu ki? “Bi-bilmiyorum ama annemin izin vereceğini sanmıyorum.”

“Ya o kısım halledildi ise…”

Söylediğini anlayamamın verdiği şaşkınlıkla kaşlarımı çattım.

“... o zaman gelirdin. En azından söylediğin gibi kaçmıyorsan.”

Her nasılsa beni kışkırtmayı başarmıştı. Oysa ki kolayca dolduruşa gelebilen bir kız hiç olmıştım. Belki de bu yüzden başımı kaldırıp, “Gelirim.” derken kendime şaşırmıştım. Sonra asıl konunun bu olmadığını fark ederek ağırlığımı sol ayağımın üzerine verdim. “Bir dakika… Senin burada ne işin var?”

Duruşunu milim oynatmadan “Buradan geçiyordum.” cevabını verdi.

“Bu saatte mi?”

Bir saniye düşünmedi. “Bu saatte.”

Onunla karşılaşınca yüzüne bakmayacağımı, utançtan başımı yerden kaldıramayacağımı düşünmüştüm ama öyle olmamıştı. Başka bir şey vardı. Henüz isim veremediğim bambaşka bir şey…

“Neden gittin bugün?” diye sordu. Cevabı beklemeden, “Yazlığa neden gelmedin?” diye başka bir soru daha yöneltti.

Yutkundum. Neden gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmıyordu? “Ben…” Bakışlarımı karanlığın herhangi bir köşesine gönderdim. Garipti. “İşim çıktı. Gitmek zorunda kaldım.” Verdiğim cevabı önceden düşündüğüm için şanslıydı. Şimdi bir de yalan söyleyecektim. “Yazlığa neden gelemediğimi Berika söylemiş olmalı, rahatsızdım.”

“Hepsi bu mu?”

Parmaklarım birbirine dokundu. Başımı sallamayı başarabildim. “Evet.”

Bana baktı; yüzüme, karnımın üzerinde birbirine işkence eden parmaklarıma ve eşofmanıma… “Evine dön. Uyumaya çalış. Yarın yola çıkacağız.”

Hiçbir şey kesin değildi. Annemin izin verip vermeyeceğini bilmiyordum. Buna rağmen “Tamam.” dedim. Çünkü bir an önce yanından ayrılmak istiyordum.

“İyi geceler.” Arkamı henüz dönmüştüm ki beni kolumdan yakalayıp kendine çevirdi. Tamamen ona döndüğümde çok yakınımdaydı. Nefesimi kesecek kadar yakın… Kokusunun bana hatırlattığı yüz kızartıcı bir an vardı… “Lalin,” diye fısıldadı. “Kaçmanı ya da utanmanı gerektirecek bir şey olmadı. Kanıt mı istiyorsun? Al kanıt…” Daha fazla yaklaştı. Dudaklarının kulağıma değdiğini hissediyordum. Şimdi hissettirdiği şey yüz kızartmaktan çok daha fazlasıydı! “Yaşadığım en masum şeydi. En masum ve…” Bir sonraki kelimesi ikimizden başka kimsenin duyamayacağı kadar sessizdi. İçimde bir yere dokunduğunu hissettim. Sustu. Geri çekildi. Artık bana bakmıyordu. “İyi geceler.”

*

Sabah uyandığımda ne annem ne de ağabeyim evde yoktu. Bir bardak süt alırken, mutfak masasının üzerindeki not gözüme takıldı. Annem çalıştığı için uzun yıllardır bu şekilde haberleşmeye alışmıştık ancak kağıtta yazılanlar ondan duymaya alışık olmadığım kelimelerdi.

Günaydın güzel kızım. Okul müdüründen bir telefon aldım. Cadde koleji, devlet okulunda okuyan ve bu sene sınava girecek öğrenciler arasından bir kura çekmiş. Seçilenler motivasyon amaçlı Uludağ’a götürülecekmüş. Müjde! Öğrenciler arasında sen de varsın ve gitmene izin veriyorum. Çantana yeni bir eşofman alman için para bırakıyorum. Şimdiden iyi eğlenceler. Seni seviyorum.

Çalan telefonumla birlikte not kağıdını masaya bırakıp telefonumu aldım. “Berika…”

“Lalin! Farkında mısın? Uludağ tatili için gerekli hiçbir şey bizde yok.”

Sesi hararetli, telaşlı ve bildiğin dertliydi. “Bu mu sorun? Gerçekten mi? Tatil yapmaya gittiğimizi sanmıyorum.”

“Lalin! Orada iki gece geçireceğiz. Nasıl bu kadar rahat olabilirsin?”

“Rahat mı?” diye sordum. “Rahat değilim ama sebebi Uludağ da giyecek bir şeyimin olması değil oyunbaz bir manyağın pençesinde olmamız…” Duraksadı. Belki unutmuştu. Doğru ya… Berika onu üzen şeyleri arka plana atmaya çalışarak direniyordu. “Afedersin… Ben sadece böyle ani bir kaçamağın çok da umursanmayacağını düşünüyorum. Birkaç eşofman takımı, kalın çoraplar, bere ve kaban yeterli olur. Ne dersin?”

“Asır’a iyi görünmek istiyorum.” diye itiraf etti. “Eğer direneceksek, hayata bir yerden tutunmalıyız. Bunu sen söylemiştin.”

“Sana kızmıyorum Berika. Bak, eğer istersen sana pembe bere-eldiven takımı getirebilirim. Onlar sana çok yakışıyor.”

“Gerçekten mi?”

Gülümsedim. “Gerçekten.”

“O zaman sen de benim beyaz takımları takarsın.”

“Anlaştık.” dedim uzatmadan. “Berika, senin de aileni aynı yalanla mı ikna ettiler. Hani şu Cadde Koleji’nin düzenlediği kura…”

“Evet.” diyerek böldü. O kolej bizim çocukların okuduğu kolej. Sanırım sahibi tanıdıktı ki bizim müdürü arayıp ikna ettiler.”

Odama doğru yürürken, “Sanırım…” dedim. Perdemi aralayıp dışarı baktığımda, yılın ilk karının yağmaya başladığını gördüm. “Atkıda almalıyız. Nerede buluşalım?” diye sormamla gizli telefonumdan gelen titreşim sesini duymam bir oldu. “Ne yazmışlar?”

“Asır yazmış. Ufak bir kamyonet ayarlamışlar. Bizi basketbol sahasının oradan alacaklarını yazmış.”

“Anladım. Birazdan orada olurum. Görüşürüz.”

“Pembe eldivenleri unutma.” diye hatırlattı. “Görüşürüz.”

Telefonu kapattıktan sonra sırt çantamı aldım. Ne yazık ki annem haklıydı. Giyecek doğru düzgün bir şeyim kalmamıştı. Elimde olanlarla idare etmek zorundaydım. Önce koyu renk, dar kesim bir kot pantolon ve gri bir hırka giydim. Çantama da dün giydiğim eşofmanları, biraz iç çamaşırı, bolca çorapla birlikte bir kat kıyafet ve pembe eldiven takımını koydum. Dizlerime uzanan beyaz kabanımın altına siyah çizmelerimi giydiğimde hazırdım. Sokağın başına kadar yürüyüp beni basketbol sahasına götürecek dolmuşa bindim. Bu sırada Yekta’dan sahaya ulaştığını belirten bir mesaj almıştım. Onun için üzgündüm. Çok sevediği ninesi hastaydı ve o bizimle bu yolculuğa çıkmak zorundaydı. Çünkü henüz hiç oyun oynamamıştı.

“Burada inebilir miyim?”

Duran dolmuştan inip Yekta’nın yanına yürüdüm ve ona sıkıca sarıldım. “Geçmiş olsun.”

Sırtımı sıvazlayarak “Sağol.” dedi. Aynı saniyelerde Berika da göründü. O da Yekta’ya sarılıp geçmiş olsun dileklerini iletikten sonra yanında getirdiği beyaz şapkayı başıam geçirdi ve eldivenleri de cebime sıkıştırdı. “Beyaz kesinlikle senin buğday tenin için Lalin!”

Yanaklarımı sıkarken, önümüzde siyah, kasalı bir kamyonet durdu. Sürgülü kapı açıldığında görüş açımıza ilk gerenler, Su ve Can’dı. Bir süre saçma bir şekilde herkes birbirine baktı. Başka bir durumda; bir haftasonu, böyle bir araçta buluşmamız olası değildi.

“Orada daha ne kadar bekleyeceksiniz?” Açılan ön kapıdan Asır göründü. Hemen yanında, direksiyonun başında Cihangir vardı. “Yekta, öne yanımıza gel istersen, kızlar Su’nun yanına geçer.”

Yekta bakışlarıyla bizden onay aldıktan sonra Asır’ın yanına oturdu ve kapıyı kapattı. Sürgülü kapıdan önce ben geçtim. Boş olan tek yer Su ve Can’ın karşısındaki koltuklardı. Geçip oturduğumda, öndeki erkekler ile sırtımız birbirine bakıyordu ve oldukça yakındık. Pencere kenarında bulunan yerim dolayısıyla özellikle de Cihangir’e…

Of… Dün geceden beri sürekli bana söylediği o son kelimeyi düşünüp durmuştum. Defalarca kendimi düşünürken yakalayıp azarlamıştım!

Berika sürgülü kapıyı kapattığı an Cihangir gaza yüklendi ve olduğumuz yerden uzaklaştık. Can toparlanmış görünüyordu. Su ile aralarında sıkça konuşmalarına rağmen bize bir merhaba, bile dememişlerdi. Ön taraftan da herhangi bir konuşma duyamadık. Mola verdiğimiz ilk yer şehrin çıkışı oldu.

“İhtiyacınızı giderip almak istediklerinizi alın.” dedi Cihangir durduğu benzinlikte. Kafamı çevirsem burun buruna gelecektim. Kafamı çevirmedim. “Uzun bir süre durmayacağız.”

Araçtan herkes indi. Berika ile birlikte tuvalete gittik. Çıkışta Berika markete gidip çikolata alacağını söyledi. Yekta da onunla birlikte gitti. Arabaya geri döndüğümde içeride sadece Asır’ın olduğunu gördüm. Evet, bir sorgu daha geliyordu.

“Selam.” Geçip yerime oturdum.

“Selam.” Bana baktığını bildiğimden, sırtımı dönmemek için hafifçe yan oturdum. “Dün aniden nereye kayboldun? Gruptan yazmak istemedim.”

Aynı yalanı söylemem zor olmadı. “Acil bir işim çıktı. Kusura bakma lütfen.”

“Önemli değil.” Beni dikkatle incelediğini fark ettim. “Hasta olabilir misin?”

Başımı salladım. “İyiyim.”

“Emin misin?”

Neden ısrarla sormuştu ki? Yoksa Cihangir ona…

Su ve Can da geldi ama Asır benimle konuşmaya devam etti. “Yüzün bembeyaz, o yüzden soruyorum.” Aklına durumumuz gelmiş olmalı ki sıkıntıyla soludu. “Berbat bir durumun içindeyiz. Hepimiz alt üst olduk. Benimki de soru…” dedi kendime söylenerek. “Ama dik dur, sen güçlü bir kıza benziyorsun. Direneceğiz ve en sonunda kazanan biz olacağız.”

“Buna inanıyor musun?”

Cihangir geldi ve kimseyle muhatap olmadan direksiyona geçti.

“Sen inanmıyor musun?”

Son olarak Yekta ve Berika da geldi.

İnanıyor muydum? Bunu kendime hiç sormamıştım. “Daha kimseye derdimizi anlatamıyoruz bile… O adam bizden kötü şeyler istiyor. Daha kötü şeyler isteyecek.”

“Hadi, ama… Bu kadar karamsar olma.” Tamamen bana dönüp kolunu koltuğa attı. “Onu istemeden fena halde kızdırmış olmalıyız. Karşılığında bize hırsızlık yaptırıp, küçük düşürücü itiraflarda bulunmamızı istiyor. Hepsi bu… Daha kötüsünü isteyemez.”

İstemişti. Yerine getirmiştim. Bunu ona söyleyemezdim.

“Yola çıkıyoruz.” Cihangir tüm kapıları kapattı. “Sohbetinize gideceğimiz yerde devam edersiniz.”

Boş bulunup dikiz aynasına baktığımda bakışlarımız iki taş parçasının havada çarpışması gibi sert ve ani bir şekilde çarpıştı. Başında siyah bir şapka vardı ve kaşları bir yay gibi şapkanın altına uzanmıştı. Ona bakarken, dün geceye geri döndüm ve bana ne söylediğini anımsadım.

“Yaşadığım en masum şeydi. En masum ve en özel…”

🎭

Nasıl buldunuz?

Bölüm sonu

1 yorum