İçeriğe geç

Geriye Kalanlar

Bölüm 8 · 11 dk okuma

Geriye Kalanlar

Bölüm 8

8. "ÇARESİZ"

Kalan derslerin tamamında sarı saçlı kızı ve mavi tokayı düşünüp durdum. Bu detaydan Yekta ve Berika’ya bahsetmemiştim. Çünkü toka resimde uzaktan ve flu bir şekilde görünüyordu. Emin olmadan içlerine kurt düşürmek istemiyordum. Zaten yeterince derdimiz vardı. Aptal bir oyunun içindeydik ve kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Mavi tokayı düşündüm. Mavi tokayı düşünmek için çabaladım. Çünkü zihnime akın etmeye çalışan dün geceyi düşünmek istemiyordum.

“Lalin! Zil çalıyor, duymuyor musun?”

Omzumdaki sert dokunuşla birlikte Berika’ya döndüm. “Ta-tamam.”

“İyi misin?” diye sordu Yekta. Sonra kulağıma eğilip fısıldadı. “Görevi tamamladığını söylemiştin. Başka bir durum yok, değil mi?”

Aceleyle başımı iki yana salladım. “Yok. Görev tamam.”

“Hiç eve gitmek istemiyorum.” Sınıfın tamamen boşalmasıyla Berika sesinin desibelini normal seviyesine getirdi. “ Annem neden yüzümün gülmediğini sorup duruyor. Artık yalan söylemekte zorlanıyorum.”

“Tamam o zaman, bizim parka gidelim sohbet ederiz.”

Aslında eve gidip yatağa gömülmek istiyordum ama Berika için onlarla kalmaya karar verdim. Yine de konuşmak isteyeceğim bir durumda değildim. Bu yüzden başka bir öneride

bulundum. “Sinemaya gidelim mi? Barbi filmi çıkmış.”

Yekta memnun olmadı. “Gerçekten mi?”

“Lütfeeeen.” Berika eskisi gibi şaklabanlık yapamadı ama Yekta’nın önünde başını omzuna büktü. “Benim için iki saat katlanabilirsin.”

Yekta cevap vermek üzereyken her nedense bundan vazgeçti ve elini formasının iç cebine attı. Oradan çıkardığı şey gizli telefonuydu. “Mesaj geldi.”

Berika’nın gözleri açıldı. Hemen çantasının ufak bölmesinden gizli telefonu aldı.Ben mi? Ben yerimden bile kıpırdamadım.

“Cihangir.”

Yekta’nın dudaklarından duyduğum isim içimi ürpertti. “Geçen buluştuğumuz yazlığa çağırmış, hepimizi…”

“Of!” Berika telefonunu öfke ve üzüntüyle yerine koyarken, “Elimizi çabuk tutalım.” dedi. “Belki erken döner ve sinemaya gidebiliriz.”

Yekta ve Berika gitmek için hazırlandı ama ben yerimden bir milim bile kıpırdayamadım.

“Seni taşımamızı mı bekliyorsun Lalin? Gelsene.”

Başımı iki yana salladığımda her ikisi de duraksadı. “Aslında… Benim karnım ağrıyor.” Yalan değildi. Dünkü kadar olmasa da ağrılarım hala benimleydi. “Gelmesem daha iyi olacak.”

“Ama hepimizi çağırmış.”

“Biliyorum Berika ama söylediğim gibi… Karnım ağrıyor, birden şiddetlendi. İstesem de gelemem.”

“Onu zorlamayalım.” Yekta, kolunu Berika’nın omzuna attı. “Belli ki özel gününde.”

Başka bir zamanda, kendi normalimizde Yekta’ya gözlerimi devirmem gerekirdi ama yapamadım. “Evet, doğru tahmin.”

“Yapacak bir şey yok.” dedi Berika. “O zaman ikimiz gideceğiz. Konuşulanları Lalin’e anlatırız.”

“Teşekkür ederim.” Çantamı sırtlayıp ağrımın olduğunu söylememe rağmen onlardan önde ilerledim. “Yarın görüşürüz.”

Eve döndüğümde annemden bir not buldum. Mesaiye kalacağını ve geç döneceğini yazmıştı. Ağabeyim Levent de çoğu zaman olduğu gibi eve gelmek yerine kız arkadaşına gitmeyi tercih etmişti. Onları evde bulmayı sevsem de şimdi yalnız olmam beni zorunlu ve sahte tebessümlerde kurtardığı için iyiydi. Üniformamı çıkarıp kirli sepetine arttıktan sonra banyo yapmak istedim ama sıcak su bir türlü akmıyordu. Sonunda pes edip dişimi sıktım ve soğuk suyla yıkandım. Çıktığımda titrememin sebebinin soğuk su olduğunu sanıyordum ama petekleri kontrol ettiğimde tek sebebin bu olmadığını anladım. Kaloriferler yanmıyordu, yaklaşan aralık ayının soğuğu tüm evi sarmıştı. Hızlıca giyindim. Gerçekten soğuktu. Çoraplarımın üzerine patik geçirip, pijamamın üzerine de krem rengi yün hırkamı aldım. Genel bir arıza olduğunu ve anneme haber vermem gerektiğini düşünerek telefonu elime aldım ama onu çalışırken meşgul etmem doğru olmayacaktı. Bu yüzden telefondan uzaklaşıp mutfağa yürüdüm. Karnım açtı. Tüm gün doğru düzgün bir şey yememiştim ama canım bir şey istemiyordu. Yemek yemekten de vazgeçerek mutfaktan çıktım. Hava çoktan kararmıştı ama içimdeki karanlık çok daha yoğundu. İyi değildim. Kimseye anlatamayacağım sırrım ve ben iyi değildik. Gözyaşlarım sızlayan burnumun yamacından akıp giderken, yatağıma kıvrıldım. Şimdi Berika ve Yekta o canavarın acımasız oyunlarından birinin ağına takılmış olabilirdi. Benimse elimden gelen tek şey yatağımda çaresizce ağlamaktı. Gözyaşlarım yanaklarımda kurumaya başladığında, uykunun beni kısa süre içinde alacağını anladım. Tamda o anda gelen titreşim sesi uykuyla aramızdaki bağı kopardı. Duymazlıktan gelerek gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim ama ikinci titreşim daha fazla kayıtsız kalmama izin vermedi. Uzanıp çalışma masamda duran telefonu kendime çektim ve ekranı açtım. Karanlıkta fark gibi yanan telefona gözlerimi kısarak bakarken, mesajın Berika’dan geldiğini gördüm.

İlk mesaj: “Ne olduğunu tahmin edemezsin! Onca yol tepip yazlığa gittik ama Cihangir denen o ruh hastası hepimiz bir arada olmadığımız için toplantıyı erteledi!”

İkinci mesaj: “Eksik olan sadece sendin!”

Henüz gelen üçüncü mesaj: “Kıçımız donarak geri dönüyoruz şimdi.”

Bir süre boş gözlerle telefona baktıktan sonra “Üzgünüm.” yazdım ve ekranı kapattım. Ancak gözlerimi yeniden kapatamadan bu kez kapı çaldı. Gelen annem olamazdı. Onun gelmesi için saat henüz erkendi ama daima anahtarını unutup bizi en uygunsuz saatlerde uyandıran Levent olabilirdi. Yataktan çıkıp koridor boyunca ilerledim. Sertçe çalmaya devam eden kapıyı açtığımda karşımda beklediğim gibi Levent değil ev sahibimiz Hasan Amca vardı.

“Aa… Merhaba.” Şaşkınca arkamı işaret ettim. “Sanırım annemle konuşmak için geldiniz ama o evde değ-”

“Hayır.” Orta yaşlarda, iri bir adamdı. Kaşlarının çatık olduğunu henüz fark etmiştim. “Annenle geçen gün konuştum ama bir sonuç alamadım. Ben ağabeyinle görüşmek için geldim.”

Hala sorunun ne olduğunu anlayamamıştım. “Ağabeyimle mi? Sorun ne acaba? Bana söylerseniz ona iletebi-”

“Sorun ne mi?” Sözümü ikinci kez bölmesi hiç hoşuma gitmemişti. Küstah tavrı da öyle… “Üç aydır kirayı ödemiyorsunuz. Annen ha bugün ha yarın diye oyalıyor ama artık telefonlara da çıkmamaya başladı.”

Bunu bilmiyordum, beklemiyordum. Ağzım açıldı ama öylece kaldı. Hissettiğim utanç duygusu konuşmama izin vermedi.

Adamın kaldırıp sallamaya başladığı parrmağına takılan gözlerim dolarken, “Size on beş gün mühlet.” dediğini duydum. “On beş gün içinde tüm borcunuzu ödemezseniz evi boşatmanız için elimden geleni yaparım!”

Giderek yükselen sesini de alarak kapımızın önünden ayrıldı. Kapıyı kapatırken ne yapacağımı bilmiyordum. Annemi arayıp olanı anlatmam onu yalnızca üzecekti. Levent bu konuyu benimle konuşmazdı bile. O, küçüklüğünden beri mutlu olabileceği yerlerde bulunurdu. Sorunlardan, yükselen seslerden her zaman kaçardı. Doğrudan kendisiyle alakalı olsa bile…

Geriye yalnızca babam kalmıştı… O da yurtdışındaydı ve her zaman olduğu gibi ulaşamayacağımı biliyordum. Zaten ona ulaşmaktan çok uzun zaman önce vazgeçmiştim…

Düşündüm. Belki de en iyisi yarı zamanlı bir işe girmem olacaktı. En azından kısa zamanda bir kirayı dahi olsa çıkarabilirdim. Belki biraz borç almam gerekebilirdi. Cansu’nun ya da Yekta’nın babası bana borç verebilirdi. Ev sahibi yerine onlara borcum olursa kendimi daha iyi hissederdim.

Evet. Kararımı vermiştim. Yarın ilk iş olarak Cansu’nın babası Atıf Amca’yı görecek, sonra da okuldan sonra çalışacağım düzgün bir iş bulacaktım. Bu düşüncelerde uyumaya çalışırken, artık ağlamıyordum.

Sabah serviste Yekta’yı göremedim ama indiğimde Berika okul bahçesinde beni bekliyordu. Beni görür görmez ağrımın geçip geçmediğini sordu. Ona doğruyu söyledim.

“Bugün daha iyiyim.”

“Sevindim ama beni sorma, hala çok sinirliyim.”

Okula doğru yürürken, “Nasıl oldu?” diye sordum. “Tamamen mi boş yere gittiniz? Hiçbir şey konuşulmadı mı?”

“Hayır. Cihangir denen o ukala çocuk hepimizi asker gibi karşısına dizdi. Sonra da seni sordu. Kendini iyi hissetmediğini söyledik ama nafile. Hepimiz bir arada olmadan konuşmanın olmayacağını söyledi.” Ayağını öfkeyle yere vurdu. “Kimseye de tek kelime ettirmedi.”

İçten içe sebebini merak etsemde dile getirmedim. Tek bildiğim şu an onu görmeye hazır olmamadığımı bilmemdi.

“Yekta nerede? Onu göremedim.”

Dudaklarını bükerek, “Sorma.” dedi. “Babaannesi onlarla yaşıyordu, biliyorsun. Zavallı kadın demans hastası… Durumu iyice ağırlaşmış. Tedavi için Ankara da bir doktor bulmuşlar ama epey tuzluymuş. Dün babası babamı arayıp yardımcı olup olamayacağını sordu. Babam tüm birikimimizi Fethiye’deki yazlığa yatırdığı için ancak annemin köşede sakladığı iki bileziğini verebildi.” Üzüntüyle iç çekti. “Yekta babaannesine çok düşkün, biliyorsun. Morali epey bozuk, bugün bu yüzden gelemedi.”

Ah, canım Yektam… “Çok üzüldüm. Okul çıkışı onu görmeye gidelim mi?”

Başını salladı. “Olur, gidelim. Ona iyi geliriz.”

Sözleştiğimiz gibi okul çıkışı Yekta’nın evine gitmek üzere otobüs durağına gittik ancak orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Siyah Porshe’nin içindeki sürpriz benim olmasa bile Berika’nın yüzünü biraz olsun gülümsetmeyi başarabildi.

“Asır.” Berika eğildi ve ön yolcu koltuğunun camından Asır’a baktı. “Sanırım bu bir tesadüf değil.”

“Değil.” dedi Asır. Üzerinde bej pantolon ve krem rengi gömlekten oluşan okul forması vardı.

Belli ki buraya gelirken üzerini değiştirecek vakti olmamıştı. “Buraya sizinle konuşmak için geldim. Vaktiniz varsa bana birazını ayırın.”

Ona Yekta’ya gideceğimizi söylemek üzeyken, Berika “Vaktimiz var.” diyerek önce davrandı. “Nereye gidelim.” Kapıyı açtı, Asır’ın yanına oturduktan sonra benim de binmemi işaret etti. “Hadi Lalin. Sonra Yekta’ya geçeriz, olur mu?”

Tercih şansım kalmamıştı. Asır’ın gerçekte neden burada olduğunu bilmeyerek arabasına bindim. Sahile gidiyorum, uygun mu?”

Berika başını geriye çevirdi. Benden onay aldıktan sonra “Uygun.” dedi.

“Aç mısınız?” diye sormasını takip eden ikinci saniye kendi cevapladı. “Elbette açsınız. Okuldan yeni çıktınız.”

“Ben kahvaltı yaptım ama Lalin ikinci ısırıkta tostunu bıraktı. Üstelik dün de hiçbir şey yememişti. Arkadaşın Cihangir kızdı ama gördüğün gibi Lalin gerçekten rahatsız.”

Asır dikiz aynasından bana baktığında tepkisiz kaldım. “Bir hastaneye gitmek ister misin?”

“Gerek yok. Bir an önce konuşacaklarımızı konuşalım. Sonra Yekta’ya gitmemiz gerekiyor.”

Tamam, anlamında başını salladı ve daha hızlı sürdü. Çok geçmeden tavuk ve makarnasıyla ünlü bir zincir iletmenin önünde durdu. İçeri girer girmez yemek siparişi verdik. Sanırım midemi üşütmüştüm. Hiçbir şey yemek istemiyordum. Sabah tost yerken olduğu gibi kendimi zorladığımda ise hemen bir yerlere kusasım geliyordu. Bu yüzden sadece çorba söyledim.

“Domates çorbası mı?” Asır önüme bırakılan çorbaya lezzetli bulmadığını belli eden gözlerle baktı. “Gerçekten mi?”

“Lalin’in damak zevki farklıdır.”

Berika’ya dikkatle baktım. “Buraya benim damak zevkimi konuşmaya gelmediğimize göre bence Asır bir an önce söze girmeli.”

Asır gelen yemeğinden birkaç çatal aldı. Gözlerim üzerindeydi. Belki de bu yüzden lokmasını güçlükle yuttu. “Uludağ da bir kış evimiz var. Yılın bu zamanları dinlenmek için gideriz. Düşündük ki bu yıl kafa dinlemek isteyen fazladan birkaç kişi olabilir.” Ne dersiniz?”

Berika’nın gözleri heyecanla açıldı. Nesi vardı bu kızın? “Bu bir teklif mi?”

“Evet.” dedi Asır. “Bu bir teklif. Tabii Yekta için de.”

Berika hemen evet, demek istiyordu ama bunu tek başına yapamayacağını bildiği için bana baktı. “Ne dersin Lalin?”

Çorbamdan bir kaşık aldım. Her zaman iştahla yediğim domates çorbası şimdi midemi bulandırmıştı. Daha fazla devam etmemeye karar vererek kaşığı çorbanın içine bıraktım. “Bunu bana değil, ailene sormalısın ama bir partiye giderken bile kırk tane yalan söylediğimizi göz önünde bulundurursak, iki gün uzaklaşmamıza izin vereceklerini pek sanmam.” Hatırladıkça kendime kızıyordum. “Başımıza gelenlerden sonra annem izin vermeden markete bile gitmem.”

Berika üzüldü ama Asır onun aksine gülümsüyordu. Berika bunu fark ettiğinde, onun kumral saçlarına, tenine ve gözleri baktı. Hayır, Berika… Bunun sıra değil, diye geçirdim içimden.

Kader de aynı düşüncede olacak ki telefonu çalmaya başladı. Berika ancak birkaç saniye sonra çaldığını fark ettiği telefonunu açtı ve “Baba.” dedi. “Bir şey mi oldu?” Bir süre karşı tarafı dinledikten sonra panikle ayağa kalktı ve etrafına baktı. “Gerçekten burada mısın?”

Etrafıma balktığımda, Atıf Amca’nın gerçekten dışarıda olduğunu gördüm. Arabasının içinden olduğumuz yere bakıyordu. Ah, tabii… O bir polisti ve burası da karakola çok yakındı.

“Hayır! Yanlış anlama lütfen. O çocuk…” Asır’a bakıp alt dudağını dişledi. “O çocuk benim değil, Lalin’in sevgilisi.”

Ona inanamayan gözlerle baktım. Asır ise hala gülümsüyordu.

“Tabii… Tabii gelirim. Ben de onları yanlız bırakmak istiyordum zaten.”

Telefonu omzu ve kulağı arasında sıkıştırıp,avuçlarını birleştirerek bizden özür diledi. O anda çantamı alıp onunla gitmek için hamle yaptım ama elini uzattı ve kalmam için işaret ederken babasını işaret etti. Onunla gitmem, Atıf Amca’nın yalanından şüphe etmesine sebep olacaktı. Mecburen çantamı yerine bıraktım. O gittikten sonra Asır yemeğini yemeyi sürdürdü. Neyse ki hızlı yiyordu. Onunla konuşmayı aklımdan geçirmemiştim ama aklımdaki sorunun cevabı doğrudan ondaydı. Bunu daha fazla kendime saklayamazdım.

“Asır.”

Asır, kumral ve hafif çekik olan gözlerini üzerime çevirdiğinde gerildim. Onunla daha önce birebir diyalogumuz olmamıştı. Bu yüzden dilimin ucunda gezinen soruyu soracak olmak beni geriyordu.

“Rahat ol.” dedi, hislerimi sezmiş gibi. “Cihangir kadar ters biri değilim. Bana istediğini sorabilirsin.”

Cihangir’in adını duymak yutkunmama sebep oldu. Günlerdir ondan köşe bucak kaçıyordum. Oysa içten içe eninde sonunda bir araya geleceğimizi biliyordum ve bunu bilmek…

“Kızardın. İyi misin?”

Bana dikkatle bakan Asır’a başımı sallayarak yanıt verdim.

“Geçen gün içinde sizlerin olduğu bir dergi gördük.”

Duyduğuma memnun olmamış olacak ki gözlerini devirdi. “Ah şu aptal sosyete dergileri…Ne merak ediyorsun?”

“Resimlerde yanınızda bir kız vardı. Sarışın bir kız…”

Kaşları düşündüğünü belli edercesine çatılırken, “Serel mi?” diye sordu. Son başıyla kendini onayladı. “Serel olmalı. Neden soruyorsun?”

“Emin değilim ama bir detay yakaladım. Resimde kızın saçlarında mavi bir toka vardı. Eğer yanılmıyorsam o tokayı birlikte depoda uyandığımız gün görmüştüm. Yekta kustuktan sonra…”

Attığı birkaç adım aramızdaki mesafeyi örterken, “İmkansız.” dedi. “Serel Türkiye’de değil.”

“Emin misin? Gelmiş olamaz mı?”

Eli çenesine giderken, bakışları boşluğa sabitlendi. Bir süre düşündükten sonra “Onu uzun zamandır görmüyorum.” dedi. “Cihangir onu terk ettikten sonra toparlanamadı. Sonunda da ülkeyi terk etti.”

Her ihtimali düşünmüştüm. Bir tek o kızın Cihangir'in sevgilisi olabileceği ihtimalini düşünmemiştim. Hissettiğim afallama bu yüzden olmalıydı.

“İki tokanın aynı olduğunu nereden çıkardın?”

“Depodaki tokayı net olarak hatırlıyorum.” O depoda yaşadığım her şey belleğimde çok netti. “Ama resimde net değil.” Omuz silktim. “Belki de benzettim.”

“Tokayı görsen tanır mısın?”

Hiç düşünmeden, “Tanırım.” dedim.

Ayağa kalktı ve masaya birkaç tane iki yüzlük banknot bıraktı. Hemen sonra beklemediğim bir şekilde kolumdan tuttu ve beni kendisiyle birlikte yürütmeye başladı. “Bir dakika! Nereye gidiyoruz?”

Beni arabasının ön yolcu koltuğuna bindirirken,”Gerçeği öğrenmeye.” cevabını verdi.. “Cihangir geçen yıl Serel için bir toka aldığını söylemişti. Ayrılınca Serel her şeyi bir kutuya koyup Cihangir’e geri göndermişti. Şanslıysak kutu hala duruyordur. Bunu da ancak Cihangir’den öğrenebiliriz.”

İtiraz etmeme ne zaman ne de fırsat bırakmadan gaza yüklendi. Of! Saniye saniye günlerdir kaçtığım çocuğa doğru gidiyordum. Karşısına çıkmaya hazır değildim. Ona bakmaya hazır değildim. Bunu nasıl yapacaktım?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.