İçeriğe geç

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 5 · 10 dk okuma

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 5

TANRILAR VE KORKULAR

Sığınağın hangar kapıları ardımızdan büyük bir gürültüyle kapandığında, dış dünyanın o asitli, kül kokan havası genzimi yaktı. Gökyüzü rüyamdaki gibi büsbütün kızıl olmasa da, çöken kasvetli sis sokağın sonunu görmemizi engelliyordu. Laboratuvara giden ana cadde tam bir can pazarıydı; terk edilmiş askeri araçların, devrilmiş barikatların arasından düzinelerce zombi, hangardan çıkan ses dalgasına doğru etten bir sel gibi akıyordu.

"Formasyonu bozmayın! Yan koridorları temiz tutun!" diye bağırdım, tüfeğimi omzuma sabitleyip yaklaşmakta olan ilk grubun üzerine mermileri yağdırırken.

Lara arkamızdaki yüksek bir beton bloğun üzerine çevik bir hareketle tırmanmış, keskin nişancı tüfeğiyle adeta bir ölüm makinesi gibi çalışıyordu. Her atışında bir canavarın kafası dağılıyor, bizi arkadan saracak olan tehlikeleri kusursuzca engelliyordu. Ancak sürü çok büyüktü ve mühimmatımız sonsuz değildi.

Tam o sırada, caddenin diğer ucundan zırhlı bir askeri cipin lastik çığlıkları duyuldu. Araç, zombileri ezerek tam önümüzde sert bir frenle durdu. Kapılar hızla açıldı; direksiyonda Maya, yanında ise elinde ağır bir makineli tüfekle Efruz vardı. Efruz, sığınakta oturup emirler yağdıran o kibirli adam profilinden sıyrılmış, bizzat sahaya inmişti.

"Binlercesi arkadan geliyor, Baran! Zamanımız yok, hemen araca!" diye kükredi Efruz, silahıyla caddenin solunu tararken. Maya ise panikle dikiz aynasına bakıyor, elleri direksiyonda titriyordu. "Baran, çabuk olun! Sistemler çöküyor, laboratuvara hemen varmamız lazım!"

Arel ise tüm bu silah seslerinin, kopan kolların ve barut kokusunun ortasında, üzerine tek bir kan damlası bile sıçramadan arkamda duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, sanki kıyametin ortasında değil de sıkıcı bir müze gezisindeymiş gibi etrafı inceliyordu. Efruz’un o panik halini gördüğünde, o bildiğimiz red flag alaycılığıyla dudakları kıvrıldı.

"Aman Tanrım, Efruz..." dedi Arel, sesini silah seslerinin arasından bilerek duyurarak. "O sıcak ve güvenli odandan çıkıp buralara kadar gelmişsin. Bakıyorum da saçların bozulmuş. Bu pis hava senin o elit genlerine pek yaramamış sanki?"

Efruz, Arel’in bu laf sokmasıyla dişlerini sıktı, gözlerinde saf bir nefret belirdi ama ona cevap verecek lüksü yoktu. "Kes sesini şempanze! Baran, şunu arabaya fırlat, hemen!" diye bağırdı.

Lara mevzisinden aşağı atlayıp hızla yanımıza geldi, gözleri hâlâ Arel’e karşı öfkeyle doluydu ama odağını bozmadı. "Arka taraf temizlendi ama uzun sürmez, hareket etmeliyiz Yüzbaşı," dedi bana bakarak.

Arel, Lara’nın bu aceleci tavrına karşı yine benim omuzlarıma doğru hafifçe eğildi, nefesini kulağımın arkasında hissettim. "Duydun mu Yüzbaşı? Küçük nişancın senin için endişeleniyor. Ama bence o cip bizi o laboratuvara götürecek kadar sağlam değil, ne dersin?"

"Araca geç, Arel. Hemen," dedim, onu sertçe cipine doğru iterken. Sözünü kesip ona cevap hakkı tanımadım. Efruz ve Maya'nın gelişiyle ateş gücümüz artmıştı ama dışarıdaki o gri sisin içinden yükselen o devasa, daha önce duymadığımız hırıltı, Arel'in haklı olabileceğini fısıldıyordu.

Cipin zırhlı kapılarına doğru hamle yaptığımız an, caddenin sonundaki sis adeta yırtıldı. İçinden çıkan şey, virüsün mutasyona uğrattığı, normal zombilerden üç kat daha büyük, derisi kararmış ve kemikleri etinin dışına fırlamış devasa bir mutant sürüydü. Attıkları o bas tonlu, sağır edici kükreme caddedeki binaların camlarını aşağı indirdi.

"Baran, dikkat et!" diye bağırdı Lara, ama silahının mermisi bu canavarların kalın kemik zırhını delmeye yetmiyordu.

Efruz ve Maya araca binmiş, ağır makineliyle yolu açmaya çalışıyorlardı ama mutantlar cipin ön kaputuna çarparak aracı yana doğru savurdu. O savrulmayla birlikte dengemi kaybettim, ıslak ve küllü beton zemine sertçe düştüm. Tüfeğim elimden fırlayıp birkaç metre öteye, sisin içine gitti. Kalkmaya yeltendiğimde, devasa mutantlardan biri üzerime doğru atıldı; o iğrenç, çürümüş salyaları yüzüme damlayacak kadar yakındı. Sol kolumla canavarın çenesini havada tutmaya çalışıyordum ama bacağıma saplanan keskin bir acıyla sarsıldım; bir diğer zombi ayak bileğimi yakalamış, beni karanlığa doğru çekiyordu.

İlk kez bu kadar çaresizdim. O sarsılmaz askeri gücüm, buz gibi duvarlarım bu etten duvarın altında ezilmek üzereydi. Ölümün o soğuk nefesini ensemde hissettim.

Tam o anda, caddedeki tüm sesler bıçakla kesilmiş gibi aniden sustu. Silah sesleri, çığlıklar, kükremeler... Her şey mutlak bir sessizliğe gömüldü.

Üzerimdeki canavarın bir anda kaskatı kesildiğini, titremeye başladığını hissettim. Başımı zorlukla yana doğru çevirdiğimde, sisin içinden ağır adımlarla yürüyen Arel’i gördüm.

Ama bu seferki Arel, o çocuksu ve alaycı sığınak deneği değildi. Gözleri tamamen, karanlığı delen yoğun bir neon yeşili ışıkla kaplanmıştı. Vücudundan yayılan virüs dalgaları havayı gözle görülür bir şekilde büküyor, etraftaki külleri havada asılı bırakıyordu. Adeta zombilerin, bu kıyametin amansız tanrısı gibi duruyordu.

Arel elini yavaşça havaya kaldırdı ve parmaklarını şıklattı.

O ufacık sesle birlikte, üzerimdeki devasa mutant ve bileğimi tutan canavar, korkunç bir korku çığlığı atarak benden geriye doğru fırladılar. Sadece onlar değil, caddedeki yüzlerce zombi aynı anda dizlerinin üzerine çöktü, kafalarını betona vurarak Arel’in önünde eğilmeye başladılar. Onların o vahşi doğasını tek bir zihinsel emirle dizginlemiş, onları kendi kölesi yapmıştı.

Arel ağır adımlarla yanıma geldi. O neon yeşili gözleriyle tepemden bana bakarken, yüzünde büyüleyici ama bir o kadar da ürkütücü bir ifade vardı. Eğildi, o solgun ve pürüzsüz elini bana doğru uzattı.

İçten içe büyük bir şok ve şaşkınlık yaşıyordum. Benim o mesafeli, buz gibi duvarlarım onun bu tanrısal gücü karşısında ilk kez sarsılmıştı. Ondan her şeyi beklerdim; beni orada ölüme terk etmesini, kaçmasını ya da canavarlarla iş birliği yapmasını... Ama beni kurtarmasını, hayatımı kendi elleriyle güvenceye almasını asla beklemiyordum. Yine de o sarsılmaz askeri gururum yüzünden bu şaşkınlığımı dışarıya zerre belli etmedim. Gözlerindeki neon ışığa meydan okurcasına baktım ve elini tutmadan, kendi gücümle yerden doğruldum. Üzerimdeki külleri silkeledim.

Arel, elini havada bırakmamı hiç umursamadı. Gözlerindeki o neon parıltı yavaşça uykulu eski haline dönerken, o bildiğimiz, sinir bozucu alaycılığı dudaklarına geri yerleşti. Başını hafifçe yana eğdi, yüzüme yaklaşarak fısıldadı:

"Ah, Yüzbaşı... İnsan bir 'teşekkür ederim' der. Bakıyorum da o sarsılmaz gururun, o koca canavarların altında ezilmekten daha çok canını yakmış. Ama itiraf et; hayatını bir canavara borçlu olmak, o kusursuz askeri geçmişine hiç yakışmadı."

"Sana borçlu falan değilim," dedim, sesimi olabildiğince soğuk ve düz tutmaya çalışarak, yerdeki tüfeğimi aldım. "Sadece işini yaptın. Şimdi araca geç."

Arel arkasını dönüp cipe doğru yürürken alaycı kahkahası caddede yankılandı. "Nasıl istersen, Yüzbaşı. Ama unutma, o buzdan duvarlarını eriten şey zombiler değil, benim o sıcak nefesimdi."

Caddedeki mutant barikatını Arel’in o ezici, tanrısal gücüyle aştıktan sonra zırhlı cip, büyük özel laboratuvarın yüksek çelik bariyerlerle korunan dış nizamiyesine ulaştı. Burası sığınağa göre çok daha teknolojik, amansız bir askeri disiplinle tahkim edilmiş bir kaleydi. Maya aracı barikatın önünde sertçe durdurduğunda, nizamiyedeki ağır silahlı askerler anında silahlarını bize doğrulttu.

"Araçtan inin ve ellerinizi başınızın arkasına koyun!" diye bağırdı nöbetçi kulelerindeki megafonlar.

Kapıyı açıp aşağı indim. Üzerimdeki külleri ve zombi kanlarını umursamadan askeri kimliğimi havaya kaldırdım. "Yüzbaşı Baran! Sığınak Merkez Komutanlığı'ndan geliyoruz. Efruz Bey ve özel denek Arel yanımızda, transfer emri onaylı!"

Bariyerlerin arkasındaki çelik kapı yavaşça yukarı doğru açıldı ve içeriden, üzerinde üst düzey bir askeri üniforma olan, keskin bakışlı, güçlü yapılı genç bir subay çıktı. Bu, laboratuvarın güvenlik ve lojistik ağından sorumlu olan Poyraz’dı. Poyraz, adımlarında o sarsılmaz askeri özgüvenle bize doğru yürümeye başladı. "Yüzbaşı Baran, telsiz hatları kesildiği için geleceğinizi—"

Sözü bir bıçak gibi kesildi.

Poyraz’ın gözleri benim hemen arkamda, cipin kapısına tembelce yaslanmış, elleri cebinde olan Arel’e kaydığı an... O sarsılmaz subay duruşu bir saniyede tuzla buz oldu. Poyraz’ın yüzündeki tüm kan çekildi, teni kireç gibi beyazlaştı. Adımı yarıda kaldı, dizlerinin hafifçe titrediğini ve elinin istemsizce belindeki silaha doğru gittiğini ama korkudan onu bile çekemediğini gördüm.

Poyraz, Arel’i çok iyi tanıyordu. Ve geçmişte, o laboratuvarların karanlık odalarında Arel ile ne yaşamışlarsa, şu an ondan adeta köpek gibi, ölümcül bir korkuyla korkuyordu.

Arel ise Poyraz’ın bu darmadağın halini gördüğünde, o bildiğimiz zehirli, kışkırtıcı red flag gülüşünü yüzüne yerleştirdi. Cipe yaslanmayı bırakıp, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcı gibi yavaş ve keyifli adımlarla Poyraz’a doğru yürüdü.

"Vay, vay, vay..." dedi Arel, sesi adeta buz gibi bir tebessümle kaplıydı. Poyraz’ın tam önünde durdu, o pürüzsüz yüzünü Poyraz’ın kulağına doğru eğdi. "Bakın burada kim var? Bizim küçük laboratuvar faresi Poyraz... Beni buralarda özledin mi? Yoksa rüyalarında hâlâ o karanlık odadaki çığlıklarımı mı dinliyorsun?"

Poyraz tek bir kelime bile edemedi. Boğazından sadece boğuk bir hırıltı çıktı, gözleri dehşetle büyümüştü. Arel’in sadece varlığı bile adamın tüm askeri iradesini felç etmeye yetmişti.

Efruz ve ben birbirimize baktık. Aralarındaki bu ölümcül korku ve geçmişteki o gizemli bağ gözümüzden kaçmamıştı. Arel her ne kadar onunla burada eğlenmek, onu kendi korkusunda boğmak istese de, Poyraz’ın bu zayıflığı bizim için biçilmiş kaftandı. Arel sığınakta kontrol edilemez bir tehditti ama Poyraz’ın ondan bu kadar korkması, Arel’i bu yeni laboratuvarda zapt etmek için kullanabileceğimiz en büyük kozdu.

"Poyraz," dedim, sesimdeki o emredici, buz gibi tonla araya girerek. "Görünüşe göre eski bir dostunla karşılaştın. Bizimle geliyorsun. Bu transfer operasyonu ve Arel’in buradaki gözetim süreci boyunca kişisel olarak benim ve ekibimin yanında yer alacaksın."

Arel’in yüzündeki o keyifli ifade bir anlığına bozularak kaşları çatıldı. Poyraz’ı yanımıza alarak onun üzerindeki manipülasyon alanını daralttığımı anlamıştı. "Buna gerek yok Yüzbaşı," dedi Arel, sesi anında soğuyarak. "Bu korkak farenin bizim yanımızda işi ne?"

"Buna ben karar veririm, Arel," dedim, gözlerimi onun o neon yeşili parıltının gizlendiği koyu gözlerine dikerek. "Poyraz, hemen hazırlıklarını yap ve bize laboratuvarın ana merkezine kadar eşlik et. İtiraz istemiyorum."

Poyraz, Arel’in hemen yanında olmasının verdiği o dehşet dolu çaresizlikle sadece başını sallayabildi. Arel istemese de, sırf onun bu zayıflığını ve geçmişteki o karanlık sırları çözmek adına Poyraz’ı bir bahaneyle yanımıza zincirlemiştik. Arel ise Poyraz’a nefret ve alay dolu son bir bakış atarak arkasını döndü. Bu seferki hamle benden gelmişti ve o sarsılmaz duvarlarım, onun bu karanlık geçmişini yıkmak için ilk gediği açmıştı.

Laboratuvarın yer altındaki dehlizlerine doğru indikçe, sığınaktaki o ilkel ve paslı atmosfer yerini tamamen beyaz çeliğe, steril cam panellere ve yüksek teknolojili dezenfektan kokusuna bıraktı. Poyraz, arkasında Arel’in gölgesini hissettiği her saniye sanki idama götürülüyormuş gibi gergin adımlarla önümüzden yürüyor, güvenlik kartlarını panellere okutuyordu. Efruz ve Maya ana bilgisayar odasına doğru ayrılırken, bizi de kalacağımız yüksek güvenlikli karantina konut alanına yönlendirdiler.

Geniş, kurşun geçirmez camlarla kaplı merkez koridora geldiğimizde Poyraz durdu. Titreyen elleriyle dijital tableti kontrol ederken boğazını temizlemeye çalıştı ama gözleri hâlâ yerdeki karolardaydı; Arel ile göz göze gelmekten ölümüne kaçınıyordu.

"Yüzbaşı Baran..." dedi Poyraz, sesi askeri ciddiyetini korumaya çalışsa da hafifçe çatırdıyordu. "Laboratuvarın en üst düzey güvenlik protokolü... yani 'Protokol Omega' gereğince, deneğin sığınakta çıkardığı o son zihinsel kriz göz önünde bulunduruldu. Onu baskılayabilen ve virüs yükünü dondurabilen tek kişi sizsiniz. Bu yüzden... odalarınız ortak olarak ayarlandı. 7/24 aynı yaşam alanını paylaşacaksınız. Sadece sizin biyometrik imzanızla açılan bir oda."

Bu lafı duyduğum an arkamdaki o sessiz yırtıcının canlandığını hissettim.

Arel, kollarını göğsünde bağlamış o umursamaz duruşundan sıyrılıp bir adım öne çıktı. Dudaklarında o tam bir red flag olduğunu haykıran, kışkırtıcı ve zafer kazanmış tebessüm belirdi. Bakışlarını Poyraz’dan çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti.

"Bak sen şu işe..." diye fısıldadı Arel, sesi adeta zevkten sarhoş olmuş gibi pürüzsüz ve derindi. Aramızdaki mesafeyi kapatıp o solgun omuzunu omuzuma yasladı. "Laboratuvar kuralları bile bizim birbirimiz için yaratıldığımızı söylüyor, Yüzbaşı. Artık geceleri o buz gibi duvarlarının arkasına saklanamayacaksın. Her nefes alışında, her gözünü kapattığında tam karşında beni göreceksin."

"Böyle bir şeyi kabul etmiyorum," dedim anında, sesim koridordaki beyaz duvarlara çarparak yankılandı. Poyraz’a doğru sert bir adım attım, gözlerim öfkeden kararmıştı. "O bir denek. Onun yeri yüksek güvenlikli bir tecrit hücresi, benim odamın içi değil! Bu emri kim onayladı?"

Poyraz korkuyla bir adım geri kaçtı, gözleri yardım ister gibi tablete döndü. "Ef-Efruz Bey ve Merkez Konseyi onayladı Yüzbaşı. Arel’in buradan kaçması ya da zihnini tekrar serbest bırakması bu tesisi tamamen haritadan siler. Onu sadece siz yönetebiliyorsunuz, onun panzehiri sizsiniz. Mecbursunuz..."

Dişlerimi o kadar sert sıktım ki çenemdeki kasların kasıldığını hissedebiliyordum. Haklıydı. Bu hastalıklı canavarı benden başka kimse zapt edemezdi ve onun sığınaktaki gibi bir kriz daha çıkarmasını göze alamazdık. İçimdeki tüm askeri disiplin ve gurur bu zorunluluk karşısında ezilse de, sığınağın ve insanlığın geleceği için o kapıyı açmak zorundaydım.

"Aç kapıyı," dedim, sesimdeki o öfkeli ve dondurucu ton Poyraz’ı yerinden sıçrattı.

Poyraz hızla dijital paneli kodladı ve beyaz çelik kapı yana doğru kayarak açıldı. İçerisi oldukça geniş, minimalist ama tamamen gözetim altında olan iki yataklı tek bir odaydı. Poyraz arkasına bile bakmadan hızla koridorda gözden kaybolurken, içeriye ilk adımı Arel attı.

Arel, odanın ortasındaki büyük beyaz yatağın üzerine kendini kedi gibi bıraktı. Sırtüstü uzanıp dağınık siyah saçlarının arasından, kapıda dikilen bana baktı. Gözlerindeki o uykulu ama tehlikeli koyu neon yeşili parıltı, bu bembeyaz odada adeta bir zehir gibi parlıyordu.

"Kapıyı kapat, Yüzbaşı..." dedi, o alaycı ve bel altı vuran tarzıyla hafifçe doğrularak. "Sonuçta artık dışarıdaki o sıkıcı dünyadan tamamen izoleyiz. Sadece sen, ben ve içimdeki o evcilleştirmeyi çok sevdiğin canavar."

Kapı arkamdan büyük bir mekanik sesle kilitlendiğinde, sırtımı çelik yüzeye yasladım ve tüfeğimi kenara koydum. Bu beyaz oda, Arel ile benim aramdaki o amansız zihinsel ve fiziksel savaşın en tehlikeli cephesi olacaktı. Ve ben, o buzdan duvarlarımı bu canavara karşı ne kadar koruyabileceğimi ilk kez bilmiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.