Sirenlerin kulak tırmalayan mekanik çığlığı, duvarlardaki kırmızı acil durum ışıklarının kesik kesik yanıp sönmesiyle birleştiğinde, odam bir saniyede cehennem simülasyonuna dönmüştü. Botlarımı hızla bağlayıp kapıyı açtığımda, koridordaki askerlerin panik içinde silah depolarına doğru koşuşturduğunu gördüm. Zihnim hâlâ rüyamda, o kızıl gökyüzünün altında, Arel’in saçlarımın arasına sızan o sıcak parmaklarındaydı. Ancak şakağımdan süzülen soğuk ter damlası beni gerçek dünyaya, o amansız askeri gerçekliğe sertçe geri fırlattı.
"Yüzbaşı Baran!" Komuta merkezine doğru koşarken Lara telsizden nefes nefese bağırıyordu. "Alt tahliye kapılarındaki hidrolik kilitler devre dışı bırakılmış! İçeriden biri sistemi sabote etmiş. Zombiler kapının arkasında etten bir duvar oluşturdu, basınç sınırda!"
"Efruz nerede?" diye bağırdım koridordaki kalabalığı yararak ilerlerken. Saçlarım yüzüme dökülüyordu, gözlerimdeki o soğuk askeri odaklanma geri dönmüştü.
"Ana kumanda odasında, Arel’in izini sürmeye çalışıyor!"
Komuta merkezinin çelik kapısını tekmeleyerek açtığımda, Efruz’u devasa ekranların önünde, Maya ile birlikte çılgınlar gibi veri akışını incelerken buldum. Efruz’un o her zamanki sakin ve kibirli yüz ifadesinden eser kalmamıştı; alnındaki damarlar belirginleşmiş, gözleri öfkeden çakmak çakmak olmuştu. Maya ise titreyen elleriyle önündeki klavyeye basıyor, haritaları güncelliyordu.
"Bana durum raporu verin," dedim, sesim odadaki tüm o panik havasını bıçak gibi keserek. Masanın üzerine iki elimi dayayıp Efruz’a diktim gözlerimi.

"Şeytan odasından çıkmış, Baran," dedi Efruz, dişlerinin arasından tıslayarak. Ekrandaki sığınak haritasında kırmızı bir nokta hızla hareket ediyordu. "Gardiyanları öldürmemiş, sadece... Onların zihinlerini felç edip kapıları açtırmış. Şu an alt havalandırma tünellerine doğru ilerliyor. Ve işin en kötü kısmı ne biliyor musun? Virüs dalgalarını bilerek dışarıya yayıyor. Sırf sığınağın kapılarını o canavarlara kırdırmak için!"
"Onu sadece durdurmamı istemiyorsunuz," dedim, Efruz’un ne düşündüğünü anlayarak. "Onu geri getirmemi istiyorsunuz."
"O ölürse sığınak düşer," dedi Maya, başını kaldırmadan. Ekranda alt tahliye kapısının dayanıklılık oranını gösteren grafik %40'a düşmüştü. "Zombiler onun yaydığı o deli edici çağrı yüzünden çıldırmış durumda. Arel’i bulup o krizini bastırmazsan, beş dakika içinde o çelik kapılar patlayacak ve alt katlardan yukarı doğru bir zombi istilası başlayacak. Baran... Sadece senin zihnin o sinyali kesebilir."
Yumruklarımı sıktım. Rüyamdaki o alaycı fısıltı kulaklarımda yankılandı: “Beni durdurmak için bana yine dokunmak zorunda kalacaksın.” Beni kendi ayağına çağırıyordu. Bu kaçış bir kurtulma çabası değildi; bu, beni kendi karanlığına çekmek için kurduğu zekice ve tehlikeli bir tuzaktı.
"Tünellere tek başıma iniyorum," dedim arkamı dönerek. Belimdeki telsizi sabitledim. "Lara, sen nişancı ekibinle alt tahliye kapısının önünde barikat kur. Kapı patlarsa ne pahasına olursa olsun yukarı katlara geçişi engelleyin. Ben o şeytanı ait olduğu yere tıkana kadar sığınağı savunacaksın."
"Baran, dikkat et," dedi Lara telsizden, sesindeki o karşılıksız aşkın getirdiği çaresiz korku çok net duyuluyordu. "O çocuk seni canlı yutmak istiyor."
Cevap vermedim. Komuta merkezinden çıkıp, sığınağın en karanlık, sadece paslı boruların ve lağım kokusunun yükseldiği o dar tünel girişine doğru koştum. Ağır demir kapağı kaldırıp aşağı baktığımda, karanlığın içinden hafif, tekinsiz bir neon yeşili ışığın yansıdığını gördüm. Beni bekliyordu. Derin bir nefes aldım ve o buz gibi disiplinimi bir zırh gibi kuşanarak karanlığın içine, onun yanına doğru ilk adımımı attım.
Tünelin paslı demir merdivenlerinden aşağı indiğimde, yukar katlardaki siren sesleri boğuklaşarak yerini su damlalarının beton zemindeki yankılarına bıraktı. Burası sığınağın alt havalandırma ve kanalizasyon hattıydı; hava o kadar ağır ve soğuktu ki, her nefes alışımda ağzımdan beyaz buharlar çıkıyordu. Duvarlardaki eski floresan lambalar çoktan patlamıştı. Etrafı aydınlatan tek şey, tünelin derinliklerinden sızan ve boruların üzerindeki su birikintilerinden yansıyarak etrafa tekinsiz gölgeler düşüren o koyu neon yeşili ışıktı.
Fenerimi yakma gereği duymadım. Adımlarım kedi gibi sessizdi ama içimdeki o öfkeli gerilim her an patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi. Koridorun sonundaki geniş, dairesel su deposu alanına geldiğimde onu gördüm.
Arel, devasa paslı boruların birleştiği platformun üzerinde, sırtı bana dönük bir şekilde ayakta duruyordu. Kafasını hafifçe geriye atmış, tünelin tavanındaki ızgaralara bakıyordu. Dışarıdaki zombilerin o aç, vahşi tırmalama sesleri tam üzerimizdeki demir kapaklardan geliyordu. Arel'in etrafındaki hava adeta gözle görülür bir dalgalanma halindeydi. Virüs yükü o kadar yüksekti ki, yaydığı zihinsel enerji kulaklarımda yüksek frekanslı bir çınlamaya sebep oluyordu.
"Oyun bitti, Arel," dedim, sesim tünelin beton duvarlarında yankılanarak. "Sığınak kapılarını zorlamayı kes ve hemen benimle yukarı gel."
Arel yavaşça bana doğru döndü. Saçları yüzüne dökülmüştü ama o dağınık tellerin arkasındaki gözleri... Bu sefer tamamen neon ışığıyla kaplanmıştı, gözbebekleri görünmüyordu. Dudaklarındaki o alaycı tebessüm titriyordu; acı çektiği çok açıktı ama bu acı onu daha da vahşi, daha da öngörülemeyen bir güce ulaştırıyordu.
"Geldin..." diye fısıldadı, sesi tüneldeki su seslerine karışarak boğuk ve hırıltılı çıktı. "Beni durdurabileceğini sanıyorsun, değil mi soluk yüzlü gardiyan? Ama bu sefer... İçimdeki gürültü çok fazla. Seni de o gürültünün içinde boğmak istiyorlar."
Sözünü bitirdiği an, aniden acı dolu bir çığlık attı ve dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerindeki neon parıltı bir anda tüneli kör edecek kadar büyüdü. İşte o an, rüyamdaki o zihinsel akışın çok daha şiddetlisi beynimin içine vurdu. Kafamın içinde binlerce insanın aynı anda çığlık attığını, et yığınlarının birbirini parçaladığını hissettim. Kusma isteği ve amansız bir baş ağrısı tüm bedenimi felç etmek üzereydi. Dengemi kaybedip duvara tutundum.
Bu sefer geçen seferki gibi kolay olmayacaktı. Virüs onun tüm sinir sistemini ele geçirmişti ve yaydığı dalga benim o sarsılmaz, buz gibi duvarlarımı yıkıp geçmek üzereydi.
Disiplinimi, askeri eğitimimi, çocukluğumdan beri duygularımı sakladığım o en derin, en soğuk hücreyi zorlayarak kendimi ileriye doğru ittim. Attığım her adım, sanki tonlarca ağırlıktaki bir nehre karşı yürümek gibiydi. Arel yerde acıyla kıvranıyor, tırnaklarını beton zemine geçirip çığlık atıyordu. Onun bu kontrolsüz gücü dışarıdaki sürüyü daha da delirtiyordu; yukarıdaki demir ızgaralar zombilerin ağırlığıyla bükülmeye başlamıştı.
"Sakinleş..." dedim, dişlerimi o kadar sıkmıştım ki çenem kırılacak gibiydi.
Arel'in yanına ulaştığımda kendimi onun üzerine bıraktım. Hızla iki kolumu etrafına sarıp onu altımdaki beton zemine doğru bastırdım. Onu göğsüme hapsettiğim an, sanki çıplak ellerimle yüksek voltajlı bir elektrik kablosunu tutmuşum gibi tüm bedenim sarsıldı. Arel, göğsümün altında vahşi bir hayvan gibi çırpınmaya başladı. Dirseğiyle kaburgalarıma vurdu, tırnaklarını boynuma geçirip tenimi parçalamak ister gibi sıktı. Ağzımdan sıcak bir kan sızdı ama kollarımı bir milim bile gevşetmedim.
"Beni dinle!" diye kükredim, alnımdaki terler onun solgun yüzüne damlarken. Kafamı onun boynuna doğru bastırdım, tüm irademi, o sarsılmaz ve dondurucu zihnimi onun o yangın yerine dönmüş beynine bir mızrak gibi sapladım. "Kapat o gürültüyü! Ben buradayım! Baran burada! Benim sesime odaklan!"
Aramızdaki o zihinsel savaş tüneldeki havayı bile ağırlaştırdı. Arel’in kalbi göğsüme vururken, benim buz gibi mantığım onun o sıcak, kaotik virüs dalgalarını yavaş yavaş dondurmaya, baskılamaya başladı. Parmaklarım onun saçlarının arasına sızdı, onu mutlak bir güçle kendime sabitledim.

Dakikalar süren o ölümcül direnişin ardından, Arel'in bedenindeki o gerilim yavaş yavaş kırılmaya başladı. Çırpınışları duruldu, tırnakları boynumdaki baskısını çekti. Yukarıdaki zombi sürüsünün o vahşi haykırışları da aynı hızla azalarak yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Nefes nefese, birbirimizin sıcaklığında, o paslı tünelin ortasında öylece kaldık. Bu seferki savaş beni neredeyse tüketmişti ama o duvarı henüz yıktırmamıştım.
Tüneldeki o deli edici uğultu yerini borulardan sızan su damlalarının ritmik sesine bırakırken, Arel’in göğsümdeki ağır nefesleri de yavaş yavaş düzene giriyordu. Boynumda onun tırnaklarından kalan derin sızıyı ve ağzımın içine dolan o metalik kan tadını hissedebiliyordum. Zihnim sanki kilometrelerce koşmuşum gibi yorgundu ama sarsılmaz disiplinim, o buz gibi duvarlarım bu amansız savaştan da galip çıkmayı başarmıştı.
Kollarımı onun solgun bedeninden yavaşça çekip ayağa kalktım. Üzerimdeki askeri tişörtü silkeleyerek saçlarımı elimle geriye doğru attım. Bakışlarımdaki o mesafeli ve öfkeli karanlığı doğrudan yerde yatan çocuğa diktim. "Kriz bitti," dedim, sesim tünelin soğuk havasında buz kesti. "Ayağa kalk. Yukarı dönüyoruz."
Arel bir süre beton zeminde hareketsiz kaldı. Ardından, bir yılanın yavaşlığıyla başını geriye doğru attı ve dağınık siyah saçlarının arasından bana baktı. Gözlerindeki o kör edici neon parıltı uykulu bir sönüklüğe bırakmıştı yerini. Tehlikeli, zehirli ve tamamen manipülatif bir zekanın ışıltısı geri dönmüştü.
Dudakları, o sığınağın en büyük red flag’i olduğunu kanıtlarcasına, yavaşça ve sinir bozucu bir alaycılıkla yukarı doğru kıvrıldı.
"Vay canına, Yüzbaşı..." dedi, sesi tünelde adeta bir melodi gibi yankılanarak. Yavaşça doğruldu, o pürüzsüz ve solgun ellerini dizlerine dayayarak kedi gibi esnedi. "Bu sefer beni evcilleştirmek seni biraz zorladı sanki, ha? Bakıyorum da boynunu biraz çizmişim. Acıdı mı?"
"Kes sesini ve yürü," dedim, ona doğru bir adım atıp botumun ucunu dizinin hemen yanına sertçe vurarak. İçimdeki öfke, onun bu umursamaz ve her şeyi bir oyun gibi gören tavrı yüzünden taşma noktasına gelmişti. "Senin o hastalıklı oyunların yüzünden az kalsın sığınak düşüyordu. Gardiyanların zihnini felç etmek ne demek?"
Arel ayağa kalktı. Üzerindeki gri tişörtün yakasını düzelterek aramızdaki mesafeyi arsızca kapattı. Tam karşımda durdu, o solgun yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki nefesi boynumdaki taze yaraya çarptı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti; o bakışlarda ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı. Sadece saf bir manipülasyon ve bel altı vuran o zehirli tarzı oynuyordu.
"Gardiyanlar çok sıkıcıydı Baran," diye fısıldadı, parmak ucuyla boynumdaki kan sızıntısına hafifçe dokunup o kanı kendi dudaklarına götürerek. Diliyle dudaklarındaki kanı silerken gözlerini benden ayırmadı.

"Hem fena mı oldu? Aşağı inip beni böyle sertçe yere bastırmanı, bana o buz gibi zihninle hükmetmeni özlemiştim. İtiraf et, o yukarıdaki aptal kuralların ve o sana aşık nişancı kızın sana benim verdiğim bu heyecanı veremiyor. Zihnim zihnine aktığında kalbinin nasıl deliler gibi çarptığını hissettim. Sen o buzdan duvarlarının arkasında, aslında benim gibi bir canavarla yanmayı bekliyorsun."
Bunu beklemiyordum. Efruz onun diğer insanlara oranla daha zeki olduğunu söylemişti zaten ama tek bakışta kimin kime aşık olduğunu nasıl anlayabilmiş. Üstelik bunu benden başka kimse anlayan yoktu burada ve o daha yeni gelmişti.
"Seni buraya gömerim, Arel," dedim, sesim bir fısıltı kadar alçak ama kemik kıracak kadar tehditkar çıktı. Elini sertçe ittirdim ve yakasından kavrayıp onu arkasındaki paslı boruya arkadan sertçe yasladım. Yüzüm yüzüne milimler kalacak kadar yakındı, gözlerim öfkeden kararmıştı. "Benim sabrımı sınama. Ben senin o oyuncak ettiğin gardiyanlara benzemem. Bir daha benim zihnime ya da bu sığınağa zarar verecek bir şey yaparsan, seni o laboratuvara kendi ellerimle denek olarak teslim ederim."
Arel, boruya yaslanmış olmasına ve yakasını sıkmama rağmen gözlerindeki o alaycı, meydan okuyan ışıltıyı kaybetmedi. Aksine, başını hafifçe yana eğip o tehlikeli red flag duruşuyla gülümsedi. "Yapamazsın Yüzbaşı... Çünkü beni oraya teslim edersen, o krizleri bastıracak, o nefesini kesecek tek oyuncağını da kaybetmiş olursun. Ve sen, o sıkıcı askeri hayatında ilk kez bu kadar canlı hissettiğini çok iyi biliyorsun."
Yakasını hızla bırakıp ondan tiksinir gibi bir adım geri çekildim. Bu çocuk bir zehirdi. Attığı her laf, sergilediği her tavır insanı kendi karanlığına çekmek için tasarlanmış bir tuzaktı. Ama en kötüsü, bu zehrin sığınağın tek kurtuluş yolu olmasıydı.
"Önden yürü," dedim, arkamı dönüp merdivenlere doğru ilerlerken. "Efruz bizi bekliyor. Ve senin için hazırladığı yeni planı duyduğunda bu kadar gülebilecek misin, göreceğiz."
Tünellerden yukarı, sığınağın üst katlarına çıktığımızda koridorlar hâlâ kırmızı alarm ışıklarının çiğ tonlarıyla yıkanıyordu. Efruz, aldığımız güvenlik riskinin sığınağın sınırlarını aştığını acı bir şekilde kabul etmişti; Arel artık bu duvarların arasında zapt edilemezdi. Onun için özel olarak tasarlanmış, virüsün köklerini ve panzehir potansiyelini inceleyecek olan o devasa, yüksek güvenlikli dış laboratuvara transfer kararı acilen çıkmıştı. Ancak bu transfer, sığınak koridorlarından dış dünyanın o vahşi, zombi istilasına uğramış sokaklarına adım atmak demekti.
Çıkış hangarının ağır çelik kapılarının önünde mühimmat ikmali yaparken, Lara ve nişancı timi çoktan yerlerini almıştı. Lara, üzerine geçirdiği taktik yeleği ve elindeki uzun namlulu keskin nişancı tüfeğiyle tam bir profesyonel gibi duruyordu; yeşil gözleri sığınağın çıkış kapısındaki hareketliliği izliyordu.
Ben üzerime yeni bir siyah askeri ceket geçirip tüfeğimin şarjörünü oturttuğum sırada, Arel arkamızdan ağır adımlarla hangara giriş yaptı. İki yanındaki gardiyanları sadece birer süs gibi peşinden sürüklüyor, o tam bir red flag olduğunu haykıran umursamaz, kibirli tavrıyla etrafı süzüyordu.
Lara’yı gördüğü an, Arel’in dudaklarındaki o zehirli, alaycı tebessüm daha da derinleşti. Lara’nın bana olan gizli aşkını, o korumacı ve kıskanç bakışlarını o hastalıklı zihniyle bir saniyede okumuştu. Ve bir canavarın yapacağı en iyi şeyi yaptı; o zayıf noktaya basarak vahşi bir zevk almayı seçti.
Lara’nın gözleri önünde, bilerek ve inatla doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Aramızdaki tüm askeri mesafeyi yok ederek tam önümde durdu. O kadar yakınıma geldi ki, solgun göğsü taktik yeleğime değmek üzereydi. Başını hafifçe yukarı kaldırıp dağınık siyah saçlarının arasından doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Yüzbaşı..." dedi, sesi hangardaki telsiz seslerinin arasında kasıtlı bir şekilde pürüzsüz ve yüksek çıktı. Solgun, sıcak elini kaldırıp herkesin, en çok da Lara’nın gözü önünde, az önce tünelde tırnaklarımla paraladığım boynumdaki o taze yaraya yavaşça dokundurdu. "Yaran hâlâ sızlıyor gibi. Dışarı çıktığımızda beni korurken canının acımasını istemem. Ne de olsa artık senin en değerli parçanım, değil mi?"

Lara’nın elindeki tüfeğin metal gövdesini nasıl bir öfkeyle sıktığını, parmak eklemlerinin beyazladığını yan gözle görebiliyordum. Yeşil gözlerinden adeta saf bir nefret dalgası yayılıyordu. Bir adım öne çıktı, sesi titriyordu ama askeri disiplinini korumaya çalıştı. "Dokunma ona! Haddini bil, sen sadece bir deneksin!"
Arel, Lara’ya dönüp bakma tenezzülünde bile bulunmadı. Bakışlarını benden ayırmadan, o alaycı ve bel altı vuran tarzıyla lafı gediğine oturttu. "Ben Yüzbaşımla konuşuyorum, küçük nişancı. Sen sadece uzaktan izlemekle görevlisin, öyle değil mi? Tıpkı hayatın boyunca yapacağın gibi."
"Arel, kes sesini," dedim, elini boynumdan sertçe çekip onu geriye doğru iterek. Sesimdeki o dondurucu ton hangardaki havayı buz kesti. "Benimle düzgün konuşacaksın demedim mi ben sana? Haddini aşma."
Arel arkaya doğru sendeledi ama yüzündeki o sinir bozucu gülüş zerre kaybolmadı. Tam ben Lara’ya dönüp operasyon emrini verecekken, Arel arsızca sözümü kesti: "Aman neyse ne, Yüzbaşı! Sıkıcı askeri emirlerini kendine sakla. Dışarı çıkıyoruz işte, kapıyı açın da şu dışarıdaki sevimli evcil hayvanlarımla biraz oynayalım."
Lara öfkeden deliye dönmüştü. Dişlerini sıktı, göğsü hızla inip kalkıyordu ama Arel’e karşı hiçbir şey yapamıyordu. Çünkü o da biliyordu ki, Arel’e zarar verdiği an dışarıdaki binlerce zombi sığınağı dümdüz ederdi. Arel’in sığınak için ne kadar hayati olduğunu bildiğinden, ona sadece nefret dolu bakışlar fırlatmaktan başka çaresi yoktu. Arel ise onun bu çaresizliğinden beslenerek göz kırptı.
"Kapıyı açın!" diye kükredim, bu zehirli gerilimi sonlandırmak adına.
Devasa hangar kapısı büyük bir hidrolik gürültüyle yukarı doğru açıldığında, dış dünyanın o gri, küllerle kaplı havası ve zombilerin aç haykırışları içeri doldu. Sığınağın güvenli duvarları arkamızda kalmıştı. "Tim, formasyonu alın! Lara, arkamızı kolla!" diyerek öne fırladım.
Dışarı adım attığımız an, yıkık dökük binaların arasından, sislerin içinden düzinelerce zombi üzerimize doğru koşmaya başladı. "Ateş!" emriyle birlikte hangarın önü bir anda cehenneme döndü. Silah sesleri kulakları sağır ederken, tüfeğimi doğrultup üzerimize gelen ilk canavarın kafasını uçurdum. Lara, arkamızdan gelen keskin ve kusursuz atışlarıyla yolu temizliyordu; öfkesini zombilerden çıkarıyor gibiydi.
Arel ise bu kaosun tam ortasında, benim hemen arkamda yürüyordu. Zombiler ona yaklaşmıyor, aksine ondan yayılan o tekinsiz neon enerjisinden korkup etrafından dolaşarak bana ve diğer askerlere saldırıyordu. Bir zombi sağ tarafımdan üzerime atladığında tüfeğimin dipçiğiyle onu geriye fırlattım ve tam kalbine ateş ettim.
"Daha hızlı, Yüzbaşı!" diye bağırdı Arel arkamdan, silah seslerinin arasında bile o alaycı sesini netçe duyabiliyordum. "Yoksa o sevgili nişancın seni kurtarmaya yetişemeyecek!"
"Sadece arkamda kal ve zihnini kapalı tut!" diye bağırdım, saçlarımın arasından süzülen terle birlikte bir zombiyi daha yere sererken.
Laboratuvara giden yol, etten ve kandan bir barikatla kaplıydı. Lara arkadan bıkmadan yolu açıyor, ben ön safta çarpışıyor, Arel ise tüm bu ölüm kalım savaşını sadece kendisine yazılmış lüks bir tiyatro oyunu gibi izleyerek arkamızdan geliyordu. Bu yolculuk sadece zombilerle değil, arkamda taşıdığım o yürüyen kırmızı alarmın ta kendisiyle olan amansız bir savaştı.